
7.500 kelime · ~38 dk okuma
Herkese merhaba. Mücadele Sohbetleri'nin bu yeni bölümünde karşımda sevgili Ayşen Şahin var. Ayşen iletişimci ve yazar. Ben hani hemen böyle tanıtacağım ama ben Ayşen'le ilk İzmir'de TEDx konuşması için Teams'e tanıştım. TEDx İzmir'de tanıştım. Yani yüz yüze o zaman tanıştım. Kendisini önceden biliyordum. Ama orada tanıştığımda inanılmaz dop dolu yani deli dolu demek istiyorum ama yani böyle çok tatlı bir kadınla karşılaştım.
O zamandan beri tadı damağımda kaldı yani seninle sohbet etmenin. Çok sevindim, çok sağ ol. Bahaneyle bu podcast'a geldiğin için çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Doyumlu sohbete her zaman açız. Ayşe'ni podcast'a davet etmek için telefon açtığımda 10 dakikada bile beni o kadar güldürdü ki Durul içeriden geldi. Ne yapıyorsun sen ya? En son Defne'yi uyutuyordun.
Eyvah eyvah, dur bekleteyim. Yani hayır, ben kişisel olarak yani seninle sohbet etmekten ne kadar keyif aldığımı söylemek istiyorum öncelikle. Bugünkü konumuz biliyorsun mücadele etmek ve sen de mücadelenle, çeşit çeşit mücadelenle bence ortada olan bir insansın ve benim sana dair sosyal medyada en çok sevdiğim şey, yani çok böyle yalım bir dille neyin mücadelesini veriyorsan hiç fark etmez, onun orada olması ve yani çok ...apaçık olma. Nasıl bir his bu? Açıkçası şimdi ben de mücadeleyle... ...mücadeleyi ana çatı aldığımızda... ...hangi mücadeleyi... ...seçeceğimiz aslında çok karmaşık. Çünkü gerçekten son 20 yılda... ...her şeyin mücadelesini vermek zorunda kaldık. Ve insanlar artık böyle tek kimliğinin mücadelesini vermiyor. Bütün kimliklerinin birden savunusunu vermeye çalışıyor. Ve bu çok gerçekten zor bir şey. Çünkü yoğunluk, odaklanma da bölünüyor. Nereye koşturacağımızı şaşırıyoruz. O dediğin şey bile bir mücadele aslında. Sosyal medyada gerçek hayatta olduğun gibi bir insan olarak yazmak da bir mücadele. Çünkü seni biliyorlar, anne olduğunu biliyor, işin etkileniyor. Ama bir şekilde her kanalda ayrımış gibi yaparak yaşamak da mümkün değil. O yüzden sanki böyle mücadelelerin totalini alsak ben şunu söylemek isterim. Gerici bir vasatlığa karşı dört koldan...
Bir mücadele gibi söylemek isterim. Mesela demokrasi mücadelesi de bunun altına giriyor. Kadının eşitlik mücadelesi de bunun altına giriyor. Adalete dair mücadele bunun altına giriyor. Eşit yurttaşlık bunun altına giriyor. Biz böyle çok yobaz bir vasatın altında eziliyoruz. Her şeyi hep dip sınırda tartışıyoruz. Ben buna aykırı gitmeye çalışıyorum. Sürekli mesela bir konu tartışılığında hep o konun altından bir makbullük ispatıyla tartışmaya başlıyoruz. İşte bugünlerde şimdi HPV aşısı tartışılıyor. HPV aşısını tartıştırmaya şuradan başladılar. Evli bir kadın yalnız gittiği tatilden dönünce neden HPV aşısı olur? Ya bir kanser var, bunu önleyen bir aşı var. Ve belki de bunu tartışmayı bir evlilik ya da sadakat cinsi ilişki bunun üzerine...
Hayır arkadaş herkes herkesle özgürce sevişsin diye HPV aşısı geldi. Bu çok güzel bir şey. Hani savunduğunuz yerin tam tersi olduğu zaman güzel bir şey zaten. İnsan doğası gereği çok eşli. Ve bir ömür boyunca mutlaka birden fazla insanla birlikte olacak. Aksi zaten doğasına aykırı. Hani üçüncü sayfa haberlerine yansıyacak. Ya da işte dedikodu malzemesi olacak. Siz zorla erken yaşta evlendirirseniz bu insanı mutlaka bir şeyler yaşayacak.
Ve aşı bunu kanserden koyacak. Evet yani bu herkes çok rahat, çok eşliğini yaşayabilsin diye icat olmuş bir aşı ve buradan savunmakta bir sakınca olmamalı mesela. Yani böyle sürekli bir vasata mahkum edildik. Bu beni delirtiyor. Biraz önce konuşuyorduk, o yüzden böyle her şeyi de artık abartılı yaşamak gerektiğini düşünüyorum.
Kültür mü? Abartalım. Müzik mi? Kopalım. Kadın mıyız? Abart. Kıpkırmızı ruj. İncecik topuk giyeyim, görünsün gözlerin. Çünkü ortalama yalınca anca normale gelebiliyoruz. Yoksa öbür tarafın vasatı çok dipte. Bence vasatta mücadele de benim en azından hissettiğim... Gerçekten bunu şu an tartışıyor olamayız.
Hani bunu vakit kaybedecek miyiz gerçekten? Yani bunu bir kurmaya vakit kaybetmemiz gerekiyor mu? Gerçekten duygusu bana sürekli geliyor. Bilmiyorum sen de öyle hissediyor musun? Zaten öyle olması gereken şeyler değil mi? Duygusu geliyor sürekli. Bir şey gibi mesela insan yaşamalı mı? Bunun üzerine tartışmaya dönebilir miyim? Evet tabii ki her koşulda ilk önceliğimiz insan yaşatmak olmalı. Bunu tartışıyoruz ama biz. Şimdi mesela LGBTİ bireyler vardır.
Zaten vardır saçmalama. Vardır diye bir şey olabilir mi? Hani masa tahtadan yapılabilir. Evet falan. Bu kadar basit, bu kadar saçma bir tartışma olabilir mi? Makul zemine gitmek için işte mesela LGBT artı bireylerinin evlilik hakkına sahip olması gerekir. Çünkü bir aşk yaşıyorlar ve medeni kanundan yararlanmak istiyorlar. Bunu konuşamıyoruz mesela. Vardırları ispatlamaya çalışıyoruz. Ya var. Sen yok desen de var.
Zaten senin yok diyebilmen için, senin yok diye ısrarcı olabilmen için... ...gördüğün bir şey var ki sen yok demeye çalışıyorsun değil mi? Evet yani olanın karşısını koymaya çalışıyorsun ama var ve yok diye bir tartışma... Zaten yani aynı şey. Bu arada HPV aşısı için de şey de düşünüyorum. Yani HPV aşısı olmak için, sana karşı çıkmak için söylemiyorum da... ...HPV aşısı olmak için benim çok eşli olmam da gerekmiyor bu arada.
Evet, gerekmiyor. Hani HPV aşısı var ve işte HPV her yerden de bulaşabiliyor. Çok bulaşıcı bir şey. Bu ayrı. Ama topluma şunu söylemek zorunda kalmak çok garibime gidiyor. Ya arkadaşlar bunun öyle çok da cinsaki ilgisi yok. Yoksa hiçbirimiz zaten sevişmiyoruz.
Biz sevişerek hep eve kapmaktan bahsetmiyoruz. Ama mesela hamama gittik. Çünkü kültürümüz de var Osmanlı'dan bu yana. Büyük Hun İmparatoru Atilla da çok güzel hamamlar yaptırdı. Biliyorsunuz bizim örfümüz, ananemiz. Hamama gittik mesela. Ola ki oraya da hiç tasvip etmediğimiz böyle şıllık bir kadın geldi. Ve o ol diye bize de işte bir şeyden geçti, sekti. Biz ona kadar... Böyle bir şey olamaz. Belev ki seviştim de kaptım. Kimi ilgilendirir, neyi ilgilendirir? Ya da nereden geldiği o virüsün neyi ilgilendirir? Sonuçta bazı tikleri kanser yapıyor. Ve aşı kanserden koruyor. Bitti gitti. O kadar sürekli savundayız ki. Hayır Asya çok mazbutuz. Biz öyle bir şey... Biz içki yasaklarına şundan karşıyız. Tabii ki alkolik değilim. Sürekli makbul sınırında savunu yapmak o kadar saçma ki.
