Podcast

109 - Önümüze Serilen Dünya: Haritacılık

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanlığın keşif merakı her daim parlayan bir ateş gibi. Bu keşif merakının bilim, sanat ve teknolojiyle buluştuğu bir alan var... Haritacılık. Bu bölümde keşfetme duygusunun peşinden gidiyor, haritacılık tarihine göz atıyoruz.



Sunan: Barış Özcan

Hazırlayan: Kadir Değer

Ses Tasarımı ve Kurgu: Metin Bozkurt

Yapımcı: Podbee Media






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.240 kelime · ~16 dk okuma

Herkese merhaba. Ben Barış Özcan. 111. frekansa hoş geldiniz. Dünyanın

en ilginç haritaları diye bir video yapmıştım zamanında. Çünkü haritalara, hatta haritacılığa küçüklükten beri çok büyük bir merakım var. Daha böyle küçük bir çocukken bile çoğu zaman bir oyuncağa ihtiyaç duymazdım. Önüme böyle bir atlası açar, haritayı koyar. Sonra da saatlerce onu inceler dururdum.

Yaşadığımız dünyanın böyle bir kağıt üzerindeki iz düşümüne bakıp çeşitli çıkarımlarda bulunurdum. Hayal aleminde gezinip böyle ne bileyim hiç gitmediğim belki hiçbir zaman gidemeyeceğim yerlere gitme fikri bile beni hep cezbetmiştir. Sadece önünüzdeki bir haritayla dünyanın en uzak diyarlarına gidebildiğinizi bir düşünsenize. Önünüzde ne bir engel ne de bir sınır var. Üstelik öyle vizedir, pasaporttur falan hiç uğraşmanıza da gerek yok.

Transkriptin tamamını oku

Neyse, size oyunumu nasıl oynadığımdan bahsedeyim isterseniz. Hatta bırakalım bahsi filan da beraber oynayalım. Ne dersiniz? Önce haritamızı şöyle bir açalım. Ben bu oyunumda dünya siyasi haritası kullanmak istiyorum. Sizler de evinizde ister Türkiye, ister dünya, ister fiziki, isterseniz de siyasi haritalar kullanabilirsiniz.

Evet, haritamızı şöyle güzelce serdik önümüze. Şimdi gözlerimizi kapatalım. Kapatalım, kapatalım. Gözlerimizi kapattık. İşaret parmağımızı havaya kaldıralım. Ve gözlerimizi açmadan parmağımızı haritanın üzerinde rastgele bir yere koyalım.

Koyduğumuz yerden eminsek, gözlerimizi yavaşça açalım ve bakalım nereye denk gelmişiz. Hay aksi, ben Atlas Okyanusu'nun ortasına denk geldim. Neyse ki böyle durumlarda küçükken bir kuralım daha vardı. Oyunu başa sarardım. Şimdi de izninizle yine öyle yapacağım. Tekrar gözlerimi kapatıyorum. Parmağımı şöyle bir havada dolandırıyorum tekrar ve... Evet!

Yerimi buldum sanırım. Güney Amerika'dayız. Kolombiya'da. Hayal etmeyi en çok sevdiğim yerlerden birisi. Şimdi en keyifli yere geldik. Gözlerimizi tekrar kapatıyoruz. Şu an uçsuz bucaksız Amazon ormanlarındayız. Her tarafımız kuş cıvıltılarıyla dolu. Yağmur yeni dinmiş olsa gerek. Oh, toprak mis gibi kokuyor. Biraz yürüyelim bakalım.

Ormanda yürümek bana oldum olası hep böyle bir huzur vermiştir. Daha önce kimsenin ayak basmadığı yerlerde yürüdüğümü düşünmek beni bir kâşif gibi hissettiriyor. Sağ tarafımdaki bir ağacın dallarına bir sürü papağan tünemiş. Kolombiya, Güney Amerika kıtasının en enteresan ülkelerinden biri. Buraya özgü binlerce hayvan türü var. Endemik deniyor ya. Sadece hayvanla da kalmıyor, bitkiler, mantarlar. Bunu şöyle istatistiki bir veriyle paylaşmak gerekirse eğer, dünyanın en geniş biyoloji çeşitliliğine sahip ikinci ülkesi.

