Podcast

Malum Kedi ve Işınlanma I Kuantum Fiziği - Bölüm 3

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kuantum fiziğinin hikayesinin üçüncü perdesinde, Schrödinger’in kedisini ve dolanıklılık meselesini inceliyoruz. Geçmişte kuantuma dair yapılan çalışmaların günümüze nasıl yansıdığı ve ışınlanma ihtimali üzerine konuşuyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.753 kelime · ~14 dk okuma

Nesnenin Devamlılığı Gariptir. Fakat insan bebekliğinde belirli bir süre nesnenin devamlılığı kavramına sahip değildir. Yani bir bebek bir nesneye bakmadığı zaman o nesnenin orada olduğunu anlamaz. O bakmadığı zaman oyuncakları, annesi, babası, çevresindeki her şey ve hatta dünya aslında yoktur.

O yüzdendir ki CE oyunu çok ama çok ilginç gelir bebeklere. Annesi ya da babası yüzünü kapattığında gerçekten de bir anlığına yok olduğunu, yeryüzünden silindiğini düşünür. Bir saniye sonra tekrar geri gelir. Çok acayip bir olaydır bu bebekler için. Sıra dışı. Adeta sihir gibi. Belki size garip gelecek bu söylediğim. Fakat klasik fiziğinde dayandığı temellerden biridir bu. Bir nesne varsa bakmanıza ve ölçmenize gerek duymadan varlığını sürdürür. Oradadır. Peki ya kuantum mekaniğinde? I ıh. Öyle değil. Bakmıyorsanız orada değildir o nesne. Hatta gelin konuya tam anlamıyla girmeden önce vitesi arttıralım biraz.

Bu sefer erken başlayalım beyin yakma seromonesine. Sonra üzerine konuşuruz. Mesela bir arabanız ve bir futbol topunuz var. Siz bakmadığınızda hangisinin futbol topu hangisinin araba olduğunu bilmenize imkan yok. Evet. İmkan yok. Siz bakana kadar araba hem futbol topu hem de arabadır. Aynı anda futbol topu da hem araba hem de futbol topudur.

Transkriptin tamamını oku

Bu söylediğim size çok garip geliyor olabilir. Ancak önceki iki bölümümüzü dinleyenler hatırlayacaktır. Söz konusu kuantum dünyası olunca öngörülemez olaylar ve sürprizler çıkıyor karşımıza. Biz de bu sürprizler ve gizemlerle dolu dünyanın hikayesine bıraktık kendimizi. Dolayısıyla kuantum dünyasına tekrardan hoşgeldiniz.

Evet. Tekrardan hoş geldiniz kuantum evrenine. Hikayemiz tüm hızı ve heyecanıyla devam ediyor. Bu sefer işimiz biraz daha zor. Ama merak etmeyin. Herkesin anlaması için elimden geleni yapacağım. Kimseyi geride bırakamayız.

Şimdi bu biz bakmadığımızda aslında hiçbir şey yok bakış açısı elbette makroevrende yani nötron, elektron ve protonlardan oluşan büyük maddelerin dünyası için geçerli değil. Burada hala klasik fizik geçerliliğini sürdürüyor. Ama kuantum evrenine indiğimizde olay tamamen değişiyor. Daha önceki bölümlerde de adını sıkça andığımız kuantum meselesinin en önemli isimlerinden biri olan Niels Bohr bu durumu şu şekilde özetliyor. Gözlem yapmadığınızda evrende gerçeklikten bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur ve ölçüm yapmadığınız zamanlarda kuantum sistemleri yani elektronlar ve fotonlar gibi parçacıklar olası tüm özelliklere aynı anda sahiptir. Tıpkı az önce bahsettiğim top ve araba örneğinde olduğu gibi. Ve bunun da bir adı var aslında.

