
3.226 kelime · ~16 dk okuma
Selam fularsızlar. Bugün çok iç açıcı bir konumuz var. Yokoluş. Komple yokoluş.
Birkaç haftadır devam eden altruizm serisinde önceki durağımız long termizmdi. Yani çok uzun vade faydaları maksimize etmeyi, çok uzun vade riskleri azaltmayı amaçlayan düşünce şekli. Ben genel olarak geleceğin önemini şişiren varsayımlarına eleştirel yaklaşmıştım. 10 üzericilik diye dalga geçmiştim.
Fakat yanlış anlaşılmak istemiyorum. Bence temel argümanları doğru. Yani insanlığın yüzleştiği riskleri, düşünme biçimimiz baştan kötü. Farklı ölçeklerde buna bakabiliriz.
Birey ölçeğinde düşünün önce. Zaten çoğumuz günü kurtarmakla uğraşıyoruz. Kimsenin öyle insanlığı düşünecek hali yok, yahut uzak geleceği düşünecek hali yok. Düşünsen bile herhangi bir etkin olabilmesi için organize olman lazım.
Gezegenimizde iki tane dominant organizasyon tipi var. Şirketler ve devletler. Şirketlerin kararlarını etkileyen baskılar çok kısa vadeliler. Çeyreklik raporlara bağlılar.
Devasa şirketlerin elbette uzun vade yatırımları oluyor. Yakacak çok paraları var sonuçta. Ama onlar bile öyle 20-30 senelik, hele hele 50-100 senelik vadelerle hareket edemiyorlar. Uzun vade stratejileri düşünenler var ama bu bulgular karar verme aşamalarında kısa vadeli çıkarlar tarafından eziliyorlar.
Devletlere bakıyorsun, onların ufukları biraz daha geniş, 3-4 senelik. Zira birçoğunda seçim var ve iktidar süresi o kadar. Onlarca sene sonrasını düşünerek politika üretebilecek tek iktidar çeşidi, onlarca sene sonra da o koltukta oturacağını bilen iktidardır. Antidemokratik rejimlerdir yani.
Akademi desen, onlar da sonuçta genel hatlarıyla parayı takip ettikleri için... ...benzer vadelere mahkum oluyorlar. Çarpıcı bir örnek var burada.
Nick Bostrom kullanmış sanırım ilk. Bokböcekleri hakkında yazılmış makaleleri saymış. Binden fazla makale bulmuş. Snowboarding hakkında neredeyse 600 makale var.
Veya içinde snowboarding kelimesi geçen. İnsanlığın yok oluşuyla ilgili ise hepi topu 20-30 tane makale var. Bu konularda tam zamanlı araştırma yapan kişi sayısı da iki elin parmakları kadar çünkü işin ucunda paraya dönüştürebileceğim bir şey yok, piyasaya bağlı değil. Toplumun her ölçeğini sirayet etmiş bir miyopluk var kısacası.
Bunun tehlikesi bariz. Yani gelecek devasa olmasa bile bariz. Hatta insanlığın devamının ne kadar önemli olduğunu düşünürken benim aklım gelecekten çok geçmişe gidiyor. Zor şartlarda farklı farklı mücadeleler vermiş.
inanılmaz bedeller ödemiş, müthiş şeyler yaratmış. Onca insanın ve toplumun çabası boşuna olmamalı. Onlara karşı bir borcumuz var. Bu düşünce beni gelecekteki trilyonlarca hayatı kurtaralım düşüncesinden daha çok motive ediyor.
Yine de vardığımız nokta aynı tabii. İnsanlık değerli ve insanlığın yüzleştiği riskleri daha iyi anlamamız lazım. Full Arsız Enterliğin bu bölümünde varoluşsal risklere odaklanıyoruz. Şimdi varoluşsal risk tam olarak ne demek?
