
5.799 kelime · ~29 dk okuma
Zamanında Save the Children isimli bir derneğe bağış yapıyordum. Çocukları kurtarın. Hay hay, kurtaralım. Klasik bir hayır kurumunda olduğu gibi para ortak bir havuzda toplanmıyor da seni bir çocukla eşleştiriyorlar, ona sponsor oluyorsun.
Beni de Meksikalı bir eşek sıpasıyla eşleştirmişlerdi. Her ay el yazısıyla yazılmış bir mektup, birkaç tane de fotoğraf yolluyordu. Gerçi mektupları öğretmeni yazıyor onun ağzından. Hatta öğretmeni yerine kesin herkesin mektubunu yazan tek bir kişi vardır.
Bu işlerin fabrikasyona dönmesi kaçınılmaz. Yine de etkili bir stratejiydi. Açıp okuyordum her ay. Uzun süre devam ettim.
Bağışımı kesersem okyanustan bir damla eksiltmiş olmayacaktım. Kanlı canlı birilerini etkileyecektim. Yalnız niye başlamıştım ve onca kurum arasından niye bunu seçmiştim hiç hatırlamıyorum. Hiçbir araştırma yapmamıştım.
Muhtemelen birileri beni darlamıştı. Belki bir süpermarket çıkışında, belki kapımın önüne gelmişlerdi veya arkadaşlarım sosyal baskı yapmışlardı. Kim bilir. O parayı herhangi başka bir şeye harcasaydım çok daha ince eleyip sık dokuyacağıma eminim.
Mesela şu planlı eskitme denen garabet yüzünden geçenlerde bir telefon almam gerekti. İlk gördüğüme atlamadım. Oturup araştırdım. Bütçem dahilinde alabileceğimin en iyisini almayı hedefledim.
Ancak nedense konu birilerine yardım etmeye gelince benzer bir titizlik çok istisnai oluyor. Orada da sınırlı bir bütçemiz var ve bunlarla yapılabilecek en büyük yardımın ne olduğunu düşünmek neredeyse bir tabu. Bir yardım çeşidinin diğerinden çok daha etkili olabileceğini düşünmek bile tabu. Bu bölümdeki en şaşırtıcı istatistiği en baştan paylaşacağım sizle.
2010 yılında yapılan bir araştırma var, Money for Good isimli. Bağış yapanların sadece %3'ü kanıt bazlı çalışmalara ve performans ölçütlerine bakarak hayır kurumlar arasında seçim yapıyormuş. Kalan %97 ne yapıyor? Alışkanlıktan ötürü, sosyal ilişkilerinden ötürü, kim bilir başka nelerden ötürü hep verdikleri yere veriyorlar.
Belki kişisel bir sebepten dolayı kendilerini bir konuya alamışlar, ondan vazgeçmiyorlar. Statü kazanmak için, modaya uymak için, kendilerini iyi hissetmek için bir dünya sebep var. Ama hesaplı kitaplı davranmak yok. sanki yapılan iyiliğe gölge düşürecekmiş gibi geliyor.
İşte efektif altruizm veya etkili altruizm diyeceğim bölüm boyunca bu akımın amacı bu bakışı kökünden değiştirmek. Hem pratik rehberlerle insanları en çok fayda sağlayacakları projelere yönlendiriyorlar, hem de bu işin ardındaki teoriyi tartışıyorlar. Zira hayır kurumlarına yapılan bağışlar, buzdağının görünen kısmı. Evet arkadaşlar, Fullars'ı Zentell'in yeni yılına biraz geç giriş yapıyoruz ama sağlam bir giriş yapıyoruz.
Bu serinin bölümleri birbirinden bağımsız olduğu için öncesini hatırlamanıza pek gerek yok. Çok kabaca ilkinde iyiliğin, fedakarlığın doğasından bahsetmiştik, ikincisinde de biyolojik köklerinden. Bugün önce bağış kavramıyla başlayalım derim. Fedakarlığın tarihi insanlıktan da eski olabilir ama günlük hayatta kullandığımız anlamda bağışın, hayır işinin ortaya çıkışı için topluluk içinde ciddi bir zenginlik farkı olması gerekiyor, ekonominin yeterince karmaşıklaşması gerekiyor, bir medeniyet gerekiyor kısacası.
Şimdi aramızdaki İrlandalılar, Çinliler, kusura bakmasınlar, bizim buralarla sınırda tutacağın bakışımızı, eskiden de bizim buralarda, yani Greco-Romen dünyasında hayır işi epey farklı anlaşılıyordu. Bir kere kurumsal değildi. Yani ne devletlerin öyle fakir fukaraya yardım etme sorumluluğu var, ne de bunun yapan sivil toplum örgütleri var. Zenginler kendi inisiyatifleriyle bir şeyler yapıyorlar.
Ama bu da fakirleri önceliklendirmiyor. Mesela bir tapınaktan yemek dağıtılacaksa herkese dağıtılıyor. Ekmek verilecekse herkese veriliyor. Yardımseverlik yüceltiliyor ama o yardımın hedefi kişinin kendi cevresi, ailesi, sosyal denkleri.
Onlara karşı elin açık olursa statü ve şeref kazanıyordun. Ki bu yüzden de yardım, karşılıklılık ilkesiyle el ele gidiyor. Bugün ben sana, yarın sen bana. Karşılığını veremeyecek olan fakir fukaraya yönelik ekstra bir ahlaki yükümlülük yok.
Hatta Aristo bir ara bunu eleştirmiş, karşılık beklemeden de iyilik yapmalıyız demiş ama çok da ısrar etmemiş. Bu bakış açısının yansımalarını dini inançlarda da görebiliriz. Genel olarak fakirler tanrıların umurlarında değiller. Tam tersine zenginlik, onların sevgisinin bir işareti olarak görülüyor.
Fakir insanlarsa tanrıların sırt çevirdiği genelde düşük karakterli olan tembel, ahlaksız kişiler olarak görülüyorlar. Ne kadar doğru teyit edemedim ama mahkemelerde sanığın karakterine gölge düşürmek için fakirliğinin kanıt olarak öne sürüldüğünü okumuştum. Fakir bu ya, inanmayın diyorlar yani. Her şeyin olduğu gibi yoksulluğun da bir tanesi var.
Penya isminde. Herkes ondan nefret ediyor. İnsanların nefretini anlayabiliriz tabii. Kendilerine uğramasını istemiyorlar ama diğer tanrılar da sevmiyor onu.
Onların şölenlerine gidip dilencilik yapan bir tip sonuçta. 2000 sene sonra aramızda fakirliği romantize edenlerin olduğunu görseler, mesela bizim Yeşilçam filmlerini izleseler, resmen hassasiyetleri incinirdi bu insanların ve bu tanrıların. Öte yandan bu dünyanın kıyısında köşesinde bir yerde yaşayan Yahudilerin geleneğinde fakirlere yardım öne çıkarılmış. Zenginlik aşağılanmıyor da alt tabakalara yardımseverlik bir erdem ve yavaş yavaş hayır işleri kurumsallaşmaya başlıyor.
