Podcast

S3E18: Bizi Türkiye'ye Tıktılar

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna, Türkiye'den gidememek hakkında konuşuyor.

Kitaplar:
Sessizlik - Thich Nhat Hanh
Doğu Seyahatnamesi - Melih Uslu
33 Madenci - Jonathan Franklin
Marslı - Andy Weir

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.008 kelime · ~30 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Muallim okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhaba, bu hafta BiblioTVP ile devam ediyoruz. Kitap çalışmayı özlemişim Tuna sen. Ben de bu hafta, bugüne kötü bir haberle başladık. Mario Levi'yi kaybettik. Çok sevdiğimiz bir yazar olmasının yanı sıra çok güzel bir insandı. Mario abi derdik kendisine. Edebiyatımızın belki de son beyefendilerinden bir tanesini sonsuzluğa uğurladık. Ya bir düşünce adamı gibiydi daha çok. O çok önemli. Tarihi çok iyi biliyordu. Asla altı boş laflar etmiyordu. Gerçekten çalışıp da yazıyordu. Konusunu çok iyi çalışıyordu yazıyordu. O yüzden bence de yani bir tarihçi gibi, bir düşünce adamı gibi. O yüzden çok kıymetli bir yazardı.

Evet, İstanbul ruhunun yaşayan temsilcilerinden biriydi gerçekten de. Aynı zamanda da kendinden sonraki kuşağa da saygılı davranmasını bilen... Çok, çok, evet. O görgüye sahip. Gerçekten öyle. Hiç kimsenin kalbini kırmamıştır tahminim. Kırmamıştır, evet. Sonsuzluğa uğurladık kendisini. Toprağı bol olsun. Her zaman hatırlayacağız. Her ölüm diyelim erken ölümdür zaten.

Transkriptin tamamını oku

Bir de şöyle bir şey var yani bilmiyorum bunu ne kadar konuşabiliyoruz ama... ...aslında bizim edebiyatımızda yani işte gene bu sabah onunla da ilgili bir şey dinledim. Türkçe edebiyat mı, Türk edebiyatı mı ne dersen de. Farklı etnik gruplardan çok fazla yazarımız yok eskiden olduğu kadar. Eskiden çok fazlaydı. Yani Yahudi yazar, Ermeni yazar. Evet, doğru. Şimdi gerçekten çok çok az var sayısı. Ben yani işin açığı bu yüzden de üzüldüm. Çünkü bu çeşitliliğin korunması, olması çok önemli. Yani Türkiye'de çünkü yaşayan farklı inançlara sahip insanlar var. Onların da öyle ya da böyle bir şekilde edebiyat aracılığıyla... ...temsil edilmesi çok önemli. Yani bu şeyin barış ortamının da hayatta sürdürülebilmesi için. Yani ister Türkiye içinde olsun, ister dünyada olsun. Ve bu çeşitliliğin çok çok çok çok çok önemli bir parçasının kaybedilmiş olması bugün beni çok üzdü. Mario abi bunun en gerçek temsilcisiydi. O yüzden yani devamında da hani ben şu an bilemiyorum gerçekten bizim Musevi yazarımız şu an Türkiye'de kim var? Belki şu an hatırlayamıyorum ama... Var yani bazı isimler de. Bu kozmopolit İstanbul ruhunu bu kadar zerafetle ve titizlikle yansıtan Maria Levy'nin frekansında olan deyim pek fazla yok. Evet. Geçelim sorumuza. Tamam. Sevgili Biblioterapi, gezmeyi, farklı yerler görmeyi, deneyimlemeyi çok istiyorum ama... Bu ülkede tıkılıp kalmış gibiyim. Hem işimden dolayı hem artık parasızlıktan ve vize alamadığımız için hiçbir yere gidemiyorum. Kendimi sürekli tek tip bir hayatın içindesin diye sorgulayıp duruyorum. Ne önerirsiniz? Gülen. Şimdi Mario Levy'nin ilk kitabının adı geldi benim de aklıma. Şimdi bizim planda yoktu ama bir kente, bir şehre gidememek.

Hmm, bravo. İlk öykü kitabının adı, kitaptaki öykülerden de biri. İkincisi de Madam Floridis Dönmeyebilir. Aslında soru, dinleyicimizin sorusuna dokunan kitap isimleri. Bir de Bir Şehre Gidememek, Konstantin Kavafis'in şehir şiirinden ilhamla. Maria abi çok severdi o şiiri çünkü. Müsaadenle okumak istiyorum. Tabii, tabii.

Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim dedin. Bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet. Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya. Bir ceset gibi gömülü kalbim. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün. Boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede. Yeni bir ülke bulamazsın.

Başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın, aynı mahallede kocayacaksın. Aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte... ...öyle tükettin demektir. Bütün yeryüzünde de. Cevat Çapa'nın çevirisiyle. Evet, çok güzel. Konstantin Kavafis'in şiiri. Çok sevdiğim bir şiir ama şimdi de gerçekten sorunun da üstüne o kadar güzel oturdu ki. Biraz kendinle ilgili gibi değil mi? Gittiğin yer, gidemediğin yer, olduğun yer. Yani her yere kendini taşıdıktan sonra başka yere gitmişsin ne fark eder diyor Kavafis. Aslında sevdiğinin gitmesini engellemeye çalışıyor.

Yani sevgilisi ona başka bir şehre gideceğim ben buralarda yapamıyorum demiş ve o da sanki... ...onu vazgeçirmek için bu şiiri yazmış gibi. O kadar da güçlü bir içeriği var ki çeviriye rağmen... ...çok iyi bir çeviri tabii Cevat Çapan yapmış ama şiir çevirisinin imkansızlığını düşünecek olursak... ...bu çevirdeki kaybına rağmen hala insanlara güçlü bir şekilde dokunabilen bir şiir. Cevat Hoca'ya da selam olsun buradan. Mario Levine'nin de ilk kitabını tekrar almış olalım.

Şimdi Emre Gönen diye bir hocamız var. Bilgi Üniversitesi'nde zannediyorum. Avrupa çalışmaları üzerine uzmanlaşmış. Zaten bütün gençliğini de Avrupa'da çeşitli üniversitelerde geçirmiş, çok önemli burslar almış. Şimdi tam biyografisini hatırlayamıyorum ama ara ara televizyonda, programlarda, siyaset programlarında falan denk gelebileceğiniz bir isim. Çok kıymetli bir isim. Çok güzel anlatıyor, konuşuyor. Hem tarihi gayet bildiği için, kendi de yaşadığı için. Biz hiç kitabından bahsettik mi onu? Hayır, hayır hiç bahsetmedik. Bir kitabı var mı onu da bilmiyorum doğrusu. Şöyle bir yazısında okumak isterim. Konuyla çok alakalı. Ben önce bilgiyle girmek istiyorum. Yani önce durumumuzu bilmemiz lazım. Şimdi diyor ya parasızlıktan gidemiyorum, vizeden gidemiyorum. Ve işte hani iş, güç, vakti yoktur gidemiyordur. Ama bunun esas şeyi tabii vize. Şu an bütün ülke bu konuda kitlenmiş durumda. Gençlerimiz de var. Okumuşlar gayet güzel. Batı ülkelerinin vizesi daha doğrusu. Tabii tabii Batı ülkelerinin vizesi. Gerçi ben Hindistan'a vize alamamış bir insan olarak.