Kardeşim hak ya, hak. Senin istediğin çizgiye, vasatına sığsın ya da sığınmasın. Temel hak yani. Her yaşam şeklinin eşit bir karşılığı olmak zorunda hizmetler anlamında. Şey, HP başından bahsederken şunu da söyledik. Sürekli sevişmediğimizi kanıtlamak zorundayız gibi. Evet. Biz hiç cinselliğimiz yok. Biz iki çocuk yaptık orada iki kere. Bir daha yoksa asla. Biz hiç görmeyiz birbirimizin yüzünü. Cinsellikte olduğuna emin değilim. Kutsal annelik olarak bize gökten anne çocuk gelmiyor muydu? Sevişiyor muyduk orada? O bize yükleniyor. Biliyorsun hemen anında biz kutsallaşıyoruz bazen.
Geldi sana da değil mi? Hamilekte mi geldi seninkisi? Hamilekte benimkisi şey oldu, kutsallık aşırı kiloyla geldi bana. Kadınlık gidince yerine kutsallık giymek zorunda kalıyorsun ya. Hala orada geldi yani. O gebelik ensesi, kıvrımlar, löpçük löpçüklükler falan böyle bir anda... Yani böyle işte xxxlarcı tişörtü giyiyorum, o bile yapışıyor falan böyle. O ara böyle bir Allah Allah, çok kısa bir sürede bu kadar kilo olunca çok şey yapamadım, hakim olamadım süreci. Ama açıkçası kutsallık bende geldi ve çocuk kendini ifade etmeye başlayınca da gitti. Yani öyle peygamberliği en kısa süreme ben olabilirim. Benim dönemimde bana vahiy indiğinde...
2 yıl kadar sürdü diyorsun. Ama bir terrible two'ya kadar inen o. Ama terrible two da çok fena canım yani. Tabi orada bir suratına böyle çarpıyor. Ama biliyorsun terrible twos, horrible threes, fucking fours, beşe artık isim koyamamışlar. Beşten sonrası da...
Tabii ve hani daha bunun üzerine ergenliğin net bir adı yok bence. Ergenliğe yeni bir tabir koymaya mecal kalmamış. Akademide de mecal kalmamış. O kadar sert ki ergenlik. Hepsine grey der ergenlik falan böyle. Bitmeyen bir çile olduğu için mesela şeyi hiç konuşamıyoruz biz. Toplum öyle bir annelik yaptı ki, verdi ki sıfat olarak. Cefakarsın, vefakarsın. Yemeyip yedireceksin, içmeyip içireceksin. Gerekirse hayattaki tüm tutkularını bir kenara park edeceksin. Ve o çocuk hayatı boyunca senin sırtında otuzuna da gelse sen gideceksin. Onun çocuğu olduğunda onun çocuğuna da bakacaksın. O torundan sen mesulsün. Hayatım bitti. Hiçbir sıfat bu kadar çok yükle gelmiyor.
Yurt dışında mesela insanlara annelerini soruyorsun. Başka kültürlerde. Annesini hep bir huyla tanımlıyor. Mesela diyor ki, annem diyor acayip kahkaha atar. Ama sokaktan falan duyulur, çok rahatsız olursun. Çünkü herkes annesten rahatsız olur ya. O mesela ondan rahatsız oluyor.
Bir başkası diyor ki, annem yine bu doğum günümde yok. Benimki çocukluğumdan gibi bırakıp bırakıp gezer zaten. Şu an Tibet'e gitti. Böyle. Bir diğeri der ki, annemin bilmem ne kursu var. Ölse illa gideceği için bu akşam bizimle yemeğe gelemeyecek. Prensipleri var bazı ülkelerdeki annelerin. Birine soruyorsun, annen nasıl bir insan? Şekerim su böreği, üzerine yapanı görmedim. Bir sarmasını ye. Harika bilmem nedir, anam anam, canım anam, kadın anam.
Bizde sürekli bir yemek tarifiyle. Bu bile karşıma geldi. Geçen mesela bana da oğlum söyledi. Bana sorduklarında annenin en meşhur yemeği yok. Bizde yok. Çünkü ben herhangi bir yemeği üç kere, dört kere yapamıyorum evde. Sıkıntı geliyor. Sürekli antin ve kuntin deniyoruz. Ekonomi yüzünden de böyle kırmızı havuç diye bir şey. Patatesten ucuz olunca ben gidip kırmızı havuç alıp bu ne diye onu yapıyorum. Brüksel lahanası, düz lahanadan daha uyguna gelince onu deniyoruz. Antin kuntin mantarları, işte bir şeyleri, bulafa... Sürekli böyle garip şeyler yaptığım için mesela benim bir yemeğim yok. Ve bu bizim evde bile yadırganıyor. Annemin x'i yok maalesef evimizde.
Bence sen yine benden iyisin. Yani Defne'nin benim iyi yaptığımı düşündüğü tek yemek şu renkli erişteler var ya. Hazır. Ne zaman uyanacak? Bunun gerçekten dünyanın en kolay yemeği olduğunu bilmiyorum. Gerçekten suda haşlayıp üzerine peynir koyuyorum. Kendime şey yapmak için anne sihri koydum falan diyorum yani. Hala altı buçuk yaşında olduğu için idare ediyor ama uyanacak bir yerde. Bende de şey var. Bu yemek çok güzel oldu çünkü içine paniğimi kattım.
12 dakikada bir yemek yapmam lazım ve bazı sebzeler acil haşlayıp yumuşanabilir misiniz? Gerçekten o şey çok zor yani. Bu hafta sonu Defne'de şeyin savaşını veriyorum. Yılbaşı geliyor ve arkadaşlarına işte yılbaşı hediyesi olarak şeker götürmek istiyormuş. Defne benim böyle bir kapasitem yok tatlım. Evde şeker yapamam. Akide mi olsun tarçın mı? Söyledi ki.
Anne o zaman koki yapalım. İşte böyle renkli renkli şekerlemelerle süsleriz. Ben böyle tatlım benim öyle bir vaktim de yok. Önce annenin gerçekleri hakkında oturup seninle konuşalım diye. Yani o şeyi sürekli korumaya çalışmak da çok zor yani. Sadece anne kimliğim yok. Başka kimliklerim de var. Ve hani o sürekli on topu havada döndürmeye çalışmak ve hiçbirini düşürmemeye çalışmak ve sonunda hepsinin sürekli yerde olması hali.
Ben şeyle barıştım. Psikoloji bilimi de yaygınlaşıyor yani. Herkes bir şekilde terapiye ulaşmaya çalışıyor. İmkanlarını zorlayarak. Bazen böyle şey diyorum çocuklara işte ergenlik tartışması yaşadığımızda. Ya sorun değil diyorum işte 30 yaşınızda gideceğiniz terapinin faturalarını ödeyebilecek kadar çalışayım diye. Orada diyorum anlatırsınız ya annem yüzünden oldu diye. Çünkü yapamayacağım yani daha fazla. Mesela hani sadece bakım vermek amacıyla bir an ihtiyacınız olur diye 24 saat evde bekleyemeyeceğim. Çünkü zaten yoksunuz.
Hani günde 3 saat falan eve uğruyorlar artık ergenlikte. O odalarında oluyorlar. Ama çıktığı anda sen orada ilk yardım butonu olarak ol talep ediliyor. Ama çok ziyan bir ömür o zaman. Bir 10 dakikalık ihtiyaç için orada duruyor olmak ya da 20 dakikada yapılacak bir yemek için bütün günü evde geçirip o olayı büyütmek. Ve şu oluyor sonra benim gördüğüm. Toplum böyle bir adammış annelik bekliyor.
Tamam adıyorsun çünkü bedeli çok ağır. Hani çocuk sana sitem ediyor. Etraftaki işte diğer veliler cık cık cıklıyor. Aha nasıl bunu takip edemediniz? Nasıl bunlara bakamadınız? Sizin nasıl haberiniz yok bu gelişmelerden? Onun baskısı altındasın. Diğer arkadaş çevresi üzerinden bir annelik şovunun içindesin. Ve diyoruz tamam o zaman her şeyimi bura kanalize edeceğim. Sonra ne oluyor? Üniversite geliyor. Ya da atıyorum üniversite evde olsun. 23 yaşına geliyor. Çıkıyor gidiyor.