Herhangi bir riski nasıl sınıflandırabiliriz? Günlük hayatta bunu olasılıkla eş anlamlı kullandığımız için yüksek veya düşük gibi tek bir ölçüsü olduğunu düşünebiliriz. Ama risk en az 3 boyutta incelenmeli. Ölçek, zarar seviyesi ve olasılık.
Bu arada çözümlerin de buna paralel 3 boyutu var. Ölçek, ihmal seviyesi ve çözüm olasılığı. Bunlara daha sonra değiniriz. Örneğin arabamın çalınma riskini düşünelim.
Olasılık pek yüksek değil. Yani 2009 model Prius isteyen varsa buyursun. Camı kırmakla falan hiç uğraşmasın ben veririm. Bir tur atınca zaten geri dönüp bırakmak istersiniz.
Yok ya seviyorum aslında arabamı. Beni ne Ferrari'ler ne Porsche'ler istedi de gitmedim. Ola ki bu arabam çalındı, zarar seviyesi orta derecede. Birkaç bin euroluk çünkü zararım var.
Ölçek de ufak. Sadece ben etkileniyorum veya ailem. Araba yerine mikrofonum çalınsaydı o sizi de etkileyecekti ama bu sefer de zararı az olacaktı. Hepimiz bunları farklı şekilde yorumlayabiliriz tabii.
Önceliklerimiz farklı olabilir. Sonuçta bu üç boyutu birleştirmenin belli bir formülü yok. Şimdilik risk kavramının çok boyutlu olduğunu anlasak yeter. Daha ciddi örneklere geçeyim.
Kara veba. Prius'tan kara vebaya atladım. Zamanında Avrupa nüfusunun üçte birini öldürmüştü. İnanılmaz bir felaket.
Bununla kıyaslanabilecek herhalde tek şey, Güney Amerika'nın Avrupalılar tarafından keşfi olabilir. Onu takiben orada yayılan çeşitli hastalıklar birçok topluluğu neredeyse tamamen yok etme raddesine gelmişti. Bunlar 10 yıllarıya yayılan ve tarihin akışını değiştirecek boyutta felaketlerdi. Ama doğrudan etki alanları küresel değil, bölgesel.
Küresel ölçekte en büyük felaketler neler? Birinci Dünya Savaşı sonunda patlak veren influenza salgını. Savaş sayesinde gerçekten de tüm dünyaya yayılmıştı. Ama onun da şiddeti daha azdı.
İnsanların %3'ü, %6'sı arasında bir kısmını öldürmüş. Herhalükârda varoluşsal tehdit olamayacak kadar düşük. Salgınlar dışındaki örneklere de bakabiliriz. Dünya Savaşları veya Büyük Çin Kıtlığı.
Bunların her biri 10 milyonlarca insan öldürdüler. Buna rağmen küresel ölçekte kısa sürede telafi edilen kayıplardı. Ekonomik açıdan bakınca da telafi edildi. Uzun vade grafiklerde neredeyse etkileri görülmüyor.
Varoluşsal sıfatına çok uzaktalar bu örnek. Öte yandan varoluşsal risk eşiğini çok da yukarı çekmemek lazım. Mesela illa dünyadaki herkesin tamamen yok olması kadar yukarı çekmek zorunda değiliz. İnsanlığın kalıcı biçimde gerilemesi de aynı kategoride değerlendirilebilir.
Büyük bir felaket bizi bir taş devrine hapsederse veya yeterince kuvvetli bir totaliter rejim varoluşumuzu komple yok oluştan bile beter bir hale getirirse bu da gayet kötü olur. İki halde de insanlık hem gelecek potansiyelini hem de geçmişin kazanımlarını takdir etme özelliğini geri dönülemez biçimde kaybediyor. Dolayısıyla varoluşsal tehditleri bu genişletilmiş haliyle düşünüyorum. Elbette henüz böyle bir şey yaşamadık, o yüzden örnek veremiyoruz.