Hindistan'ı biz alamamış gibi Amerikan vatandaşı olarak. Evet, yani o da başka bir zaman anlatırım güzelce. Bir sürü gencimiz mesela üniversiteyi bitirdi, bir yerlere gitmek istiyor, vizyonunu geliştirmek istiyor. Ya böyledir zaten hayat değil mi? Gideceksin. Gülen'in sorduğu şey çok doğru. Yani diyor ki tek tip bir hayatın içindeyim diye kendimi sorguluyorum. Tek tip bir hayat içinde olmak istemezsin. Gitmek, görmek, öğrenmek, kendine yenilik katmak istersin. Çok haklı. Fakat şu an bizi aslında ülkeye biraz kapadılar gibi bir durum yaşanıyor. Türkiye'ye bizi tıktılar. Doğru mu? Pandemi sonrası özellikle böyle oldu. Benim bu konuda hatta şahsi bir komplo teorim bile var. Her geldiği zaman anlatırım. Şimdi Emre Gönen şöyle yazıyor. Öğrencilik yıllarımın ilk dönemleri çok mutlu geçti. Lacivert pasaportumla Fransa'dan İsviçre ve Almanya'ya günübirlik yolculuklar yapabiliyor. Türkiye'ye dönüşte ve çıkışta ciddi bir sorun yaşamıyordum.

Bu mutluluk 1978 yılına dek sürdü. O yılın sonu itibariyle Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına adı o zamanlar AET olan AB ülkeleri vize mecburiyeti getirdi. Bu mecburiyet sayıları o zaman dokuz olan AB ülkeleri tarafından 1979 yılının ikinci yarısından itibaren yürürlüğe kondu. İşin ilginç ve çoğunlukla anlatılmayan tarafı bu vize mecburiyetinin AB tarafından değil zamanın Türk hükümeti tarafından istenmiş olmasıydı.

Allah Allah. Dönemin hükümeti 12 Eylül öncesi bir türlü durdurulamayan terör ortamında Avrupa ülkelerine giriş çıkışları kontrol edebilmek için çareyi, vize mecburiyeti istemekte bulmuştu. O dönemlerde Türk Silahlı Kuvvetleri ile hükümet arasında ciddi bir işbirliği olduğunu ve Türkiye'deki terörünün durdurulması için eş güdümlü çalışıldığını söylemek çok zor. 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrası dönemin Türkiye'sinin seçilmiş hükümetler tarafından nasıl yönetilemez hale geldiğini bütün açıklığıyla gösterdi.

Kamuoyunda genelde yanlış bilgi olarak dolaşan 12 Eylül sonrası vize kondu yaklaşımının gerçek izi böyle. Vize mecburiyeti ilk kondunda Avrupa ülkeleri nasıl ve neden bir vize sistemi oluşturduklarını pek bilemediklerinden sorunlar yaşandı. Madem istediniz koyalım bari. Vize ücreti talep edilmiyor ancak bir AB ülkesinde resmi olarak yaşıyor ve çalışıyorsanız ülkeden çıkmak için bir vize diğerine girmek için de başka bir vize almanız gerekiyordu. Böylelikle Fransa'nın sınır şehri Starbuck'ta öğrenciyken Almanya'nın sınırındaki Kel kasabasını belediye otobüsü ile geçebilmek için Fransa'dan çıkış vizesi federal Almanya'dan da giriş vizesi almak zorunda kalıyordum. İş çıkarmışız adamların başına yani. Evet, bunu yetkinreport.com adresinden bu yazıyı okuyabilirsiniz. Çok güzel anlatıyor Emre Gönen bütün yani vize sorunsalını ve ona göre bir de tabii konunun uzmanı olduğu için ona göre diyor ki ben diyor yakın gelecekte bu konuda bir değişiklik beklemiyorum. Yani biz diyor artık vize konusu bizim zaten içinden çıkılmaz bir hal aldı. Çok zorlaştırıldı. Bu düzelmeyecek. Bu kötü haber. Bir de zaten tarihin en büyük mülteci akının Avrupa'ya doğru olduğunu düşünürsek. Ve ne tesadüftür ki bu akının başladığı günlerde birden pandemi oldu. Sonra oralar gidememişler. Sınırlar kapanıverdi. Ne tesadüf yani. Tarihin en büyük mülteci akını Avrupa'ya başlıyor.

Hatta Türkiye de diyor ki biz artık o mültecileri tutmayacağız. Açıyoruz sınırları. Zaten bu Emre Gönön hani senin bahsettiğin gibi bahsetmiyor ama o Yunanistan sınırına yığılan binlerce mülteci ve onların çok kötü karşılanmasından bahsediyor. Tam o günlerde birdenbire pandemi çıktı. Sınırlar kapanıverdi. Ondan sonra da birdenbire hiçbir zaman vize sistemi eskisine dönmedi. Dönmedi, dönmeyecekti. Dönmeyecekti. Bunu da ne diyorum zamanlama manidar. Evet. Bundan önce de babamla da bu konuyu konuştum buraya gelmeden önce. Çünkü şöyle bir bilgi aklımda kalmış. Bir de bir parayla ilgili bir sorun olduğunu hatırlıyorum. Babamla konuştum. O da şey dedi, evet dedi yani vizesiz çıkabiliyorduk yurt dışına. Döviz getiremiyordun. Ama dedi 200 dolardan fazla götüremiyorduk.

Bir de cebinde dolar bulunsa başım derli gidiyormuş babalarımız anlatırdı ona. Ve dedi 200 dolardan fazla götüremediğin için de oraya gittiğinde yani ne yapacaksın hani yetmiyordu para o yüzden de bir sürü insan zaten gidemiyordu. Yani her zaman bir zorluk bizim kendi ülkemiz zaten en başta bir çıkartmış şimdi de başımıza patlamış. Bir de o zaman içe kapalı bir ülke Türkiye zaten. Özal zamanında bir dışa açılma süreci başladı mesela liberalleşme ile beraber. Fakat o zaman da bu vize konusu şey olmamış demek ki.

Evet bu bir daha masaya yatırılmamış. Avrupa'da zaten işine gelmiş. Şimdi buradan yola çıkarak yani dedim ya hani Emre Gönön Hoca diyor ki... ...arkadaşlar bu iş düzelmeyecek. Hiç hayale kapılmayın. Yani bu hükümet değişirse öyle şeyler var ya... ...hani bu hükümet gider yenisi gelirse bazı işte şeyler olacak. Kolaylaştırmalar olacak. Olmayacak diyor. Yok biz bu hükümetten öncesini de biliyoruz. O da aynısını dedi yani. Yani evet, şimdiki gençler tabii hatırlamıyorlar ve sanki Türkiye bir cennette... ...şimdi böyle oldu zannediyorlar olabilir. Bir de tabii işin şu tarafı var. Şimdi baktığın zaman dünyadaki bütün terör örgütlerine... ...bütün aşağı yukarı terör örgütlerinin idarecileri Avrupa vatandaşı çıkıyor baktığında. Mesela İŞİD'in Irak'ta böyle kelle kesen bir lideri vardı. Adam İngiliz vatandaşı çıktı. Tabii.

