
1.760 kelime · ~9 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosü için karalama vakti.
Karşı dairemize bir aile taşındı. Çekirdek bir aile, baba yok. Bir anne, 20'li yaşların başında olduğunu tahmin ettiğim bir oğlan ve kız kardeşi. Ne zaman taşındılar hatırlamıyorum. Bana hep geçen sene taşındılar gibi geliyor. Geçen sene kelime anlamı itibariyle 2024 olmayan herhangi bir sene olabilir sonuçta. Yanlış bir şey söylemiş olmuyorum. Milattan önce 12 senesi de geçen senelerden bir tanesi. Ama karşı dairenin o kadar bir geçmişi yok tabii yine de. İki kardeş taşındıktan bir zaman sonra anneleri de geldi yanlarına.
Ziyarete mi geldi, yanlarına mı taşındı, ondan da emin olamıyorum. Kimsenin kimseye kişisel hayatı hakkında soru sormadığı bir apartman. Burası çünkü. Artık kimsenin kimseden haberi yok. Nerede o eski komşuluklar? Dedirten bir kopukluk da yok ama apartmanımızda. Bu kopukluğu ortadan kaldıran bir apartman WhatsApp grubumuz var çünkü. Bu WhatsApp grubu da geçen senelerden birinde kuruldu. Bir gün birisi taşındı ve dedi ki bu apartmanın bir yöneticiye ihtiyacı var, ben bu göreve talibim. Biz de kabul ettik, olur dedik. O zamandan beri apartmanın bakımına bu kişi üstleniyor. Apartmanı ilaçlatıyor, dezenfekte ediyor.
Apartman kapısını tamir ettiriyor, çatıya usta çağırıyor, böyle kapının önüne mama bırakıyor falan. Yöneticimiz ve kurduğu WhatsApp grubu geri kalan apartman sakinlerinin eser ölçüde birbirinden haberdar olmasını sağlıyor. O an evde olmayan birisinin kargosu geldiğinde birimiz alabiliyoruz mesela. Hatta bir keresinde senelerdir yüzünü bir kere bile görmediğim bir komşum gece yarısı özelden yazarak utanasıkla benden pet bile almıştı. E daha ne olsun? Komşuluk bugünler için.
Bugün ben tam bu bölümü yazmak için masanın başına oturduğum anda karşı dairemden kavga sesleri yükselmeye başladı. Ben önce sokaktan geliyor sandım. Pencereyi açıp sokağı görmeye çalıştım ama pencereye çıkanın bir tek ben olduğumu fark edince gerisin geri içeri girdim. Zaten pencereyi açtığımda seslerin daha net gelmiyor olmasını anlamam gerekiyordu. Ama onlarca, yüzlerce pencerede sıfır insan olması çok daha net bir şekilde verdi mesajı. Yani görsel zekam yine bana selam çaktı. Kanka, buraları ben yönetiyorum, unutuyorsun galiba, diyerek.
İnce uzun sokağımızın omuz omuza vermiş bitişik apartmanları kolektif bir duygu yaşandığında her zaman dile gelir. Herkes penceresine çıkar ve o an hangi duygu hakimse birbiriyle paylaşır camdan cama. Yılbaşında alkışlar, voleybol finali olur coşar veya gecenin bir yarısı arabasında son ses, müzik açan al sevgilim kır kalbimi yine paramparça kalsın diyen adama naçınçlar. Böyle elden ele dolaştırırız biz ortak tepkimizi. Burada yaşayanların genç, yaşlı, yerli, yabancı, çocuklu-çocuksuz dengesi tam benim sevdiğim ayarda. Böyle bana bundan 25-30 sene sonra, ah bizim zamanımız da böyle miydi deme şansını bahşediyorlar, Allah da onlardan bin kere razı olsun. Yine de birinin başına bir şey gelse, eyleme geçebilecek bir kalabalık mı, yani bu konuda net bir fikrim yok. Eyleme geçeceğinden %100 emin olduğum tek bir grup var, gaylar. Gay diyorsam lafın girişi, tüm LGBT, YA+, işte anlayın.
