
4.532 kelime · ~23 dk okuma
Selam fularsızlar hemen dünyayı kurtarmamız lazım, işi gücü bırakın. Elimizde 3 senaryo olsun. İlki nükleer barış. Aşağı yukarı bugünkü durum yani.
İkincisi dünya nüfusunun %99'unu yok edecek bir nükleer savaş. Üçüncüsü de nüfusun %100'ünü yok edecek bir savaş. Şimdi kek gibi hangisi daha kötü diye sormayacağım. Ama hangisinin tam olarak ne kadar kötü olduğunu düşünmenizi istiyorum.
Ben otomatikman ilk senaryoyla diğerlerini ayırıyorum kafamda. Hakikaten de 1 ve 2 arasında muazzam bir fark var. Şu ana kadar konuştuğumuz ve konuşmadığımız tüm insani projeler, yoksulluktu, sağlıktı, eğitimdi, göçtü, çevreydi, tüm bu konularda herkesin hayalindeki veya kabuslarındaki değişimleri toplasan yine de insanlığın %99'unu kaybetmenin etkisine yaklaşamazlar. Medeniyetin ibresini oynatmak başka, medeniyet namına ortada hiçbir şey bırakmamak başka.
Bu açıdan bakınca mevcut durum ile diğer o yıkıcı senaryolar arasında bir uçurum gözüküyor. İkisinde de dev bir yok oluş var, birinde %1 daha çok yok oluş var, o kadar. Halbuki esas büyük uçurum orada saklı. O iki felaket senaryosu arasındaki fark, ilk iki senaryo arasındaki farktan kat be kat daha büyük.
Aslına bakarsanız insanlık ikinci senaryonun bir benzerini daha önce yaşadı. Geçen sene tamamlanan bir genetik çalışmaya göre yaklaşık 900 bin yıl önce toplam nüfusumuzun %99'unu kaybetmişiz ve 1280 kişiye kadar düşmüşüz. Şu an sizin sokağınızda daha çok kişi yaşıyor olabilir. Eğer gezegen çapında bir nükleer savaş olursa, takip edecek nükleer kışın belki 10 sene süreceği tahmin ediliyor.
10 sene boyunca karanlıkta, soğukta, ot bitmeyen topraklarda yaşayacak insanlıktan geriye kalanlar. Oysa demin bahsettiğim darboğaz tam 100.000 sene boyunca devam etmiş. İnsanlık 100.000 sene boyunca ipin ucundaydı.
O süreçte yaşayan bireylerin hayatlarının değeri nedir öyleyse? O kritik noktada yok olup insanlığın defterini kapasalardı bugüne kadar yaşamış biz dahil kimse olmayacaktı. Yaklaşık 110 milyar insanın neredeyse hiçbiri doğmayacaktı. Hiçbir şarkı, dans, hikaye, bina, resim, teknoloji, felsefe meydana gelmeyecekti.
Yani insanlığın değerini birey sayısı üstünden de ölçseniz, başarıları üstünden de ölçseniz kayıp muazzam. İşte o geride kalan 1280 kişinin hayatının gerçek değeri buydu. Benzer şekilde bizim medeniyetimiz de ne kadar büyük bir darbe alırsa alsın, %99'umuz da gitsek, bir gelecek potansiyeli taşımaya devam ettiğimiz sürece o gelecekte sayısız başka hayatlar, sayısız başka medeniyetler saklı olacak. Ama yok olursak, tüm olası geleceklerdeki tüm olası hayatlar da sönecek.
Öyleyse hepimizin bir numaralı önceliği, hatta iki, üç, dört, beş numaralı öncelikleri, varoluşsal tehditleri azaltmak olmamalı mı? Aslına bakarsanız bu sadece ilk adım. Niye geleceğimizi sadece korumakla yetinelim? Onu bir an önce gerçekleştirmemiz lazım.
Yaşanan her gecikmenin fırsat maliyeti devasa. Düşünsenize, 900 bin sene önce o dar boğaz yaşanmamış olsaydı, medeniyet tarihimiz muhtemelen 100 bin sene önce başlamış olacaktı. Olmamız gerekenden 100 bin sene gerideyiz. Biz daha 100 sene sonra ne olacağını bile tahmin edemezken böyle bir fırsat maliyetini hayal edebiliyor musunuz?
Kim bilir kaç trilyon hayat ortaya çıkacaktı? Ne kadar büyük sanatsal, teknolojik, felsefi gelişmeler olacaktı? Öyleyse gelecekte de benzer bir gecikmeyi yaşamamak için elimizden geleni yapmalıyız. Sadece yok oluş senaryolarına karşı değil, gecikme senaryolarına karşı da hazırlıklı olmalıyız.
Etkili altruizmle ilgilenen herkes, işini, gücünü ve bugünün sorunlarını bırakıp uzun vade potansiyelimizi maksimize etmeye odaklanmalı. Hakikaten de öyle mi? Hakikaten öyle olduğunu düşünen bir grup çoktan toplanmışlar, dünyanın en zengin insanı dahil birçok kaynak tarafından fondanmışlar, Birleşmiş Milletler'e, Dünya Sağlık Örgütü'ne, Bir Mum Uluslararası Kuruma raporlar sunar hale gelmişler, insanlığın geleceğine yön vermeye çalışıyorlar. Evet, bugün Fularsız Enterlik'te Long Termism akımına yani uzun vadeciliği konuşacağız.