Rap grubu falan varmış adamın. El Kaide'nin şeyi Osama Bin Laden. O da İngiltere'de okumuş biliyorsun. Baksana onun da vardır vatandaşlığı mesela. Belki de vardı evet ama İngiltere'de okumuş zaten. Bu tiplere vatandaşlık veren Avrupa Birliği mesela buradan Erasmus'a gitmek isteyen bir... Benim yeğenime mesela. Bir öğrenciye, güzel sanatçı öğrencisine vize vermiyor. Evet. O zaman siz neden şikayet ediyorsunuz ya da ne istiyorsunuz? Ne istiyorsunuz? Gerçekten tam olarak ne istiyorsunuz? Şöyle mesela şunu da anlatıyor hani en iyi Avrupa Birliği ile aramızın en iyi olduğu 2005 falan gibi böyle artık hani şeyiz adayız Avrupa Birliği'ne o zamanlarda.

diyor ki ya diyor insan diyor evine gelen misafirine nasıl diyor kolonya verir? Hani hoş geldin babında. O zaman diyor yapılması gereken şey bize zaten vize kolaylaştırılması, vize kaldırılmalıydı diyor. Bir de tabii ki diyor ki her zaman diyor ülkelerin hükümlardır diyor. Yani girdiğin zaman diyelim ki bize vize verdi ama sen gittin kapıya, seni orada baktı bir şey gözü tutmadı. Seni zaten geri gönderme hakkı var. Seni oraya alacak diye bir şart yok zaten.

Tabii canım. Ama en baştan hiç verilmemesi. İnanılmaz büyük bir şey var. Teknoloji ve güvenlik sistemleri var şu anda zaten. Yani şey ben mesela 17 dile falan çevrilmiştir benim romanlarım herhalde dünyada. Bu romanlarımın çevrildiği ülkelere başvurduğum zaman bugüne kadar vize kolaylığı sağlandı bana. Yeni dünyada nasıl olacak bu şey? Benim de şüphem var. Evet.

Neyse, çok fazla ciddi konuştuk. Sıkılmasınlar şimdi. Hayır ama bunu bilmek bence önemliydi. Hani çok da bu konuda işi bilenler imzaladı. Peki o zaman ne yapacağız? Yani şimdi buna geldik. Hani Gülen Hanım şöyle diye bekleyin, aman da bir gün gidersiniz demek yerine mi başka şeylere baktın?

Fasofobi içerisinde bir nevi zannediyor. Zannetmiyor, hissediyor yani kendisi. Yani tek tip bir hayat yaşıyorum. Aslında bu Covid'de herkesin yaşadığı eve kapanma sendromu. Yani bunaldım. Bu da bir şey. Cabin fever denir ya buna. Cabin fever. Böyle bir yerde uzun süre kapalı kalma.

Hollywood senaryolarında closed box diyorlar buna. Öyle mi? Kapalı kutu. Şeyde, polisiyede de vardır. Yani bir mahallelik halinin içerisinde cinayet işlenir. Mahallelik halinde o gece 13 kişi vardır. Dışarı çıkmaları yasaklanır. Evet, cinayet komiseri gelir, dışarı çıkmalarını yasaklar ve o şeyin içerisinde geçer. Ya da ne bileyim, düşen bir uçağın içerisinde mahsur kalan 20 kişi vardır. Bir asansörde mahsur kalan 4 kişi vardır. Bir mahkeme jürisinde karar vermeden dışarıya çıkamayan 12 öfkeli adam vardır. Bir posta arabasının içinde Kızılderililerden koşan 5 kişi vardır. Ya da bir ıssız adaya düşmüş Lost'daki gibi 30-40 kişi vardır. Ya da bir ülkeden çıkamayan 88 milyon kişi vardır. Bunların hepsi kapalı kutu hikayeleridir aslında. Şimdi o yüzden Marslı ile başlayalım mı?

Madem yurt dışına çıkamıyoruz uzaya gidelim diyorsun yani. Bence Marslı gerçekten şeye çok çok güzel bir çok güzel bir şifa. Bu sefer önce şifayla başlayayım. Konu bir yerden çıkamıyorsan eğer ve bunun bir çaresi yoksa bak bunun bir çaresi şu an yok. O yüzden en başta o kadar lafı ettim. Emre Gönel'e anlattım. Bunun bir çaresi yok arkadaşlar. Çıkabileceğiz diye bir şey de yok. Bu ülkede kapalı kalmış olabiliriz. Yani doğuya gidebiliyoruz bu arada. Başka yerlere gidebiliyoruz. Tabii yani batı anlamında bu. Yoksa İran'a gittiğin zaman kimse sana karışmıyor. Ya da birazdan bahsedeceğiz Şili'den. Şili'nin Şili bizden göze istemiyoruz. Saraybosna bizden vize istemiyor. Yani pek çok Kore bizden vize istemiyor. Yani gidip görebileceğimiz ekonomiyi ayarlarsak bütçeye eğer gidilecek bir sürü şey var. Yok ben illa Almanya'ya, Fransa'ya gideceğim dersen ortaya çıkıyor. Ama tabii burada şey de var hani parasızlık da bir yandan sıkıştırıyor aynı anda şu an Türkiye'nin ekonomik durumu.

O yüzden burada kaldı bu kişi. Mesela benim bir arkadaşlarımız var, ortak mesela. Karı koca gelip Türkiye Cumhuriyeti gezdiler mesela. Şu anda ekonomileri ona müsait olduğu için. İşte tamam, gayet güzel. Kimse vize istemediği için oradan. Orta Asya gezisi yaptılar mesela. Yani turizm isteyene seçenek çok aslında.

Evet, bu arada mesela ben Tiflis'e gittim. Tiflis'in İtalya gibi olduğunu kimse bana söylememişti. Vize var mı? Hayır, vize yok. Orada mesela mikro iklim varmış. O yüzden Kars'ın az ötesi olmasına rağmen harika bir hava. Yemyeşil, üzüm bağları, şarapçılık. Çok hoş bir yer gerçekten. Çok güzel kafeler, restoranlar. Eminim bir kültür sanat ortamı da vardır. Benim onu deneyimleyecek zamanım olmadı.

Nerenin komşusu? Kars. Şimdiki kitap nerede geçiyor? Mars. Şimdi önce şifasıyla başlayayım. Madem bir yerdesin, orada yaşamak durumundasın, gün be gün hayatına bakacaksın ve o bulunduğun ortamı nasıl verimli hale getirebilirsin?