Sen böyle hani 45-50'lerinde, hayatta hiçbir vasfı olmayan, artık pişirdiği yemeği tadacak insan bile bulamayan, çamaşır ve bulaşık yükü işte yarısına, üçte birine, dörtte birine indiği için psikopat gibi duvar falan çamaşır suyuyla silmeye kalkan, övgü alamadığı için artık evde onu övecek kimse kalmadığından iyice böyle özgüvenini yitiren, arkadaş çevresi azalmış, meziyetleri tükenmiş, Ve boğulmak üzere bir insan olarak kalıyorsun. Ve benim gördüğüm gerçekten böyle yapan kadınlar çalışıyorlarsa bir de çocuğun evden gitme süreci emeklilik dönemine denk geliyor. O böyle yapmak istedikleri birçok şey var gibi hissediyorlar. Emekliliğimde, emekliliğimde. Sonra emeklilik geldiğinde bunların hiçbirini yapacak güç, özgüven, bir hayat enerjisi hiçbir şey. Çünkü dünyanın aslında bir yerde en karşılıksız eforu çocuk yetiştirmek. Yani ben söylüyorum mesela yarın öbür gün diyorum başıma bir şey gelsin diyeyim. Aniden acile kaldırıldım ve siz dünyanın bir yerindesiniz.
Ha saçmalayıp apar topar gemileri yakıp... ...bütün parayı özel jet getirsin bizi falan. Öyle bir şey yapmayın. Benim arkadaşlarım var. Kendime bakabilecek kadar iyi bir hizmet, sağlık hizmeti alabilecek kadar bir şey... ...kazanırım diye düşünüyorum o zamana kadar. Çocuğa da yük çünkü. Bir sürü insan biliyorum... ...anne o kadar çaresiz ve vasıfsız kalmış ki... ...gidip yurt dışına çok iyi bir hayat kurduktan sonra... ...anneye konulan ilk ciddi teşhiste... ...pılıyı pırtıyı toplayıp... ...gelip burada anneye bakıyorlar.
Bu da hak değil, reva değil. Ya da anneyi paketliyorsun, yurt dışına, evlerine götürüyorlar. E bitti, saksısından da çıkardın kadını. Artık orada kurmaya mahkum. Bunu nasıl reddedemiyoruz anlamıyorum mesela. Anne, çok böyle üçüncül kimlik falan olmalı bence. Bir insan kendini ifade ettiği. Senin eserin kimliğin ne?
Benim en sevdiğim kimliğim... Ya ben soyadımı geri aldım Gizem. Bu benim en sevdiğim kimliğim olabilir. Yani kendi en gurur duyduğum nokta olabilir. 15 sene bir soyadıyla gezmek... Kitabım falan çıktı o soyadıyla. Bir sürü iş yaptım. Herkes öyle biliyordu. 15 sene aynı soyadı kullanıp bir senede Ayşen Şahin oldum. Herhalde soyadımı çok seviyorum. Onu çok hızlı...
O benim en büyük şeyim olabilir hayatta. Kendime öz güvenimin geri geldiği iş olabilir. Hayatta en sevdiğim kimliğim de beni etrafta insanların neşeli bilmesi. Ben neşeli bir insanım. İçeride de öyle misin? Nasıl? İçeride de öyle misin? İçeride de yani ben kendime de şaka yapıyorum ve bir arkadaşım vardı. Bir seyahat ve çok güldüğüm bir hanım.
O da yurt dışında yaşamaya başlamıştı. Onun yanında gitmiştim. O da yurt dışında, yalnızlıktan baya bir içine kapanmış. Çok az konuşur olmuş. Ben kenken monologlarımı devam ettirdim bir gün, iki gün. Üçüncü gün manzaraya karşı kahve içiyoruz. Ve çok uzun bir süredir sustuğumu fark ettim. Dönüp ona dedim ki, o kadar uzun ve sürekli sustun ki... Bak sonunda susmayı öğrendim. O da döndü dedi ki, fena mı oldu Ayşen?
Ben dedim ki, ya benim dışarı vurduklarım... ...içimde dönünün onda biri. Yani her aklımdan geçirdiğimi söylesem kafayı yersin. Çünkü evde de böyleyim, kendi kendime de böyleyim. İçimde sürekli bir şey patlıyor. Yani kaldırım taşıyla ilgili bir şey kopuyor içimde. Çok azını öğrendim artık süreç içerisinde susmayı. Zaman zaman. Gerçekten az önce sen buraya geldiğinde ben eşimle podcast çekiyordum. Orada konuşmakla ilgili bir espri yaptık. Benim hiç susmamamla ilgili bir espri yaptık. Ben de aynı şeyi düşündüm. Yani ben gerçekten içimde konuştuğum her şeyi dışarıda söylüyor olsam... ...yani zaten susabilmem mümkün değil. Yani benim zihnimde aynı anda bir milyon tane ses konuşuyor. Aynı şekilde. Bu bence kadınların mı ortak noktası? Acaba hani biz tuhaf insanlar...
Bizim bir sıkıntımız var mı hocam çözülmesi gereken? Bir ilaç falan almalı mıyız acaba? Ya da lobotop hani beynin bir kısmını bir yerde bir şey yapsak mı? Bir şey regüle etmeyi öğrendik zaten ama bence yani bu noktadan sonra yapacak bir şey yok. Bu yaşa gelmişiz ya bu kadar sesle. Ben küçükken bu kadar çok farklı sesin içimde olduğunu idrak ettiğim ilk zaman ne yaptığımı söyleyeyim mi? Öğretmencilik oynayıp farklı öğrenciler varmış gibi yapıyordum.
Sonra giderler diye düşünmüştüm. 40 yaşındayım, hala burada bir sürü ses var yani. O yüzden bir yere gitmiyorlar. Konuşmaya devam ediyorlar. Bana da mesela geçen kızım şey diyordu. Şimdi önemli bir online teste gireceğim. Ve diyor ses yapmanı istemiyorum. Tamam kesinlikle seninle konuşmuyorum.
Anne dedi, evdeki herhangi bir nesneyle, kafandaki düşüncelerinle, mutfakla, kettle'la, herhangi bir şeyle konuşmanı istemiyorum. Dümdüz susabilir misin? O an fark ettim çünkü ben bazı şeyleri gerçekten çok sesli düşünüyorum. Kendime de konuşuyorum. Yapacaklarımı kafamda saymaya yetişemediğimde sesle saymaya başlıyorum. Şimdi bunu yaparsam 10 dakika sonra buna yetişebilirim falan gibi.
Ama bir yandan şey gibi de hissediyorum. Ya hayat böyle evde de öyle olur ya. Mesela çok küçük bir oda vardır. Önce dersin ki, ya bu odaya hiçbir şey sığmaz. Ufak bir kanepe koyayım sadece. Sonra dersin ki, ya bu kanepeyi kapadığın zaman... ...şuraya bir çalışma masası alabilir. Bunun üzerine bir kitaplık yapmasam mı? Şuraya bir küçük puf atmasam mı? İki çay içebilir miyim? Sonra o odanın ne kadar çok şey alabildiğine insan hayret eder. Koca bir yaşam orada. Çiçekler, saksılar, kitaplar vesaire. Hayatta biraz böyle diyorum. Belki çok şey düşünüyoruz, çok konuşuyoruz... ...ve çok yaldır yaldır yaşıyor gibi hissediyorum kendimi. Sürekli oradan oraya koşuyorum. Ama diyorum ki, bu küçük oda...
İçeride bir şey koydukça daha bir güzel oluyor. O tek kanepe halini de istemiyor gibiyim. Bunun bedeli de yorulmaksa, yıpranmaksa, bazen sağlık sorunları yaşamak vs. Tamamım buna. Bu çok kazan kazan bence. Çünkü böyle daha dolu dolu oluyor. Daha keyifli oluyor. En başta dedim ya mesela vasata tahammülüm yok zaten. Bitti. Bu son 20 yılda. O insanların mesela hani bir köye balıp domates ekeceğimleri bana böyle şey geliyor. Allah'ım bunu nasıl hayal edebilirsiniz diyorum. Koca bir dünya var dışarıda. Ya ne demek domatesi? Alayım bir saksı ben sana koy balkona. Ama hani mesela harika bir konser olacak önümüzdeki. Nefis bir işte söyleşi var. Seminer, panel. Yani bilmiyorum tiyatrolar. Ya nasıl gidebilirsin diyorum. Bu kadar her şeyin göbeğinde yaşarken bir sıra domates ve biber miydi ya? O kadar... Bu mesela benim inanamıyorum şu an. O kadar oluk oluk akıyor ki hayat dışarıda.