KUANTUM SÜPERPOZİSYON! Yani Kuantum Süperpozisyon Teorisi. Basitçe anlatmak gerekirse, bir parçacığın gözlemlenmediği zaman sahip olabileceği tüm özelliklere aynı anda sahip olması diyebiliriz bu teori için. Nereden çıktı peki bu teori? Kediden mi? Evet. Schrödinger'in kedisinden. Bileniniz vardır. Hani şu aynı anda hem ölü hem de diri olan kedi.

Ama merak etmeyin. Schrödinger bir cani değildi ve onun çalışmalarında hiçbir kedi zarar görmedi. İçiniz rahat bir şekilde bölüme devam edebilirsiniz yani. Schrödinger'in kedisi aslında bir düşünce deneyiydi. Bu süperpozisyon olayını gerçek hayatta örneklendirmek amacıyla kurgulanmış bir deney. Bir önceki bölümde bahsettiğim çift yarık deneyinin bir betimlemesi aslında. Daha iyi anlaşılması adına çok basit şekilde özetleyeyim size bunu.

Bir kutuya bir kedi, bir radyoaktif madde ve bu maddeyi ölçen bir cihaz koyduğunuzu düşünün. Bu radyoaktif maddedeki atomların bozulması durumunda da ortaya çıkacak zehir nedeniyle kedinin öldüğünü farz edin. İşte buradaki sıkıntı şu. Bir saat içerisinde bu radyoaktif maddedeki atomların bozulma ihtimali yüzde elli. E haliyle bir saat sonunda kedinin canlı olup olmama ihtimali de bu orana eş değer.

Peki kutunun içine bakmadan kedinin yaşayıp yaşamadığını bilebilmemiz mümkün mü? Hayır değil. Bakarsak ne olur peki? Kedi ya canlıdır ya da ölü. Bakmadığımızdaysa kedimiz hem canlı hem de ölüdür. Özetle ünlü kedimizin hikayesi şunu söylüyor bize. Gözlem her şeyi değiştiriyor.

Hemen burada ufak bir hatırlatma yapalım. Hiçbir şey tesadüf değil de Ocak ayına yayılan bir kuantum fiziği serisi yapıyoruz. Şu an üçüncü bölümdesiniz. Az önce bahsettiğim gözlem her şeyi değiştiriyor konusunu da önceki bölümlerde anlatmıştık. Dolayısıyla buraya kadar bahsettiklerimizi ve bundan sonra bahsedeceklerimizi bir temele oturtmak istiyorsanız önceki iki bölümümüze de bir göz atmanız şiddetle önerilir.

Hatırlatmamızı da yaptığımıza göre kaldığımız yerden devam edebiliriz. Hep söylediğimiz gibi kuantum dünyasında net bir cevap almanız mümkün olmuyor. Her parçacık bir olasılıklar denizinde yüzüyor. Baktığınızda zamanı durduruyor ve durumunu görüyorsunuz. Bakmadığınızda biliyorsunuz işte. Sayısız olasılık çıkıyor gün yüzüne.

Buradaki asıl olay şu. Sürekli bahsedilse ve felsefi tartışmalara bile konu olsa da bu kedi olayının pek de bir numarası yok. Yani en azından kuantum fiziğinin öncülerinden Niels Bohr için yok. Şimdi çift yarık deneyini düşünün. Bizim bakmamız bir şeyi değiştirmiyordu. Yani bilinçli bir gözlemci için işin seyri aynıydı. Fakat yarıkların önüne bir sensör koyduğumuzda işler değişiyordu.

Bohr'a göre Schrödinger'in kedisi deneyinde de benzer bir durum yaşanıyor. Kediyle birlikte kutuya koyduğunuz ölçüm cihazı olayı bitiriyor. Biz kutuyu açtığımızda olasılıklardan birisi çoktan gerçekleşmiş oluyor zaten. Yani bizim sevimli kedimizi çok da gözümüzle büyütmeye gerek yok. Zaten işler de bu kedi deneyinin ortaya atıldığı yılda yani 1935'te içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Ortalık çok fena karışacaktı.