Bakmalısın. Konuyu bir özetleyeyim ben. Mark Watney adında bir astronot var. Böyle iki bin otuzlar iki bin kırklarda iki bin otuz beş otuz beşte geçiyor hikaye. Mars'a gidilmiş artık bir keşif ekibi olarak. Mark Watney adında bir astronot var. Fakat gezegende beklenmedik bir fırtına çıkıyor. Bu ağır yaralanarak kendini kaybediyor. Ekipmanı da hasar görüyor. İletişimle kuramıyor. Bu sırada aman fırtına çıktı. Ayrılalım. Gezegenden diğer arkadaşları apar topar ayrılıyorlar. Onu orada bırakıp. Onu orada bırakmak zorunda kalıyorlar. Gidiyorlar ve bu tek başına Mars'ta kalıyor. Aslında ağrı yaralı değil bu arada. Onlar öyle düşünüyorlar ama gidenler. Onun orada öleceğini ya da öldüğünü hatta düşünüyorlar. O yüzden bırakıp gidiyorlar aslında. Kitapta ağrı yaralı. Oradan çıkamaz diye düşünüyorlar. Gerçekte o kadar ağrı yaralı değil. Çünkü sonra devam edebiliyor ya. Gerçek bir yaşam öyküsüymüş değil mi bu Mars'ta? Gerçekte derken yani romanın içinde şey değil yani hayatına devam edebilecek halde. Evet evet. Şimdi roman nerede geçiyor? Mars'ta Akidealia Planitia diye bir yer var. Burada geçiyor. Burası bir ova. Şey şey oraya gittik biz. Orada bizim yazlık vardı.

Bu gerçekten bir ova. Tarsis, Mars'ta Tarsis Volkanik Bölgesi ile Valles Marineris'in kuzeyindeki Arabia Terra arasında bir ova burası. Gerçekten var. Çok güzel yerdir. Çok güzeldir ama hafta sonları kalabalık oluyor. Biraz haftaya çekilmek lazım. Bilim camiası zaten bu konuda ikiye bölünmüş. Diyorlar ki ovada ve kuzey ovalarının diğer kısımlarında eski bir okyanusun var olup olmadığı konusunda hemfikir olamıyorlar. Bir de imara açtılar oraları son zamanlarda. Biraz bozuldu.

Dolayısıyla yani neden yazar burayı seçmiş? Andy Weir neden burayı seçmiş? Çünkü orada gerçekten de bir gün bir iklim oluşturulabileceği... ...ve orada bir yaşam oluşturulabileceği fikrinden yola çıkarak. Bir de Andy Weir bu arada çok ilginç bir insan. 1972 yılında Kaliforniya'da doğmuş. Babası parçacık fizikçisi zaten kendisi. Annesi elektrik mühendisi. Elektrik mühendisinde ne olmuş?

Bilgisayar bilimi okumuş. University of California'da bilgisayar programcısı olarak çalışırken Asimov hayranı Arthur C. Clarke ve Asimov hayranlığından yola çıkarak böyle bir roman yazıyor. Bu romanı yazmak için de dünya kadar araştırma yapıyor zaten kendisi. Yani bu romanda yani botanikten uzay bilimine kadar. Kitabını tamamladıktan sonra ücretsiz olarak kişisel sitesine koyuyor. 99 cent'e sonra satıyor. Aşırı ilgi görünce oradan biri Random House'a satıyor kitabını ve New York Times'in çok satanlar listesinde birinci sıraya kadar yükseliyor. Ve bu kitabı yazmak için yörünge mekaniği, Mars'taki koşullar, insanlık, uzay uçuşları, işte demin dediğim gibi botanik gibi konularda pek çok çalışma yapıyor kendisi.

Evet. Zaten kitabın başarısının sebebi bu. 2014 yılının en iyi bilim kurgu kitabı seçiliyor. Çok iyi çalışılmış bir kitap. Şimdi çok önemli, mesela Watney şeye dönüyor. Bunların hub dedikleri bir yer var. Orada zaten bitki üretmeye çalışmışlar. Botanikçi olduğu için orada dönüyor ve patates mesela yetiştirmeye başlıyor.

Bunları oradaki sebzeye sunmak için işte yine bilimi kullanarak onu ondan ayrıştırıyor. Ben şimdi tabi bilemiyorum onların ne adları. Kendi dışkılarını kullanıyor hatta. Doğru, doğru, doğru. Evet, evet, doğru.

Ve orayı bir habitat'a dönüştürüyor. Orayı yaşanılabilen bir yer haline dönüştürüyor. Yaşam olmayan yani bir yerde bu adam yaşamaya başlıyor. Tarım yapıyor yani. Tarım yapıyor ve yaşayabiliyor. Burada şunu demek istiyoruz aslında. Yaşam olmayan bir yerde bile aslında böyle bir gücümüz olabilir.

Dolayısıyla önce şu çok önemli. Romandan alınan şu mesaj çok önemli. Önce problemi tespit et. Problemin bu. Tamam, problemim. Ben hiçbir yere gidemiyorum. Param yok, vizem yok, zamanım yok. Gidemiyorum. Tamam, problemi tespit ettin. Şimdi artık ona çözüm bul. Senin durumunda bu neyse ki yeni baştan bir hayat kurmak değil. Patates yetiştirmek. Yaşam yaşatmak zorunda değilsin. Ama hangi şehirde bulunduğunu bilmiyorum. İstanbul'daysan İstanbul'un güzelliklerine. İstanbul zaten tek başına pek çok turizme açık bir yer. İnanılmaz. Beykoz'a gittiğin zaman bambaşka bir yerdesin. Yeniköy'e gittiğin zaman bambaşka bir yerdesin. Edirnekapı'ya gittiğin zaman bambaşka bir yerdesin. Yani Yenikapı'ya gittiğin zaman bambaşka bir yerdesin. İstanbul için de 30 tane İstanbul var yani.

Hem öyle hem de mesela hani bir yere gidiyorsun ya İtalya'da bir aslında sokaktaymışsın gibi üstün üstün bildiğin bir dilini güzel. Ondan sonra tak Orta Doğu'ya geçiyorsun. Evet tak Orta Doğu'ya geçiyorsun hakikaten. Ne bileyim vefaya gidiyorsun bambaşka bir yer. Dolayısıyla ya da işte başka bir yerindesin Türkiye, Türkiye'nin başka bir yerindeysen onun bir güzelliği. Şimdi Langa'ya gidiyorsun, aaa Bengal deştisin birden birden.

Doğru. Ben hani bir haber yapmıştım ya, Afganların yaşadığı mesela şeye gitmiştim. Ha Zeytinburnu, evet. Mesela bambaşka yerler, bambaşka yemek kültürleri var. Ben orada şoka girmiştim yani. Yemek kültürü çok değişik. Dolayısıyla yani tamam problemimiz var ama buna uygun çözüm bulmak durumundayız. Bunu nesnel düşünmek diyoruz. Evet, bravo.