Yaşasaydık bu sözleri dinleyemezdiniz. Tam da bu yüzden bu tip felaketlerin olasılığını tahmin etmek iyice zor. Diğer birçok olayın geçmişte yaşanma sıklığına bakarak gelecekte gerçekleşme olasılığı hakkında fikir yürütüyoruz. Bu alışkanlıkla, madem daha önce varoluşsal bir tehdit gerçekleşmedi, herhalde bundan sonra da olmaz, tuzağına düşmemiz epey olası.
Halbuki gerçek yok oluş tehditi ne olursa olsun, yani önümüzdeki yüzyıl içinde yok olma ihtimalimiz sıfır da olsa, yüzde yüz de olsa, o an hayatta olan her uygarlık aynı böyle düşünebilir, aynı tuzağa düşebilir. Tanım itibariyle hiçbir uygarlık geçmişinde bir yok oluş gözlemlemiyor. Survivorship Bayası'nın özel bir hali var burada. Esas bakmamız gereken bizim gibi uygarlıkların, bizimki gibi gezegenlerin kaçta kaçının belli bir zaman diliminde yok olduğu.
Bu bilgiye de erişemeyeceğimiz için geçmişimize bakarak, tarihimizin uzunluğuna bakarak yok oluş olasılıkları üstüne tahmin yürütemeyiz. Biraz zaman ayırınca insanın kafası bunları rahatça basıyor da oturup zaman ayırmıyoruz. Nasıl ki kendi ölümümüzü pek düşünmeyiz bir savunma mekanizması olarak, türümüzün de olası yok oluşunu gerçekçi biçimde düşünmüyoruz. Demin bizimkileri uzak bir yerlerden arabayla aldım, şarkı söyleye söyleye gidiyorduk.
Bir anda aklıma düştü ya, tüm bunlar bir saniye içinde bitebilir. Ben hata yapmasam bile araba kullanırken yan şeritteki hıyar uyuya kalıp üstüme kırarsa kaçamam. Normalde kafayı takmıyorum böyle şeylere de bu bölümü düşündüğüm için aklıma gelmişti. Şimdi böyle düşünceler insanı felç edebilecek kadar korkunçlar.
O yüzden de işlevsel kalabilmemiz için bunları atlıyoruz. Yalnız insanlığın yok oluşu söz konusu olduğunda kendimizi ekstra yalıtıyoruz. Bir katman daha çekiyoruz. Şöyle oluyor, bir düşünün şimdi edebiyatta veya sinemada şu ana kadar bir sürü kişisel dram görmüşsünüzdür.
Peki komple yok oluş temasını işleyen kaç film izlediniz? Kaç kitap okudunuz? Ve daha önemlisi kaçta kaçında insanlık gerçekten de yok oluyordu? Kaçındaysa bir şekilde kurtarıyordu.
Sevginin gücüyle, aşkın gücüyle falan neyse artık. Otostopçunun galaksi rehberi aklıma geliyor mesela. Karşı bir örnek olarak. Gezegenimiz bir otoyol projesi için istimlak ediliyordu.
Ama o zaten absürt komedi. Kimse ciddiye almıyor. Forge of God var. Biraz daha ciddi bir hikaye.
Bir uzaylı işgalini konu alan. Öyle eline tüfek alıp bağıra çağıra UFO düşürmek yoktu orada. Gezegenin içinden geçiyorlar kelimenin tam anlamıyla. Ama orada bile bir grup insan gezegenden kaçıyordu.
Hikaye onlar üzerinden anlatılıyor. Dinî hikayeler de böyleler. Dünya sona erecek tamamen, doğru insanlarsa kurtulup daha güzel bir yere gidecekler ve sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklar. Gerçek anlamda yokoluş yok, kurtuluş var.
Sonuçta iyi bir yokoluş hikayesi yazmak epey zor, o hikayenin popülerleşmesi iyice zor. Ortada o yüzden bir kısır döngü oluyor. İyimser olmaya yatkın olduğumuz için konuyla ilgili tüm hikayeler de iyimserler ve bunlar bizi iyice iyimser olmaya şartlandırıyorlar. Olasılık boyutunda olduğu kadar ölçek boyutunda da epey irrasyoneliz.