Hristiyanlık doğduğunda böyle bir altyapı var. Hristiyanlık da seviyeyi 11'e çıkarmış. Bir kere ilk defa Tanrı'nın kendisi fakir. Tanrı'nın İsa'da vücut bulmuş hali tabii ve açık açık zenginliği de yeriyor.
Kimsenin iki efendisi olamaz. Hem Tanrı'ya hem para ve varlığa kulluk edemezsiniz diyor mesela. Bir zenginin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur diyor. Havarilerin yaptıklarının anlatıldığı kısımlarda varını yoğunu satıp herkesle paylaşan zenginlerden bahsediliyor.
Bu dönemleri erken komünizm denemeleri olarak görenler var. Tabii Hristiyanlık yayıldıkça, mevcut geleneklerle karıştıkça ve en önemlisi ekonomik ilişkiler değiştikçe bu öğretilerde eğilip bükülmüşler. Sonuçta bu dünyadaki zenginliklerin, krallıkların cennetteki krallığa kıyasla ne kadar tırt olduğunu söyleyip duran Katolik Kilisesi birçok yerdeki en büyük toprak ağası, bazen krallardan bile zenginler. Bu çelişkiyi açıklamak için bin bir takla atmak zorunda kalmış filozoflar.
Sonraları kapitalizm geliştikçe bu yorumlar yine değişmişler. Kalvinitlerde olduğu gibi. Yalnız tüm bu süreçte sabit olan bir şey var. Kilise sosyal hizmetlerin merkezi.
Dullara, sakatlara, açlara bakmak herkesten önce onların görevi. Direkt gelirlerine ek olarak fakirlere yönelik bağışlar da kilise üstünden ulaştırılıyor. Bu arada İslam'ın başlangıcına benzer bir zenginlik karşıtlığı yok ama bir yandan da daha köklü bir reform yapmışlar. Sadaka anlayışını yeterli bulmayıp zekat kavramını getirmişler.
Belli bir seviyenin üstündeki varlığının genelde kırkta birini bağışlaman gerek her sene. Bildiğin servet vergisi, bugün birçok yerde tartışılan şey. Ayrıca bağımsız vakıflar yoluyla varlıkların çocuklarına geçmesi yerine cemaatle paylaşılması, dini öğretilerle iç içe geçmiş bir pratik. Sonuç olarak ne olmuş?
Hayır işleri ekonomik şartlara göre dinler tarafından düzenlenmiş ve kurumsallaşmış. Ama 1800'lerin sonlarında bir kırılım yaşanıyor. Farklı coğrafyalardaki insanlar hayır işlerinin doğasını sorgulamaya başlıyorlar. En radikal sorgulamayı yapanlar tabii ki sosyalistler.
Niye buna ihtiyacımız var diyorlar. Zenginlerin hayır işi yüzünden alkışlanmaları absürt, milletten çaldıkları emeğin bir kısmını iade ediyorlar sonuçta. Gerçek değişim için üretim araçlarının el değiştirmesi lazım. Çok kısa bir ileri atlayalım zamanda, Occupy Wall Street protestolarına gelelim.
O protestolarda Zizek'le yapılan bir röportaj aklıma geldi. Şöyle diyordu, alın te esnasında yaklaşık 20 defa burnumu çektiğimi hayal edin. Hollywood'dan çıkan iyi bir Marxist film gördünüz mü? John Carpenter'ın They Live filmi vardı.
Bir adam tuhaf bir güneş gözlüğü bulur, takınca etrafındaki gerçek mesajları görmeye başlar. Örneğin Hawaii tatili için bir reklam varsa, gözlükleri taktığında gördüğü şey, ''Bu daloğul keyfini çıkar, fazla düşünme.''dir. Medyayı okurken de bu gözlükleri taktığınızı hayal edin.
Son zamanlarda Afrika'da açlıktan ölen çocuklara yardım etme konulu bir reklam görmüştüm. İki capuccino fiyatına ''Bu çocuğun hayatını kurtarabilirsiniz.'' yazıyordu. Gözlükleri takınca gördüğüm şey ise şu, iki kapuçuna fiyatına hiçbir suçluluk hissetmeden yoksulluk hakkında gerçekten bir şeyler yapmış gibi hissetmenizi sağlıyoruz.
Sadaka çok kolay bir kaçış yolu bence çözüm değil. Şimdi aslında adam sadaka düşmanı değil, cömert bir okumasını yaparsam, bir yara bandı olduğunun farkında olduğumuz sürece düşmanı değil. Onu gerçek bir tedavi sanarsak, gerçek tedaviyi engellediği için zararlı olduğunu düşünüyor. Bu görüşlerin pratik uygulaması Sovyetlerle sınırlıymış gibi gözükür ama aslında Sosyalistler Bolşevik devrimine giden o yolda Avrupa'yı da değiştirdiler.
Çünkü başta Bismarck olmak üzere muhafazakarlar düzeni koruyabilmek için, sosyalistlerin ölünü kesmek için modern sosyal devleti icat etmek zorunda kaldılar. O döneme kadar emeklilik diye bir şey yoktu, özellikle siviller için. Bu 1880'lerde ortaya çıktı ve kilise üzerinden yönlendirilen sadakaların yerine devlet üzerinden yönlendirilen vergiler almaya başladı. Bismarck buna pratik Hristiyanlık da diyordu.
Gerçi bu politikalar sosyalistlerin önünü kesememiş. SP'de Almanya'nın en popüler partisi olarak kaldı epey bir süre ama seçim sistemleri yüzünden iktidara gelemediler. Neyse. Okyanus'un diğer tarafına bakalım.
Orada da başka türlü değişimler oluyor. Demiryolları gibi yeni teknolojilerden, petrol ve çelik gibi yeni sanayilerden inanılmaz bir şekilde zenginleşen bir grup türüyor. Zamane oligarkları bunlar. Ama tabii oligark denmiyordu.
Captain of Industry veya aşağılamak için hırsız baron deniyordu. Rockefeller'lar, Vanderbilt'ler, Stanford'lar, Schwab'lar hep bu tayfa. Ve bu tayfanın paralarıyla ne yapmaları gerektiği bir sorun oldu. Miras değil, ganimet değil, kral lütfu değil, bir ömür içinde bağımsız biçimde kazanılmış devasa servetler bunlar.
İlk defa bu ölçekte böyle bir şey oluyor. Ne yapacaklar şimdi? Hepsini çocuklarına mı bırakacaklar? Bu baronlardan biri olan Andrew Carnegie, bir demir-çelik baronu, 1889'da bu konularda rehber niteliğinde bir kitap yazıyor, Gospel of Wealth.
Miras bırakılan servetlerin asalak varisler yüzünden, şımarık veletler yüzünden en fazla birkaç nesil içinde tamamen tükendiğini söylüyor. Zenginliğin böyle çarçur edilmemesi için cüzi bir miktarın ötesindeki mirastan giderek artan oranlarda vergi talep etmiş. Hatta bir noktadan sonra tamamı vergilendirilecek. Bunun da amacı milleti hayır işlerine teşvik etmek.