...olan şartları kabullenmek ve o şartlar içerisinde çözüm üretmek. Nesnel düşünelim. Nesnel düşünmek durumundayız. Tıpkı Mars'ta unutulan... ...astronot gibi. Evet. Çünkü hepimiz Mars'ta unutulmuş birer astronot değil miyiz aslında? Bravo, bravo. Evet geçelim ikinci kitabımıza. Sessizlik olsun mu? Sessizlik olsun, evet. Ben adını asla söylemiyorum. Sen söyle, sen güzel söylüyorsun. Vietnamlı, Vietnamlı guru. Budist. Keşiş. Ayrıca şöyle Nobel Barış Ödülü'ne de aday olmuş daha önce. Aday gösterilmiş şimdi Martin Luther King Jr. tarafından Nobel Barış ödülüne aday gösterilmiş. Vietnamlı bir Budist zen ustası kendisi, Thich Nhat Hanh. Hayatımızın büyük bölümünü mutluluğa arayarak, bir şeylerin ötekine koşturarak, geçmişe üzülüp gelecek için kaygılanarak geçiriyoruz.

Etrafımızdaki dünya başından beri peşinde olduğumuzu mucize ve mutlulukla dolup taşıyor. Bu güzellik bize her gün sesleniyor. Ama biz nadiren duyabilecek durumdayız. İçimizde sessizlik yoksa, zihinlerimiz ve bedenlerimiz gürültüyle doluysa... ...güzelliğin çağrısını duyamayız, diyor. Evet. Tiçniyat Hank hocamız. Yani bu da yine aslında şimdi Marston'dan çıktık buraya geldik. Aslında birbirine çok bağlı. Çünkü orada baş kahramanın yaşadığı büyük bir şey. Bu arada onun filmi de var. Marston'un? Evet Marston'un. Ridley Scott çekti evet. Ridley Scott çekti. Matt Damon oynadı. Çok güzel bir filmdi. Çok iyi bir uyarlamaydı. Bence çok iyi bir uyarlamaydı. Gerçekten çok iyi bir uyarlamaydı. Onu da tavsiye ediyorum. Yani aslında oradaki o adamın yalnızlığına sahip çıkması... ...sessizliğine sahip çıkması ve onu üretken bir şeye dönüştürmesi... ...bu bence iki kitap birbiriyle çok örtüşüyor. Dünyanın en sevilen öğretmenlerinden ve zen ustalarından biri... ...hiç niyet halk, mutluluğu, amacı ve huzuru bulmamıza yardım etmek için... ...en güçlü içsel kaynağımız, yani sessizliği anlamaya... ...ve geliştirmeye yönelik etkili, özde ve pratik bir rehber paylaşıyor. Evet. Şey, beynimizin hiç durmayan bir radyo frekansı gibi olduğunu söylüyor. Düşünceler, düşünceler, düşünceler. Fikirler, fikirler, fikirler. Aynı zamanda etraftan gelen, dışarıdan gelen uyarıcılar tabii ki. Bir kakafoni.

Ve bunu susturmadığımız sürece zaten doğruya ve iyiye ulaşamayacağımızı düşünüyor aslında özünde. Benim burada çok kişisel bir önerim olacak. Hem Gülen Hanım'a hem de onun nezdinde diğerlerine, kendime de dahil. Ben kendimde şu farkı mesela yaşıyorum. Bir sabah uyandım. Sabah uyandım, ilk iş. Başucumda zaten saat, aman şey saat diyorum, telefon olmuş oluyor. Çünkü alarmıyla kalkıyorum ya. Telefonu elime aldım. Gözlüğümü de taktım. Okuma gözlüğümü. Telefona bakmaya başladım. Günümün yarısı bitti artık. Enerjinin de yarısı bitti. Korkunç bir şey. Enerjimin, günümün... Ben tükendim o anda. Yani o yapabileceğim en yanlış hareketti. Başka gün uyandım. Ben bunu denedim. Ve deniyorum ve yapıyorum. Başka gün uyandım. Telefonun saatini kapattım ve telefonu olduğu yerde bıraktım. Benim aslında o telefonla bir işim yok. Yani eğer çalarsa açacağım. Ancak çalarsa işim var. O da ne? Acil bir durumdur. Kızımdır, okuldur, bir şeydir, annemdir. Bu. Tamam. O telefonla işim yok. Telefonu orada bıraktım. Kalktım, mutfağa gittim. Kahvemi koydum, onu yaptım, bunu yaptım. Oturdum, bilgisayarımı açtım. Yahu kitabı açtım, çalışmaya başladım. Ben günümü kazandım. Ben kendimi kazandım. Hayatı da kazandım. Ben artık üretkenim. Ben bir şey yapıyorum. Yürü be.

Bunlar çok önemli. Çünkü neden? Şimdi bunu biraz şuradan da bağlayabiliriz. Sen eline o telefonu aldın ve tabii ki sosyal medyayı açacaksın. Yani bunu yapmıyorum diyen yalancıdır. Sosyal medyayı açtığın anda sen bazı fotoğrafları göreceksin. O fotoğraflarda bazı insanlar Miami'ye gitmiş olacak. Bazı insanlar Roma'ya gitmiş olacak. Bazı insanlar Paris'e olacak. Bazı insanlar Gazze'de bombalanıyor olacak o sırada. Onu ne yapacağız? Mesela onu hayır şunu demek istiyorum. Yani göreceksin ve diyeceksin ki ben neden gitmiyorum? Ben neden buradayım? Ben neden yokum? Ya da o kadar kötü şey oluyor, ben hiçbir şey yapamıyorum. Duygusu da insanı çok yarar. O da var. Ben şu an bağlam dahilinde konuşmaya çalıştığım için. Bağlam dahilinde konuşmaya çalıştığım için. Yoksa o ayrı bir programın konusu olur tabii ki. O suçluluk duygusu. Tamam, bağlamdan kopmayalım. Buyrun. Gidemiyorum. Vay efendim, ben niye gidemedim Miami'ye. Halbuki bunlar sana bombardıman halinde geliyor. Artık bu çok konuşuldu, klişe olur. Ama sen onu oraya koydu da, o nasıl gitti, ne oldu, orada mutlu muydu? Bunları geçiyorum zaten.

Bu bombardımana hiç yakalanmadan, kalk günlük hayatına bak. Yahut işte işe mi gittin? İşinde günlük, yolda gidiyorsun, işe gidiyorsun. Şeyin dediği gibi, ismini söyleyemediğim ne? Ticniyatı falan mı? Ticniyatının dediği gibi, yolda sadece yürü diyor.

Bir gün aslında cep telefonlarımızı evde bırakıp sokağa çıkalım ve birkaç saat yürüyelim mi? Tabi. Cep telefonsuz cep telefonsuz çıkalım. Ben bunu yapıyorum. Ben geçenlerde buraya gelirken cep telefonu unutmuştum. Unuttun sen ama kasten yapmadın. Olsun ama sık sık unutuyorum. Demek ki her an aklım onda değil. Bir gün unutalım hep beraber. Sayın dinleyiciler. Bakın kaç kişiyiz burada. Yüz binlerce kişiyiz bu podcast'ı dinleyen. Vay, vay, vay. Hepimiz yarın cep telefonlarımızı evde unutalım, sokağa çıkalım... ...ve iki saat dolaşalım, o sessizliği yaşayalım... ...Hiç Nihal Han hocamızın gözüne girelim. Evet. Bakalım sessizlik bize neler getirecek. Bir de belki de yeni bir gözle bakacağız yaşadığımız yere.