Bu söylediğin bana o kadar tanıdık geldi ki. Az önceki podcastlarda domatesten bahsediyordum. Hayatımızın bir noktasında biz, Amerika'nın çok kırsal bir yerinde, evin önünden at arabaları falan geçen bir yerinden bahsediyorum. Şaka yapmıyorum. Böyle amişlerin ortasında yaşıyoruz. Ben çok severim bitkileri falan ama Allah'ım bunu dünyanın en güzel bahçesine verseler, önümden arabalar geçsin, üzerime yağmur suyu sıçrasın, korna sesi duyayım, insanlar dolaşsın. Ben istemiyorum bu kadar fazla. Çok huzurlu bu, fazla huzurlu. Atla bir yere kadar.
At Murat'tır bir yere kadar. Ya o fazla huzur batıyor bana. Yani o böyle hareketliliği ve koşturmayı ve işte yorulmayı. Ne bileyim böyle. Ama günün sonunda bir işe yaradım demeyi ya da hani bugün de bir şeyin mücadelesini verdim demeyi ya da işte olsun ya hani bu beden 40 yaşında belki hani daha iyi bakılabilirdi ama yani ne olacak eninde sonunda öleceğiz demeyi ben daha çok seviyorum mesela. Evet yani bende öyle bir şey.
yazarsınız şimdi rahat rahat uyu. Bir ömür uyumadık ama bence insan zaten öğrenme isteğini kaybettiği zaman yaşlanıyor. O yüzden mesela, ya tamam hadi gidelim köylük yerde kırsal tarım yapalım. İlk sene işte domates, patlıcanı nasıl ektiğimizi, piştiğimizi de öğrenip mutlu olalım. İkinci sene meyve ağaçlarına aşı yapalım, mutlu olalım. Ama çok kısıtlı bir öğrenme alanı. Ben tam arkadaşlarım bazen kaos bağımlısı diye dalga geçiyor ama
Her gün bir şey öğrenmekten çok zevk alıyorum. Yani bu yeni bir sokak ve o sokaktaki bir apartmanın tarihi de olabilir önünden geçerken denk geldiğimiz. Ya da ha çok heyecanlanıp gittiğim bir panelde öğrendiğim acayip bir edebiyat akımı da olabilir. Hiç bilmiyorumdur mesela ve bir şey öğrenebilmek çok mutlu ediyor. Tiyatroya gitmek çok mutlu ediyor mesela. Ona erişebilmek bile beni mutlu ediyor. Bir konser, festival mesela zevk aldığım sürece... ...hiç yaşlanmazmışım gibi geliyor. Çünkü yaşlılık böyle bedenle vesaire değil... ...çok ruhla ilgili bir şey. Oradan bir tek korkuyorum. Hani bir gün eğer ben de... ...ya işte örgümü örmek istiyorum evden çıkmadan... ...üç gün dediğim gün yaşlandım... ...diyeceğim kendime. O olana kadar... ...bedensel yorgunluk... ...bıztırız şimdilik. Ama bir de işte dediğim gibi şeyden de çok korkuyorum. O Vasat'ın, Selin'in... ...bizi alıp götürmesinden... ...çok korkuyorum. Kendi kendime böyle...
Sürekli bir donkey shot gibi hani çektim kılıçları vasatın üstüne yürüyelim. Asla bu öngörülü kabullere düşmeyelim. Hayır o konuyu o konuda tartışmayalım gerekirse atayım kendimi öne, beni harcayın. Gerçekten içkiyi savunmak memlekette bana kaldı ya. İnanamıyorum. İki çocuk annesi, bir iletişimciyim. 1.60 boyunda kare ciğerimin boyutu belli.
Ya bu ülkede içkiyi ben savunuyorum, inanamıyorum. Herkes bir şekilde ya işte bu işi sorumlu içme üzerinden bir şey anlatıyor. Mesela B10'nun savunulacak yerinin bu şıkır şıkır ve herkesi kucaklayan tüm marjinalin kendine bir alan bulabildiği içkiyle eğlence hayatı olduğunu anlatabilme derdi. Bana kalıyor bazen. Zevkle yaparım. İçinde yaşayarak yaparım. Ama başka yerden savunulduğunda deliriyorum. Beyoğlu bir şekilde dünyada eğlencenin 24 saat hızının hiç kesilmeden yaşandığı çok nadir bir adam. Gerçekten öyle. Korunması gereken nokta da burası. Her kesimin çılgınca eğlenebildiği, evet bunun içinde gece kulüpleri de olacak, gay barlar da olacak, afro afrikan clublar da olacak, türkü barlar da olacak, her şey olacak. Yani evet bunun içinde her cinsel yönelim özgürce partileyecek. Bunu dile getiremiyorsanız tamam ben getireyim sorun değil.
Ekmeğimden edersiniz, eve tebligatlar gönderirsiniz. Ama böyle bir şey yüzünden üzülmek bile bir zevk benim için. Çünkü savunacağız. Bu bir hem bir semte hem bir yaşam şeklini sonuna kadar savunmak. Onu söyleyecektim. Sen bir yaşam hakkını savunuyorsun aslında. Belli bir şekilde yaşayabilme, belli bir şekilde derken yani normal, insan gibi birbirine...
Bir şey empoza etmeden, herkesin olduğu haliyle yaşayabilmesini savunuyorsun aslında. Ya bu savunduğun şekilde benim... Yani bilmiyorum, bu benim tespitimi yanılıyor olabilirim. Sen ne olur beni düzelt ama... Başka birine bir dikte de yok. Sen sadece... Böyle bir yaşam var yani. Bu şekilde yaşıyorduk zaten biz. Evet, görünür kılmaya çalışıyorum. Bu çok güzel bir yaşamı anlatmaya çalışıyorum. Ve insanlar böyle... Elbette ki Türkiye'de eğlenmek artık sınıfsal bir şey oldu. Ama bir kesimin de ihtiyaç önceliklemelerine baktığımda şöyle görüyorum. Kendinizi, özellikle mesela beyaz yaka dünya için söyleyeyim.
Kendinizi ifade ettiğiniz gömlek markasındansa... ...kendinizi ifade edebildiğinizi düşündüğünüz ve özgür konuşabildiğiniz... ...bir meyhane sizi daha iyi taşır aslında. O yüzden ortaya çıkıp, biz meyhaneye gelemiyoruz, paramız yok deyip... ...iki bin liralık bir gömlek giyiyorsanız orada dikte ederim, anlatmaya çalışırım. Çünkü başkasının yarattığı bir markaya çok para vererek kendini ifade etmek... ...aslında çok normal bir şey değil benim için. Ama bir yere müdavim olabilmek, kendin gibi insanlarla tanışabilmek, sosyalleşebilmek, bir kültürü koruyabilmek... Yani rakı bu ülkenin gerçek milli içkisi mesela. Buna nasıl içildiğini, adabını başkalarında görebilmek, dans edebildiğini görmek ve bununla hep genç ve...
Heyecanla hayatı, hala kucaklayan bir insan olduğunu fark edebilmek, bir semtin içinde hala özgürce güneşi doğurabilmek, sabaha kadar eğlenebilme hissini yaşayabilmek. Bunlar insana bir üstüne giydiğim arkadan çok daha fazla değer katar diye düşünüyorum. Bir alan açar, bir yaşam alanı açar. Bir paylaşım alanı açar. Kendi gibi insanlarla sosyalleşmesini sağlar. Başka bir şey dinleyip duymasını sağlar. Yani aynı ücretli platformlardan seke seke bir sürü diziyi ikinci üçüncü kere izlemekten de daha iyi bir şeydir. Dolayısıyla evet eğlenmek sınıfsal ama sınıf mücadelesinde mesela hepimizin soğan ekmek yediği bir fakirlik edebiyatını kısıtlamaya da karşıyım.
Bizim işçi ve emekçi sınıfı için, işçiler için veren o mücadele... ...bu sınıfsal mücadele de varmak istediğimiz nokta... ...her ne kadar insanlar üstüme gelse de bence diyorum ki çıtaşı olmalı. Asgari ücretle işe giren bir adam blended whisky içer... ...usta başı olduğu gün artık single malt'a geçer. Öyle hani yarım kilo kıyma bir ayda üzerinden... ...siz bir yaşam tahayyülü tartışamazsınız. İşçi içsin ya da içmesin... ...o sepeti baz alırken bunu göz önüne almak zorundasınız.