Aslında yüz ölçümüne kıyasla en fazla bioçeşitliliğin olduğu yerde diyebiliriz. Zira birinci Brezilya'nın neredeyse sekizde biri kadar bir yüz ölçümüne sahip olmasına karşın dünyada bilinen türlerin yüzde on dördüne ev sahipliği yapmakta burası. Şu an seslerinde duyduğumuz kırmızı makav papağanları, güzelliğiyle büyüleyen flamingolar, yani ülkemizde bilinen ismiyle allı turnalar, ilginç gagalarıyla ve renkleriyle mest eden tukan kuşları. akrobatikliğiyle nam salmış örümcek maymunları ve daha binlercesi. Tabii Kolombiya'daki tüm türler böyle sevimli canlılardan oluşmuyor. Bu ormanlar dünyanın en zehirli kurbağalarına, sürüngenlerine de ev sahipliği yapıyor. Dış görünüşüyle büyüleyen bu egzotik canlılara bir kez dokunmak dahi telafisi olmaz sorunlara yol açabiliyor. O yüzden dikkatli olmakta fayda var.

Çünkü burada sadece küçük zehirli canlılar da bulunmuyor. Jaguar. Bu tür yırtıcı avcılar da kol gezmekte bu ormanlarda. Evet, neyse bence tam bu noktada orman gezimizi de sonlandırsak iyi olacak. Hayal de iyi olsa böyle bir manzarayla karşılaşmayı istemem çünkü. Şimdi

biraz daha güvendeyiz diyebilirim. Kolombiya'nın başkenti Bogota'dayız. Burası rakımı biraz yüksekçe olan bir şehir. Zira Ant dağlarının eteklerine kurulmuş. O yüzden biraz esiyor rüzgarlığı diyebiliriz. Burada dikkatinizi hemen çekecek bir koku hakim.

Benim de severek tükettiğim kahvenin ana vatanlarından biri Kolombiya. Mis gibi de koktu cidden. Biraz vaktimiz olsaydı kokuyu takip eder, şöyle bir fincan içerdim ama ee size bahsetmem gereken o kadar fazla şey var ki. O yüzden burada daha önce hiç görmediğimiz meyvelerle, lezzetlerle tanışalım. Kahveyi bir kenara bırakıp. Mesela şu an yanından geçmekte olduğum tezgahta duran bir meyve hemen dikkatimi çekti.

Yeni dünyaya benzeyen bir meyve bu. İsmi Granadilla. Dış kabuğu çok sert. İçi ise jöleyi andıran bir kıvamda. Oldukça da çekirdekli bir meyve. Tadı da bir o kadar güzel doğrusu. Çok da enteresan. Bizim ülkemizdeki meyvelere hiç benzemiyor açıkçası. Bir de şu meyveyi tadalım bakalım. İsmi Lulo olan bu meyve görüntü itibariyle böyle bir domatese benziyor. Bakalım tadı da görüntüsü gibi mi?

Tadı cidden enteresan bir şey bu. Portakal biraz da domates arası bir lezzete sahip. Çekirdekleri de tıpkı domates çekirdeği gibi. Denediğimi asla pişman olmayacağım bir tat. Bir gün gerçekten giderseniz kesinlikle denemelisiniz. Evet, gözlerimizi açalım artık.

Epey gezdik değil mi? Yepyeni lezzetlerle, hayvanlarla, ağaçlarla tanıştığımız muazzam keşifler yaptık. Çok basit bir oyunla bunu mümkün kılabildik çünkü önümüzde bir harita vardı. Bunu ciddi ciddi yapan, daha önceki bölümlerde de anlattığım bir kâşiften bahsedeceğim şimdi sizlere. Kristof Kolomb'tan. Şansa bakın ki biz de yolculuğumuzu ismini Kolomb'tan alan bir ülkeye yapmıştık. Kolomb, Kolombiya. Yolculuğuna çıkmadan önce onun da önünde benimki gibi bir harita vardı.