İnsanları gaza getirip bir yardım projesine katkı yapmaya ikna ederseniz yapacakları bağışlar veya bağış yatkınlıkları o projenin detaylarından pek etkilenmiyor. Mesela 200.000 kuşu kurtaralım da desen, 2.000 kuşu da kurtaralım desen davranışlar hemen hemen aynı oluyor.
Hatta ölçek konusunda algımız o kadar bozuk ki çoğu zaman tekil dramlara çok daha kuvvetli tepkiler veriyoruz. Empati devreye giriyor, kendimizi onların yerine koyuyoruz. Ölçek büyüdükçe o empati bir noktada tersine dönüyor. İnsan duyarsızlaşıyor.
Normalde mesela bir karıncayı bile incitmeyecek insanlar, türümüzün yok oluşu söz konusu olduğunda rahat rahat, valla zaten hak etmiyoruz yaşamayı, ölüp gitsek iyi olur diyebiliyorlar. Çok garip bir durum aslında bu. Yani boğulan çocuğa yardım etmemek gerektiğini söylesen psikopat derler. Efendim gruplar hakkında, milletler hakkında soykırım çağrıları yapsan bu zaten suç, ceza alabiliyorsun.
Ama türümüzün soykırımını savunmak kesinlikle tabu değil. Çok da duyarlı bir insan sinyali yolluyorsun tam tersine. Gezegenin kanseri izliyorsun. Geçen bölümde alıntılamıştım Matrix'ten.
Bu görüşü birçoğumuz ayaküstü dile getirmiştir. Hiç tepki gördünüz mü hayatınız boyunca? Bunu ayaküstü değil de çok daha ciddi biçimde savunanlar da var tabii. Antinatalizm bölümünden hatırlayacaksınız.
Gönüllü insan yok oluşu hareketi diye bir şey vardı. Sloganları uzun yaşayalım ve yok olup gidelim. Yani intiharı savunmuyorlar da çocuk yapmayı bir an önce bırakıp soyumuzun kuruması gerektiğini savunuyorlar. Onlara göre çünkü iki ihtimal var.
Birincisi, insanlar zaten kendi kendilerini yok edecekler. O süreçte gereksiz yere birçok türün de soyunu kurutacaklar. Ya biz erkenden çekilelim sahneden, bari diğer türler rahat etsin diyorlar. İkincisi de, kesin olarak kendimizi yok etmeyecek olsak bile, bizim yüzümüzden tehlikede olan tüm canlıların, tüm türlerin toplam değeri uygarlığımızın değerinden fazla.
Shakespeare filan halt etmiş diyor kurucusu açık açık. Valla ben buna katılmıyorum. Kimse kusura bakmasın. Trilyonlarca inek yüz binlerce yıl boyunca huzur içinde yaşasa ne olacak Allah aşkına bol bol otlayıp osuracaklar.
Ama birkaç milyon insanı bir araya getirdin mi bir müddet birbirlerini kestikten sonra durulup hak hukuk bir şeyler icat ediyorlar. Sonra birkaç tanesi gökyüzünü incelemeye başlıyor. Birkaçı stand up komedi yapıyor. Bir tanesi pazar sabahları çıkıp Alaska'dan dağ manzaraları çiziyor.
Yani hayat değişik değişik anlamlar kazanıyor. Duayı da o kadar yüceltmemek lazım. Öyle karıncasına, termitine kurban olurum falan. Yok yani onlar da yaşasın da biz daha ilginciyiz kardeşim.
Önce İnsan Partisi'nden başkan adayım, seçim konuşmamdan bir kesit dinlediniz. Ciddiyete davet ediyorum sizi. Şu ana kadar ne dedik? Varoluşsal riskleri anlamakta zorlanıyoruz dedik.