Hadi tahmin edin kim karıştıracaktı ortalığı. Hiçbir şey tesadüf değil de adını en sıkandığımız kişi hani. Her taşın altından o çıkıyor değil mi? Evet. Albert Einstein.

Bazen ne var kardeşim bu Einstein'da, ismi ağzından düşmüyor diye soranlar oluyor. İşte bu yüzden. Bazı kaynaklarda hatta bazı ders kitaplarında Einstein'ın kuantum fiziğine karşı olduğu algısı söz konusu. Hatta daha ileri gidip anlamadığı için karşı olduğunu iddia edenler bile çıkıyor. İşin aslı Einstein kuantum fiziği üzerine çalışan bütün bilim insanlarından çok daha iyi anlamıştı belki de bu evreni. Ve bu yüzden o kadar güzel sorular soruyordu ki.

Kuantum evrenini ortaya çıkaran insanların bile aklına gelmeyen sorulardı bunlar. Schrödinger'in kedisi var ya mesela. Schrödinger de bu düşünce deneyini aslında Einstein'ın esinlenerek ortaya çıkarmıştı. Einstein'ın bu konudaki görüşü özetle şöyleydi.

Bu zamana kadar konuştuklarımızı biliyorsunuz. Cidden akla mantığa sığmayacak şeyler söz konusu. İşte tam da buna karşıydı. Kuantum fiziği yanlış demiyordu. Henüz tam olarak açıklanmadığı ve eksik diyordu. Tüm bunların mutlaka bir açıklaması olmalıydı. Bu nedenle Niels Bohr başta olmak üzere kuantumcuları soru bombardımanına tutuyordu. Sağlı soldu. Acımadan.

Ve işte ölümcül darbesi de 1935 yılında gelmişti. Einstein o zamana kadar ortaya atılmış tüm kuantum teorilerini, iddialarını, üretilmiş tüm formülleri almış, yorumlamış, üzerine düşünmüş ve bir noktada işte şimdi bittiniz demişti. Yanına Boris Podolsky ve Nathan Rosen isimli iki klasik fizikçiyi de alarak bugün EPR paradoksu yani Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu olarak bildiğimiz bir düşünce deneyi üzerine uzunca bir çalışma yayımlamıştı. Kuantum Dolanıklığı üzerine. Bu çalışmadan Tanrı Zaratarmu bölümümüzde detaylıca bahsetmiştik aslında. O nedenle burada kısaca özetleyeceğim ama merak edenleri mutlaka o bölüme de beklerim.

Kuantum dolanıklığı ile Einstein şunu söylüyordu. İki tane parçacık birbirine çok yaklaştığında dolanıyorlar. Aralarında bir tür telepatik bir ilişki kuruluyor. Ve siz bu parçacıkları evrenin neresine götürürseniz götürün. Aralarında anlık bir iletişim oluyordu.

Ama bu olamazdı. Neden biliyor musunuz? Evrendeki hız limitine yani hiçbir şey buna bilgiyi ilettiğimiz sinyaller de dahil ışık hızından daha hızlı hareket edemez ilkesine aykırıydı. Ama aralarında kilometrelerce hatta yüzlerce ışık yılı uzaklık bulunan iki parçacık arasında bir tür mesaj alışverişi vardı. Ve bu gerçek zamanlıydı. İşte o yüzden Einstein bu durumu mesafeler arası ürkütücü olay olarak adlandırmıştı.

Ve bu tartışma Niels Bohr ile Einstein arasında bir tür savaşa dönüşmüş ve bir noktada tıkanmıştı. Bunu kanıtlamak gerekiyordu ama o zaman bunu kanıtlayacak ya da yalanlayacak bir kahraman çıkmamıştı. Ama tarihin seyri böyle durağın devam etmedi elbette. Biri açıklayacaktı bu ürkütücü olayı ve Einstein'ın cephesi bir daha açılmayacak şekilde kapanacaktı.