Geçen bölümde bahsettiğimiz birçok kişi ve kuruluş son senelerde ya kısmen ya da tamamen uzun vadeciliğe kaydılar. Open Philanthropy olsun, Oxford'daki Giving What We Can girişimini başlatan Toby Ord olsun, onun meslektaşı MacAskill ve simülasyon teorisi serisinden tanıdığınız Nick Bostrom. Bunların hepsi uzun vadecilikle alakalılar. Bostrom 2005 yılında Oxford bünyesinde İnsanlığın Geleceği Enstitüsü'nü kurmuştu.
Alçak gönüllü bir isim seçmiş. Ofisi de Etkili Altruizm Merkezi ile ortak. Bu örtüşme önemli çünkü doğal olarak uzak gelecekle ilgili endişelere giden her dolar ve her beyin daha klasik altruizm projelerinden eksiliyor. 2019'da yapılan bir ankete göre etkili altruizmle ilgilenen insanların neredeyse yarısı bu akıma katıldıktan sonra odak noktalarını değiştirmişler ve bunların da çoğunluğu geleneksel alanlardan uzun vadeciliğe kaymış.
Yoksulluk halen bir numaralı sorun, ikinci sorun da iklim değişikliği ki o da uzun vade riskleri içeriyor fakat üçüncü büyük sorun yapay zeka güvenliği ve gelecek risklerle ilgili konular gruplandıklarında katılanların %40'ı onu önceliklendiriyor. Sonuçta bu farazi bir tartışma değil, insanların paralarını, uzmanlıklarını, ilişkilerini hangi alanlara yatıracaklarını belirliyor. Bugünün somut ihtiyaçlarıyla yarının olası ihtiyaçları arasındaki bu gerilim her geçen sene daha da artacak. Şimdi varoluşsal risklere geçmeden önce, insanlığın geleceği enstitüsü gibi ofislerde bütün gün neyle uğraştıklarına geçmeden önce uzun vadeciliğin teorik temellerini anlamak istiyorum.
Zira bu öyle standart bir geleceğimizi önemseyelim, soyumuzun devamını garantiye alalım görüşü değil. Her aklıselim insan böyle düşünüyordur umarım. Uzun vadecilik bunun belli bir çeşidi. Kendine has bir düşünce tarzı var, bir hesap kitap tarzı var.
En basit haliyle üç ana iddia üstüne kurulu. 1. Gelecekte yaşayacak insanların da hakları var. 2.
Bu insanlardan çok olacak çünkü gelecek çok büyük. 3. Şimdiden vereceğimiz kararlarla uzak geleceği istediğimiz yönde etkileyebiliriz. Öyleyse bu yönde bir sorumluluğumuz var.
Sırayla gidelim bakalım ne oluyor. Geçen bölümün merkezindeki o su birikintisinde boğulan çocuk argümanı mesafelerin önemsizleşmesine dayanıyordu. Yanı başımızda yardıma ihtiyacı olan birine karşı görevimizle, yan mahallede veya dünyanın diğer ucunda yardıma ihtiyacı olan birine karşı görevimiz arasında fark neredeyse kalmadı, teknoloji ve refah sağ olsun. Uzun vadeciler zamanı da mesafe gibi düşünüyorlar.
Yan mahalledeki çocuğa karşı sorumluluğumuz varsa bir sonraki nesle karşı da var. Binlerce kilometre ötedeki insanlara karşı sorumluluğumuz varsa binlerce yıl sonra yaşayacakları da var. Hepsi uzay zamandaki hareketler. Gelecekteki insanların her birinin hayatı bugün gezegenin dört bir yanına dağılmış bizlerinki kadar gerçek ve değerli.
Eninde sonunda doğup büyüyecekler ve tecrübe edecekleri hayat bugün yaptıklarımızla şekillenecek. O yüzden onlara karşı sorumluyuz. Hatta belki de gelecektekilere karşı ekstra sorumluyuz. Zira bugünün dezavantajlı insanlarından bile daha az sesleri çıkıyor.
Onları savunan hiçbir siyasi parti yok, hiçbir ideoloji yok. Oy, söz, şiddet hiçbir araç kullanamıyorlar. Kelimenin tam anlamıyla sessiz çoğunluklar. Dolayısıyla eğer uzaktaki insanları yardıma değer görüyorsak, ki görmeliyiz, gelecektekilere yardım için, onların hayatını korumak için hayli hayli nedenimiz var.
Bu birinci argümanda. İşin açıkçası bunun gayet bariz bir çıkarım olduğunu düşünüyordum, meğer o kadar da bariz değilmiş. Çünkü henüz yaşamamış insanlara yönelik sağlam bir ahlaki teorimiz yok. Hani bazı konular vardır ya, kesin Aristo, Maristo, Efaristo birileri bir şey yazmıştır dersin, söylenecek her şey söylenmiştir dersin ama aslında konu epey bakirdir.
Bu da öyle bir konu. Bugün nüfus etiği denilen bu alanın başlangıcı ve şaheseri sayılan Reasons and Persons kitabı ben hayattayken yazılmıştı. Girişte bahsettiğim nükleer senaryo da o kitaptan alıntı. Tamamı benzer örneklerle kaynıyor.
Dolu dolu 500 sayfa. Üstelik dili de kolay anlaşılır. Tam sevdiğim tarzda felsefe işi. Kesinlikle tavsiye ederim o yüzden.
Yalnız biraz yoğun. Geçen hafta o son bölümü yayınladıktan sonra hasta olup yatağa düştüm. O zaman okumaya karar vermiştim. Yüksek ateşle okunacak bir şey değilmiş.