Evet doğru, doğru, doğru. Etrafına bakacaksın çünkü. Sessizliğin gözüyle bakacağız. Ve vay diyeceğiz, ne kadar ilginç şeyler varmış benim etrafımda. Evet, çok güzel. Teşekkür ediyoruz Teach Nihat Han Hoca'ya. Bir tavsiyem daha yine kişisel olarak olacak. Nefese odaklanın tabii ki. Meditasyonun esası. Meditasyonun esası, bunu herkes söylüyor. Teach Nihat Han da söylüyor.

Ben mesela o meditatif hale gelmekte çok zorlanıyorum. Yani evde otururken yani tamamen nefesime odaklanıp düşünceleri tamamen beynimden silemiyorum. Düşünceleri silmek değil esas orada zaten. Düşüncelerin dışına çıkıp onların seyrini dışarıdan izlemek.

Onu da yapamıyorum. Yani o ister istemez... O zaman derhal terk et burayı. Onu yapamıyorum, bunu yapamıyorum. Fakat ben de mesela çareyi şunu da buldum. Bunu benim gibi olanlara öneriyorum. Koşmak çok enteresan bir iş. Koşarken nefesine bence en iyi o zaman odaklanabiliyorsun. Çünkü onu alıp vermek orada bir iş haline geliyor. Çünkü öteki türlü kalbin sıkışıyor. Kalbin sıkışmasın diye gerçekten odaklanabiliyorsun.

O zaman da, aa ben o zaman yani şoka girdim. Başka hiçbir şey düşünmüyorum. Gerçekten sadece nefesimi düşünüyorum. Bunu sadece koşarken yapabildim. Bence bu da bir çare olabilir. Bu da bir aktif meditasyon şekli. Evet. Olabilir. E var bunun da kesin zende bir karşılığı vardır. Vardır vardır. Aktif meditasyon bir şey demişlerdir babalar. O zaman bir ara mani ben yollayayım size. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor?

Devam ediyor. Doğu seyahatnamesi diyelim mi? Sizin öneriniz hocam? Diyelim Doğu derken? Türkiye'nin doğusu, Anadolu'nun doğusu. Doğu Anadolu'nun seyahatnamesi. Madem gidemiyorsunuz yurt dışına, madem sıkıştık kaldık hissindeyiz, o zaman niye Anadolu'ya

Bir şans vermeyelim. Melih Uslu'nun kitabı. Ben senden sonra öğrendim, işin dosyaya baktım. Adı neydi kitabın? Bir daha tekrarlayalım. Doğu Seyahat Namesi. Evet. Anadolu'nun doğusundan yüzler, sesler, tatlar, tanıklıklar. Oku bence onu. Yani şey çok güzel. Bence kitabın tanıtımı çok çok güzel. Ankara'dan ötesi çok ama çok güzel. Gidin mutlaka diyor.

Çok güzel söylemiş, evet. Öyle üstün körü değil. Tanışarak, yüzleşerek, sindirerek gezin. Esnafa selam verin. Çocukların oyunlarına katılın. Yer sofralarına oturun. Boztepelerin ardındaki hayatlara kulak verin. Ben öyle yaptım ve doğuya doyamadım. Kaç yüz kere çaya davet edildi mi? Bana kaç kez başım gözüm üstünde yemeğe de buyur denleyin hatırlamıyorum. Hem gözlüyüm hem de insanlara eğitimli olduğumu düşündürten yüzüm nedeniyle bana kaç kez hocam dendiğini sayamadım. Adres sorduğumda işini gücünü bırakıp beni aradığım yere kadar götüren insanlar tanıdım. Gerardo Nerval'den ilham aldım. Nuh'un, Ahmet Hani'nin, Veysel Karani'nin, Ali Emir'inin, Ahmet Arif'in, Yaşar Kemal'in izini sürdüm. Kazanc-ı Bedî'nin ezgilerinde, Me'min Zîn'e, Siyabend'in Hoheco'ya, İbrahim'in Allah'a aşkını düşledim ve ben bu toprak sarısı coğrafyayı çok sevdim. Unutmayın Anadolu'nun doğusunu görmeden Türkiye'yi tanımış, Olamazsınız diyor. Tabii ki ben imzamı atarım ve çok çok güzel bir gerçekten çok güzel tanıtım. Kendisi yazmış herhalde. Evet. Çok güzel özetliyor. Gerçekten bizim böyle bilmediğimiz, görmediğimiz köşeleri var Anadolu'nun. Bunlar gerçekten çok güzel. Aslında bir dünyaya bedel. Çok değişik iklimlerin aynı anda yaşandığı bir coğrafya üstelik. Yani şu an Güneydoğu Anadolu'ya gitsen bambaşka bir iklim var. Ben bizim turneleri bu yüzden seviyorum. Mesela... Ha doğru. Yani öyle yerler var ki... Şairin Şarkıları Turneleri. Onu da söyledim. Evet, Şairin Şarkıları Turneleri. Müzik ve müzik iç içe, adeta bir meddahlık, adeta bir müzik ve şarkılar gösterisi. Reklam girdik. Ürün yerleştirmemi de yaptık. Senin dizilerde oluyor ya. Domestos. Evet. Şairin şarkıları. Neden gitmeyelim ki? Yani böyle pek çok yere ben hayatımda ilk defa gittiğimi, mesela Safranbolu'ya hiç yolum düşmemiş. Öyle pek çok yeri gördüm ve bu turneler sayesinde hem halkla kucaklaştık, hem de gitmediğim yerleri tanıdım ki. Benim oğlumun çok komik bir sözü vardır. Yıllar önce onu ben Rize'de Pokut Yaylası'na götürmüştüm. Kendisi de ondan önce anneannesiyle beraber Floransa'ya gitmişti. Floransa'dan döndü ama 11-12 yaşında falan. Böyle Pokut Yaylası'na baktı ve dedi ki, ya Floransa'dan sonra burası cennet gibi geldi.

Etraftaki Rizeliler bile şaşırdılar yani. Gerçek çocuk kafasının berraklığı yani şimdi mesela Leyla da 10 yaşında ve gerçekten şeyde gidiyoruz mesela uçakta gidiyoruz böyle orada şeyler var işte Rize, Trabzon böyle tanıtımlar Türkiye tanıtımları var ya uçakta dönüyor. Anne ne kadar güzel. Anne şurası da çok güzel. Anne biz buraya da gidelim. Çocuk Türkiye'yi gezmek istiyor ve ben nasıl bir insanım ki çocuğu alıyorum götürüyorum Avrupa'ya alıp götürüyor muyum Trabzon'u? Hayır. Aldım götürdüm. Çocuk Trabzonlu. Ama bak Allah için babasının babası tarafından evet Trabzonlu. Bunu illaki söylemek isterim. %12,5 demek istiyorum.