Fakat klasik hayır işlerini de sevmiyor. Fakirlere verilen sadaka genelde günü kurtarmaya yönelik. Uzun made bir plan yok. Fakir yarın yine fakir olacaksa, yine yarın gelip çorba isteyecekse bu yardımın da pek bir anlamı yok.
Böyle düşünüyor. Esas amaç insanların fakirlikten çıkmalarına yardımcı olmak. Balık verme, balık tutmayı öğret hikayesi. Ama o zamanlar henüz krişi olmamış.
O yüzden dinleyenler vay adam haklı diyorlar işte hala. Carnegie karışık biri tabii. Bunları söylerken bir yandan sosyalistlere karşı, şirketlerinde sendikalaşmaya karşı. Dönemin zenginleri hep böyle.
Bildiğin silahlı çete tutuyorlar, sendikalaşmış işçilerle meydan savaşı yapıyorlar silahlı. Böyle garip bir dünya. Ama Carnegie, aynı Bill Gates gibi bir noktada yönetimden çekilmiş, kendine hayır işlerine adamış, bu yüzden de bu suçlamalardan biraz paçayı sıyırıyor. Kısa bir süre sonra da şirketteki payını tamamen satıyor JP Morgan'a ve ülkedeki en zengin kişi oluyor.
Sonra gidip topluma en çok fayda sağlayacağını düşündüğü alanlara yatırım yapıyor. Bilim, sanat, diplomasi, eğitim... Bu alanlarda adını taşıyan bir sürü kuruluş var. En bilinen mirası da yurt çapında inşa ettiği yaklaşık 2500 tane halk kütüphanesi.
Rockefeller gibi rakipleri de bu modeli takip ediyorlar bu arada. Benzer kafada insanlar zaten. Kısacası sosyalistler zenginlik yaratan kaynakların nasıl dağıtılması gerektiğine kafa yorarken, kapitalistler de eşi benzeri görülmemiş zenginliklerinin dağıtılmasına kafa yormuşlar. Bunu yaparken maksimum etkiyi hedeflediği ve çağdaşlarını bu konuda iknaya çabaladığı için etkili altruizm akımının bence ilk tarihsel figürü Carnegie olmalı.
Şimdi biraz ileri saralım. Büyük buhran ve dünya savaşlarını takiben bir kırılım daha yaşanıyor. Hayır işi sıradan insanların meselesi haline geliyor. Zira batıdaki orta sınıf büyüdü, refaha kavuştu ve dünya iyice küreselleşti.
Bunların hepsi önemli. Bu zamana şartları düşünmek lazım ki öyle aşırı zeki biri geldi, şunları şunları dedi ve milletin aklını aldı şeklinde bakmayalım gelişmelere. O gelişmeleri sembolize eden bir iki isim olur. Bizim ismimiz de Filozof Peter Singer olacak.
Bu podcast'ta birkaç defa bahsettim kendisinden. Hatta bu seriye 1971'de yazdığı Kıtlık, Zenginlik ve Ahlak yazısıyla başlamıştık. Şimdi onun daha ayrıntılı bir incelemesini yapacak kıvama geldik. Yazın ana fikri basit.
Dünyada çok acı var. Bunlardan haberdarız. Her zamankinden daha çok haberdarız. Medya sağ olsun.
Bunları azaltmak için her zamankinden daha çok imkanımız var. Dolayısıyla insanlara yardım etmek sadece zenginlere veya devletlere özgü bir mesele değil, hepimizi ilgilendiriyor. İlgilendirmenin ötesinde bizim için ahlaki bir görev haline geliyor. Bunları dümdüz yazmak yerine akılda kalıcı bir örnek kullanmış, bir su birikintisinde boğulan bir çocuk gördüğünüzü hayal etmenizi istiyor.
Ne yaparsınız? Hiç düşünmeden onu kurtarırsınız. Umarım yani. En kötüsü ayakkabılarınız ıslanacak, çamur içinde kalacak.
Çocuğun hayatıyla kıyaslanınca lafı bile olmaz. Bakın bu davranış opsiyonel değildir. Ahlaki görevinizdir. Yani çocuğu kurtarmazsanız yuhalanırsınız, linçlenirsiniz, hatta duruma göre hapse dayı atılabilirsiniz.
Diyelim ertesi gün de aynı şey oldu. Ama bu sefer çocuk hemen önünüzde değil de yan sokakta. Yardım çığlığını duyunca yine koştunuz, bir ayakkabınızı daha eba ettiniz. Peki ya çocuk daha da uzaktaysa?
Bizzat yetişip yardım edemeyeceğiniz kadar uzakta. Onun yanında bulunan bir ihtiyar sizi arayıp yardım istiyor. Elinizde de büyükçe bir drone var, onu yollayıp çocuğu sudan kurtarabilirsiniz. Yalnız drone bir daha kullanılamayacak hale gelecek.
Ederi de ayakkabınızınkiyle aynı olsun. Sizin açınızdan değişen bir şey olmadı. Aynı ahlaki zorunluluğu hissediyorsunuz, aynı fedakarlığı yapıyorsunuz ve bir çocuk kurtuluyor. Tamam, şimdi gerçek dünyaya dönelim.
Gerçek dünyada temel ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için acı çeken veya ölen bir dolu insan, bir dolu hayvan var. Biz temel ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz. Batı'daki orta sınıf için söylüyor tabii. üstüne artanla dünyanın herhangi bir köşesine bir ayakkabı parasına veya iki kapuçina parasına anında kaynak aktarıp bu acıları azaltabiliriz.
Ama bunları yapmıyoruz. En cömert olanımız bile muhtemelen edebileceğinin çok altında yardım ediyor. Belki onlarca çift ayakkabısı içinden bir tanesi çamurlanıyor, onu feda ediyor. Ve bu çekingenliğimiz için kimse bizi ayıplamıyor, kimse bizi linçlemiyor.
O kadar ki Hayatımız boyunca paramızı sadece lükse harcasak bile öldükten sonra ya iyi insandı diye anılabiliriz. Kısacası Singer aslında bilmediğimiz bir şey söylememiş. Bildiklerimize bakış açımızı değiştirmek istemiş. Eskiden opsiyonel birer iyilik olarak görülen şeylerin artan refah ve küreselleşme sonucu yüz milyonlarca insan için zorunluluk haline geldiğinin anlaşılmasını istemiş.
Elbette kullandığı analoji kusursuz değil. Daha dinlerken aklınıza bazı itirazlar gelmiştir eminim. En basitinden, boğulan çocuğa ettiğim yardımın işe yaradığından eminim. Diğer yardımlarımıza çarçur edilebilirler.
Doğru, edilebilirler. Lakin bir şeyi kusursuz biçimde yapamamak onu hiç yapmamanın sebebi olmaz. Farz edelim yardımlarınızın sadece yarısı yerine ulaşıyor. Çocuğu kurtarmak için bir çift ayakkabı yerine iki çift ayakkabınızı veya iki drone'unuzu feda edeceksiniz deseydim cevabınız değişir miydi?