Çok garip rüyaları yol açıyor. Yazarı Derek Parfit, ki tipine bakınca bu adam kesin filozof dersiniz, başka bir şey olmasına imkan yok, önce kendi geleceğimizi düşünerek işe başlamış. Kendi geleceğimize karşı sorumluluğumuz nedir? Bizim kültürümüz genelde birey hakları konusunda çok hassas.
Bir başkasının hakkını çiğnediğimizde karşımıza yasalar, mahkemeler, polisler çıkıyor. Ama aynı insanın farklı zamanlardaki halleri arasındaki çıkar çatışmaları konusunda hiç hassas değiliz. Ben şu anda, önümüzdeki birkaç dakika içinde bütün paramı saçma sapan şeylere harcayıp bitirebilirim. Aynı gün içinde kariyerimi bırakıp dağda çobanlık yapmaya gidebilirim.
Bir kez daha. Kısa bir süre içinde de kumarbazlığı, itliği, hergeliliği öğrenebilirim. Bir başka deyişle, gelecekteki halimi beş parasız, mesleksiz ve dejenere biri haline getirmeye hakkım var. Kimse de bir şey diyemez.
E ama gelecekteki halim başka bir insan. Nasıl ki ben 20 sene öncesinden epey farklı bir insanım, 20 sene sonraki halim de farklı olacak. Hücrelerim, anılarım, düşünce tarzım, önceliklerim, beni ben yapan şeylerin hiçbiri aynı kalmıyor. Sırf belli belirsiz bir devamlılık hissediyorum diye birbirinden onlarca seneyle ayrılmış bu bireyleri aynı sayıyoruz.
Benim irademin nerede bittiği, gelecekteki halimin haklarının nerede başladığı, bence çok ilginç bir konu, bunlar hakkında atıp tutmuş Parfit. Fakat bu daha ısınma turu. Esas bundan sonra nüfus ölçeğine, nesiller arasındaki ilişkiye geçiş yapıyor ve şu önemli detayı ekliyor. Gelecek nesil diye belli bir özne yok.
Bugünkü kararlarımız o gelecekte kimin yaşayacağını da etkiliyor. Hani bazen düşünürsünüz ya, acaba annem babam ilk aşkıyla evlenseydi ben nasıl biri olurdum diye. Doğru cevap siz olmayacaktınız. Siz belli genlerin, belli şartların, belli rastgele olayların özel bir birleşimisiniz.
Şöyle biri olurdum diye birinci tekil şahısta konuşamazsınız. Bambaşka biri olacaktı veya kimse olmayacaktı. Benzer şekilde yoksulluk olsun, nükleer silahlar olsun, büyük politika değişiklikleri yapınca gelecekteki milyarların doğum şartlarını da değiştiriyoruz. Bambaşka kişiler olacaklar.
Öyleyse niye daha iyi kararlar verip hayatımı iyileştirmediniz diye geriye dönüp bizi suçlayamazlar. Keşke beni doğurmasaydınız diye suçlayabilirler. O ayrı. Antinatalizm bölümünde değinmiştik buna.
Yaşadıkları hayatı çok kötü bulabilirler. Ama hayatlarını kötüleştirmiş olduğumuzu söyleyemezler. Şu anki kararlarımızda gelecekteki kimsenin hayatını iyileştirip kötüleştiremeyiz. Bu ufak detay yüzünden demin mesafe ile zaman arasında kurduğumuz analoji çalışmıyor.
Yanı başımızdaki veya uzaktaki birine yardım etmek onun hayatını hakikaten de iyileştiriyor. Sorumluluğumuzun öznesi belli. Ama uzak zamandakilere karşı sorumluluğumuz için aynısını söyleyemeyiz. İşte 39 derece ateşte iyice kafa yapıyor bu düşünceler.
Meraklısı non-identity problem diye aratabilir bu konuyu. Link ekledim açıklamalara. İyi güzel de kardeşim, yine de ben kendimi uzun vadecilikten yana hissediyorum halen. Kime karşı sorumlu olduğum belli olmasa da gelecekte birileri olacak.
İyi kararlar verirsek o birileri rahat bir hayat yaşayacaklar, tersini yaparsak zor bir hayat yaşayacaklar. Çok kötü kararlar verirsek hiç yaşamayacaklar. Gerekli motivasyonumuz var. İlla onların şikayet hakkı olması şart değil.
Eyvallah. Öyleyse uzun vadecilerin ikinci argümanına geçiş yapalım. Kararlarımızın etkisi iyice büyük çünkü gelecek çok büyük. Tam olarak ne kadar büyük bu gelecek?
Bu noktada alanın önde gelen isimleri sıfır ardına sıfır ekleyerek adeta kendilerinden geçiyorlar. 10 üzericilik diyorum ben buna. 10 üzeri bilmem kaç yıl, bilmem kaç insan, gezegen durmadan bu hesaplara boğuluyorlar. Önce bugüne kadarki muhasebeyi bir yapalım.
İnsanın tanımına bağlı olarak bugüne kadar yaşamış kişi sayısı 100-120 milyar arası. Tabii bu nüfus eşit biçimde dağılmadı. Son 2000 sene, tarihimizin sadece %1'ini temsil etmesine rağmen tüm insanların yarısı bu kısımda doğdular. Farz edelim nüfus tahmin edildiği gibi 10-11 milyarda sabitlensin yakın gelecekte ve yine farz edelim ki türümüzün ömrü diğer birçok memeli gibi en az 1 milyon yıl olsun.