Tabii daha az gelişmiş bir harita. Bu haritaya bakarak bir çıkarımda bulundu Columbus. Sanılanın aksine, 15. yüzyılda da Dünya'nın yuvarlak olduğu fikri bilim çevrelerince gayet de kabul görüyordu. Hoş 21. yüzyılda dahi Dünya'nın hala düz olduğunu iddia edenler var ya. Neyse. Dünya yuvarlaksa ben yeterince batıya gidersem eğer, Doğu'ya Hindistan'a varırım diye düşündü Christoph Columbus.

Böylelikle yeni bir ticaret rotası keşfetme ümidiyle mürettebatını topladıktan sonra demir aldı. Columbus ve mürettebatını oldukça zorlu bir yolculuk bekliyordu. Daha önce kimsenin gitmediği bir yolu izlemenin heyecanıyla karışık biraz da korkusu vardı tabii yüreklerinde. Nihayet iki ayı bulan çok zorlu bir yolculuktan sonra kara göründü ufuk çizgisinde.

Ulaştıkları yer Hindistan değildi elbette. Christophe Colomb hiç bilemeyecek olsa da dünyayı kökünden değiştirecek bir keşif yapmıştı. Yeni bir dünya olan Amerika kıtasını bulmuştu. Az önce ormanlarında gezindiğimiz ülkeye ise onun anısına Kolombiya ismi verildi. Tüm dünya bu keşifle beraber sayısız zenginlikle tanıştı. Bugün bile hala sıklıkla tükettiğimiz patates, domates, biber, mısır, çilek, hatta fasulye bile bu keşif sayesinde mutfaklarımızda yer edindi.

Tabi bu keşif daha çok Batı dünyası için bir keşif olmuştu. Bunu söylememe gerek yok herhalde. Gitti bu topraklarda Amerika'da elbette çoktan oraya yerleşmiş başka insanlar da yaşıyordu. İşte Batı'nın Amerika'ya keşif yolculuğu böyle bir haritaya bakarak başladı. Tıpkı bizim az önce yaptığımız gibi Kolomb bulduğu bu yeni yerleri hemen haritalaştırdı. Peki onun yaptığı bu harita tabi ki birçok insana faydalı olmuştur ama

Bir kişi var ki bu haritadan faydalanan bizim için oldukça tanıdık bir isim. Piri Reis. Piri Reis denizci bir ailede büyümüştü. Amcası Kemal Reis Osmanlı donanmasında bir amiraldi. Amcasıyla katıldığı böyle çeşitli seferler sayesinde gayet iyi bir denizci haline gelen Piri Reis'in tabi bu savaş alanları dışında başarılı olduğu bir şey daha vardı. O da haritacılıktı.

Gittiği yerlerdeki haritaları toplamaktan, daha sonra bu haritaları derlemekten çok büyük bir keyif alıyordu kendisi. Bu hobisi onu döneminin en önemli kartograflarından biri haline getirdi. Topladığı haritalar içinde, Christophe Colomb'un yaptığı haritada vardı. Çağdaşlarının aksine, 20 farklı haritadan faydalanarak yepyeni bir dünya haritası çizdi.

Onun çizdiği bu yeni dünya haritası, bugünkü haritalarla kıyaslandığında dahi inanılmaz bir doğruluk payı içermekle beraber, Antarktika gibi o dönemlerde daha önce kimsenin ayak basmadığı yerlerin kıyılarını da orijinaline yakın bir şekilde göstermekteydi. Dünya haritasını dönemin Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim'e sundu. Günümüzde yalnızca üçte birine ulaşabildiğimiz bu haritada dünyadaki diğer örneklerinde olduğu gibi arka planında pek çok emeği barındırıyordu. Piri Reis'i özel kılan şeylerden en önemlisi onun bu yenilikçi tavrından ziyade alanında yapılmış geçmişteki çalışmaları da çok büyük bir titizlikle incelemesiydi şüphesiz. Kristof Kolomb'un hala kayıp olan haritasının yanı sıra ondan neredeyse 1300 yıl daha eski olan başka bir kartografın haritasından da faydalanmıştı.