Bu arada eskiden hayır kurumlarının güvenilirdiklerini ölçmek zordu hakikaten. Sonraları finansal raporları inceleyip notlandıran oluşumlar ortaya çıktı. Bu sayede kıyaslama yapmak kolay. Örneğin Charity Watch bu oluşumlardan biri.
Demin oradan baktım. Breast Cancer Society diye bir kurum varmış yakın zamana kadar. Göğüs kanseri topluluğu. Adına bakınca saygın bir şey sanırsınız.
İyi bir domen name kapatır gibi kapatmışlar ismi. Gel gelelim çok ufak bir kurummuş. Sadece 17 milyon dolar harcamışlar ve daha önemlisi bunun sadece %10'u programlara gitmiş, %90'ı kurumun giderleri. Başkanın senelik maaşı 300 bin dolar mesela, karısı da PR uzmanı olarak çalışıyor, o da bir 170 bin dolar alıyor, ailece kasalaklık yapıyorlar.
Artık bu tip oluşumları filtreleyebiliyoruz. İyi idare edilen kurumlarsa tam tersine gelirlerinin %90 civarını programlara harcıyorlar. Yani yardımların yerine ulaştığını farz edelim, öyle devam edelim. Şunu da diyebiliriz.
Bana ne şehrin diğer ucundaki çocuktan veya Meksika'daki veletten, onların anaları babaları yok mu? İyi de öyleyse su birikintisinin yanından geçerken gördüğünüz çocuk için niye bunu demediniz? Onu da tanımıyordunuz, onun da anası babası değilsiniz. Sonuçta o durumun sebebi siz olmayabilirsiniz ama yardım edebilecek konumdasınız.
Sorumluluk denen kelime bunların birbirine karışmasına sebep oluyor. O halden sorumlu olmak ile yardım edebileceğin için sorumlu olmak farklı şeyler. Tamam, buradan da bir sonraki itirazı atlayalım. Başkaları da benimle aynı konumdalar.
Singer'ın örneğinde boğulan çocuğu kurtarabilecek tek kişi bendim. Etrafta başka kimse yoktu. Ama gerçek dünyadaki sorunları başkaları da çözebilir. Niye ben kendimi suçlu hissedeyim?
Örneği buna göre değiştirelim. Diyelim ki su birikintisinin yanında başkaları da var. Kimi oralı bile değil, arkadaşlarıyla lak lak ediyor, kimi boğulan çocuğun videosunu çekiyor yardım etmek yerine, kimi sistem eleştirisi parçalıyor. Herkes bir şeylerle meşgul ama çamurlu suya giren pek yok.
Bir iki kişi deniyor sadece, onların da kuvveti yetmiyor. Şimdi çoğunluk gerekeni yapmıyor diye siz de geçip gidecek misiniz gönül rahatlığıyla? İmkanı olan herkesin hatta çoğunluğun yardım etmeyip sizin elinizi taşın altınıza sokmanız adaletsiz bir durum. Ama bunu yapmamak çocuk için çok daha adaletsiz bir durum.
Şöyle soyutlayayım senaryoyu. Ya bir miktar enayi yerine konacaksınız ya da birileri acı çekecek. Hangisi olsun? Peki, deminki itirazı şöyle güçlendireyim.
Günlük hayatta öngörülemeyen kazalar olabilir. Birbirimize yardım ederiz. Ama daha derin sorunlar için ben zaten vergi vermiyor muyum? Sosyal devlet anlayışının gelişmesinden bu yüzden bahsetmiştim.
Kilise ve bağışların yerine kısmen devlet ve vergiler alıyor demiştik. Alsın o zaman. Bu bizim için teorik bir tartışma değil. En son depremde yaşadık.
Topladığı deprem vergilerini başka şeylere harcayan, bunu da saklamayan bir iktidar var. Ne oldu? Vergisinin hesabını soran da, sormayan da elini taşın altına koydu. Kimi uzaktan bağışlar topladı, kimi bizzat gidip yardım etti.
Çünkü dayanamıyor insan. Benim aklımda en çok kalan mesela Gövce ailesiydi. İki kız ve anneleri göçük altında kalmış. Kızı oradan babasına sesli mesajlar göndermişti.
Şebeke çekmediği için öldükten sonra ulaşmış mesajlar. Birkaç ay önce de başka yeni mesajlar bulmuşlar o günden kalan. Tamamını dinleyemedim bile. Böyle şeyler sıcağı sıcağına yaşanırken kimsenin oturup vergi felsefesini düşünecek hali olmaz.
Ama olaylar soğuduğunda, daha genel bakarsak, özellikle refah devletlerinde bireysel sorumluluğun daha az hissedilmesi bana gayet normal geliyor. Zaten payımızı verdik diye bakıyorlar. Batı Avrupa'daki gönüllülük ve kişisel bağış oranlarının yeterince yakın bir kültüre sahip olan ABD'dekinden epey geride olmasını buna yoruyorum. Her şeyi devletten beklemek kötü, devletten yeterince beklenti sahibi olmamak da kötü.
Çünkü devleti zorlamadığında ne yapıyor? Bir yandan paşa paşa vergisini toplamaya devam ediyor ama bir yandan da hizmetleri aksatıyor. Hatta sonra vatandaşı İBAN gönderip 10 TL istiyor. Ben Singer'ın bu eleştirileri reddedeceğini sanmam.
10 TL işini anlamayacaktır da geri kalanından bahsediyorum. Şunu diyecektir. Devletin hizmetleri devletin sınırları içinde olur. Ama birey sadece kendi ülkesinde olan bitenden sorumlu olmak zorunda değil.
Senin mahallendeki göletlerde boğulan çocuklara itfaiye gelip yardım ediyor olabilir, ödediğin vergiler sayesinde. Ama yan mahalledeki itfaiye iyi çalışmıyorsa, oraya yardım göndermen de kolaysa, niye yapmayasın? Zaten refah devleti zenginlikle el ele gidiyor. Kendi ülkende harika bir sistem yarattıysan vergilerden sana arta kalan kısmı yine dünya standartlarına göre epey fazladır muhtemelen.
Hele hele bir de vergisiz refah devleti kurabilenler var ki, petrol rejimleri gibi, onların durumu iyice rahat, onların sorumluluğu da iyice fazla. Belki tüm bu itirazlar tek tek cevaplanabiliyor ama hepsini bir arada düşününce bence kuvvetli oluyorlar. Yani onların anası babası yok mu? Yardım edecek başkası yok mu?
Ben zaten yüksek vergi veriyorum. Onların kendi devletleri yok mu? Tüm bunları birleştirince etkili oluyorlar bence. Boğulan çocuk kendini kurtaramaz.
Bunu ondan bekleyemeyiz. Ama dünyadaki bazı ciddi sorunlar öyle tamamen çaresiz, edilgen insanların başına gelmiyor ki. Onlar da kaderlerinden sorumlular. Oradaki devletlerin de sorumluluğu var.