Bu seviyede seyrettiğimiz sürece geleceğimizdeki toplam kişi sayısı yaklaşık 100 trilyon olacak. Yani bugüne kadar doğup yaşamış her insan başına 1000 kişi daha doğacak. Zaman olarak bakınca türümüz ömrünün %20'sini geride bıraktı. Ama nüfus açısından bakarsak sadece %0.1'ini geride bıraktı.
Geleceğimizi tehlikeye atan her senaryo da insanlığın, o toplam geniş insanlık kümesinin %99.9'unu yok etmek demek. Fakat bu sadece bir alt limit. İnsanlığın geleceği niye tek bir gezegene tıkılsın ki?
Niye 10-11 milyardan ibaret olsun ki? Başka gezegenlere de yayılacağız. Uzay kolonizasyonu, uzun vadeci literatürün favori temalarından biri. Yayılmacılığın etiğini hiç tartışmıyorlar.
Yahut öyle bir teknoloji seviyesine gelince yayılmakla ilgilenmeyen varlıklara dönüşmemiz olasılığını da tartışmıyorlar, bir virüs gibi durmadan geometrik biçimde yayılacağımızı farz ediyorlar. Ve tabii yayıldığımız her yeni dünya milyarlarca yeni hayat demek. Bizim galaksimizdeki yıldız sistemlerinin sadece binde birinde bir tane dünya kurarsak trilyon çarpı trilyon insan ediyormuş. Sıfırları sevdiyseniz devam.
Bir gezegen birkaç milyar insan destekleyebilir. Ama niye organik bedenlerimize mahkum kalalım ki? Hatta niye gezegenlere mahkum kalalım? Onun yerine, yayıldığımız her yeri maksimum ölçüde sömürüp enerjiye dönüştüreceğiz ve bu enerjiyi sentetik hayatlar kurup beslemekte kullanacağız.
Hesaplayan adamlara göre 10 üzeri 54 civarı toplam hayata ulaşabiliriz. Galaksideki toplam atom sayısı 10 üzeri 67 bu arada. Bu noktada Nick Bostrom'u zevkten dört köşe bir halde hesap makinesindeki sıfırlara bakarken hayal ediyorum. Adam resmen oturmuş, atom sayısı üstünden galaksinin destekleyebileceği maksimum yüksek bilinç miktarını hesaplamış ya.
Hani Paperclip Maximizer diye bir düşünce deneyi vardı ya. Kontrolden çıkmış bilinçsiz bir yapay zekayı anlatıyordu. Her şeyi ateşe dönüştürüyorlardı. Bostrom'un düşünce deneyiydi o.
Uyarı niyetine hayal ettiği bu senaryoyu bizzat insanların kaderi olarak görüyor. Paperclip Maximizer biziz yani. Geleceğin ne kadar değerli olduğuna bizi ikna etmek için tüm galaksiyi bir bilinç platformuna çevireceğimizi hayal etmiş. Bu görüşe göre evrende hiçbir şeyin kendine has bir değeri yok, sadece insan bilincine ve o bilinçleri besleyecek pozitif tecrübelere dönüştürülebildikleri ölçüde değerliler.
Bu bakış açısını bir yerden hatırlıyorum. Bu gezegendeki başka bir olay var ki, aynı patrona takılıyor. Bir virüs. İnsanoğlu bir cehennem.
Biz... ...yöntemiz. Şimdi ben bu onüzericilikle, dalga geçmekle yetinmek istemiyorum.
Biraz daha disiplinli davranıp temelindeki felsefeyi incelemek istiyorum. Burada faydacılığın özel bir hali var, totalist faydacılık denen. Yaşamaya değer hayatları olduğu sürece ne kadar çok sayıda bilinç olursa o kadar fayda yaratmış oluruz, gelecek o kadar değerli hale gelir. Biraz basitleştirirsek, eğer ortalama bilincin duyduğu mutluluk veya tatmin duyduğu acıdan fazlaysa, ortada net bir fayda varsa, o zaman bunu bilinç sayısıyla çarpıyorsun ve meydana gelen toplam faydayı görüyorsun.
O gelecek o kadar değerli. Hep bu ön kabul yatıyor argümanların altında. Fakat bu varsayım, Derek Parfitt'in iğrenç sonuç, Repugnant Conclusion dediği bir noktaya çıkaracak bize. Demin bahsettiğim kitabın en ilginç argümanlarından biri bu.
Biraz değiştirerek anlatacağım, daha kolay olur anlaması. Bir an için tüm altruistik hayallerimizin gerçekleştiğini hayal edelim. Yakın gelecekte yaşayan 10 milyar insanın her birinin çok yüksek bir yaşam kalitesi olsun. Sadece insanlara odaklanıyoruz basit tutmak için.
10 milyar tane harika hayatımız var. Bir yandan uzaya da yayılmışız bu arada. Mars'taki kolonimiz harika gelişmeler katetmiş. Orası da tam 20 milyar insana ev sahipliği yapıyor.
Bu 20 milyarın da hayatı hiç fena değil ama dünyadakilerin hayat kalitesinden biraz daha düşük. Diyelim onların %90'ı kadar. Artık hayat kalitesini nasıl ölçüyorsak, ekonomik ölçütler olabilir, sağlıklı yaşam süresi olabilir, hatta doğrudan mutluluk hormonlarını ölçüyor olabiliriz veya hepsi birden. Önemli olan iki topluluğun da iyi yaşıyor olması ama dünyadaki hayatın bir tık daha iyi olması.