Hayatı boyunca her şey için kavga vermiş ve verecek olan insanların olası bir durumda müdahale etme hızı, tabii ki hepimizinkini donunda sallar. Herhalde bu konuda hemfikiriz. Balkonunda gökkuşağı bayrağı asılı, kaşlarını kazımış, arada sırada pencerede sigara içerken göz göze geldiğimiz komşumun, yani Allah korusun, Bana bir şey olsa, asansörsüz binada beş kat aşağı ineceğine o kadar eminim ki, hiçbir şey yapamasa bile, atıyorum evde hastası vardır veya televizyon izlerken ayağa uyuşmuştur, kalkar camdan tükürür. Canım benim. Tanışmıyoruz ama bana verdiği güven aynen bu şekilde. Ben de tükürürüm komşum. Dinliyorsan için rahat olsun. Karşı dairemdeki kavgaya dönüyorum. Dönmemek zaten mümkün değil. Bu bağırış çığırış içinde nasıl oldu da sen mahalleyi tasvir edebildin Özgem diye kendime şaşırıyorum şu an nasıl.
Seslerden kavganın anne kız arasında geçtiğini ve abinin evde olmadığını anlıyorum. Zaten evde olup da böyle bir acapella'ya kayıtsız kalması mümkün değil. Sikine sallamasa bile bir noktada başım şişti diye araya girerdi. Kavga halinde bir anne kızın arasına girmeye cesaret edecek kadar geri zekalı olduğumuz zamanlar...
Hepimizin olur. Boşluğuna denk gelir, yaparsın. Üç saniye sonra da pişman olursun. Ben nasıl dahil oldum bu kavgaya? Dillerim tutulaydı dersin. Aman afile. Artık geri adım da atamazsın. Öyle bir hortumdur bu. Çekiverir içine. Anlamazsın. Tartışma yerine kavga dememin bir sebebi var. Belli belirsiz laflar uçuşuyor havada. Çok çok yüksek tonlardan. Bıktım artık senden! Sus! Lankör! Kes sesini! Senin ocağıma taş dursun! Abime öyle demiyorsun ama! Köpek! Yeter! Kes sesini! Kapa çeneni!
Bunlar benim seçebildiklerim. Böyle sanki bir portal kapısı açıldı ve 8 numaralı daireden 2005 yılına sıradan bir pazar gününe doğrudan aktarması ulaşabiliyor gibiyim. Ah, o pazarlar. Ne kavgalar verirdik ha Özgem. Bazen mutfakta, bazen odanda, bazen salonda. Nasıl mutlu olurduk anneyi ağlatınca. Nasıl rahat bir nefes alırdık babanın gururunu ortadan ikiye dizimizde kırınca. Hafta sonu tek eğlencemiz yetişkinleri tek lafla olduğu yere çakmaktı.
Hiçbir kavga temelde somut bir probleme dayanmazdı. Asıl keyif veren de buydu. Ortada çözecek bir sorun yokken çıkarırdık bu kavgaları bize ailecek. Huzur fazlasını evden çıkarmak için. Bilmiyorum belki bizi dinç tutan da buydu. Kimsenin kimseyle en azından tam o sırada bir alıp veremediği olmazdı.
Mutlaka başka bir şeye bozulmuş olurdu sinirleri ve skimsonik bir sebeple bir kriz çıkardı. Sonra da hazır tatsızlık çıktı, şurada şöyle beş sene önce tepki koyamadığım bir akşam vardı, onu da aradan çıkarayım, gel buraya derdik ve hep beraber birbirimizin ağzına sıçardık. Ve hep ben kazanırdım. Hep. Her zaman bir canavar yaratmışız diyen gözleri gördüğümde kendimi savaş kazanmış komutan gibi hissederdim. Saplardım bayrağıma evin tam ortasından. Varlığının karşı tarafı rahatsız ederek hatırlatmanın dayanılmaz hafifliği. Rüştünü ispatlamanın o lezzeti. Her yerinden öpüyorum rüştümü, her yerinden öpüyorum.