Psikolojimiz, edebiyatımız, kısa vadeli ekonomik ve politik çıkarlarımız... ...hepsi bizi bu konularda gerçekçi olmaktan alıkoyuyor. Peki bu zayıflıkların farkında olup kendini o konuları araştırmaya zorlayanlar ne diyorlar?
Elf gözleriyle ufukta hangi tehditleri görüyorlar? Öncelikle tehditleri iki gruba ayırarak işe başlayalım. Tarihin başından beri bizle olan doğal riskler ve insan kaynaklı riskler, giderek artan riskler. İçinizi rahatlatacak bir gerçek, doğal riskler yüzünden gezegenimizin bir gün yok olma ihtimali %100.
Kaçış yok. Bu gezegende kaldığımız sürece yok olmaya mahkumuz. Çünkü en basitinden Güneş bir nükleer reaktör biliyorsunuz. Hidrojen atomlarını çarpıştırıp birleştiriyor.
Helium'a dönüştürüyor. Enerjinin büyük kısmı bu süreçte ortaya çıkıyor. Günün birinde çekirdekteki hidrojen tükenecek. O zaman kendi içine doğru çökmeye başlayacak Güneş.
Daha ağır elementler füzyonla üretilecek. Sonra bir takım anlamadığım olaylar olacak ve güneşin dış cepheleri yaklaşık 100 kat genişleyip bizi yutacak. Neyse ki günün birinde dediğim o gün yaklaşık 5 milyar yıl sonra yaşanacak. Tek bir günde değil tabi.
Bu süreç 1 milyar yıla yayılıyor. O kadar sürede tembel hayvanlar bile roket yapıp kaçarlar. Çok daha ani bir yok oluş senaryosu istiyorsanız, klasik asteroid veya kuyruklu yıldız çarpması. NASA'ya göre bir şehri yok edebilecek büyüklükteki bir asteroidin bize çarpma ihtimali her sene binde bir.
Baya yüksek aslında. Ama her bin senede böyle bir şehir yok olmuyor çünkü çarpan cisim %95 ihtimalle boş araziye düşüyor, okyanuslara düşüyor. Yani gerçek olasılık her sene yüz binde bir civarı. Ama tabi bu yine yerel etki yaratan bir şey.
Ölçeyi büyütüp uygarlık bitirecek büyüklükteki 5-10 kilometre çapındaki cisimleri düşünürsek... ...bunların tam olarak tabi nereye isabet edecekleri önemsiz. Her halükarda ayvayı yiyoruz.
Ama sayıları az. O yüzden de genel isabet olasılığı her sene 100 milyonda bir. Mısır'da yaşıyorsunuz mesela. Herkesle beraber her yıl piyango'ya katılıyorsunuz.
Günün birinde size çıkarsa türümüzün yok oluşuna tanıklık edeceksiniz demek. Aynı ihtimal. Eninde sonunda böyle bir astroide rastlamamız da kesin ama şimdilik ufukta bir şey gözükmüyor. Takip edilen büyük cisimlerin yörüngeleri az çok belli.
Yalnız çok düzensiz yörüngeleri olan cisimlerin hepsi takip edilemez. Yeni bir tanesi sadece birkaç haftalık bir uyarı verip çıka gelebilir. O zaman diliminde yörüngelerini de değiştirmek imkansız. Yapacak tek şey yer altındaki mağaralara konserve depolamak.
Yerin üstü bize epey bir süre kapalı kalacak. Hatırlarsanız yaklaşık iki sene önce Doktor Umut Yıldız'ı konuk almıştım. Don't Look Up filmi bahanesiyle bu konuları etraflıca konuşmuştuk. Bu arada Umut artık NASA'da çalışmıyor.
Geçen hafta itibariyle ayrılmış. Türkiye'ye dönüyormuş bir takım projeler için. Hayırlısı diyelim. Biz konuştuğumuz günden birkaç ay sonra NASA DART görevini tamamladı.