Günün birinde güneş sistemimize manyak bir uzaylı dadandı, getirdi Death Star isimli ruhsatsız aracını, orta yere park etti, devasa silahının namlusunu iki gezegene de doğrulttu. Ve onca insan arasından size sordu. Dünya mı Mars mı? Bir tanesi yok olacak, bir tanesi devam edecek.
Seçimini yap. Objektif davranmanızı sağlamak için farz edelim siz ikisinde de yaşamıyorsunuz. Aileniz asteroid kuşağında madencilik yapıyor, eviniz orası. Dünyaya da Mars'a da eşit derecede duygusal bağınız var.
Hangisindeki hayatlar devam etmeli? Bu arada artık Star Wars'a mı tehlif ödeyeceğiz, Expanse dizisinde mi belli değil. Neyse siz cevaplayın da ben tüm Hollywood'a para yediririm. Çoğunluk sanıyorum Mars'taki medeniyet devam etsin diyecektir.
Eğer herkesin hayatı eşit derecede önemli diyorsanız zaten Mars direkt kazanıyor. Mesele dev bir tramvay problemine dönüşmüş oluyor. Yok eğer hayat kalitesini de hesaba katıyorsunuz ki bence katmak lazım. O zaman da cevap aynı.
Ortalama hayat kalitesi açısından dünya biraz daha önde olmasına rağmen toplam hayat kalitesi açısından, pozitif hayat tecrübesi açısından Mars epey önde. Çok daha fazla yaşamaya değer hayat barındır. Buradan nereye varacağımızı herhalde tahmin ediyorsunuz. Üçüncü bir koloni hayal edeceğiz.
Uranüs olsun. 40 milyar insana ev sahipliği yapıyor. Ve hayat kaliteleri Mars'takilerinkinden biraz daha düşük. Bu sefer oradaki hayat daha değerli olacak.
Uranüs'ü kurtarmamız gerekecek. Böyle böyle giderek işi mantıksal sonucuna vardıralım. En sonunda her birinin hayat kalitesi yerlerde olan, yaşamaya değer hayat eşiğinin bir tık üstünde olan çok büyük bir grup hayal edebiliriz. Kendilerinden katrilyonlarca var.
Toplam hayat değeri yine fazla çıkacak. Şimdi ilk örneğimizle son örneğimizi yan yana koyun. Hayal ettiğiniz en güzel medeniyetle bu en düşük medeniyeti yan yana koyun. Varoluşa zar zor katlanan, sayısız üyeye sahip olan bir grup, çok iyi, çok anlamlı, çok üretken hayatlar yaşayan 10 milyarlık gruptan daha mı değerli?
Parfit bunu kanıtlamış oldu ama vardığı sonucu sezgisel olarak kabul edilemez bulduğu için sonuca iğrenç demiş. Uzun vadeciliğin altındaki o faydacı temel de bu sorundan muzdarip. Hayat kalitesini pek düşünmeden kanser gibi her yere yayılmaya aşırı değer biçip sıfırları eklemeye devam ediyorlar. Gelecekteki hayat kalitesi yerlerde olabilir ama sırf çok fazla bilinç var diye geleceğin değeri yüksek çıkıyor.
Uzun vadeciler bu noktadan nasıl çıkış yapabilirler? Transhumanizme yaslanarak bir çıkış yolu arayabilirler. Yani diyebilirler ki gelecekteki insanların her biri bizden daha değerli olacak, daha anlamlı hayatlar yaşayacaklar. Torunlarımızı düşünelim.
Belki 60-70 yılını sağlıklı geçirebileceğimiz bir ömrümüz var. Buna karşılık onlar belki 90 veya 100 sene sağlıklı geçirebilecekler. Bu süre boyunca da teknoloji sayesinde bizden çok daha yaratıcı ve zeki olabilirler. Daha uzun yaşıyorlar, yaşam tecrübeleri de daha zengin oluyor.
Şimdi aynısını 10 nesil, 20 nesil sonrası için hayal etmeye çalışın. O zamanki bilinçlerin bizimkiyle alakası bile olmayacaktır. Bizim bir ömürde tecrübe ettiğimiz tüm mutlulukları bir saniyeye sığdırabilirler. Birbirlerinin bilinçlerine doğrudan bağlanıp bizim hayal edemeyeceğimiz kadar empatik veya sosyal olabilirler.
onlara kıyasla yaşamımız bir karıncanınki kadar bile değerli olmayabilir. Kısacası sayıları artsa da bize kıyasla yaşam kaliteleri düşmediğinden, iğrenç sonuç problemini yaşamıyorlar. Bu argüman açıkçası beni pek ikna etmiyor. Çünkü burada bait and switch denen bir taktik kullanılıyor.
Argüman, gelecekteki insanların o yükseltilmiş kapasitelerine dayanıyor değil mi? İnsanın değerini neye endeksliyorsak artık, zeka, yaratıcılık, sosyallik, mutluluk, ahlak, o şeyin daha fazlasını tecrübe etme kapasiteleri var. Sonra çaktırmadan bu potansiyeli o şeyin kendisiyle değiştiriyor argüman. Daha zeki, daha mutlu, daha sosyal olacaklar.
Dolayısıyla daha değerli hayatlar yaşayacaklar diyor. Halbuki bu kapasiteyi sağlayan teknoloji daha fazla mutluluk yerine acıyı, sosyallik yerine yalnızlığı, yaratıcılık yerine zihinsel durgunluğu da aynı yoğunlukla tecrübe etmemize olanak sağlayacaktır. Bizim bir ömürde yaşayamayacağımız işkenceleri de bir saniyeye sığdırabilirler. Sonuçta teknoloji bir kaldıraç.