İşin burası da çok keyifli bir hikaye. Ancak biz de tam da bu noktada kısa bir virgül koyalım hikayemize. Zira hikayenin devamında vitesi biraz daha yükselteceğiz. Şimdi… Niels Bohr ile Albert Einstein'ın 1927 Solvay konferansında başlayan kuantum savaşı tüm hızıyla devam ediyordu. Dahası Niels Bohr kuantum tartışmalarında Einstein'ın tüm düşünce deneylerini büyük bir ustalıkla bertaraf etmeyi başarıyordu. Tartışmasız bir şekilde bu savaşın galibi durumundaydı Niels Bohr.

Fakat Einstein de asla pes etmemiş ve 1935 yılında bu savaşta çok önemli bir cephe açmıştı. EPR paradoksuyla ortaya çıkan kuantum dolanıklığı cephesini. O zamana kadar tek parçacık üzerinden ilerleyen tartışmaların yönünü iki kuantum parçacığıyla tamamen değiştirmişti. Einstein bu hamlesiyle kuantumu savunanlara hadi bakalım bu mesafeler arası ürkütücü olayı açıklayın da görelim bakalım demişti adeta.

Ve kimse de açıklayamamıştı bu durumu. Bir noktada Niels Bohr'un öncülüğünü yaptığı, Copenhagen yorumu olarak bildiğimiz ve kuantum teorisini destekleyen fizikçilerden oluşan ekip Einstein'a yahu hesapla geç çok kafa yoruyorsun. İster beğen ister beğenme. Kuantum fiziği böyle işliyor demek durumunda kalmıştı. Bu bile en basit tabiriyle Einstein için bir zaferdi.

Bilimde kurcalama işte diye bir şeye asla yer yoktu. Olamazdı böyle bir şey. Teklif dahi edilemezdi hatta. Kurcalanacaktı. Einstein ve kendisi gibi düşünen birçok bilim insanının derin şüpheleri vardı kuantuma dair. Özellikle de kuantum dolanıklığı denen olguya odaklanmışlardı. Genel anlamda tıpkı çift yarık deneyinde olduğu gibi parçacıkların sıra dışı davranmasına neden olan gizli bir değişken olduğundan eminlerdi.

ve bunu bulmak için de gece gündüz demeden çalışacaklardı. Einstein'ın ömrü maalesef yetmeyecekti ama savaş daha yeni başlamıştı. Tüm bu gerçek dışı görünen meseleleri elbet bir gün birileri açıklayacak ve gerçek dışı bir şey olmadığını bize gösterecekti. Ne zaman? Einstein öldükten 9 yıl sonra. Yani 1964 yılında çok önemli bir cevaba ulaşmıştı.

CERN'de görev yapan İrlandalı bir teorik fizikçi olan John Stuart Bell bu konuyu ele almaya karar vermişti. Bu arada kendisi de bu savaşta Einstein'ın tarafındaydı. Yani bir parçacığı ölçtüğümüzde bilmem kaç ışık yalı uzaklıktaki diğer parçacığı da etkiliyor olmamız onun için de akıl almaz bir şeydi. Dolayısıyla o da Niels Bohr gibi fizikçilerin Einstein'a nasıl karşı çıktığını anlamıyordu. Artık Einstein'ın haklı olduğunu kanıtlamanın zamanı gelmişti.

Bell'e göre iki parçacık kaynaktan ayrılmadan önce birbirleriyle haberleşiyordu. Yani bu parçacıklar dönüş, hız ve konum gibi özelliklerini yanlarında taşıyordu. Bu onların kaderlerinde vardı. İşte bu bakış açısıyla uzaktan iletişim olmayacağını kanıtlamak için bir düşünce deneyi kurguladı John Bell. Şimdi Bell'in bir teorik fizikçi olduğunu tekrar hatırlatıp kısaca ne anlattığına bakalım.