Yalnız son bir nokta var ki orada bence haksız yere eleştiriliyor. Böyle argümanları görünce birçoğumuzun doğal refleksi onun sınırlarını test etmek olur. Madem ayakkabılarımızı feda etmeliyiz, nereye kadar gideceğiz? Donumuza kadar satalım mı?
Bu reflekse karşı dikkatli olmak lazım. İnsanın kendisiyle yüzleşmemek için başkasını çifte standartla suçlamaya meyli oluyor. Daha çok fedakarlık yapalım diyorsun ama sen de araba kullanıyorsun. Onu satıp otobüste gelseydin.
Bunlar gerçek düşünce değildirler. İkiyüzlülük avcılığı tembel insanın felsefe sanrısıdır. Zaten Singer'ın da böyle bir iddiası yok. Bir faydacılık maksimalisti değil.
Bu pratikte de imkansız. Çünkü hepimiz cömert olsak bile sadece bu an içinde yaşamıyoruz, geleceği de düşünüyoruz ve gelecek belirsiz. Paranın benim için en büyük işlevi lüks şeyler almak değil, bu belirsizliğe karşı güvence sağlaması. Tamam, capuccino'larımı azaltabilirim ama evimi satıp daha ufak bir yere taşınmam sırf birilerine yardım edeceğim diye.
Çünkü o evin içinde acil bir sağlık harcaması da var. Bilmem kaç sene sonra çocuğun eğitimi için çekeceğimiz kredi de var. Her şey var. Belki bir iki nesil öncekiler geleceğe güveniyorlardı.
Otuz senelik morgajlara giriyorlardı rahat rahat. İşten kovulmayacaklarını biliyorlardı. Emeklilik ikramiyesiyle yazlık alırız diyorlardı. Ama devir değişti yani ben 10 seneden sonrasını kestiremiyorum mesela.
İşin açıkçası maksimalist olmak teoride dahi mümkün değil. Diyelim ki böyle endişelerimiz yok. Müthiş istikrarlı bir refah devletinde yaşıyorum. Gelecek kaygım sıfır ve donuma kadar her şeyimi satıp bağışlamaya da hevesliyim.
İyi güzel ama bir atımlık barutum var o zaman. Sattım, bağışladım, bitti. Eğer sağladığım faydayı maksimize etmek istiyorsam, uzun süre üretken kalabilmem lazım, uzun süre zenginlik yaratabilmem lazım. Bunun için de maddi, manevi belli bir seviye gerekli.
Altın yumurtlayan tavuk kesilmez. Bu sebepler yüzünden maksimum faydacılığa çok takılmamak lazım. Önce bir minimum seviyeye gelelim de sonra düşünürüz maksimumu nedir, optimumu nedir. Singer'ın da bu minimum seviye için net bir önerisi var.
%10. Gelirinizin %10'unu etkin kurumlara bağışlamak. O kadar. Peki ya bunun yerine, yani altın yumurtalarımın ne kadarını vermem gerektiği yerine daha çok yumurtlamaya odaklanırsa?
Tavuk analogisi de böyle pek ciddiye alınacak bir şey değil ama idare edin artık. Daha çok yumurtlamakla ilgili earning to give diye bir kavram ortaya çıktı. Yani daha çok verebilmek için daha çok kazanmak. Artık gelecekteki potansiyelimizi de denkleme dahil ediyoruz.
Peter isimli başka bir filozof, Peter Unger, bunu gündeme taşımış sanırım, altruist bir akademisyen hayal ediyor, kabaca iki seçeneği var diyor. Gayet cüzi kazancının %10'unu etkili hayır kurumlarına bağışlamaya karar verebilir yahut bilişsel becerilerini kullanarak finans gibi sektörlere yönelir ve çok daha yüksek olacak kazancının çok daha büyük bir bölümünü belki %50'sini rahatça bağışlayabilir. Hangisini yapmalı? Hangisi daha faydalı olur?
Bunu gönüllülük için de düşünebiliriz. Uzaktan para yollamaya kıyasla ahlak anlayışımızda daha üst bir mertebededir gönüllülük. Ama etkili altruistler için değil. İyi para kazanan birinin işini gücünü bırakıp hemen herkesin yapabileceği bir gönüllü işe başvurması kendisi için belki bir kazanç olabilir duygusal açıdan ama yardım ettikleri için bir kayıp.
Elbette bunun da bir kuralı yok. Zira böyle birinin yapacağı gönüllülük onu daha yardımsever bir hale getirebilir. Uzun vadede bu işlere çok daha fazla kaynak aktarmasını sağlayabilir. Tahmin edemezsin hangi hareketin neye yol açacağını.
Ama ufak tefek denemelerden bahsetmiyorsak, bir kariyer değişiminden bahsediyorsak o zaman yüksek kazanç potansiyeli olanların uzaktan destek vermeye devam etmeleri daha iyi. Esas fedakarlık altın yumurtlamaya devam etmek. Bunun bir çarpan etkisi de var bu arada. Aşağı yukarı herkes kendisi gibi bir çevre edineceğinden bu tip insanlar da diğer yüksek kazançlı insanlarla haşır neşir olacaklar, onları hayırseverliğe yönlendirebilirler.
Zaten etkili altruizm akımının yayılması da bu rotayı takip etti. Önce filozofların, akademisyenlerin konuştuğu bir şeydi, sonra teknoloji ve finans sektöründe yayıldı, esas para da oradan geldi. Yalnız para ve zamanla sınırlı kalmamıza gerek yok. Daha geniş düşünebiliriz.
Bill ve Melinda Gates Vakfı dünyanın en büyük ikinci hayır kurumu. Ben en büyük sanıyordum gerçi. Norveç bazlı bir kurum varmış çok daha büyükler ama Gates daha çok bilindiği için onu kullanayım örnek olarak. Vakfın toplam varlıkları 70 milyar dolar.
Senelik harcamaları da 6-7 milyar arası. Ama devletler bambaşka bir boyuttalar. ABD'nin geçen seneki toplam dış yardımı bunun on katıydı. Sırf insani yardımlara odaklansak bile, yani afetlerde, kuraklıklarda yapılan acil yardımlara, o bile 12-13 milyar ediyor.
Gates Vakfı'nın iki katı. Almanya'nın da bunda yarışır bir bütçesi var. Ve bunlar sadece dış yardımlar. Devletlerin kendi vatandaşları için yürüttükleri sosyal programlar bunun onlarca, yüzlerce kat daha büyüyor.
Dolayısıyla bu politikaları etkileyecek bir konuma gelebilirseniz çok daha büyük faydalar veya zararlar sağlayabilirsiniz. Nitekim etkili altruizm topluluğundaki insanlar arasında yapılan bir ankete göre katılımcıların %38'i bağış yolunu seçerken geri kalanı araştırma, hükümet veya iş dünyasında doğrudan çalışarak etki yaratmayı planlamakta. İşin açıkçası bizzat o konumlarda bulunmanıza da gerek yok. Oradakileri etkileseniz yeter.