İyi şeyler için olduğu kadar kötü şeyler için de kaldıraç. Onu bir sihirli değnek gibi sallayıp her şey çok güzel olacak diyemezsin. Transümanizm fikrine bu kadar yaslanmasak dahi büyük gelecek anlatısına karşı son bir fikrim var. Bugünkü karar süreçlerimizi anlamsız hale getiriyor.
Bir düşünün, bugün küresel hastalık yükünde en tepede ne vardı? Kalp ve kanser. En çok sağlıklı insan ömrünü bunlara kaybediyoruz. Peki, varoluşsal tehdit içeriyorlar mı?
Hayır, insanlık bu halde milyonlarca yıl devam edebilir. Sayısız hasta insan olabilir, sayısız acı çeken hayvan olabilir, ekosistem bozulabilir. Hepsi kötü ama geleceğimize dair ciddi bir tehdit taşımıyorlar. Gelecekteki o über-uzay imparatorluğumuza kıyasla lafları bile olmaz.
O potansiyelimizin milyonda bir oranda azaltma tehlikesi yaratabilecek bir şey ise diğer tüm ihtiyaçlardan çok daha önemli bir hale geliyor. Zira en ufak bir olasılığı trilyonlarla çarparsan, on üzeri bilmem kaçlarla çarparsan yine büyük bir sayı bulacaksın. Expected value hep yüksek çıkacak. Kısacası ölçeyi çok büyütünce risk hesabının manası kalmıyor.
Bu sadece kaynak dağıtım için bir problem değil. Politika seçiminde de bizi garip garip yerlere götürüyor. Nick Bostrom bizzat küresel bir takip ve izleme sistemi önermişti. Birileri bir meydanda bomba patlatabilir bahanesiyle özgürlüklerimizin bugün ne kadar kısıtlandığını düşünün, şimdi o bombanın herkesi öldürebilecek bir biyolojik silah olabileceğini düşünün.
Uzun vadeci mantık açısından sayısız insanı öldürmek olacak. O yüzden doğruluk ihtimali azıcık bile olsa her istihbaratı aşırı ciddiye almak zorundasınız. Her türlü polis rejimini makul bulmak zorundasınız. Aynı mantığı şu şekilde anlatayım.
Diyelim ki İsviçre'deki bir grup çılgın fizikçi bir parçacık hızlandırıcı deney yapacak ve bu deneyin bir kara deliğe yol açıp her şeyi yok etme ihtimali milyonda bir. Diğer tüm ihtimallerde ise deney başarılı olacak ve bilimsel bir sıçrama kaydedeceğiz. Eğer uzun vadiciyseniz bu risk altında deneyi yaptırtmazsınız. Ama İsviçre böyle düşünmüyor, deney yarın sabah başlayacak diyor.
Şimdi siz ne yaparsınız? Ha bu arada söylemeyi unuttum. Siz o sırada Akdeniz'de seyreden bir nükleer denizaltının kaptanısınız. Ona göre sorayım, ne yaparsınız?
Bu 10 üzericiliği ciddiye alıyorsanız İsviçre'yi dümdüz etmeniz gerekir. Milka ineklerine yazık olacak ama hesap kitap net. Kısacası uzun vadici muhasebede uzun vadeden başka hiçbir şeye yer kalmıyor. Gelelim üçüncü ve son iddiamıza.
Geleceği doğru yönde şekillendirebiliriz iddiasına. Asimov'un Foundation serisini okuyan var mı aranızda? Orada Psychohistory diye bir bilim dalı hayal etmişti. Büyük toplulukların uzun vade kaderlerini matematiksel bir kesinlikle analiz etmeye yarayan bir bilim dalıydı.
En azından toplum seviyesinde geleceği kabahatleriyle görmeyi sağlıyordu. Esası olan Harry Seldon bu yolla galaktik imparatorluğun yıkılacağını ve 30 bin sene sürecek bir karanlık çağın başlayacağını görmüştü. İmparatorluğun yıkılışı engellenemezdi. Çok büyük olaylara bağlıydı çünkü.
Ama galaksinin iki ucuna insanlığın o ana kadar ki tüm kazanımlarını depolamakla görevli iki grup yerleştirirsek ve bunlar plana uygun hareket ederlerse en azından o karanlık çağı 30 bin seneden 1000 seneye kadar kısaltmak mümkün olabilirdi. Şimdi bu Psychohistory'nin en önemli varsayımı neydi biliyor musunuz? Geleceği değiştirmeye yönelik her türlü çaba halktan gizli tutulmalı. Çünkü böyle bir çabanın varlığı halkın davranışlarını değiştireceğinden orijinal tahminleri de geçersiz kılacak.
Bir paradoksa yol açacak. Biz bu temayı daha önce farklı bir şekilde işlemiştik hatırlarsanız. Bir kehanet sonrası kendi kaderini değiştirmeye çalışan trajik kahramanların bizzat o kaderi yerine getirdiklerini görmüştük. Oedipus Rex en ünlü örneği.