Bir tane çatalın bulaşık makinesinden yıkanmamış çıkmasıyla başlayan kavgayı alırdım. Anacığım, Allah sana senin gibi kız versin raddesine gelene kadar harlardıma harlardım ki bilinçsizce açılan bu ortayı şık bir şutla gole çevireyim. Keşke sana da senin gibi bir anne vermiş olsaydı. Ooo! Kapak!
Not, bu arada 2024 itibariyle ironisi samimi fikrimdir. Hakikaten keşke annemin de kendisi gibi bir annesi olsaymış. Neyse, benim bedduam zamanın işleyişi bakımından zaten mümkün değil. Orada iyi kullanamamışız fırsatı ergenliği şeyiyle. Ama sanırım anneminki işletimde. Onu bakalım, göreceğiz. Karşı daire. Karşı daire, karşı daire. Dayanamayıp kapılarını çaldım. Çaldım. Ben de kendimden beklemiyordum ama kayıtsız kalamadım.
Öyle yalandan değil ha. Duyacaklarından emin olduğum bir kuvvetle tekrar. Bir şey söyleyeyim mi? Kapı mı çalıyor diye bir nefeslenmediler bile. Hani hiçbir şey olmasa komşulara rezil olduk deyip sessizce et cıncırmaya bile dönebilirdi mevzu. Ama ben de biraz ergenlik yaşadıysam o kızın öfkesi o et cıncıran eli alır çevirir kadının götüne sokardı. Kapıyı açmadılar.
Zaten açsalar ne yapacağım? Sıfır fikir. Olsun, açsınlar en azından, bir nefeslensinler. Açın kapıyı polis mi desem? O zaman açarlar. Ama belli ki poliste değilim ve kapıyı açınca da bunu görürler. Bir anda kendimi ben burada buldum, hazırlık yapmadım ki ev halimleyim. Ne olur ne olmaz diye kenara polisiyle yatacak halim yok. Açsalar... Açsalar... Açsalar bir anda kendimi yere atıp bayılabilirim.
Aynen. O zaman panikleyip birlikte hareket edebilirler. O şekilde olur. Ağzımın kenarından böyle salya akıta akıta saçma sapan şeyler sayıklarım. Boşluğa gözümü dikerim. Geliyorlar. Firavun. Hepimizden intikam. Sütleri lavaboya dökün. Bütün fotoğrafları yakın. Ona ait bütün eşyaları. İşte o zaman var ya.
İkisini de altlarına sıçırtırım analı kızlı birbirlerine sarılırlar diz çökerler. Göz yaşları içerisinde biz birbirimizin kıymetini bilememişiz annem diye. Açmadılar. Kendi kapımı da çarparak eve döndüm. Ben de bir parçasıyım artık bu kavganın. Ben, 16 yaşındaki Özgem ve 56 yaşındaki Özgem girdik bu kavgaya ve dinlemeye devam ettik. Hani bir tokat sesi veya başka bir ses gelmesini bekledik, açın polis demek için. Rabbime şükürler olsun ki bu ses hiç gelmedi. Kız pürüzsüz bir şekilde sesi bir gram çatlamadan sopranoluğa kadar çıktı ve birkaç kapı çarpıldı. Sonra da anne dışarı çıktı.
burnunu çekerek alelacele ayakkabılarını giydi ve bence bana üstü kapalı bir açıklama yapmak için kendi kendine konuşmaya başladı kapının eşiğinde. Ayıp ya, ayıp. Tamam, yanlış yapmış olabilirim. Yanlış yapmadım demiyorum insan. Yanlışa böyle mi cevap verir? Yazıklar olsun. Kapı deliğinden kadının kendi doğurduğu bir üst versiyonu olan delişmen kızı karşısındaki çaresizliğine uzun uzun baktım, baktım, baktım. Kızın kapıya gelmeyeceğini biliyordum.