Of yine diğer diğer gezdik bak görüyor musunuz? Hayal dünyası da olsa insan yoruluyor. Sonuçta beyin vücudumuzun en çok enerji harcayan organlarından biri. Öyle su yakmıyor yani. O yüzden yeni hikayelere gitmeden evvel biraz dinlenelim. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam ederiz.

Evet, doğrusu bu ara zihnime çok iyi geldi. Güzel bir Kolombiya kahvesi de içtim ben bu arada. Şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz. Piri Reis'i en az Christophe Colomb kadar etkilemiş bir diğer haritacı da Batlamyus'tu.

Döneminin en büyük coğrafyacılarından biri olan Batlamyus, coğrafyanın yanı sıra matematik ve astronomiyle de yakından ilgiliydi. Hayatı hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyoruz. Ama onunla ilgili bilinen bir şey var ki, o da bilime olan katkıları. Örneğin meridyen ve paralel sisteminin atası diye kabul edebileceğimiz ilk sistemi bulan kişi, Batlamyos'un ta kendisi.

dönemin önemli merkezlerini, kentlerini, dağlarını, nehirlerini enlem ve boylam vererek tasvir etmeye çalışmış. Enlem ve boylamlarla bitinmemeye çalıştığı dünya kabaca 20 derece güneyden 65 derece kuzeye, batıdaki Kanarya Adalarından bu adaların 180 derece doğusundaki Hindistan'a kadar uzanmaktaydı. Bu koordinatların dışında bulunan bölgelerse Yunanlar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından bilinmediği için haritada ya gözükmemekte ya da beyaz bir leke olarak bulunmaktaydı. Zamanına göre epeyce başarılı sayılabilecek bu haritanın günümüzden baktığımızda tabii birçok hatasını görmemiz mümkün. Öncelikle Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeterince geniş bir perspektif sunmuyor. O Piri Reis'in aksine iklim, doğal ürünler, dağlar gibi önemli detaylarla neredeyse hiç ilgilenmemiş.

Pir-i Reis'in haritasında mitolojik anlatılardan tutun da o coğrafyanın yerel halklarına kadar birçok detaya ulaşabilmek mümkünken, Batlamyos'un haritalarında belki de dönemin imkanlarından kaynaklı bunlara ulaşmak pek de mümkün değildi. Ayrıca başlangıç meridyeninin yerini düzgün bir şekilde belirleyemediği için de verdiği koordinatlar büyük ölçüde hatalı. Dolayısıyla yerkörenin büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değil. Yine de Christophe Colomb bu yanlış tahminden cesaret alarak batıya yelken açmaktan geri durmadı. Evet, tıpkı Piri Reis gibi Christophe Colomb'un da faydalandığı kaynaklardan biri Batlamyus'tu.

E zaten bilimin en güzel yanı da bu belki de. Elinizdeki sizden önce yazılmış kaynakları %100 doğru kabul etmenize gerek yok. Bunları derleyip sadece bir adım öteye taşımanız bile çoğu zaman çok büyük farklar yaratabiliyor. Çoğu bilim insanı da literatüre bir cümlelik bir katkıda bulunabilmek için bazen bir ömür boyu çalışıyor. Tabii ki Batlamyus da kendinden önceki haritaları inceleyerek bu çalışmalarını ortaya koydu.

Bir dakika, daha eski haritalarda mı var? diye sorabilirsiniz. Evet var. Haritacılık neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir meslek. Batlamius da tıpkı Ardılları gibi kendinden önceki kartografların çalışmalarını çok büyük bir titizlikle inceledi. Antik Yunan pek çok açıdan o dönem dünyasının en gelişmiş medeniyetiydi. Öyle ki pek çok felsefeciye göre o dönemki felsefeye hala erişebilmiş değiliz. İşte bu filozofların belki de en önemlilerinden birinden bahsedeceğim şimdi sizlere.