Eylül 2022'de Bir asteroide uzay aracı fırlattılar, kafa kafaya çakıştırdılar. Maksat cismi yavaşlatmaktı. Çünkü gerçekten Dünya'ya gelecek olsa, Dünya olduğu yerde kalmıyor. Her şey gibi o da hareket halinde.
O yüzden bize çarpacak bir cismin yönünü değiştirmemize gerek yok. Yavaşlatsak yeter. Bizi ıskalamış olacak. Ne kadar yavaşlatabileceğimizi ölçmeye çalıştılar.
Sonucu başarılı saydılar. Fakat o asteroid bir kilometreden küçük çaplıydı. Çok ağır ve ölümcül değil yani. Biraz para hakkında konuşalım.
Bu proje 320 milyon dolara mal olmuş. Hemen hepsi 300 milyon doları uzay aracını üretmek için kullanılmış. Pek sofistike bir yanı da yok aracın. Herhangi bir deney modülü taşımıyor.
600 kiloluk bir kütle sensörlerle dolu. Onu üretmişler. Şimdi bu miktar... varoluşsal risk araştırmaları standartına göre dev bir harcama.
Ama genel ekonomiye kıyaslayınca devede kulak. ABD her sene bunun 75 bin katı kadar değer üretiyor. Gayrisafi milli hastasından bahsediyorum. Projede birkaç senelik bir projeydi.
Dolayısıyla tüm o süreçte sırf bir ülkenin üretiminin birkaç yüz binde birlik kısmından bahsediyoruz. Bu tabi yapısal bir sorun. Ekonomi serisini takip etmişler şıp diye anlayacaklar. Zira gezegenin korunması ortak bir değer.
Common Good. Yani herkes faydasını görüyor. İdealde herkesin faydasını göreceği bir şeyin faturasını da herkese çıkarabilmen lazım ama pratikte bu mümkün değil. ABD ödüyor faturayı, diğerleri de izliyor kös kös.
Avrupa Uzay Ajansı'nın benzer bir projesi vardı, iptal etmişler. Çoğu topluluk gezegenin korunması açısından resmen kuru kalabalık. Sıfır katkı. Türkiye'de öyle.
NASA'da çalışan 3-5 Türk var işte. Onun dışında bir katkı yok. Sorunun ikinci bir boyutu da nesiller arası bir proje olması. Yani hem uluslararası olması kötü hem de nesiller arası olması kötü.
ABD'nin kendi büyüklüğüne oranla çok az harcama yapmasının sebebi bu. Devletler miyop demiştim ya. Hangi iktidar şimdi oturup kısıtlı bütçesine, faydasını belki 10 nesil, 20 nesil sonra göreceğimiz bir projeyi harcayacak? Ya 10 nesili bırak, 1-2 nesil sonrasını düşünmüyor millet ya.
Sosyal güvenlik sistemleri sürekli iflasın eşiğinde seyrediyorlar. İklim krizi tartışmaları zaten malum. Yani sorunun yapısı finansmanı zor kılıyor. O yüzden uluslararası bir anlaşma lazım.
Herhangi bir anlaşma da değil, şartlarının zorla uygulanabildiği bir anlaşma lazım. Hadi her ülkede katkı yapmasın tamam da hali vakti yerinde olan herkesin bu tip projelere kaynak ayırması zorunlu olmalı. Yalnız benim favori uzay felaketi senaryom asteroidler değil. Gama ışını patlaması.
İsmi bile korkunç. Evrendeki en güçlü patlamalar bunlar. Büyük bir yıldız bir kara deliğe dönüşürken veya bir nötron yıldızına dönüşürken inanılmaz bir enerji açığa çıkarıyor. Bizim güneşin 10 milyar yıllık ömründe ürettiği tüm enerjinin birkaç milisaniyeye sığdırıldığını düşünün.
Düşünemezsiniz gerçi boşverin şimdi kavrayabileceğimiz bir şey değil. Daha garibi güneş enerjisi her yöne eşit derecede yayılırken bu patlamalar odaklılar. İki taraftan çıkan lazer ışını gibi yayılıyorlar. Tam o açıya denk gelirsen ayvayı yedin.