O da güzel. Şöyle, bu çocuk Kapadokya'ya gitmek için öldü. Biz gerçekten Kapadokya biletleri şeyi aldık, Kayseri'ye uçacağız, oradan gideceğiz. Her şeyi aldık, havaalanına gittik. Cenab-ı Hak müsaade etmedi. Cenab-ı Hak müsaade etmedi ki uçak. Kalkmadı uçak, gidemedik mesela. Hatırlıyorum onu, evet. Çok tatsız oldu.

Çocuk bana ısrar etti. Demek ki aslında bizim çocuklarımız bilecek kıymet. Gözleri, gönül gözleri açık. Bizim gibi bir şeye fikslenmiş değiller. Bir de gerçekten ideolojik olarak şartlanmamışsan, Mardin, Paris'ten çok daha zevkli bir yer. Gerçekten bu arada, kültürel olarak da yani. Bence Mardin'e gitmeyi ben tercih ederim. Daha iyi zaman geçirmek adına. Ben de Almanya'nın herhangi bir yerini, Anadolu'nun herhangi bir yerini tercih ederim.

Yok tercih ederim gerçekten. Berlin'i saymıyorsun ama Almanya'dan değil mi? Berlin'e de hiç gitmedim. Bilmiyorum. Dolayısıyla şöyle bir şey var mesela. Dünyanın en çok aranan on tatlı su balığı türünden biri olan Leo Parsazan'ı uzun arayışlar sonunda arkadaşlar 2023'ün son haftalarında Dicle nehrinde bulundu. Böyle bir şey var mesela böyle bir.

Güzellik var ve bu ülkede var ve biz bunlardan aslında... ...ancak bir yerde okuduğumuz zaman haberdar olabiliyoruz. Oysa kendimize iş edinebiliriz. Hani... ...Buket Uzuner'in kitaplarından sonra insan mesela Çorum'a gitmek ister. Evet. Öyle bir şey. Aslında... ...o yüzden de bu Doğu Seyahat Namesi... ...şey çok hoşuma gitti. Diyor ya hani Yaşar Kemal'in izinden gittim... ...Ahmet Arif'in izinden gittim. Belki kendine böyle bir rota da belirleyebilirsin. Dersin ki... Yani ne bileyim zaten Orhan Pamuk'un karından sonra bir sürü insan değil mi atladı Doğu Ekspresi'ne, Kars'a gitti mesela. O kitabın çok şeyi vardır. Bilmem oldu mu öyle bir şey gerçi? Tabii tabii onun çok etkisi oldu bence.

Yani bir şeyin peşine düşüp gitmek hatta... ...çok güzel bir fikir. Evet tabii ki Batu'yu görmek çok güzel bir şey. Yani Batu'ya gitmek, ben hani mesela... ...bizim zamanımızda o kadar kolay değildi. Yirmi beş yaşında ilk defa yurt dışına çıktım. Yani... Ben de yirmi altı. Şimdiki çocuklar daha erken çıkabiliyorlardı bu pandemi öncesine kadar falan yani. Yani Batu'yu görmüş olmak güzel ama şimdi gördüğüm zaman Mardin'i turna olmasaydı görecek miydim? Niye görmeyecektim? Evet niye görmeyecektin değil mi? Bu çok güzel soru. Almanya'nın Duisburg şehrini gördüm de güzelim Mardin'i niye görmedim? Bu yaşa kadar falan gibi sorular geliyor insanın aklına. Bunları yapalım.

Bunları yapalım. Bunları yapalım ve dördüncü kitabı geçelim. Şili'ye buradan uzanalım. Şili'de Türkiye'den vize istemeyen ülkelerden biri. Canlarım benim. Yol parasını hallederseniz Şili sizi kucak açmaya hazır. Aynı zamanda Güney Amerika'nın en müreffeh ülkesi. Ve harikulade şarapları var. Ve çok güzel bir kültür var. İnsanları da güzel. Evet, insanları çok güzel. Bu Şili'de 2010 yılında çok kötü bir maden kazası yaşandı. Hatırlarsınız. 33 tane işçi Mansur Kallılar toprağın dibinde. 69 gün. 69 gün boyunca ve kitabın adı da zaten 33. Evet, 33 Madence. 33 Madence. 33 Madence. Bir gazetecinin yazdığı. Jonathan Franklin yazıyor kitabı. Ki o da Şililiymiş. Hayır, Amerikalı ama 20 yıldır Şili diye yaşıyor. Şilileşmiş, şilileştirebildiklerimizden bir Amerikalı yani. Orada yaşıyor, dolayısıyla tarihte çok enteresan bir zamana denk geliyor. Yani tam şey oluyor, göçük oluyor, hemen oraya gidiyor ve orada bulunuyor. Oradaki sağlık ekipleriyle, oradaki ailelerle, işte mumlar yakılmış aileler dua ediyor onlarla. O yüzden de haberin özünü tam olarak yakalayabiliyor. Ne zaman? 5 Ağustos 2010 yılında. Nerede? Yerin 688 metre altında. Kaç kişi? 33 kişi. Madencilerin kurtarılması için son hazırlıklar tamamlanmış. Herkes nefesini kesmiş. 2000 kadar gazetecinin gözü önünde Anka Kuşu adına verilen roket biçimindeki bir kapsül yavaş yavaş yerin altına, maden ocağının dibine indirilmeye başlanacak.

Çünkü neden? Madenciler bir yolunu bulup iyi olduklarını ve... ...hayatlı olduklarını yer üstüne bildirmeyi başarmışlar. Ve büyük bir seferberlik işçiliği de başlamış. Bütün dünyada nefesini kesti, izledi günlerce bu şeyi, hatırlıyorum. Şimdi şöyle, Franklin röportajlar, o anda orada bulunduğu için orada röportajlar yapıyor. Bir doktor orada şey diyor, bu bir sigarayı bırakma programı değil. Sigaralarını ellerinden alacak kadar yürekli değil.

Kesin duyar kazanları olmuştur sosyal medyada ama yani böyle bir sigarayı özendirmek insanlar oluyor mu efendim falan diye. Bilmiyorum sanmıyorum ama... Kesin Twitter'da öyle yazanlar olmuştur ki adam bu açıklamayı yapmak zorunda kalmış. Bu adam böyle bir şey söylüyor mesela. Dışarıda herkes çalışıyor ama içerdekilerin dayanma gücü tabii çok ilgi çekici. Hepsiyle Jonathan Frank'le röportaj yapıyor. İçerdekilerin dayanma gücü şöyle, insan ruhunun

özünü kavradıklarını söylüyorlar. Yani dayanışma, sevgi, birbirlerine tutunma, konuşmak, bunların ne kadar önemli olduğunu. Ne güzel insanlarmış. Evet, kavruyorlar ve böylelikle hayatta kaldıklarını söylüyorlar. Yoksa içerisi leş gibi sigara kokuyor, ter kokuyor, inanılmaz bir nem var. Dayanılacak halde aslında. Hijyen sorunu var tabii. Hijyen sorunu var, dayanılacak gibi değil. Fakat birbirlerinden güç alıyorlar, dışarıdaki sevenlerinden güç alıyorlar. İnanıyorlar.