Bunun için dolanık fotonların gönderileceği polarizatör adı verilen iki tane dedektörümüz var. Bu dedektörlere fotonları gönderirken belirli aralıklarla konumlarını değiştiriyoruz. Einstein da EPR paradoksunda özetle şunu söylüyordu. Her parçacığın konum ve hız bilgisi kaynaktan çıktığında belirlidir. Öyle olmalıdır. Başka bir şekilde bunu açıklayamazsınız. Şayet bu bilgiler parçacıkta kodlanmışsa John Bell'in tasarladığı deneyde sırasıyla gönderilen fotonların dedektörler tarafından belirli bir oranda algılanması gerekiyordu. Eğer kuantum mekaniğinin hesaplamaları doğruysa oran çok başka olacaktır. Bell bu iki açıklamanın farklı korelasyon dereceleri öngöreceğini gösterdi.

Gizli değişkenler kullanılarak yapılan hesaplamada ölçümlerin %33 oranında uyuşması öngörülürken gizli değişkenler olmadan yapılan kuantum mekaniği için en fazla %25'lik bir uyum öngörüyordu. Ki bu durumda Bell eşitsizliği olarak biliniyordu. Ancak tekrar hatırlatayım. Bell bir teorik fizikçiydi ve bu söyledikleri bir şeyi kanıtlamıyordu.

gerçek anlamda test edilmeden kimin haklı olduğunu anlamamıza pek de olanak yoktu. Elle tutulur bir kanıt lazımdı bize. Fakat bu düşünce deneyiyle ilk defa felsefi bir tartışmaya dönen bu olgu deneylerle kanıtlanabilir bir düzleme gelmişti artık. John Stuart Bell bir deneyin kurgulanması için gerekli altyapıyı oluşturmuştu. Ya Einstein bir kez daha haklı çıkacak ve kuantum fiziği bırakın eksik olmayı tam anlamıyla bir safsata, baştan aşağı yanlış bir teori olarak tanımlanacaktı. Ya da… İşte bu noktada bir başka isim bu meydan okumayı kabul etmişti.

1967 yılında Columbia Üniversitesi'nde astrofizik doktorasını bitirmeye çalışan John Clouser. Einstein ile kuantum savaşını yakından takip eden Clouser, araştırmaları sırasında birkaç yıl önce John Bell'in yayınladığı makaleyi incelemişti. Oldukça teorik gelen bu makaleyi okurken bir anda aydınlanma yaşamıştı adeta. Bu makalede bahsedilen matematik formüllerini gerçek hayatta bir deneye dönüştürebilir, bir sonuca ulaşarak söz konusu savaşı bitirebilir ve belki de Einstein'ın vasiyetini gerçekleştirerek kuantumun gizli değişkenini bulup abartıldığı gibi bir olay olmadığını kanıtlayabilirdi.

Bunun için de bir makine üretmesi ve birçok dolanık parçacığı test etmesi ve Bell'in öngördüğü eşitsizlikleri gerçek hayatta hesaplaması gerekiyordu. Öyle de yaptı. Bu arada içten içe o da kuantumun yanlış olduğuna inanıyordu. Bu test sonucunda söz konusu gizli değişkeni bulabilecekti. Her şeyi açıklayabilecekti. Öyle düşünüyordu Clauser. Uzun uğraşlar sonucunda ihtiyacı olan makineyi tasarlamış, inşa etmiş ve binlerce fotonun dönüşünü hesaplamaya başlamıştı.

Kısa bir süre sonra da sonuçlar gelmeye başladı. İlk sonuçları gördükten sonra kendine sorduğu ilk soru şu oldu. Nerede yanlış yaptım acaba? Çünkü sonuçlar tırnak içinde saçmaydı. Gizli bir değişken olmadığını ifade ediyorlardı. Kesin bir yerde yanlış yaptım diye düşündü Clauser. Çok geçmeden başka bir fizikçi, Fransız Alan Aspe, aynı sorunun cevabını bulmak amacıyla benzer ama çok daha gelişmiş bir test geliştirdi.