Neyse ki bunlar çok seyrek oluyorlarmış. Galaksi çapında her 1 milyon yılda sadece birkaç tane. Onların da çoğu galaksinin merkezinde olacaktır. Büyük yıldızlar orada yoğunlar.
O yüzden merkezde yaşamın yeşermesi biraz zor. Sürekli ölüm ışını yiyorlar. Evrime sürekli reset atılıyor. Bizim gibi galaksilerin varoşlarında takılanların karmaşık hayatı geliştirmeleri daha kolay.
Şu ana kadar gözlenen patlamaların hepsi uzak galaksilerden geliyor. O yüzden zararsızdan. Gerçi bizim galakside olan bir tanesine denk gelsek bile atmosferimiz yeterince koruma sağlayacakmış. Ama çok yakınımızda olursa ozon tabakasının erimesi, havanın kararması, asit yağmurları gibi şahane etkileri olabilirmiş.
Bol bol cilt kanseri var ama uygarlığı yıkacak ölçüde bir etki zor gözüküyor. Şimdi bu patlamalardan, asteroidlerden kat be kat olası, yüzlerce kat daha olası bir risk var. Süper yanardağlar. Bunlardan birkaç tane var dünyada.
Çoğu milyonlarca sene önce patlamış en son. Bir tanesi 75 bin sene önce patlamış. Endonezya'daki bir tanesi. Epey ciddi bir patlama.
Bir teoriye göre birkaç sene süren bir volkanik kışa sebep oluyor. Takip eden bin sene boyunca da sıcaklıklar düşmüş. Ve bu, insanlarda genetik bir darboğaza yol açmış. Yani o dönemde bir darboğaz yaşanmış, bu iki olayı ilişkilendiriyorlar.
Son bölümde bahsettiğimden çok daha sonra gerçekleşen bir darboğaz bu. 3.000 ila 10.000 kişiye kadar düştüğümüz ileri sürülüyor bütün dünya çapında.
Bizi yok etmemiş ama kaderimizi epey değiştirmiş doğruysa. Şimdi bunlar bizim yaptıklarımızdan etkilenmeyen doğal risklerde. Bir de bizim eylemlerimizin arttırdığı doğal riskler var. İlk akla gelen iklim değişikliği tabii.
Doğal döngüleri hızlandırıp şiddetlendiriyoruz. Yalnız uzun vadecilere göre en kötü iklim değişikliği senaryosu bile küresel bir yok oluşa yol açmayacak. Çok yavaş ilerliyor çünkü. Hayat kalitemiz elbette azalabilir ama varoluşsal risk minimum.
En büyük olası zararı başka tür risklere karşı bizi daha savunmasız kılması olabilir. Bağışıklık sistemi zayıflayan birinin kolayca hasta olması gibi. Başka bir örnek düşünelim, politikalarımızın kötüleştirdiği, hiç beklemediğiniz yerden gelecek disjenik etkiler olabilir. Dysgenic neydi?
Zeka serisini hatırlıyorsanız. Giderek aptallaşmamız ihtimalinden konuşmuştuk. Bir noktada insanlık yeterince aptallaşırsa, yine demin dediğim gibi bizi diğer risklere karşı savunmasız bırakacak bir etki olabilir bu. Yahut bunda yakından el ele giden bir şey, dorganlık krizi yaşanabilir.
Herhangi bir sebepten ötürü. Fakat yine bunlar fazlasıyla yavaş gerçekleşecek etkiler. Çünkü birkaç nesil lazım. Çok büyük etkiler için düz nelerce nesil lazım belki.
O zaman da yüzlerce seneden bahsediyoruz. Üreme biçimimiz değişecek o arada. Genetik, mühendislik zaten iyice ayağa düşecek. Doğum denen şey kökten değişecek.
