
5.370 kelime · ~27 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcast'ı Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekire Ümitçi. Maalim okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Aslı Perker'in dediği gibi eveeet. Ben öyle mi diyorum? Öyle başlıyorsun ya. Gerçekten mi? Gerçekten mi? Farkında değilim.
Evet. Aa, hakikaten kendiliğinden geleyim. Efendim merhabalar, Bir Biblioterapi'ye daha hoş geldiniz. Bugünkü konumuz aslında biraz geçen haftaya bağlantılı oldu. Mutlu evliliğin sırları. Çok ona şey aldık, mesaj, geri bildirim aldık. Mutlu evliliğin sırları var mıdır, yok mudur, yoktur efendim falan diye. Genellikle de kadın dinleyicilerimiz aslında hiç evlilikle işlerinin olmadığını... Gümayış yaptılar kadın dinleyicilerimiz. Evet, bayağı.
Kadının üzerinde yük olduğunu ancak iki ayrı evle evliliğin iyi olabileceğini söylediler. Bütün bu mesajlar arasında da bir beyefendi bize mesaj gönderdi. Biz normalde biliyorsunuz e-maillerden sıralı gidiyoruz ama bu beyefendinin mesajı öne çıktı. Erkeklere cevap hakkı doğdu mu diyorsun yani?
Hayır, şöyle bekletmek istemedim ben doğrusu. Çünkü iki konu böyle biraz devam edebilir. Evet, dinleyelim soruyu. Şimdi öncelikle bir dört ilişkisinden bahsetmişti. Nasıl işte bir kimiyi severekmiş, kimiyi zaten sıkılarak bitmiş falan filan. Sonrasını okuyorum şimdi e-mail'inin, mesajının. Şimdi 33 yaşındayım. 13 yıldır özel sektördeyim. İyi bir kariyerim oldu kurumsal hayatta. Ben de kitapların şifasına inanan hayatımın en zor dönemlerinde özellikle ailemden ayrı ya da yalnız hissettiğim zamanlarda kitaplara sığınarak dertlerini unutmaya çalışan biriyim. Kurumsal hayata ve para kazanmaya odaklı bir yaşamım var.
Yalnızlığıma o kadar alıştım ki her insan bana sırtımda bir yük gibi geliyor. Özgürlüğüme çok düşkünüm. Tek başıma karar almayı seviyorum. Yeni bir ilişkiye başlama korkum var. Önereceğiniz kitaplar olur mu? Uğur Tezcan. İyi de yalnızlığına düşkün olmanın şifa bulunması gereken bir sorun olduğunu nereden çıkarıyor? Şimdi şöyle bir şey var. Burada bir sorun var mı yani? Şimdi ben bunu mesela birkaç kez böyle hem kendi akrabalarımdan hem yakın kadın arkadaşlarımdan şöyle duymuşluğum var. Bir yaşa gelindiğinde artık bir yerden sonra gerçi 33 yaş çok genç. 33 Hazreti İsa'nın peygamberi olduğu yaş. Evet çok genç ama yani pek çok benim daha böyle... Hristiyanlık da çok önemli bir yaştır 33 o yüzden. Evet doğru. Biraz daha yaşını başına almış arkadaşlarımdan duyduğum şu. Diyorlar ki yani aynı şey o kadar çok kendi yalnızlığıma alıştım ki ben bu evin içinde birini hayal edemiyorum. Bunun da bir sorun var mı? Ya şimdi şöyle çünkü bunda bir sorun görmüyor evin içindeyken ama şeye de biraz özeniyor bir ikili bir ilişkiye romantik bir ilişkiye biriyle beraber olmaya. O kadar özeniyorsa gider bulur arkadaşım. Demek ki yeterince özenmemiş. Yok özeniyor mesela benim çok çok yakın tanıdığım istiyor da ama
...artık kendinden asla ödün veremeyecek bir hale gelmiş. Ve geçen haftadan anladığımız şey şuydu. Hatta hemen onu söylemek isterim. Bir saniye lütfen. İyi, tamam. İlla bunda bir sorun görüyorsak geçelim kitaplarıma. Hayır, hayır. Bir dakika, bir dakika. Evlilikle ilgili bir şey okudum, bir alıntı okudum. O da biraz sonra üzerine konuşacağımız yazarlardan birinin alıntısı... ...ama yeri gelmişken hemen söyleyeyim. Diyor ki...
Bir evliliğin ne kadar iyi yürüdüğünü eşlerin dilindeki ısırık izlerinin sayısına bakarak anlayabilirsiniz. Bay Hayek de o izlerden hiç yoktu. Yani şöyle hani karşılıklı ödün vermeler, yer yer susmalar, alttan almalar bunlar tabii ki bir evliliği yürütüyor. Şimdi sen hiç ödün vermek istemiyorsun kendinden asla. Yazarlarımızdan biri de demiş ki yalnız kalmaktan korkan evlenmesin.
Yani şimdi dolayısıyla evet bu bir sorun olabilir. Yani ayrıca öyle hissediyorsa bizim bunu sorgulama şeyimiz mi var? Lüksümüz mü var? Böyle bir şey olabilir mi? Yani biri bunu sorun olarak görüyorsa yeni bir ilişkiye başlama korkum var. Çünkü yalnızlığımdan ödün veremiyorum diyorsa bu onun korkusudur. Onun sorunudur. Senin olmayabilir. Benim için bir şeyler yapın da düzeleyim mi diyor yani. Var mı önereceğiniz kitap diyor. Tamam var mı?
Allah'ım yarabbim. Var mı? Varsa söyle. Şimdi işte çalıştık da geldik. Evet, tamam.