Parçacıklar önceden haberleşiyorlar mıydı? Yoksa ürkütücü olay gerçek miydi? Tüm bildiklerimiz birer yalandan mı ibaretti? Alan Aspen'in deneyinin sonuçları da tek bir şeyi işaret ediyordu. Kuantum mekaniğinin formülleri tutarlıydı. Gizli bir değişken yoktu. Kuantum dolanıklığı gerçekti. Mesafeler arası ürkütücü olay gerçekti.

Albert Einstein kaybetmişti. Gerçekten de kuantum evreninde parçacıklardan birini ölçtüğünüzde aralarındaki mesafe ne olursa olsun diğer parçacığı etkiliyordu. İki parçacık ışıktan bile hızlı haberleşiyorlardı. Sanki aralarında hiçbir mesafe yoktu.

Peki nasıl oluyordu bu? Hatta nasıl oluyor? Şu an biliyor muyuz? Hayır. Burada kuantum fiziği üzerine çalışmalarıyla Nobel fizik ödülü almış Richard Feynman'dan alıntı yapmak gerekiyor. Şöyle demişti kendisi. Kuantum fiziğini anlamıyorsanız üzülmeyin. Çünkü kimse anlamıyor. Ama sonuçlarını hepimiz görüyoruz. Ve göreceğiz de.

Zira kuantum fiziğinin gerçekliğini hatta evrenin gerçekliğini sonsuza dek kanıtlayan bu bulgunun sunduğu olasılıklar ve açtığı kapılar bir o kadar inanılmaz. Artık bir kapıyı kapattık ve kuantum kapısını sonuna kadar açtık. Biliyoruz. Dolanıklık gerçek. Mesafeler arası ürkütücü olay gerçek. Bu cepte. Şimdi yönümüzü yavaş yavaş geleceğe çevirebiliriz. Bu ne anlama giriyor ve bizim için ne ifade ediyor? Artık bunu konuşmanın zamanı. Az önce dedim ya iki parçacığın aralarındaki mesafe yokmuş gibi diye. Bu ne demek biliyor musunuz? Elle tutulur olasılıkları konuşmadan önce biraz hayal dünyasına dalalım isterseniz. Hatta biraz da bilimkurguya kayalım.

Ama unutmayın, bugünün bilimkurgusu yarının gerçeği olabilir değil mi? Neyse, ne diyorduk? Biraz bilimkurgu diyarlarına uzanacaktık. İnsanlığın en büyük hayali ya da onlardan birisi nedir? Elbette ışınlanma. Yani bir parçacığın başka bir parçacıkla bir nevi veri alışverişi yapması ve bu alışverişin anlık yaşanması.

Yok artık dediğinizi duyar gibiyim. O kadar da değil diyorsunuz muhtemelen. Ama evet. O kadar. Bu kapıyı açan bilim insanlarını durdurabilir misiniz? Hayır. Bu konudaki çalışmalar çoktan başladı bile.

Örneğin Anton Zeilinger bu isimlerden birisi. 2022'de Nobel Fizik Ödülünü kazananlardan biri kendisi. Diğer kazananlar kim derseniz az önce adını andığımız isimler var ya. John Klauser ve Alan Asbehany. İşte Zeilinger ile bu iki isim birlikte paylaştı 2022 Nobel Fizik Ödülünü.

Tam da bu bölümde bahsettiğimiz konularda yaptıkları çalışmalarla. Bu sayede dolanıklık sonsuza dek kanıtlanmış oldu. Clauser ve Aspen'in çalışmaları tek başına yetmemişti tabi. Zeylenger işleri biraz daha ileri taşımaya karar verdi. Işınlanmayı çalışmaya başladı. Elbette henüz bir insanı veya bir nesneyi ışınlamadan çok uzaz ama bebek adımlarıyla bu işe başlamış bulunuyoruz. Kanarya adalarında bulunan bir gözlem evinde ilk çalışmalar yapılıyor bile.