Anaximandros, tıpkı hocası Thales gibi millette yaşamış bir antik Yunan filozofu. Çağdaşı diğer filozoflar gibi o da matematiğe, astronomiye pek bir meraklı. Thales'le yaptığı tartışmalar bugünkü bilimin temellerini atıyor. Peki bunun haritacılıkla ilgisi ne? Coğrafi konumu gereği millet önemli bir ticaret limanıydı. Bu da dünyanın dört bir yanındaki tüccarlar için burayı bir cazibe merkezi haline getiriyordu. Dünyanın çeşitli yerlerindeki bilimsel çalışmalar da haliyle buradan yayılmaya başlıyordu antik Yunan coğrafyasına.

Ellerine geçen bir harita üzerine tartışmaya başladı bir gün Thales ve Anaximandros. Harita yuvarlak bir şekildeydi. Anadolu, Kuzey Afrika ve Kafkasya'yı içeren bu haritanın etrafı Okeanos yani okyanusla kaplıydı. O dönemde dünyada hakim görüş olan Sümerlerden kalma Tarkullu hipotezine göre bir okyanus vardır.

Ortasında ayağımızı bastığımız kara parçası yüzmektedir. Dünyanın içinde bulunduğu sonsuz denizde büyük bir dalga olduğunda da depremler meydana gelmektedir. Gökyüzünde gök kubbe, aşağıdaysa yeraltı dünyası bulunmaktadır. Buraya kadar her şey mantıklı diye düşündü Thales. Anaximandros'un ise bu konuya dair başka görüşleri vardı. Yaşadığımız dünya büyük oranda taştan oluşuyor.

Mesela şu taşı alıp fırlattığın zaman, gördüğün gibi suyun dibine gidiyor. Burada senin tezinin yanlış olduğunu kanıtlamış oldum Thales. Diyorsan ki bu dünyanın altında başka bir şey var ve suyun üzerinde yüzmemizi sağlıyor, hadi bunu da doğru kabul edelim. O zaman altındaki suyu ne tutuyor? Ona da cevap verdik diyelim, o zaman o şeyi ne tutuyor? Gördüğün üzere senin hipotezin sorunu çözmek bir yana dursun daha da karmaşık bir hale getirdi.

Peki senin bu konudaki savun nedir Anaximandrus? Bana göre dünya boşlukta asılı bir şekilde duruyor. Anaximandrus'un bu fikirleri binlerce yıl sonra tam anlamıyla kanıtlanacaktı. Bilimden bile eski olan haritacılığın felsefenin ilerlemesinde dahi nasıl bir katkısı olduğunu görebiliyoruz. Peki bu haritalar ne kadar geçmişe dayanıyor olabilir?

sürekli bir önceki haritadan referans alarak oluşturulmuş böyle bir sürü haritadan bahsettik. Peki bunun ilk çıktığı yer neresi? Ne zaman başladı bu maceramız? Şimdi gelin bunu da beraber irdeleyelim.

Atalarımız sosyal birer varlığa dönüştüğünden beri yaşadıkları yerlere çeşitli izler bırakmaya başlamışlardı. Kimi zaman bir mağara duvarına, kimi zaman bir taş tablete çizdikleri figürlerle hayatlarını, kültürlerini, coğrafyalarını bir sonraki jenerasyona aktarmaya çalıştılar. İnsanoğlunun bu kendini tanımlama çabası, medeniyetimizi inşa etmemizi sağlayan mihenk taşlarından belki de en önemlisi. Atalarımız yerleşik hayata geçene dek uzunca bir süre göçebe bir hayat tarzını benimsediler.

verimli topraklara ulaşıp buraları ehlileştirince de o bölgeleri sahiplenmeye başladılar. Sahiplendikleri yerlerin kendilerine ait olduğunu kanıtlamak için de bir tür belgeleme sistemine ihtiyaç duydular. İşte ulaşabildiğimiz ilk harita örneği bu tür belgelerden bir tanesi. Üstelik de ülkemizde bulunmuş.

Günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmekte olan bu haritaya Çatalhöyük'te yapılan arkeolojik kazılar neticesinde ulaşılmış. Kim tarafından çizildiği bilinmeyen bu harita Çatalhöyük kent planını göstermek için çizilmiş. Hem de yazının icadından ne kadar önce biliyor musunuz? Tam üç bin yıl önce.

Ya yazıdan önce harita vardı. Sonraki dönemlere ait başka harita ve kent planlarına ulaşılsa da keşfedilen ilk dünya haritası binlerce yıl sonrasına dair. M.Ö. 600'lü yıllara ait olduğu düşünülen bu ilk dünya haritası çağdaşları gibi bir taşa çizilmişti. Babil'de bulunan bu tablette dünya bir levha halinde ve denizin tam ortasında bulunmaktaydı.

Nasıl? Tanıdık geldi mi? Tam da Thales ve Anaximandrus'un üzerine konuştuğu haritaya benziyor değil mi? Bu haritanın tam merkezindeyse Babil vardı. Bugüne dek ulaşabildiğimiz hemen hemen tüm uygarlıklarda rastladığımız bir şey bu. Antik Mısır'dan Roma dönemine kadar bulunan tüm haritalarda dünyanın merkezi Nasreddin Hoca'nın ayağını koyduğu yer değil. Haritanın çizildiği devletin başkenti olarak kabul ediliyordu.

Bu haritalarda merkezin dışında kalan yerlerde yaşayanlarsa barbar kavimler olarak görülüyordu. Aslında harita devletlerin çeşitli amaçlarla kullandıkları etkili bir manipülasyon aracı da olmuş tarih boyunca. Peki bunu neden yapıyoruz? Bunun tek amacı askeri açıdan düşmanları yanıltmak olamaz herhalde.

Bölümümüzün başında gözlerimizi kapatıp bir oyun oynamıştık ya birlikte. Şimdi gelin benzer bir pratiği tekrar edelim birlikte. Gözlerimizi beraber kapatalım. Dünya haritasını şöyle bir gözümüzün önüne getirelim. Sol tarafta ne var? Yeni Dünya. Sağ tarafta uçsuz bucaksız Asya kıtası. Altta güneyde Afrika. Hepimizin gözünde canlandı değil mi? Şimdi buradaki belli başlı bazı ülkeleri kıyaslamanızı rica ediyorum sizden. Grönland'ı hayal edelim. Hani Kuzey Amerika ve Avrupa arasında. Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde yer alan o devasa adayı.

Afrika katasıyla hemen hemen aynı boyutlarda değil mi? Ya da başka bir ülke, mesela Çin. Çin'i alıp şöyle bir Kanada'nın üzerine koyalım. Kanada'nın içerisine 4 adet Çin sığdırabileceğinizi fark etmişsinizdir. Fakat işin aslı pek de öyle değil.

Gerçekte Afrika kıtası 30 milyon kilometre karelik yüz ölçümüyle 2 milyon kilometre karelik Grönland'ın yaklaşık 15 katı iken Çin'de Kanada ile beraber yaklaşık 10 milyon kilometre kare ile hemen hemen aynı yüz ölçüme sahip. Peki neden kafamızda canlanan dünya haritasında bu ülkeler çok daha büyük görünüyor? Gerçek boyutlarıyla kafamızdaki boyutları arasında bu kadar fark olmasının sebebi ne? İşte şimdi ondan bahsedeceğim sizlere. Yani Mercator projeksiyonundan. Bir iz düşümü tekniği olan bu haritalandırma sisteminin isim babası Gerardus Mercator bu haritayı 1569 yılında hazırladı. Gemicilik için fazlasıyla kullanışlı bu harita Kerte Hattı'nı esas almakta. Kerte Hattı, dünya üzerindeki tüm meridyenleri aynı açıyla kesen bir eğri ve gemicilikte hala bu hat esas alınıyor.