Ailesini götürdüğü restoranı göz önüne almak zorundasınız. Her işçi asgari ücretli ailesini ayda en az iki kere yemeğe götürebilmeli. Ustabaşı olduğu anda her hafta bir kere ailece yemeğe ve mutlaka her hafta bir kere dört kişi sinemaya gidebilmeli. O paketin içinde bunu koymadığınız sürece tartıştığınız şey ölsünler mi?
sürünsünler mi? O bir yaşam tahayyülü değil. Böyle bir sınıf mücadelesi olamaz. Şimdi biz gidip bir yerde, atıyorum ben bir Kadeh Raki'yle fotoğraf paylaştığımda bir de sosyalist olacaksın ve sınıf mücadelesi. Arkadaşım ben hani birlikte soğan yemek üzerine bir mücadele verilmesinden yana değilim ki. Ben hepimizin o masada yan yana oturmasından yanayım.
Zaten öyle bir beklenti bazal metabolizma gibi. Yani hani hayatta kalsın yeter gibi. Neden hayatı daha güzel yaşamayı hedeflemiyoruz? Yani mücadele ettiğimiz insanların hayatı daha güzel, daha anlamlı, daha keyif olarak, daha kendi gerçekleştirme alanları olarak yaşamasını istemiyoruz. Ya öyle bir şey sıkıştı ki hayatımız, çok acayip. Eskiden de böyle sevdiğimiz diziler vardı ama ya insan şu an yaşamdaki tek zevkin ya da söylemek istediği şeylerin karşılığını televizyonda izlediği diziye indirgeyebilecek kadar küçülmüş olabilir mi?
Hepimiz kira krizinden, barınma krizinden konuşuyoruz. Hepimiz et fiyatlarından konuşuyoruz. Bir zamanlar böyle felsefe yapmak, birbirine kitap önermek, film konuşmak için kurulmuş WhatsApp gruplarında market kampanya broşürleri geziyor böyle. Hani arkadaşlar yüklenin tuvalet kağıdına bak bir daha bulamazsınız bu fiyata falan. Şimdi bunun adına biz yaşamak diyoruz. Ya bu hayatta kalmak. Yaşamakla hayatta kalmak arasında çok
...kalın bir kırmızı çizgi var. Bu artık bir hani kölelik rejimi. Mesela öngörülü kabule yeniliyoruz. Mesela şey diyemiyorum artık. Kardeşim işte bir insan işçi kalarak... ...çocuğunu yurt dışı seyahatlere gönderebilmeli. Sen işte ortam algın bitmiş. Sen kör kendi semtinden. Millet aç, aç. Ya ben onu diyorum. Millet aç, ekmek verin diye bir mücadele olmaz. Çünkü o dediğim gibi gene sıfır zemini. 101 o.
İnsan aç kalmamalı. Yaşam tahayyürü dediğimiz şeyde işçi ve emekçi çocuğunu ister okumak için ama gerekirse sırt çantasıyla bütün dünyayı geçsin diye hayatında bir ya da iki kere yurt dışına gönderebilmeli. Atla deve bir şey değil. Dünyadaki bütün ülkelerin işçi sınıfı bunu çocuğuna verebiliyor. Ya da çocuk gidiyor, iki yaz çalışıyor. İki yaz çalıştığı para buna beş ülke gezmeye yetiyor. Biz yapamıyorsak, sorun benim bunu dile getirmemde değil, yapamıyor olmamızda. Bir kere artık o çıtayı, o vasatlık tartışmasını reddediyorum. Bu beni çok boğuyor. Bütün mücadelede...
Hangi alan olursa olsun oraya geliyor. Bu kadar vasat bir hayatı kabul edemeyiz. Bu kadar vasat bir tartışma üslubunu, bu kadar sığ bir yaşamı bunu kabul ediyor olamayız. Hayat baya bütünleşik, şıkır şıkır ve çok güzel bir şey yaşamayı bilene.
Ayşen şimdi bir sürü soru var aklımda. Aslında yani keşke bu podcast 5 saat falan sürse. İkimizin de potansiyelini alınca, Haluk Levent'in dünyanın en uzun konseri rekoru vardı ya. Dünyanın en uzun podcastı falan. Gerçekten olabilirmiş. Sen ihtiyaç molasına gittiğinde ben konuşmaya devam ediyorum. Asla epsi yok. Susulmayan podcast. Gerçekten süper oluyor. Mesela şu soyadı mevzusu da benim çok sormak istediğim bir şey bir yandan ama... Dur bir dakika, onu sorayım. Tamam, tamam. Olmadı, biraz şey yapıyoruz. Bir yerlerden başaracağız biz bunu bence. Soyadı mevzusu şu yüzden çok önemli söylüyorum. Zaten aslında mesela ben Gizem Sürenkök kullanıyorum. Benim resmi soy isimim Gizem Sürenkök Ulutağan. Ama yani Ulutağan yokmuş gibi hareket ediyorum çoğu zaman. Başım darda giriyor bu yüzden ama... Sırf o da şeyden... Şimdi artık...
Düşünebiliyorum Ulutan soy ismini. Ama onun işiyle uğraşmak istemiyorum. Yani bu beni çok rahatsız ediyor. Neden bizim soy ismimiz... Neden bir başkasının soy ismine geçmek zorundaydık? Ya da onu da eklemek zorundaydık. Yani böyle kuyruk gibi peşimize. Evet. Üç isim taşımak da çok sakindi. Çok zor çünkü. Form doldurduğunu düşün. Sürekli kutucuklara denk Ben geliyor. ona yaptığımı işittim yani. Bir de süren kök, unutan... Senin zaten Kutat Kubilik gibi dersin. Şiir dizisi Gizem, süren kök, unutan. Ya gerçekten benim mesela bak eşimle ilgili en hoşuma giden özelliklerden biri şu. Ben dedim ki evleneceğimiz zaman ya ben iki soy isim de yapamam yani. Bana çok fazla gelir. Her yere yaz aynen söylediğin gibi. Dedim senin soy ismini alayım geçeyim yani gerek yok. Ben dedi seni Gizem süren kök olarak tanıdım. İstemem ben senin Gizem, unutan olmanı.
Ondan sonra iyi ki demiş apayrı ama iki soy isimle yaşamak da çok zor bir şey. Ben sırf o çok zor olacak diye almamıştım. Çok pişmanım tabii ki. Ama çok acayip kendini biri olarak var ediyorsun. Sonra mesela boşanıyorsun. Hoppa! Bu şey gibi düne kadar vay kikisin, boşandın Elsik aldın anladın mı? Nasıl anlayacak millet aynı?
Aynı insan olduğunu düşünüyorum. Ben kitap yazdım eski soyadımla. Şu an mesela kimse bilmiyor. İlk kitabımda yeri çok başkadır. Çok severim o kitabımı. Yok, çok sağ olsun birisi Goodreads'de falan birleştirmiş. Gözlerim doldu. Gerçekten o arkadaşı yemeğe falan götürmek istiyorum. Dünya en iyi insanı bence. Bunu düşünüp yaptığı için. Onlar gitti mesela.
Ya da işte atıyorum daha önce Eski Soyadım'la yazdığım bir sürü dijitalde yazı vardı. Mümkün değil artık toparlamak. Ve şey hani anıldığın ismi bazen hâlâ oluyor işte bir yayında vesaire. Mesela 6KJ geçiyor. Eski Soyadım hayda. Ya annem falan yanıyor telefon böyle. Neler oluyor, neler oluyor, neler oluyor. Herkes de bir panik. Ya editörün hatası oldu. Şimdi bu çok zor. Bir geçiş. Bir de aklım olsa bunu yapmazdım gerçekten. Kimseye tavsiye etmiyorum. Ya hayatta her şey insan için diyoruz ya. Her şeyin en iyisini düşünmek lazım. Ama günün sonunda birinci öncelik insan kendi olmalı. Hani hiç kimse için çok büyük tavizlere girmeye gerek yok. Annelikten de bahsettik mesela. Hani eşit denk bir ilişki ama soyad almak bile bir taviz aslında.
Verdiğimiz her taviz bir gün bize, kendi adımıza üzüntü olarak dönecek. O tavizi vermeden önce kazandıracağı kadar kaybettireceklerini de düşünmek lazım. Bu evlilik için de öyle bence. İlişkiler için de öyle. Çocuk yetiştirirken de öyle.
Hayatımızdan verdiğimiz her ödün bize çok büyük bir pişmanlık ya da ukde olarak geri dönebilir. Onu bir hesaba katmak gerekiyormuş yapmadan önce. Ben hasbelkader sonra fark ettim bir yıl içinde geri alabildiğimi. Çünkü şöyle bir şey oldu herhalde. Ben bunu bilmiyordum. Boşandıktan sonra ben işte kendi yaşam tahayyülümle...
Bir yaşamaya başladım. Aman Tanrım! İlk kez sadece kendi takvimim var. Hiç kimsenin takvimine uyumlanmak zorunda değilim. Sadece benim iç seyahatlerim, sadece benim gitmek istediğim oyun, sinema, film, benim istediğim arkadaşım.