Diyelim ki hayvanların daha az acı çekmesini önceliklendiriyorsunuz. Servetinizde birkaç veteriner klinik kurabilirsiniz. Yahut lobi yaparak, seçim kampanyalarına bağış yaparak endüstriyel hayvancılık politikalarını değiştirmeye çalışabilirsiniz. Hangisini yapacaksınız?
Klinikler kesin ama ufak bir fayda sağlayacak. Lobi ise riskli ama işe yararsa dev fayda sağlayacak. İşte tüm bunlar etkili altruizmin bünyesindeki sorular. Hayır kurumlarıyla sınırlı değiliz.
Tabii nasıl ki Singer'ın fikirlerini duyunca insan ister istemez uçlara kayıyor, donumuza kadar satıp verecek miyiz diyor, earning to give tartışmaları da dramatik örneklere kayıyor. Kendimizi şöyle sorular düşünürken buluyoruz. Yağmur ormanlarını talan eden bir şirketin yöneticisi olur musunuz? Sırf kazandığınız parayla çevrecileri desteklemek için.
Veya politikada sözünüz geçiyor diye totaliter bir rejim için çalışır mısınız? Yasa dışı yollardan para kazanmak ahlaklı olabilir mi? Bir dolu soru sorabilirsiniz. Açıkçası bunlar o kadar da gerçek dışı tartışmalar değiller.
Yakın zamana kadar dünyanın en büyük ikinci kripto borsası olan FTX'in kurucusu sürekli etkili altruizmden dem vuruyordu. Birçok genç bu kavramı Peter Singer sayesinde değil, Sam Bankman Freed sayesinde duydu. Her yerde boy gösteriyor, her şeye sponsor oluyor, milyarları var kağıt üstünde. Sonra kısa süre içinde borsası ve serveti battı biliyorsunuz.
Müşterilerin parasıyla oynamaması gerekirken abidik gubidik yatırımlarda kullanmış, hala hazırda suçlu bulundu. Başka davaları da sürüyor. Ben merak ediyorum acaba o da yaptıklarını böyle rasyonalize ediyor muydu? Bunları bunları yapıyorum ama bu sayede milleti yardımseverliğe de yönlendiriyorum diyor muydu?
Malum en iyi yalancılar kendi yalanlarına inananlardır. Bu tip sorularda, yani iyilik için her yol mübah mı tarzı sorularda benim ikna edici bulduğum prensip şu. Ne kadar eşsiz biriyseniz, kötü projelerden o kadar uzak durmanız lazım. Çünkü proje sizin sayenizde işleyecek.
Ama sizin gibilerin bini bir paraysa, istifa ettiğiniz anda yerinize hemen aynı kalibrili birileri bulunabilecekse, o zaman düşünebilirsiniz şeytanla ufak bir pazarlık. Çünkü yerinize gelecek kişinin sizin gibi bir altruist olmaması gayet olası. Hem kötülük yapıp hem de kazandığını gidip altın tuvaletlere harcayabilir. Yani sizin bizzat ne kadar kötülüğe sebep olacağınızdan ziyade yerinize gelecek kişiye kıyasla ne kadar kötülüğe sebep olacağınızı tahmin etmeniz lazım.
Tabii bunlar uç örnekler. Çoğumuzun o kadar dramatik seçimler yapmasına gerek yok. Normal hayatımıza devam edeceğiz. Buradaki genel felsefi çerçeve faydacılık, evet, ama herkesin her senaryoda kusursuz birer faydacı olması amaçlanmıyor.
Onun yerine kararlarını farkındalıkla vermeleri amaçlanıyor. Bu ayrım yolculuğumuzun bir sonraki durağını anlamak için kritik. En başta anlattığım Save the Children bağışım pasif bir karardı. Pasif kararlar en az direnç göreceğiniz yolu takip eden kararlardır.
Çoğumuz için hayır demek zor. Birisi sizi kibarca zorladığında, hele bir de suçluluk hissi yarattığında, tekliflerini kabul etmek, onları reddetmeye kıyasla daha kolaydır. Çoğunlukla böyle yapıyor. Diğer anlattığım yol ise aktif karar.
Telefon alırken yaptığım gibi. İhtiyaçlarımı düşünüyorum, alternatifleri karşılaştırıp seçim yapıyorum. En rahat yolu değil, en iyi olduğunu düşündüğüm yolu seçiyorum. Bu yol herkes için farklı olabilir bu arada.
Nasıl ki en iyi telefon diye bir şey yok. Herkesin ihtiyacına ve bütçesine bağlı. En iyi yardım diye bir şey de yok. Değer yargılarımıza bağlı.
O yüzden akılcı davranan iki yardımseverin aynı yardım yapmasını beklemeyiz. Şu ana kadar ki anlattığım etkili altruizm bizi yardım konusunda motive edip pasif kararlardan aktif kararlara yönlendirmeye hedefliyor. Peki ya gerçekten de en iyi yardım diye bir şey varsa? Ya farklı değer yargılarını objektif biçimde kıyaslayabilirsek?
Bağış yapan birine, hayır sen yanlış yere bağış yaptın, buraya yapmalısın diyebilirsek? Soyut bir örnek üstünden gidelim önce. Bir hastalık üstüne gönüllülük yapıyorsunuz veya bağış yapıyorsunuz diyelim. Sırayla şu soruları sormalısınız.
Aynı hastalığı çözmeyi hedefleyen, başarı şansı da yüksek olan ama daha az fonlanmış, daha az fırsata sahip başka bir proje var mı? 2. Ben sadece bu hastalıkla sınırlı değilim. Benzer derecede öneme sahip başka hastalıklar var mı?
Ve sadece hastalıklarla uğraşmak zorunda da değilim. Başka bir sağlık projesi olabilir mi? Belki herkesin egzersiz yapmasına yönelik bir çalışma aynı bütçeyle daha fazla toplam ömür kazandıracaktır insanlara. Ve 4.
Sadece sağlık alanıyla da sınırlı değilim. Mesela adalet reformuna odaklansam. Daha fazla fayda sağlar mıyım? Bu sorular bireysel olarak yanıtlanması zor olan sorular.
Profesyoneller tarafından yapılacak ciddi araştırmalar gerektiriyorlar. Tüm numara ortak bir kriter bulup değişik yardımların etkilerini bu kriter cinsinden ifade edebilmekte. Tüm numara dediğim baya büyük bir numara tabii ve bunun izini yaklaşık 30 sene önceki dev bir çalışmaya sürebiliyoruz. 1990 yılında Dünya Bankası'nın isteğiyle Dünya Sağlık Örgütü ve Harvard ortaklaşa bir araştırmaya başladılar.
Küresel hastalık yükü çalışması. Keck gibi her hastalığın sebep olduğu ölümleri saymak yerine ne kadar sağlıklı ömre mal olduklarını bulmaya çalışmışlar. Örneğin, çok sayıda yaşlı insan kanserden ölüyor. Fakat kanser olmasalardı da çok uzun yaşamayacaklardı.
Belki ortalama 2-3 sene kaybettiler. Öte yandan başka bir grup diabet hastası var, orta yaşlı. Belki çoğu bu yüzden ölmeyecek ama yaşam kaliteleri düşecek. 10 yıllarca öyle yaşayacaklar.