O yüzden beni hiç endişelendirmiyor bunlar. Son bir şey kaldı, uzaylı istilası. Ciddiyeti biraz bozuyoruz sanki ama aslına bakarsanız bu da normalde doğal bir risk. Sorumsuzca sağa sola radyo sinyali yayarak bu riski arttırıyoruz.
Dedim ya galaksinin varoşlarındayız. Hey dostum bakın ben geldim diye gece gece duyuru yapmamak lazım. Kimin dinlediği belli değil. Biri duyup gelirse de, valla izlediğiniz tüm filmleri unutun.
Kötü niyetlilerse herhangi bir şekilde kendimizi savunmamız imkansız. Çünkü aramızdaki teknoloji farkının İnanılmaz derecede düşük bir ihtimal. Bilmiyorum bunu hesaplamamışlar ama şöyle düşünün. Modern askeriyemizle çok değil, 500 sene öncesine gitsek herhangi bir savaşı kaybetme imkanımız var mı?
Şimdi aynısını 500 sene gelecekten bize gelen bir ordu için düşünün. Onların yenilmesi daha da zor. Şimdi bir de bize musallat olacak uzaylıların ne kadar ilerimizde olacağını tahmin etmeye çalışın. Milyar yaşındaki galakside sadece 500 sene bile daha ileride olsalar, demin dediğim senaryo gibi olacak.
Ama 500 çok iyimser bir tahmin. Belki 5 milyon yıllık fark olacak. Çok daha olası. O yüzden bence en iyisi sessiz kalmak.
Dev dev teleskoplar yapıp dinleyelim, izleyelim ama çenemizi kapalı tutalım. Evet, asteroidler, gama ışını patlamaları, süper volkanlar, iklim değişiklikleri, nüfus krizleri ve küçük yeşil adamlar. Tüm hepsinin toplam riski sizce ne kadar? Oxford'da çalışan Toby Ord'un bir kitabı var, The Precipice isimli.
Geçen bölümde alıntılamıştım isim vermeden. Orada önümüzdeki 100 sene boyunca herhangi bir varoluşsal tehditle burun buruna gelme olasılığımızı 6'da 1 olarak hesaplamış. Şimdi benim bu tip hesaplara karşı alerjim var. Satış için yapılmış ucuz bir hile gibi geliyor.
Herkes de bu kısmı alıntılıyor zaten. Genel olarak güven aralığı belirtilmemiş, hiçbir tahmin anlamlı değil. Böyle bir şeyde güven aralığı da çok geniş olacağı için ha altıda bir olmuş, ha altı yüzde bir pek fark etmeyecek. Ama benim bunu dile getirmemin sebebi doğal risklerle insan yapımı riskler arasındaki farkın altını çizmek.
Çünkü sadece insan yapımı risklere odaklanınca tahmin ettiği oran yine altıda bir çıkıyor. Bir başka deyişle doğal risklerin etkisi neredeyse sıfır. İnsan yapımı riskler demin bahsettiklerimi tamamen ezmişler. Gelecek bölümde de bunlara odaklanacağız.
Nükleer silahlar, biyogüvenlik, nanoteknoloji ve yapay zeka. Mesela ilk atom bombasını test etmeden önce tüm atmosferi yakabileceklerini düşündüklerini biliyor muydunuz? Bir zincirleme reaksiyon başlatma ihtimalinden korkuyorlardı. Bunu biliyorsanız aferin Yıldızlı Peki'yi, bilmiyorsanız birkaç gün öğreneceksiniz.
O zamana kadar da uzaylılara gereksiz sinyal göndermeyin. Özellikle de patronlarım kendilerine mukayyet olsunlar. En son Meryem'de kalmıştık. Ali Emre Öztürk, Aybars Atalay, Özgür Akçiçek, Gökhan Kazcılar, Emre Köksal, Atlas Pera, Elif Koca Taşkın, Barbaros Cankonar ve Emre Ersoy.
Sağ olun, var olun. Yakında görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.