O böyle hani gemini koparma şeyi var ya. Herkese gidiyorum. Söyleşimiz var, gelir misiniz? Saçmalamayın hemen oradayım. İşte bir panelde ne? Tabii ki konuşuruz. Konu ne? Hemen üzerine ben çalışayım. Yayını alabilir miyiz? Derhal bağlanabiliriz. Benim takvimim. Ben sıkıştırırsam olur. Ha böyle ne kadar çok sıkıştırabileceğimi görmek için bir yıl içerisinde o kadar çok iş yapmışım ki. Çağda her yere gitmişim. Bir anda böyle inanılmaz çok insanla tanışmışım.
Ve bir yıl içinde ben olmuşum. Yeniden ben olmuşum. Yani ergenlikte bıraktığım beni bir yıl içinde geri buldum. Kendi adıma çok şey vardır ya, kendimize dalga geçeriz. Aferin kızım hikaye. Omzuma bir öpücük kovduruyor. Kız aferin. Çok iyi koştun. Yorulduk ama ne güzel oldu. O çok güzel, keyifli bir coşma senesiydi. Hala mesela aynı coşkule gidiyorum. Bazen arkadaşlar diyor ya bir dursan mı? Çünkü ben hep panik halindeyim. Ve hep mutlaka yapmam gereken 7 şey vardır ama dur bir dakika mutlaka bir aralıkta yakalayacağızdır 8.yi sığdırmak için. Bu hani beni de çok yoruyor. Kendi sosyal arkadaş çevremi de bazen çok yoruyor.
Ama durunca da mutlu olmuyorum ya. Durunca da işte Vasat'a teslim olduk gibi geliyor. Bir sezon dizi izlediğimde ben çok moralim bozuluyor. Benim diyorum başka hayatta bir işim yok muydu da ben... ...sekiz saat bir şey izledim ya durduk yere. Ya nasıl bir sekiz saatim var benim de böyle... ...yattığım yerde bir şeyler atıştırarak şuna harcadım. Bunu gel git yaya yaya üç ayda... Hani izle, bu neyin boş vakti bu kadar. O bile rahatsız ediyor mesela beni. Yapılabilecek o kadar çok şey var ki. Dizileri bir şeyin arka planı yapıyorum ben. Yan gözle değil mi? Bulaşığın arka planı falan gibi. Çorap çiftleme şeyi. Biz evde üç kişiyiz. Ne kadar çok çorap çiftlendiğini... Biz de 3 kişiyiz ve gerçekten tahmin edebiliyorum. Nasıl o kadar çok çorap oluyor ve ne kadar çok kayıp tek çorap oluyor. Daha paylı bir insan yani. Geçen çorap fiyatlarını gördüm ve maalesef yaptım. Gerçekten yani çoraptan zenginiz yani. Şükür çorabımız var yeterince. Gerçekten. Bu da enteresan şeyler. Gerçekten mesela bazen ben bir ara tuvaletkiyatı dedin ya. Bir ara gerçekten pandemi döneminde bir indirimde çok tuvaletkiyatı almışım. Bakıp bakıyorum çok iyi yatırım yaptım.
Gerçekten yani hani böyle... El alem altına gümüşe yatırdı, ben tuvalet kağıdına yatırdım yani. Taşındık. Gerçekten taşımacılar tuvalet kağıdı taşıdı. Kutu kutu, koli koli. Ama dedim çok iyi yaptık yani hani bu sayede. Geçenlerde buzdolabı bozuldu. Ya 10-12 yıllık buzdolabı. Ya ben Enginar'ıma ağladım. Donmuş Enginar'a ağladım. Hani çocuklar ya sence mantıklı mı şu anda dünyanın parası...
Buzdolabı gitti. Yenisi aldı. Senin Enginar'a. Ama diyorum buzdolabının ömrü bitmişti. Enginar yatırımımdı benim. Ben oraya yatırım yapmıştım. Ya Enginar dondurmak ve bazı donmuş gıdalarım benim yatırımımdı. Ya orada böyle ne bileyim hani etler vardı, bir şey vardı. Yüze dört yüz getirmişti tamam mı? O iyi bir yatırımdı ve... Ya bunu anlayamaz. Bunu yapmayan anlayamaz. Banka hesaplarımı blok etmiş gibi oldum. Aynen öyle. Pazara gidersin mesela, 9 kilo değil 10 kilo barbunya aldığın zaman sana oradan 3 lira indirim yapar ve o bir yatırımdır yani. Akıllı bir yatırımdır. Aynen öyle. Buzluğa koyarsın ve kışın yersin yani. Ben kasa arkası ürün bağımlısı oldum ya. Ekonomik kriz yüzünden. Bak bir mağazaya giriyorum önce kasa arkası promosyonada kasadaki broşüre bakıyorum. Ne indiriyorum. Bazen bakıyorum işime yarayan bir indirim yapıyor. Yarın yaparım ya. Yarın başka şey açıklanır. Yeni kasa arkası.
Durduk yere para harcamayayım diyorum. Nasıl provasyonlardan yararlanmayacağım. Yarın artayım. Gerçekten çok enteresan bir... O şey beni çok rahatsız ediyor. Ben Türkiye'ye dönme kararını verdiğimde 4,5 sene oldu biz gelin. Neredeyse 5 sene oldu.
Bununla ilgili size çok şaka yapılmıştır diye hiç bir şey demiyorum. Yangının üstüne koşanlar. Gerçekten, inanılmaz çok laf işittik. Ben hala çok mutluyum bu arada. Burada olduğum için gerçekten çok mutluyum. Ara ara bir deli miyim ben diyorum, sonra yine çok mutlu olduğumu fark edip devam ediyorum. Ama şey, duygusu üzüyor beni gerçekten.
...sürdürmeyi hayal ettiğim... ...şeylerin ve geldiğimde sürdürebildiğim şeylerin... ...şimdi sürdüremiyor oluşu. Yani bu... ...gerçekten mesela sanatsal faaliyetler de olsa... ...ya da işte ne bileyim... ...almak istediğim bir kendime... ...ne bileyim işte... ...ekstra, normalde ihtiyacım olmayan ama... ...ya şunu da alsam güzel olur dediğim bir şey de olsa... ...ya da bir seyahat de olsa... ...ya bunları düşünmek zorunda kalmak... Gerçekten o başta konuştuğumuz yani bir standart hayat vardı zaten. Yani onu sürdürememek bence insana en çok koyan. Evet, bir dakika. Şimdi insan öyle bir... Eskiden... Nasıl diyeyim? Bak konuya nasıl başlayacağımı şey. Şöyle anlatmaya çalışayım. Şimdi son 20 yılda hayat çok dar alana sıkışınca insanlar...
Yaşamak benim için ne anlam ifade ediyor diye sorgulamayı bıraktı. Çünkü buna vakitleri ve buldukları anda da ona dair bir umutları kalmadı. Şimdi yaşamın senin için ifade etmesini, resim yapmak olduğunu bulsan ne yapacaksın? Yapacak tuvali alacak para kalmamış. Bulmak daha tehlikeli bir noktaya geldi. Yani o vasata sığmak, en azından hayatta kalmayı... Sağlar noktaya geldi. Oysa ki mesela insan üzerine düşündüğünde kendine bir yaşam tahayyülü çizebiliyor. Mesela oturmak istediği semti belirleyebiliyor. Arkadaş olmak istediği insan profilini belirleyebiliyor. Kendi rutinini...
...kendi seçebiliyor. Mesela şunu diyebiliyor, ben... ...otuzlu yaşlarıma geldiğimde... ...her sabah... ...evime yürüme mesafesindeki bir parkta mutlaka kırk dakika koşup... ...bisikletimle işe gidip... ...her akşam müdahale olduğum bir restoranda... ...şu şu insanlarla sosyalleşip... ...yılda iki kere de... ...işte önce Avrupa kıtasından başlayıp... ...uzak doğuya doğru açılan, seyahatler planlayan... ...ve işte... ...evinde şöyle bir odayı böyle dizayn etmiş... ...hayalindeki açık mutfağı yapabilmiş...
Şimdi bu zaten yaşam tahayyülü. Ben mesela 40'lı yaşımda çok uzun yıllar emek verdiğim ve hayal ettiğim, üniversiteye geldiğimde, Beyoğlu'na ilk çıktığında hayal ettiğim yaşamı kendim kurmuştum. Yani 20 senemi almıştı. İş yerim Beyoğlu'ndaydı.