Bana kalırsa anne çok çok önce çıkmalıydı zaten evden. Ben de bu yüzden çalmıştım kapıyı. Açsalar tabii ki kendimi yerlere atmayacaktım. Anneye diyecektim ki, kurban olayım, mola verin, telef oldunuz, gel bir kahve yapayım, bir sigara yak. Anne kız kavgasının arasına girecek kadar gerizekalı olabilirim ama kendime muhatap olarak mağdurluğu hırka gibi giyiveren anneyi alacak kadar da aklım var. Kusura bakmayın da. Artı içten içe biliyorum ki zaten anne haksız.
Yani şimdi şu an haksız olmasa bile çocuğu bir yaşa gelene kadar orada burada küçük küçük haksız oldu. Bunlar birikti birikti birikti. Kızın erkeklerle, arkadaşlarla, okulla ve geri kalan her şeyle boğuştuğu bir anın üzerine parlak sulu bir kiraz gibi cuk diye oturdu. İşte bugün de bu pastanın yüzünde patladığı gün hemşirem. Ah ne çabuk büyüyorlar.
Gençlik ya, valla. Kadın merdivenlerden inmeye başladı. Kız tabii ki kapıyı açıp arkasından bakmayacaktı, bakmadı da. Sonra... Sonra kadıncağız afili bir çıkış yapacağım sandı ama anahtarı içeride unuttuğu için götüm götüm geri geldi. Kızından anahtarı aldı, öyle gitti. Ben bayılıyorum böyle anlara ya. Doğaüstü bir karakter olsam, böyle dramatik anları boşa çıkaran bir peri olurdum ya da bir cin, neyse artık.
Eros gibi ortalıklarda uçuşur herkesin havasını söndürürdüm. Birine karşı bir tartışma mı kazanmak üzeresin? Hop! Sesin çatladı. Masaya yumruğunu mu vuruyorsun? Bardak devrede çayı üstüne döktün. Ceketini alıp çıkacak mısın? Askılığa takıldın.
Oturamadım yerinde. Bir şey yapmak zorunda hissettim. Duydum her şeyi artık. Kendi tecrübemi hatırladım, hatırladığımı yazdım. Bu duygu artık benim elimde yokmuş gibi yapamam. Bir kenara dağıtamam. Elim Salus'un yılbaşı kutusuyla gönderdiği hediye kartına gitti. Bir arkadaşına uzman desteği hediye et yazıyordu üstünde. Ne amaçla cüzdanıma koydum kim bilir. Acil durumlarda terapi kullanmak içinmiş demek ki. Önüne de bir not yazdım.
Lütfen yanlış anlama. Belki iyi gelebilir diye düşündüm. Karşı komşun. Sessizce evden çıktım. Karşı kapının tokmağına sıkıştırdım.
Zili çalıp eve kaçtım. Kaçtım gerçekten bu arada 6 yaşında çocuk gibi. Koştum odama saklandım. Çok utandım. Ne haddime, sana ne oluyor? Kıza senin tedaviye ihtiyacın var dedim. Gibi mi oldu? Diye diye kendimi yedim, bir sigara yaktım. Baktım ses seda da yok. Bu bölümü kaydetmek için hazırlandım. Ayakkabılarımı giydim. Anahtar, telefon, cüzdan kontrolü yaptım. Kapıyı açtım. Karsa almış. Ve benim kapıma da bir tane kurabiye bırakmış. Üstünde şöyle bir not.
Çok teşekkür ederim. Normalde böyle biri değilim. Çok kötü bir hafta geçiriyorum. Anneme patladım. Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. Karşı komşu. Küçüktür 3. I know darling. I know. Öfken daim. Sesin gül olsun komşusunun gülü. Kayıp Eşya Bürosu. Özgü Özel. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.