Son olarak da vitamin eksikliği yüzünden ölen bir grup çocuğu düşünün. Bunların sayısı çok az olabilir ama oldu mu da en büyük kayıp onlar oluyor. Şimdi bu sorunların büyüklüğünü kıyaslayabilir misiniz? Bu felsefi bir egzersiz değil, pratik uygulamaları olan bir soru.
Hangi alanlarda araştırma yapmalı? Hangi alanda daha çok uzman yetiştirmeli? Hangi ilaçları almalı? Nerelerde klinik açmalı?
Tüm bunlara hâlâ hazırda bir şekilde karar veriyoruz. Devlet seviyesinde olsun, kurumlar seviyesinde olsun, birey seviyesinde olsun sürekli kararlar alınıyor. Çoğu zaman da bilinçsizce alınıyor veya birbiriyle çakışan değer yargılarına göre. Madem öyle, Sağlıklı geçen sene sayısı yeterince objektif bir ölçüt.
Onu kullanalım. Yüzlerce hastalığın ve risk faktörünün yükünü bununla ifade edebiliriz. Sonuçta tamam, kendi değer yargınıza göre karar veriyorsunuz da, değer yargısı denen şey gerçeklerden bağımsız, verilerden bağımsız bir şey değil ki. Bu araştırma ilerleyen senelerde periyodik olarak tekrarlandı.
En sonuncusu 2019 yılından 5000 küsur araştırmacıyı bir araya getirmiş ve bu ortak ölçüt sayesinde trend takibi yapmak da mümkün olmuş. Örneğin yaş gruplarına göre baktığınızda küçük çocukların hastalık yükü 1990 yılındaki o ilk çalışmadan beri yarıya inmiş. Tüm kaybedilen yıllar içindeki payları %40'lardan %20'lere gerilemiş. Hastalık bazındaysa diabetin ve Alzheimer'ın yükü ikiye katlanmış.
Genel olarak refah artışını yansıtan gelişmeler bunlar. Buradan varacağımız noktayı tahmin etmişsinizdir. Bir sonraki adım sadece hastalıkların yükünü değil, yardım projelerin etkisini ölçmek. Kaç dolar harcanmış, kaç senelik sağlıklı ömür kazanılmış?
Bu sayede basit bir matriks oluşturmak mümkün. Eğer bir sorun büyükse ve çok verimli çözümler olasıysa öncelikli projeler bunlar olmalı. En az kaynakla en büyük etki. 2000'li yıllarda bu sağlık raporlarından ve Singer'ın fikirlerinden etkilenen insanlar tam da bu doğrultuda örgütlenmeye başlamışlar.
Bir grup Oxford Üniversitesi'nde, Felsefe Departmanı'nda, bir diğeri de ABD merkezli bir hedge fund'ta. Kısa süre içinde bunlar birbirleriyle buluşup koklaşıyorlar, fikir alışverişi yapıyorlar. Başlarda ölçek küçük ama çok geçmeden bir balina oltalarına takılıyor. Dustin Moskowitz, Facebook'un kurucularından.
Eşiyle birlikte tam 8 milyar doları önlerine yığıp, ''Bu parayla maksimum fayda sağlamak istiyoruz, bizi yönlendirin.'' diyorlar. Bu sayede Open Philanthropy isimli bir girişim ortaya çıkıyor. Şu anda tavsiye ettikleri bir numaralı konu sıtma.
Bir çocuğu ilaçlarla korumanın maliyeti 7 dolarmış. Tavsiye ettikleri o en iyi programlara yapılan her 5 bin dolarlık yatırım bir çocuk hayatı kurtarıyormuş. Sivrisinek ağlarıyla koruma sağlamak da benzer etkinlikte. Üçüncü tavsiyeleri ağ vitamini eksikliği hakkında.
Her sene 200 bin çocuk ölüyormuş bu yüzden. Tahminen her 4 bin dolarda bir çocuğun hayatı kurtuluyor. Diyeceksiniz ki bu niye bin numaralı tavsiye değil? Daha verimli gözüküyor.
Gözüküyor da bu hesapları yapmakta kullandıkları araştırmalara duydukları güven aynı değil. Sıtma araştırmaları daha kaliteliymiş. Velhasıl başka kurumların başka sıralamaları olabilir elbette. Resmi öncelik sırası diye bir şey yok.
Tek konu sağlık veya fakirlik de değil bu arada. Eğitim için de benzer yaklaşımlar var. Kaliteli eğitim senesi diye bir ölçüt uydurabilirsin mesela. Hangi girişimler bize kaç senelik kaliteli eğitim sağlıyorlar?
Beni şaşırtan bir sonuç var. Gelişmekte olan ülkelerde öğretmen sayısını arttırmanın veya sınıfları küçültmenin etkisi azmış. En çok para da bunlara gidiyor. Halbuki çok daha ucuza, çok daha iyi sonuçlar veren bir yaklaşım var.
O da çocukları yaşlarına göre değil, becerilerine göre gruplamak. Baştan sınavlarla becerilerini ölçüyorsun. Eğer ikinci sınıfta olması gereken birinin okuma becerisi üçüncü sınıf seviyesindeyse oraya gidiyor. Bu sayede her grup daha iyi öğreniyormuş.
Sadece yukarıdakiler değil aşağıdakiler de. Maliyetinde sadece bir sınav olduğu için çok verimli oluyor program. Bunu 80.000 Hours podcastinde dinledim.
Etkili altruizm odaklı bir podcast. Kaynak linkini bırakıyorum. Yeterince örnek verdik. Genel olarak bakarsak, Moskowitz'in katılımı bu akımın kalbinin Oxford Akademiyası'ndan ve finans dünyasından Silikon Vadisi'ne taşınmasını sembolize ediyor.
Orada hem para bol, hem teknik kafalı insanlar bol, böyle optimizasyon problemlerine çok meraklılar, hem de tanrı kompleksleri var. 40 yaşına gelmeden sıfırdan milyarlık servet edinenlerde bu kompleksin olması çok şaşırtıcı gelmiyor bana. Tahmin edeceğiniz gibi bu minvalde eleştiriler bol. İşte Tanrı'yı oynuyorsunuz.
Ben pek ciddiye almıyorum yani. Ego ise ego. İyi bir şey yapıyorlar mı ona bakarım. Ama başka eleştiriler var ciddiye aldığım.
En önemlisi McNamara hatası. McNamara, Vietnam Savaşı sırasındaki Amerikan Savunma Bakanı'ydı. Ne alakası var şimdi konumuzda? Tüm savaşı objektif ölçütlere indirgeyerek anlamaya çalışıyordu.
Bizden kaç kişi gitti, onlardan kaç kişi gitti. Kaç kurşun attık, kaç bomba attık. Buna göre politika üretmeye çalışıyordu. Birisi ona, Vietnamlı köylülerin hislerini hesaba katmadığını söyleyince, ya bunu ölçemeyiz, öyleyse önemli değil demişti.