Evim Beyoğlu'ndaydı. Sabahları en sevdiğim sokaktan ıslık çalarak ve her seferinde sevinçten, mutluluktan nefesim kesilerek işe gidiyordum. Birlikte çalıştığım tüm arkadaşlarımı çok seviyordum. Çünkü hepsine seçilmiş insanlardı benim için. İş çıkışı koşarak eve geliyordum. Markete uğrayıp çocuklarıma yemek yapıyordum. Ve akşam saat on gibi onlar yatarken de...
Beni mutlaka birileri rakıya çağırıyordu ve hemen ayağıma botlarımı giyip ev kıyafetimle 15 dakika sonra o sofraya çökebiliyordum. Mükemmel bir hayattı ve ben yapmıştım. İstediğim hayatta buydu. Bu arkadaşlarım müzisyendi, iyi yazarlardı.
Benim hak ettiğime inanamadığım güzel insanlardı. Dostluklarına minnettardım. Ve ne oldu? Pandemi geldi. Emlak krizi patladı. Biz artık full remote çalışıyoruz. Ben hala o sokakta geçemem ve ev sahibine davalıyız. O evden atılacak mıyım bilmiyorum. Birçok arkadaşım semtten taşınmak zorunda kaldı bu kriz için.
Rakı sofralarının oturan kişi sayısı çok azaldı. Çünkü artık hesabı o kadar da bölemiyoruz. Ve takip edemediğinde... Ya bir dostunun hesabını takip etmek utançtır. Kimde varsa o kapatır değil mi? Artık bunu bile kimse yapamadığı için sayılı insanla masaya oturabiliyoruz. Ve oturduğumuz masalı...
Meyhaneler de bir bir kapanıyor. Sofya'nın meyhanesi kapatıyor bir ocaktan sonra mesela. Kalbim sıkışıyor. Öküz oturdu üstüme. Bunu atlatabileceğim de çok zor. Büyük kayıplar bunlar İstanbul için. Bunlarla yüzleşiyoruz mesela. Ayda böyle bir travma geliyor. O da mı kapanıyor? Bu mu gidiyor hayatımızdan? Ömrümüzdeki bir güzel kapı daha mı gitti, söküldü yerinden? Bu gitti mesela. 45'imden sonrası için çizdiğim yaşam tahayyülünde... Çocukları üniversiteye gönderince ufak ama cumbalı bir yüksek tavanlı eski beyoğlu evinde... ...denize karşı masamı koyup romanımı yazmak istiyordum. Bitti. Bunun maliyeti ayda 70 bin şu an bana. Böyle bir şey yok. Artık o yüksek tavanlı... Rezerv alanı ilan edildi zaten. O cumbalara da çökecekler. Yüksek tavana da çökecekler. Ve benim yazdığım romanı da okuyabilecek bin kişi kaldığı için... ...hani o romandan ekmek yiyebileceğimi beklemek de hayal zaten. Ekmek yemesen de yaz ama Ayşen bence. Onu yazabilmek için artık hayatı rayına koyup, bu kadar ekmek parası peşinde koşmuyor olmak gerekiyordu. Çok haksın, çok haksın. O romanı yine yazacağım ama ben söyleyeyim büyük ihtimal kıyıda, köşede. Bakalım mahkeme süreci sonucu hala B10'da olabilecek miyim? O roman B10'da geçiyordu. ...gitmem gereken yerler olacak ama ben her gün Bayrampaşa'dan gelip otobüsle... ...B10'da roman yazmaya mı çalışacağım bu işler arası? Oraları bilmiyoruz mesela. Nasıl büyük bir şey tahayyül etmişim... ...dünyanın geri kalanı için küçücük, iğne başı kadar ya. İstediğim evde manzaraya karşı bir şey yazacağım. Ve B10'da bu manzaradan 100 bin tane falan konut var. Birinde bir masa istiyorum. Ve şu an artık onun benim olmayacağını biliyorum. Bence söylediğin şeydeki en kötü özelliklerden bir tanesi, insan ilerledikçe hayatta belirsizliğin azalmasını bekliyor bazı anlamlar. Çünkü çok uğraşmışız zaten o kontrole sahip olmak için.
Bütün hayatta verdiğin mücadelede, her türlü mücadelede... ...yani anne olarak da, kadın olarak da, siyaseten de... ...her şeyinle belli bir yere varmaya çalıştığın için yapıyorsun onu. Sonra bir anda müthiş bir belirsizlik çöküyor. Nerede oturacağını bilemiyorsun, ne yapacağını bilemiyorsun. İki sene sonra ne koşullarda yaşayabileceğini bilmiyorsun. O belirsizlik hali çok zorluyor insanı.
Çok doğru. En zorlandığımız şey zaten bu hani beklemek öldürür, belirsizlik öldürür insanı. O çürütüyor. Bir de işte mesela mağdur edebiyatından o kadar tiksindim ki mağdur olduğumu kabul etmemek için çok büyük bir efor sarf ediyorum. Mağdur edemezsiniz beni diye bir savaş yürütüyorum içimde. Çünkü tiksindim gerçekten mağdur edebiyatından.
En ufak bir şeyin karşımıza böyle çok büyük bir zulümmüş gibi yansıtılmasından ve gerçekten zulme maruz kalanların böyle dimdik durduğunu görmekten bende bir mağduriyet alerjisi oldu. Ya tamam diyorum sen benim elimden bunu alırsın ben de bunu böyle yaşarım. Sen diyorum buradan saldırırsın giderim buradan bayrak açarım. Sen beni bu sınırlara hapsetmeye çalışırsın. Ben iyice kendime bile aykırı gider. Ben dime sığmaz alışarım. Yani böyle sürekli bunun bu yorucu bir şey. Çünkü artık olmuş olmamız gerekiyor bu yaşlarda. Kırkından sonra ben oturmuş bir karakter bekliyordum kendimde. Ama şu an içimden neyin çıkacağını da öngöremiyorum. Çünkü mağdur olmamak için hakikaten her şey olabilirim.
Ve bu kadının hapsedildiği alan da beni çok zorluyor. O makbul çizgiden taşmak için de çok yoruyorum kendimi. Gücüme gidiyor hala bazı şeyler. Mesela yaşam şeklimiz yüzünden de yargılanıyoruz. Kıyafetin yüzünden.
Bu arada sadece iktidarın yaptığı bir şey değil. İktidarın dili herkese sirayet etti. Muharif kesimde de var. Ya işte ben hani böyle kısa boylu bir sarışınım ve hani böyle bir sosyalist olmaz. Simnojeli sosyalist ol. Ya abi lütfen kimse kimseye artık bir şey dayatmasın. Çünkü zaten dayatmanın tokadını çok yedik. Böyle denildikçe gerçekten zevk alıp almadığımdan emin olmadan... ...aykırı gitmek için de yapıyorum bazı şeyleri.
Bir de sürekli tetikte durmak zorundasın. Çünkü darbenin nereden geleceğini de bilmiyorsun. Evet. O sinizm çok kötü bir şey oldu. İnsanlar şu oluyor, mesela yapamadığı şeyle barışmak için ve kendi pasifliğine bir kılıp bulmak için sinizme sığındı. Başkasının yaptığını çok berbat eleştirince neden onu yapmadığını açıklamış oluyorsun. Ve makul bir sebep bulmak zorunluluğun ya da harekete geçme zorunluluğun ortadan kalkıyor.
Mesela diyorsun ki bunun yaptığı muhalefetse ben etmiyorum kardeşim. Sen zaten etmeyecektin. Onu ezerek etmemeyi kendine kılıf ediyorsun pasifliğine. Senin zaten yerinden kalkasın yoktu. Ya da işte bunu böyle savunacaksanız ben savunmuyorum. Senin savunasın yoktu. Onun nasıl savunduğuyla ilgili değil senin kavga.
Ama o da ölsün istiyorsa. O da artık hiçbir şey yapmasın ki sen iyice haklı ol yapma işlerinde. Pasifliğe bir kılıf arıyor insanlar aslında saldırarak. Bana kalırsa herkes istediği gibi versin mücadelesini. Ne koparırsa kârdır ya. Yok, ben buna çok katılıyorum. Ben mesela çok kıyıdan köşeden sadece bilinçlendirerek vermeye çalışıyorum o mücadeleyi. Yani mesela ısrarla ilişkiler hakkında konuşmak mesela. Şimdi sen de siyaset bilimi okumuş bir insansın. Ben siyaset bilimi okurken psikolojiyle çap yapacağımı siyaset bilimdeki arkadaşlarıma söyleyeyim de o kadar beni şey yapmışlardı ki bu toplumsal şeyden çıkıp bireyin mücadelesine düşüyor olamazsın diye.