Foundation serisindeki fark, Özne'nin tek bir kahraman yerine trilyonlarca kişiden oluşan topluluklar olması ve illa da kaçmaya çalıştıkları kadere yakalanmak zorunda olmamaları. Onun yerine kehanetin varlığını öğrendiğin anda kehanetin bozulması. Uzun vadecilik de bu açıdan epey benziyor. Çok büyük toplulukların çok uzak geleceklerdeki hallerinden dem vuruyoruz ama o geleceği yaratmak için atacağımız her adımı insanlar gördüklerinden, hatta bu adımı bizzat biz duyurduğumuzdan gelecek de sürekli değişiyor.
Ateşimin henüz tam düşmediğini söylemiş miydim? Belki de şöyle kestirip atsam yeterli olacak. Evet, 1-2 nesil ötesini doğru olduğunu düşündüğümüz yolda şekillendirebiliriz. Ama ötesi için tahmini yürütemeyiz.
Attığımız her adım çok uzun vadede beklenenin tam tersi etki de yaratabilir. Mesela 10 senelik bir pencereden baktığınızda bir savaşı önleyerek iyi bir şey yapmış gibi görünebilirsiniz. Ama 1000 senelik pencereden bakabilseniz belki nice daha kötü savaşlara yol açtığınızı göreceksiniz. Öyleyse yaptığınız şey iyi miydi?
Alternatif tarih canrı hep bu tartışmalarla doludur. Bu arada bazı uzun vadecilerin ekstra bir iddiası oluyor. Şu anki kararlarımız tarihte yaşamış ve yaşayacak olan diğer herkesin kararlarından daha önemli olabilir. Çünkü tarihin kritik bir noktasındayız.
Buna Hinge of History argümanı deniyor. Yani normalde maksimum etki yaratmak için sınırlı kaynaklarımızı hemen harcamak yerine yatırıp değerlendirmek mantıklı olabilirdi. Günü geldiğinde hakikaten de kaderimizi değiştirecek kadar büyük bir kaynağa sahip olabilirdik bu sayede. Ama çok beklersek de iş işten geçmiş olacak.
Bazı olaylar tıpkı Foundation serisinde olduğu gibi önlenemeyecek bir yola girecek. Biz şu anda tarihin çok akışkan bir noktasındayız. Şu an eyleme geçmek maksimum etkiyi yaratacaktır. İlginç bir görüş değil mi?
Ben de aynı anda birbirine zıt iki tepki doğuruyor. Birincisi diyorum ki yani elbette herkes özel zamanlarda yaşadığını düşünür. Tarihteki her nesil kıyametten önceki son günlerde yaşadığını düşünüyordu mesela. Oysa ihtimallere bakın.
Ne kadar şanslı olmalısın ki 200 bin yıldır devam eden ve diyelim ki toplam 1 milyon sene ayakta kalacak bir türün ömrü içinde tam da bu kritik 100 senelik, 200 senelik döneme denk geldin. Bravo. Sadece zaman olarak değil, toplam nüfus açısından da benzer bir tesadüf hesabı yapabiliriz. Tüm insanlık tarihi boyunca 10 üzeri bilmem kaç tane bilinç olacak demiştik ya artık neyse o 20-30-40-50, ne şanslıyız ki en kritik dönemden geçen o 8-9 milyarlık ufak gruptan biriyiz.
Hatta onların da çoğu kuru kalabalık. Uzun vadeci insanlar, bunların içindeki seçkin bir grup. Büyük kaynaklara hükmedebilen bir grup. Piyangoyu birkaç kez üst üste kazanmak kadar büyük bir şans bu.
Buna karşın ikinci tepkimse, ya iyi de birileri hakikaten de kritik bir dönemde yaşayacak oluyor. Eğer kritik dönem diye bir şey varsa, o dönemde yaşayacak herkes deminki olasılık hesabını yapıp, ''Ya çok büyük tesadüf olurdu, biz değilizdir kesin.'' diyecek. Ama birileri hakikaten de o dönemde yaşayacak.
Bu niye biz olmayalım? İlk defa kendimizi yok edecek kadar geliştik ama henüz herhangi bir yedekleme stratejisi üretecek kadar gelişmedik. Mesela halen tek bir gezegende olduğumuz için devasa bir astroide veya bir süper volkan patlamasına veya bir gama ışını patlamasına karşı savunmasız durumdayız. 100 sene önce yaşamış biri de göktaşlarından korkabilirdi ama yapacak bir şey yoktu.
Bizimse şimdi uzay teknolojimiz mevcut. 100 sene önce yaşamış biri de salgınlardan korkabilirdi. Nitekim vebalar nüfusun ciddi bir kısmını öldürdüler. Ama ilk defa birkaç sene öncesi itibariyle dünya nüfusunun çoğunluğu şehirlerde yaşamaya başladı.
Yani tehdit gerçekten kritik bir noktaya geldi ve buna paralel olarak doğanın hiçbir zaman kendi başına yaratamayacağı kadar bulaşıcı ve öldürücü hastalıkları ilk defa yaratma gücümüz var veya olmak üzere. Öte yandan aynı şekilde geleceğe atlayalım, 100 sene sonra yaşayacak birinin göktaşlarından korkması manasız olurdu. Ya başka gezegenlere yayılmış olacağız ya da teknolojimiz göktaşı engellemeyi çok kolaylaştıracak. Çoktan yok olmamışsak tabii.
Ama şu dönem kritik. Yok oluşla burun buruna olup çözümlere ufak bir ittirmeyle ulaşabileceğimiz bir çağdayız. Ekonomik gelişme hızını kullanarak da benzer bir sonuca varabiliriz bu arada. Bugüne kadar uzun süreler boyunca dünya ekonomisi dümdüz gidiyordu.