Dünyanın hareketinden kaynaklı hata paylarını minimize etmeye yarayan bu sistem şüphesiz ki denizcilik için epeyce kullanışlı. Yani Mercator'un bu tip bir projeksiyon sistemini kullanırken rote hesaplama işlerinde vakit kazanmaktan başka bir amacı olduğunu söyleyebilmemiz zor. Fakat bu haritanın Mercator'un aksine çeşitli siyasi amaçlar adına manipüle edildiği de söylentiler arasında. Bugün bildiğimiz pek çok haritanın merkezi tıpkı az önce gözümüzü kapattığımızda hayalimizde canlanan haritada olduğu gibi Avrupa'dır. Bundan az önce bahsettik. Her medeniyette geosentrik yani dünyanın merkezi benim ülkem.

bir düşünce eğilimini görebilmemiz mümkün. Diğerleri barbar, biz merkezdeyiz. Haritacılıkta coğrafi keşifler döneminde Avrupalı devletler güdümünde pik noktasına ulaştığına göre Avrupa'nın merkez olarak görülmesi ve gösterilmesi epey doğal. Fakat küresel bir yapıya sahip olan dünyamızı iki boyutlu bir düzleme modellerken Avrupa'yı merkez olarak almanın özel hiçbir avantajı yok. Aradan geçen 500 yıla rağmen hala bu haritaların kullanılmasının bazı devletlerin işine yaradığını iddia edenler de var.

Üzerinde güneş batmayan imparatorluk tanımını hepimiz duymuşuzdur. Hatırlıyoruzdur herhalde tarih derslerimizden. Sömürge dönemi Büyük Britanya İmparatorluğu için kullanılan yaygın bir tabir bu. Büyük Britanya sınırlarını o kadar genişletmişti ki hakikaten üzerinde hiç güneş batmıyordu.

Bu yıllarda İngilizler tarafından üretilen haritalarda bu söylem çok ciddi bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştı. Öyle ki bir sürü alternatifi olmasına rağmen halen merkatör projeksiyonlu haritalar kullanmaktan asla vazgeçilmemişti. İngiltere'yi, Kanada'yı, Avustralya'yı, Afrika'daki diğer İngiliz sömürgelerinden daha büyük gösteren bu haritalar İngiltere'nin sömürge politikalarının ve yaratmak istediği algının görsel coğrafi zeminini oluşturuyordu. Bu yüzden İngiltere dahil olmak üzere sömürgecilik faaliyeti gösteren diğer ülkeler bu projeksiyonu kullanmaktan hiç vazgeçmedikleri gibi eğitim politikalarına müdahale edebildikleri az gelişmiş sömürgelerine de bu haritalardan bolca dağıtmışlar. Bedavaya vermişler. Bir haritalandırma sisteminin böylesi bir algı yaratabilmesi mümkün mü? Yani böyle sistematik bir manipülasyon ne işe yarayabilir ki?

kendi tarih anlatıcılığımızda da sıkça gördüğümüz üç kıtada toprağa olan doğal sınırlarına ulaşmış bir Osmanlı İmparatorluğu haritasına bakıp dünyanın kaçta kaçını fethettiğini hesaplama girişimleri de harita algı ilişkisine iyi bir örnek teşkil ediyor aslında. Dünyaya şu anda en yaygın olarak kullanılan bu Mercator projeksiyonuyla bakacak olursanız devasa boyutlarda bir Rusya, benzer boyutlarda bir Kuzey Amerika, tam merkezde Avrupa, aşağıda kalmış böyle bastırılmış bir Afrika ve ortaya sıkışık bir Orta Doğu göreceksiniz. Dünyadaki gelişmeleri ve politik dengeleri göz önüne alacak olursanız da benzer bir yorumu yapabilmeniz çok olası. Coğrafi olarak olmasa da, politik açıdan gerçekleri yansıtan bir harita modeli demek mümkün bu yüzden. Peki, başka projeksiyon modelleri mevcut değil mi? Elbette mevcut. Ellerinde merkatör projeksiyonu haritalarıyla yollara çıkan onlarca gezgin, yolculukları esnasında bir takım garipliklere rastladılar.