Bunun için Zeilinger önce laboratuvarda birbirine dolanık iki foton üretiyor. Bu fotonlardan birini La Palma adasındaki gözlem evinde tutarken diğerini lazer yardımıyla 143 kilometre uzaklıkta bulunan Tenerife adasındaki gözlem evine gönderiyor ve ardına üçüncü bir foton üreterek bu fotonu 143 kilometre ötedeki gözlem evine ışınlamak istiyor. Şimdi burada bir dipnot düşerim. Burada bildiğimiz anlamıyla ışınlanmadan söz etmiyoruz. Yani bir parçacık burada yok olup başka bir yerde tekrar ortaya çıkmıyor. Yapılan işlem şu şekilde. Buradaki fotonun bilgisi tarayıcılar yardımıyla analiz ediliyor ve kuantum durumu dediğimiz özellikleri aralarında dolanıklık bulunan iki foton aracılığıyla taşınıyor.

Burada bilgileri çıkarılan fotonun bir adet kopyası, diğer konumda yeniden yaratılıyor gibi düşünebilirsiniz. Yani buradaki foton tamamen yok olmuyor. Örneklendirelim isterseniz. Bedeninizin burada kaldığını fakat bir kopyasının başka bir yerde baştan üretildiğini düşünün. Buradaki bedeniniz biyolojik bir atık oluyor.

Tekrar ışınlanmak istediğinizde her seferinde eski bedeninizi çöpe atmanız gerekiyor gibi düşünebilirsiniz. İşte Anton Zeilenger bu bilgi taraması ve aktarımı tekniğiyle sayısız fotonu ışınlamayı başardı. Bir kopyasını başka bir noktada anında üretebildi. 143 kilometre ötede. Anında. Meseleyi anladığınızı düşünüyorum. Şimdi birkaç saniye durup olasılıkları bir hayal edelim istiyorum.

Buradaki asıl olay şu. Kuantum ışınlanması sayesinde bir insanın ışınlanması da bir olasılık artık. Evet çok uzak bir olasılık ama sonuçta bir olasılık. Çünkü günün sonunda biz de parçacıklardan oluşuyoruz. Yani bizim de bir kuantum durumumuz var.

Işınlanma için bizi oluşturan ve sayısı gözlemlenebilir evrendeki tüm yıldızlardan daha fazla olan parçacıkların taranması ve bilgilerinin çıkarılması gerekiyor. Ve biliyoruz ki kuantum dünyasında ölçüm yaptığımızda işler karışıyor. Bizi oluşturan parçacıkların bilgilerini çıkarıp başka bir konumda bulunan parçacıklarla eşleştirip yeniden bir beden oluşturduğumuzda bir soru çıkıyor ortaya. Baştan ortaya çıkardığımız kişi gerçekten kim?

Biz miyiz? Biz aslında atomlarda bulunan bilgilerin bir toplamı mıyız? Ötesi yok mu? Öyleyse aslında düşündüğümüzden çok daha karmaşık bir yapı mı söz konusu? Bizi kontrol eden dış dünyadaki fizik kuralları değil de bu korkunç ya da ürkütücü olarak nitelediğimiz kuantum kuralları mı?

Ne çok soru var değil mi? Birçoğunun cevapları henüz yok. Hatta bazı cevapları bulmaya yaklaşmadık bile. Ama bazen soru sormak cevapları bulmaktan bile daha keyifli değil mi? Ancak merak etmeyin. Henüz hikayemiz bitmiş değil. Daha uğrayacağımız bir durak daha var. Bir sonraki bölümde Heisenberg'e konuk olacağız.

O dizideki Heisenberg değil elbette. Werner Heisenberg'e. Belirsizlikten bahsedecek bizi. Hiç sevmiyorsunuz değil mi belirsizliği? Kim sever ki? Fakat bir sonraki bölümden sonra belki sevebilirsiniz belirsizliği. Ya da belki de daha da nefret edersiniz. Kim bilir? Şimdilik bu belirsizlikle atalım kancamızı. Quantum serimizin final bölümünde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)