Bunu hata haline getiren şey, ölçütlere verilen önemde aşırıya kaçılması. Çünkü ona göre bir kültür yarattığında, insanlar da gider, ölçülmesi en kolay olan, en kesin sonuçlar veren şeyleri ölçerler, karar süreçlerine onlar domine eder. Çok önemli olan ama belirsizliği fazla olan faktörleri düşünün. Bunlar sürecin dışında kalıyor.
İkincisi de böyle bir kültürde tüm yardımlar belli noktalarda, belli konularda toplanacaktır. Kimse mesela hayvanlara yardım etmeyecektir yahut sanat müzesi açmayacaktır. Şu anda gezegenin diğer ucunda bin kişinin hayatını kurtarmak dururken o parayla müze açıp işleten insanlara ayıplamıyoruz. Tam tersine tebrik ediyoruz iyi iş yaptınız diye.
Ama etkili altruistlerden oluşan bir toplumda bu kişi gayet de ayıplanabilir. Hatta neredeyse toplu katliam yapmakla suçlanabilir. Dolayısıyla herhangi bir aciliyeti olmayan ama yine de sağlıklı bir toplum için gerekli bütün bu ufak tefek girişimler fonsuz kalırlar. Bu konu üçüncü bir itirazla da yakından ilişkili.
Yardım ve komünite ilişkisi. Şimdi insan tüm gün Excel sayfalarındaki verilere bakıp çıkan sonuçlara göre tek tuşla dijital parasını oradan oraya yollayarak ettiği yardımdan bir şey anlamaz. İnsan başkalarıyla bağ kurmak ister. Yardım ettiği kişilerle veya kendisi gibi yardımseverlerle bir araya gelmek ister.
Diyelim inşaattan parayı bulmuşsun. Ne yapacaksın şimdi? Boş boş takılmak yerine bir tiyatroya sponsor oluyorsun, o çevreye giriyorsun. Eskiden gittiğin bir okula bağış yapıyorsun mesela.
Oradaki bir binaya senin adını veriyorlar. Gidince seni ağırlıyorlar. Öğrencilerle buluşturuyorlar. Bunların hepsinin altında bir bağ kurma ihtiyacı var.
Bir kök salma ihtiyacı var. Ve tüm olay Excel optimizasyonuna dönerse o yardım motivasyonu ne kadar uzun sürebilir ki? İmmanuel Kant duymasın ama tam bir görev adamıydı o. Bence bir işi uzun süre yapabilmek için görev bilinci yetmeyecek.
Ondan zevk alman lazım. Bu da insan ilişkileriyle oluyor. Tabii herkes böyle davranırsa, böyle bir kültür yerleşirse şöyle şöyle kötü şeyler olabilir diyoruz ama o noktaya çok uzağız. Tüm bu gelişmelere rağmen çok uzağız.
Hatırlayacaksınız bölümün başında bağış yapanların sadece yüzde üç 3'ünün performans ölçülüklerine bakarak hayır kurumlar arasında seçim yaptıklarını söylemiştim. Bu bilgi nereden geldi? 2006 yılında etkili altruizmle ilgilenen bir vakıf, Kar Amacı Gütmeyen Piyasa İnisiyatifi diye bir program başlatıyor. Amaçları 10 sene içinde bireysel bağışların %10'unu böyle ayrıntılı ve kaliteli verilerle yönlendirebilmek.
İlla para şu konulara, şu kurumlara gitsin diye bir dertleri yok. Yeter ki bağışı yapan kişi oturup bunlara baksın. O yüzden de bir sürü girişime para veriyorlar. Fakat hedeflerine ulaşamıyorlar.
2010 yılına gelindiğinde sadece %3'lük kesimin istedikleri gibi olduğunu görmüşler. Sonraki yıllarda başka araştırmalarda karamsar bir tablo çizmeye devam edince inisiyatifi iptal etmişler. Bu tam olarak ne demek? Öncelikle daha yeni bir araştırma bulamadım aynı soruya bakan.
Aradan geçen senelerde bir değişim olmuş olabilir. Ayrıca bu inisiyatif bireysel bağışlarla ilgiliydi. Kurumsal bağışların ise daha kanıtbazlı bir şekilde verildiklerini umabiliriz. Başka anketler var biraz daha güncel olan.
Kendilerine etkili altruist diyen insanlar arasında yapılmış anketler bunlar. Konuya meraklı, forumlarda yazıp çizen insanlar bunlar. Ve bunların arasında performans ölçütlerine merak yüksek ama bağış oranları ortalamada gelirlerinin sadece %3'ü kadar. O %10'luk standardın epey altında kalmış.
Kısacası etkili altruizmin etkisini ölçmek biraz zor ama inanılmaz başarılı olduklarını çığ gibi büyüdüklerini de söyleyemeyiz, en azından bireysel ölçekte. Şimdi bu noktaya kadar ne dedik bir hatırlayalım derim. Hayır işi veya yardımseverlik her çağda, her kültürde farklı anlamlara sahip olmuş, zamanla dinler tarafından düzenlenip kurumsallaşmış, sonraları farklı açılardan sorgulanmış, sosyal devlet anlayışıyla birleşmiş, halk zenginleştikçe orta sınıfı da ilgilendiren bir ahlaki sorun haline gelmiş, Ve bazı insanlar sadece birikimlerini vermekle yetinmeyip kariyerlerini de ona göre seçmeyi düşünmüşler. Son olarak da farklı yardımların etkinliğini objektif biçimde ölçüp kıyaslamaya koyulmuşlar.
Nihayet günümüze kadar geldik. Yalnız yolculuğumuz daha bitmedi. Etkili altruizmin belki de en çok dikkat çeken ve en çok eleştirilen kısmı gelecekle ilgili olan kısmı. Fayda dediğin sadece yemekten, barınaktan, sağlıktan, eğitimden ibaret değil.
En büyük fayda nedir? İnsanlığın devamını sağlamak. Mevcut yoksulluğu azaltmak mı? Yoksa önümüzdeki 50 sene içinde Skynet'in farkındalığa kavuşmasını engellemek mi?
Hangisi daha efektif bir efektif altruizm? İşte hayır kurumlarıyla başlamıştık, geldiğimiz yer bambaşka oldu. Long Termism yani uzun vadecilik denen bu görüşü önümüzdeki bölümde ele alacağız. Yapay zekanın yanında süper volkanlar, biyolojik silahlar, dijital beyinler... Yok yok,
fantezi dolu bir içerik olacak. O zamana kadar kendinizi ekstra cömert hissediyorsanız, Sıtma Projeleri ile beraber benim podcasti de desteklersiniz. En azından gönüllülük yapıp sağa sola yayarsınız umarım. Hali hazırda Patreon'dan destekleyen Lady'lerim Lord'larıma da teşekkürler.
Özellikle Kadir Hacıkurt, Tanzer Bilgen, Elad Azizli, Erman Korkut, Mr. X, Tunç Mark, Can Karakuş, Aydın Kahraman, Seküre, Canemran Yaldız ve Refik Şekercoğul.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.