Büyüme yoktu. Sonra çok yavaşça büyümeye başladı. Birkaç asırda bir ikiye katlanacak kadar yavaş. Şimdilerde ise her 20 senede bir ikiye katlanıyor.
Ama geometrik artışların bir sonu var. Yani mevcut büyüme hızımızı korursak, 20 senede bir ikiye katlama hızını korursak, Sadece 10.000 sene bile böyle devam etsek, ulaşacağımız ekonomik büyüklük her atom başına 1 trilyon tane dünya ekonomisi eder. Bir başka de işte imkansız.
Demek ki böyle büyümeye devam edemeyeceğiz çok uzun bir süre. Neredeyse tüm tarihimiz boyunca dümdüz giden bir ekonominin çok kısa sürecek bir geometrik artış sürecinin ortasında bir yerdeyiz. Bu işte konumumuzu kritik kılıyor. Şimdi bu görüşü eleştirelim.
Ben bunu saçma bulmuyorum ama biraz yanlış olduğunu düşünüyorum. Kritik dönemeç argümanı varoluşsal riskleri bir noktada aşacağımızı öngörüyor. Ben böyle olduğunu hiç düşünmüyorum. Bazı riskler için evet, asteroid riski için bu geçerli.
Birçok gezegene yayılırsak kendimizi sigortalamış oluyoruz. Ama bu sefer başka riskler başlayacak. Zaten transümanizm ve uzay fantezilerine bu kadar yaslanmanın da kendi kendini yok eden böyle bir tarafı var. Veya yok olmaktan bahsetmeyelim.
Eskiden mümkün olamayacak kadar katı ve etkili bir totaliter rejim de böyle bir gelecekte mümkün olabilir. Bu da korkunç olurdu. Şimdi burada kritik dönem nedir? Belki de bin sene sonrası çok kritik bir dönem olacak.
Bunu aslında Fermi paradoksu bölümünde de değinmiştik. Ki zaten Fermi de uzun vadici literatürün köşe taşlarından biri. Eğer milyarlarca yıllık bir galakside halen başka uygarlıkların izine rastlamadıysak birkaç tane ihtimal var hatırlıyorsanız. Bir tanesi yalnız olduğumuz.
Yani belki çok yüceli yaşama geçiş inanılmaz zor bir şey, belki hayatın başlangıcı inanılmaz zor bir şey. Bir büyük filtre görevi görüyor o eşikler. Hemen herkes orada takılıyor. Biz o eşiği geçen yegane uygarlıklardanız.
Diğer bir ihtimalse bu büyük filtrenin halen önümüzde bir yerlerde oluşu. Belki bizim gibi çok uygarlık var da bir sebepten ötürü yayılamıyorlar. Eğer büyük filtre savaşlarla kendi kendini yok etmekse, kendini mütemadiyen taş devrine döndürmekse, evet tarihimizin en kritik dönemecindeyiz çünkü bu güce hâlâ hazırda sahibiz. Yok eğer filtre 100 bin sene sonra, 1 milyon yıl sonra karşılaşacağımız bir şeyse, O zaman hiç de kritik bir noktada değiliz.
Kısacası keskin bir viraja yeni mi girdik? O virajı bitirmek mi üzereyiz? Çoktan uçup şarambola yuvarlandık da henüz haberimiz mi yok? Bunu bilemeyiz.
Evet, böylece uzun vadeciliğin ana iddialarını görmüş olduk. Onunla birlikte birçok yan yola da saptık. Henüz yaşamayan insanların hakları, uzay yayılmacılığı, iğrenç sonuç, transümanizm, asimo ve tarihin dönemeşleri birçok şey gördük. Ben argümanların çoğuna karşıydım ama başta da belirttiğim gibi bu geleceği önemsemediğim manasına gelmiyor.
Geleceği önemsemek için, varoluşsal risklere kafa patlatmak için illa bu akıma üye kartınız olması şart değil. Dahası uzun vadeciliğin kendisi de açık ve dinamik bir hareket. Özellikle de tartışmayı seven insanlardan oluştuğu için belki normalden de daha dinamik. Nitekim uzun vadecilere hangi sorunu önceliklendiriyorsunuz diye sorduğunuzda o ankette verilen cevaplar arasında bahsetmenin bir tanesi vardı.
Önceliklendirme araştırmaları diyorlardı. Yani her şeyden önce bugünün problemleriyle yarının riskleri arasında seçim yaparken bunu nasıl daha iyi yapacağımızın araştırılması lazım. Henüz metodoloji sabit değil. Bunun farkında olmaları ve önem vermeleri iyi bir şey.
Farkettiğiniz gibi varoluşsal risklerin kendilerine pek vakit ayırmadım. İşin felsefe kısmından çok ayrı duracakları için. Bunları tek tek incelediğim kısa bir bölümü Patreon'a bonus olarak koymayı düşünüyordum ama muhtemelen herkes için yayınlayacağım bu hafta içinde. Bonus bölümde başka bir şey olacak.
Size borcum var, unutmadım. Umarım bu konular ilginizi çekti. 21. yüzyılda yuvarlanıp giden bu organik zihinlerimiz biraz olsun şenlendi.
Hepinize teşekkür ederim. Özellikle de şu organik zihinlere Mehmet Erdoğan, Ümit Karayakalı, Taylan Bilal, Haşim Solmaz, Nork Mon, Serbest Kitaplar, Sabah Deniz Gülensoy, Gökhan Samur, Selim Sanje, Dihsan ve Meryem Bayraktar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.