Evet. Bırakmayacakları onları yani. Ve benim çok ilgimi çekti. Şöyle bir şey var. Biri diyor ki bir gazeteci, onları kurtarmak için kelimenin tam anlamıyla bir dağı yerinden oynatan kadın ve erkeklerin olağanüstü hikayesi diyor.

Çok güzel. Bir dağı yerinden oynatan kadın ve erkeklerin olağanüstü hikayesi. Bu aslında şu demek. Çok metaforik geldi bana. Bu güç bizde de var. Bir dağı yerinden oynatmak. Mesela pek çok imkansızlıktan dolayı bir yere gidemiyorsak, kendimizi bir yere tıkılmış gibi hissediyorsak, bunu değiştirilecek güce de sahibiz kadın ve erkek. Yani bizim demek ki şu an elimizdekini bir şey bir kanalize etmemize bundan bir güç doğurmamıza ihtiyaç var. Bu ne? Bak çok klişe bir şey söyleyeceğim. Daha iyi bir Türkiye. Daha iyi bir kültür. Daha iyi bir sanat. Daha iyi koşullar. Yani bunlar bizim elimizde. Ben ki bu ülkenin her zaman beş kişi tarafından yönetildiğini ve bizim birer karıncacık olarak hiçbir şey yapamayacağımıza

O beş kişiyi de bizim bilmediğimizden. Bilmediğimiz, inanmış ve bunu hep söyleyen. Dünyayı beş aile yönetiyor hocam. Gibi bir şey bu. Bu kadar normal, sıradan bir şeye inanıyorum. Ama bununla beraber bireysel olarak yine de bir şey yapabileceğimizi düşünüyorum. Şu anlamda dediğin doğru. Şimdi siyaset...

Bizim sadece ucunu görebildiğimiz bir buzdağı. Zaten o ucun dışındaki kısmı görmemize izin verilmiyor. Evet. Ve bu tür şeylerde işte yurt dışıydı, yurt içiydi, vizeydi, politikaydı falan... ...bizim kaderimizi çizen şeyler o görmediğimiz kısımda ceryaz ediyor. Evet, evet. Müdahale edebileceğimiz bir şey değil. Müdahale edebileceğimiz... Ama şunu da unutmamak lazım. Tıpkı Şilililerin... Şilililer ne güzel söylemesi. Doyamadım söylemeyi. Şilililerin... Şilililerin örneğinde olduğu gibi.

Hayat her zaman her şeye muktedir ve her şey devamlı değişiyor şu evrende. Evet. Ve değiştirmek de... ...kendi bireysel hayatında ve ufak çevrende... ...senin bir şeyi değiştirmen mümkün. Sen bir şey değiştirmesen de değişiyor bir de zaten. Evet. Ama hani bir şey yapabilirsin, çabalayabilirsin. Yani bir adım atabilirsin, bu şey gibi. Hani pergeli batırdın ve çember çizmeye başladın. Çok ufak bir çemberden kocaman bir çember olabilir bu. Öyle bir şey. Yani su halkacıkları gibi, suya bir damla düşer...

Bıt, bıt, bıt, bıt, halka büyüyün. Öyle bir şey. Kendi hayatını güzelleştirebilirsin. Hani böyle olumsuz bir durumda kaldığı zaman insan sanki olumsuz durum sonsuza dek sürecekmiş hissine kapılırsın ya. Sanki sonsuza kadar o durumun içinde hapsolmuşsun ve çıkamıyorsun dışına. Böyle bir şey yok. Yani evren devamlı değişiyor. Dünya yörüngesinde dönmeye devam ediyor. Samanyolu bilmem nereye doğru gidiyor. Devamlı ve değişimin ne getireceğini hiçbir zaman bilemeyiz. Bir şey söyleyeyim mi? Geçtiğimiz günlerde kendi yeğenimden bir şey yaptım. Feyz aldım. Çok hoşuma gitti. Bunu da ona söylemedim. O biliyorsun işte biraz önce bahsettik Erasmus'a başvurdu. Ki daha önce gitmişti İspanya'ya Erasmus'a. Soyer Akul. Evet Soyer Akul Hanım efendi. O şeye Litvanya'ya galiba başvurmuştu. Ve çocuğu yani okul birincisi falan olmasına rağmen, her şey tam olmasına rağmen çeşit

Sebeplerle, kıytırık sebeplerle reddettiler. Ben ondan şey bekliyordum yani böyle bir lanet olsun hayat berbat falan. Aha bir baktım, Eskişehir'de yaşıyor, Eskişehir'de okudu, bitirdi ama şimdi ikinci bölümü bitiriyor. Bir baktım, ev değiştirmiş. Daha büyük bir eve geçmiş. O evde kendi bir stüdyo yapmaya karar vermiş. Evi arkadaşların toplamış. Evi boyuyorlar hep beraber. Badana boya yapıyorlar. Bak hiç zaman kaybetmemiş. Tak diye bir karar vermiş. Tamam ben gidemiyorum. Tamam anladım. Ben gidemiyorum. Gidemeyeceğim. B planı. B planı bu. Hayatımı güzelleştirmek. Gerçekten bana çok müthiş ilham verdi bu. Bundan da böyle bir bahsetmek istedim ve kendisi gencecik Z kuşağı, o beğenilmeyen Z kuşağının bir üyesi. Z kuşağı işte yeni gençlik hep öyledir ya, yaşlar şey derler. Yeni gençlikten bir şey olmaz. Ama yaşlanmanın birinci kuralı nedir?

Huysuz ihtiyarların birinci kuralı gençlerden şikayet etmektir. Evet, ben yaşlanmadım daha demek ki. Evet, yaşlandıysan eğer ilk yapman gereken şey gençlerden şikayet etmek. Antik Yunan'dan beri böyle. Evet, evet doğru. Dolayısıyla yani o da size bir ilham olsun. Ben künyeyi okuyayım.

Evet, künyemizi okuyalım. Evet, bir saniye. Sessizlik, Thich Nhat Hanh, Cotton Kitap, 144 sayfa. Doğu Seyahat Namesi, Melih Uslu, Monokitap, 200 sayfa.

33 Madenci Jonathan Franklin Hit Kitap Yayıncılık çeviren Nuray Önoğlu 280 sayfa. Marslı Andy Weir İthak Yayınları çeviren Emre Aygün 416 sayfa. Bize e-mail göndermeyi unutmayın. Biblioterapi at podbimedia.com. Manimizi alalım mı? İstersen bu bölümü Mario Levi'ye hitap edelim. Edelim. Şimdiden özlemeye başladığımız. Evet. Toprağı bol olsun, mekanı cennet olsun. Boşluğunun asla doldurulamayacağı insanlardan bir tanesi. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar... ...itsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için... ...dünya terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)