Grönland'ın güney kıyılarına yanaşan gemilerden inen kaşifler kuzeye doğru uzun bir yolculuk yapacaklarını düşünmelerine rağmen seyahatleri beklediklerinden çok daha kısa sürmüştü. Orta Afrika'yı keşfe çıkan başka gruplarda ne kadar uğraşsalar da duraklarına belirledikleri zamanda ulaşamıyorlardı. Kafaları karıştıran bu tespitler bazı bilim çevrelerinde büyük tartışmalar yarattı. Bu tepkileri azaltmak adına haritalardaki bazı meridyen ve paralel aralıklarının boyutu büyütülmüş fakat hala gerçekliğe yakın bir harita ortaya konamamıştı. Haritanın hala yanlış olduğunu iddia eden bilim insanlarıysa bir şekilde geçiştiriliyordu.

Bir şekilde geçiştirilmek istenen bu konu bir noktadan sonra astronomların da ilgisini çekti. İskoç bilim insanı James Goll'un bu konu üzerine yaptığı çalışmalar sonrasında merkatör projeksiyonu haritaların altına bir not düşürmek zorunda kalındı. Güney Amerika, Grönland'ın 5 katı büyüklüğündedir. Evet bu bana arabaların dikiz aynalarındaki yazıyı da hatırlatıyor ister istemez. 19. yüzyılda yapılan bu çalışma başlarda pek çok kimsenin ilgisini çekmemiş. Yaklaşık 100 yıl sonra bir başka bilim insanı bu konu üzerine yoğunlaştı. Arno Peters. Berlin doğumlu bu bilim insanı Avrupa merkezli dünya fikri konusunda çeşitli tezler üzerine çalışmıştı. Bu çalışmaları esnasında dikkatini dünya haritalarına yöneltti.

antik çağdan bu yana tüm haritaların en çok bilinen dünya haritasından belli başlı özelliklerle farklılaşmasını tuhaf bulmuştu. Hepsi de yanılmamıştır herhalde canım diyerek Merkator projeksiyonu haritalarını incelemeye koyuldu Peters. James Goll'un araştırmalarından da faydalanarak yeni bir harita için çalışmalara başladı. Çıkan sonuç çok şaşırtıcı. Bilinen dünya haritasıyla kendi çizdiği harita arasında inanılmaz farklılıklar vardı.

1974 yılında çalışmasının sonuçlarını bilim camiasıyla paylaştı. Peter's Go Projection'ı adını verdiği bu yeni iz düşümü bilim dünyası tarafından en doğru harita olarak kabul edildi. Hatta Peter's'ın haritası milyonlarca adet basıldı fakat ne okulların müfredatında ve ne de kurumlarda kendine yer bulamadı. Bu yeni haritada İngiltere dünyanın merkezinde değil Kuzey Denizi'ne sıkışmış küçük bir adayken Afrika kıtası tüm heybetiyle haritanın tam ortasında bulunuyordu.

Peki bu harita %100 doğru mu? Cevap hayır. Merkatör projeksiyonuna göre daha tutarlı bilgiler sunan bu haritada maalesef ki %100 bir gerçek görüş sağlamıyor. Zira 3 boyutlu küresel bir şekle sahip dünyamızın böyle 2 boyutlu bir düzleme, kusursuz aktarımı teknik olarak imkansız.

Sırf bu imkansızlık üzerinden kimilerine göre komplo teorisi, kimilerine göre de propaganda olan bir sürü söylenti dolaşıyor yıllardır. Bu ve benzeri şeylerin ne komplo ne de propaganda olduğuna inanmamız içinse tek bir çıkar yolumuz var. O da bilim. O da içimizdeki merak, keşfetme dürtüsü.

Önümüze serili bir kağıt parçasıyla nerelere gidebildiğimizi, neleri keşfettiğimizi beraber anlamaya çalıştık sizlerle bu bölümde. Yaşadığımız dünyayı iki boyutlu bir zemine aktarma çabamızın bizi nerelere götürdüğüne hep beraber tanık olduk. E zaten edebiyat, sanat, bilim de bu motivasyondan beslenmiyor.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)