Evet ama aslında bireylerden oluşuyor toplum. Yani bireyi değiştirirsem toplumu da değiştirebilirim. Yani orada bilinçlendirme sağlarsam büyük ölçekte de bilinçlendirme sağlayabilirim hissi. Bundan 20 sene önce benim içimde vardı. Bugün de benim mücadelem bireyin hayata daha bilinçli, daha...
İyi bir yerden bakabilmesi, biz kendi ilişkimizin önünü süpürebilsek belki daha büyük aşamaları da yayılır. Şu yüzden söylüyorum, kim ne şekilde vermek istiyorsa öyle versin mücadelesini. Yeter ki bir mücadele versin. Çünkü aksi taktirde zaten hiçbir şey değişmez. Mesela bir genç bir kadın arkadaş gerçekten böyle hani çok şey bikini gibi kıyafetlerle... ...Andalya kısmında yürüyordu ya ve hani kadıncağızı gözaltına aldı. Ya o bir patlama aslında ve bence çok haklı. Yani sürekli hani onu giymeyin bunu yapmayın işte... ...ya bir kadının kahkasına iffetsizlik deniyorsa... Sen kahkama iffetsiz dersen ben çok affedersin götümü açarım o zaman. Yani... Bence çok kısasa kısas olarak, barem olarak çok eşitti. Hani hamile kadın sokağa çıkmasın, hamile değilim al götümü açarım. Ben acayip mantıklı buluyorum mesela. Çok güzel bir savunu. Bunu eleştirebilen insanların bazıları, makul zannettiğimiz insanlar. Hani buna da şaşıyorum. Ellemeyin çok. Orada o da aykırı bir şey yapıyor. Mesela tebliğcisi rahatsız etmiyorsa, bunun da etmemesi gerekiyor. Önce onu kaldır. Çünkü o daha önce vardı. Sonra buna gelir konu. O böyle layıklık savunusunu da sürekli makbul zemine çek. Mesela Çapkın Kadın diye bir şey kalmadı Gizem. Huysuz Virjen gitti. Sezen Aksu'yu sindirdiler. Yeni şarkılar çıkmıyor. Ve Aysel Gürel öldü.
Ve çapkın kadın kalmadı. O kadar güzel bir tespit ki evet yani sen söyleyince idrak ediyorum ki çok haklısın. Çapkın ve sanatıyla kabul gören kadın kalmadı. Bak eskiden Huysuz'un bir programı var. Nilgün Belgün, Ajda Pekkan, Aşkı Nur Yenge zannedersem. Ya bu kadınların yaptıkları şakalara... Şu an kadın hareketi dahil herkes hassasiyetten evden çıkamaz hale getirirler. O kadar yakası bağrı açılmadık cinsel şakalar yapıyorlar ki. Hani oradan body shaming denir, eril denir, seksist denir. Ondan sonra kadına yakışıyor mu denir, namus denir. Her taraftan golleri var bunların. Ama özgürdük.
Özgürdük. Hani tasvip edilemeyen bir şey ya ekranlar önünde bir kadın bir adamı taciz etti. Hülya Avşar, Ricky Martin elledi ekranda. Şimdi bu taciz değil mi? Biz şu an bunu bu tacizdir kapsamında konuşacağız. Ricky Martin şikayetçi olmadı. Bir kadının canlı yayında bir adamı avuçlayabildiği bir ülke. Şu andan bir tık daha özgürdü mesela aslında. Doğru yerde tartışamadık biz hiçbir şeyi. Böyle etrafta neşeli şen şaprak, böyle flörtöz, çapkın, cinselini özgür ve göze sokarak da yaşayabilen, böyle çok feminen ama korkutucu ve güçlü, çünkü işinde iyi böyle kadın hiç kalmadı.
Sürekli ananız, bacınız, herkes bir böyle makbul kılıfı giyiyor sırtına. Bu bize çok alan kaybettiriyor. Çok özlüyorum eski günleri. Sezen Aksu'nun mesela, ya bu neymiş diyorum. Uzakta yerlerde evli barklı. Evli adamla yattım.
Sadakat evli olan tarafı bağlar. Dört günlük bir şey. Adamı diyor kapattım dağ evine duvardan duvara seviştik bu kadar. Kal o sarı odalarda kalabilirsen bebişim açtığım garsonu yerden memnun musun? Yani şimdi öyle bir kadın aşkını toplum ezbenin ötesinde yaşıyor ki... ...ve biz hala oturup onun yazdığı o eski aşka yazdığı tutkulu şeylerle... Efkarlanıyoruz. Millet düşünmüyor bile kadın neyi anlatıyor. Şu an bir kadının yaşınıza linç edersiniz. Mahvedersiniz. Tır gibi üstünden geçersiniz. Şimdi bu şarkılara da ihtiyacımız var. Aysel Gürel 65 yaşında mikrofon tutuldu. 14 Şubat'ta ne yapacaksınız dediler. Kadın canlıya mikrofonla mastürbasyon dedi ya. Hangi kadın mastürbasyonu cümle içinde kullanabiliyor şu an? Değil ekran karşısında. Şimdi buralarda mesela hassasiyet dayatırken alan kaybettiğimizde farkında değiliz. Bazı şeyleri gerçekten mizahta eriterek, müzikte eriterek biraz böyle normalleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum artık. Gerçek hayat içinde eriterek bunları. Sürekli hani en başta söyledik ya hiçbirimiz sevişmiyormuş gibi yaparak bir şey kazanamayız arkadaşlar ya.
Yapamayız yani. O yüzden normalleştirmek için o mücadeleyi vermeye devam o zaman. Podcast'ın sonunda savaşma seviş sloganına bağlamamız ve gerçekten her yerde savaş olması. Bu seride ne zaman yayınlanacak bilmiyorum ama mastürbasyon hakkında da konuştuk. Yani mastürbasyonlar vardır, sevişmeler vardır. Hepimiz yapıyoruz bunları. O yüzden en azından bunları normalleştirelim. Dahası da zaten gündelik savaşımızda devam etsin. Mesela bir insanın sevinçlerini kabul etmek şöyle. Bir insandan nefret etmek istiyorsan, ya daha doğrusu nefret ediyorsan, Sinirliysen, nasıl seviştiğini düşününce böyle iyice bir tiksinti geliyor. Ama bir insanı sevmek istersen de, nasıl seviştiğini düşünürsen, ya kıyamam bu da sevişiyor be falan. Böyle, ya anladın mı? Mesela bir insanın nasıl seviştiğini kafana düşünerek o insana karşı kendi pozitif ya da negatif dolduranı biliyorsun.
Sevişmeyi zihinde kullanarak... Bunu bir zihin egzersizi olarak yaparlarsa mesela... Bankada sıra bekliyorsun. Önündeki insan sinir oldun. Boğmak istiyorsun. Bir anda onu böyle tatlış tatlış sevişirken düşünüp kendini sakinleştirebilirsin. Canım ya yazık. Misyoner değil mi? Çeviriyor çöpçen falan. Böyle sakinleştirebilirsin. Ya da böyle nefret ettiğim bir insana... Bu şimdi hayvan gibi duvardan numarada sevişiyordur. Allah'ın belası değil.
Gerçekten aklıma gelmiş ama çok doğru. Düşününce hepimiz sevişiyoruz yani o yüzden. Ayşenciğim canım çok çok çok teşekkür ederim. İyi ki geldin, iyi ki konuştuk. Dediğim gibi bana kalsa daha ben konuşacağım, konuşurum. Ama stüdyodan bizi atacaklar gibi hissediyorum. O yüzden sevgili dinleyiciler umarım mücadele duygusunun bambaşka bir boyutunu bugün dinlediniz bence bizden.
Ayşen'i takip etmiyorsanız bence edin. Ben çok keyif alıyorum. Onu sadece yani kendisini göremediğim zamanlarda bile çok keyif alıyorum ve karşımda gibi hissediyorum. Sizin de aynı şekilde hissedeceğinize eminim. Ayşen'cim çok teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Ben de aynı şekilde. Dinlemekten de çok keyif alıyorum yüz yüze gelemesek de. Söylemek istediklerimizi söyleyemeyip söylemememiz gereken her şeyi konuştuğumuz ama podcast'la da yine Masat'a karşı bir bayrak açabildiğimizi umut ediyorum.
Bence çok iyi yaptık. Ağzına sağlık.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.