Şimdi tabii ben bu konuya şöyle biraz yaklaşmak istedim. Aslında bu yalnızlığını sevmek, yalnızlığını yaşamak, bunu gerçekten aşışmak, isteyip istememek. Sevgili dinleyiciler, bu arada Aslı Perker sabahtan beri bana ters gidiyor, zıt gidiyor. Sizle bir ilgisi yok. Buluştuğumuzdan beri bu da bu bölüme yansıyacaktır herhalde. Bu bölümünde şeyi bu olsun tadı. Tadı, tuzu bu olsun. Ama bence neden zıt gittiğimi anlamışlardır. Yani habire yol almamızı engelleyecek şeyler söylüyorsun. Babalıyorum yani. Babalıyorsun tabii. Yani bir soru var, soruya cevaplar hazırlamışız. Eğer soruya cevaplar hazırlamayacaksaydık, zaten hazırlamasaydın deseydin ki... ...hayır ben bunun bir problem olduğunu düşünmüyorum, ben yokum bu programda deseydin. Biz otururduk ne kadar güzel, Metin ne yapardık programımızı?
Evet. Zaten kendisi burada şu an. Evet, başımda Demokrasi'nin kılıcı gibi metin sallanıyor adeta. Şimdi evet, gelelim kitaplarımızın... Ben şimdi normalleşeyim, sesimi normalleşeyim. Benim işimi bitirdiysen evet, kitaplara geç artık. Evet, kitaplara geçebiliriz. Neyle başlayalım? Odamda yolculukla başlayalım mı?
Bu arada şimdi Tuna Kiremitçi'nin böyle latife ettiğine bakmayın. Kitapların çoğunu da o belirledi, o seçti. Onun daha önceden okuduğu kitaplardan yola çıktık. Tabii canım, ben aptal sarışın rolünü oynuyorum. Sadece evet. Yoksa gerçekten aslında konu ilgisini çekti ve hemen tak tak tak yine çok güzel kitaplar seçti. Bakmayın benim aptal sarışın oynadığıma. Mesela Xavier de Mestre, Odamda Yolculuk 1794 tarihli. Dünyanın gizli saklı köşelerini, cennet mekanlarını ve zorlu güzergahlarını dolaşan yolcuları şaşırtacak, genellikle küçümsenen ve gözeldirilen bir coğrafyanın ilk gizli rehberini yazmış Xavier de Mestre. Yani?
...odasını. Kendisi Xavier de Mesquim diye bakarsak... Harika bir kişilik bence. Harika bir kişilik. Gerici de bir kişilik aynı zamanda. Fransız devrimine abisiyle beraber karşı çıkıyorlar. Devrim alehtarı çalışmalar yapıyorlar. Bir asilzade. Hatta o kadar bozuluyor ki Fransız devrimi olduğunda gidip Rus ordusuna katılıyor bir ara. Asilzadelerin o zaman böyle asker olmak gibi bir görevleri var ya aynı zamanda. Sonra bir düelloya karışıyor.
Ve bundan dolayı bir ceza alıyor. 42 gün oda hapsi veriyorlar buna. Ve bu da odasının içerisinde çevresi 36 adımdan ibaret. Odasında 42 günlük bu hapsi süresince... ...tutsaklığını ironik bir özgürlük metnine dönüştürerek Edebiyat Dairi'ne geçiyor. Odamda yolculuğu yazıyor. Ve 27 yaşında bu arada. Bu deneyimi yaşarken. Sadece köpeğinden... köpeği ve uşağı var. Evet. Hayatında onlardan da ilham alarak esprili, irinik bir metin ortaya koyuyor. Ve bu metin daha sonra Marcel Proust'a galiba ilham kaynağı oluyor. Öyle mi? Evet. Çünkü yani onun Kayıp Zaman'ın izinde romanına ilham kaynağı oluyor. Çünkü sadece bir şeyle, bir anla, diyelim ki bir aynaya bakarak, bir odasındaki aynaya bakıyor Javier de Mest,
Ve o aynadan anılara dalabiliyor. Yani sürekli anılardan bahsediliyor. O odanın içerisinde bir hayat kuruyor. Marcel Proust'un bundan etkilendiği düşünülüyor. Hani o bir ısırıkla bütün bir geçmişe gidilmesi gibi. Yani o da aslında, onda da onun kafasının içindeki oda diye düşünülebilir ya Proust'un. Bu da gerçekten bir odanın içerisinde sadece yatağından kalkıyor. Böyle pembe mavi pijamaları var, onları çok seviyor. Yatağından kalkıyor, sadece gittiği yer aynanın önü. O arada bütün onu bir macera gibi anlatıyor. Sanki bambaşka bir yerdeymiş, bir olaylar yaşıyormuş gibi anlatıyor.
Bir challenge olarak görmüş kendini, bir meydan okuma olarak görmüş. Ben demiş, odamdan çıkmadan bütün dünyaya dolaşabilirim. Bu pandemide akla gelen bir romandı. Benim aklıma gelmişti. O zaman şey vardı ya, hayat eve sığar diye saçma sapan bir laf vardı. Hes, millet evde otursun diye uydurulmuş. Bu da benim aklıma bu kitabı getirmişti. Sonra başkalarının da aklına getirdiğini gördüm hatta. Bir iki kişi daha bahsetti bu kitaptan aynı çerçeve içerisinde. Şimdi de dinleyicimizin, podcastimizin sorusu aklıma bunu getirdi. Çünkü Xavier de Mest, kimseye ihtiyaç duymadan odasının içerisinde hayal gücü ve kültürlü bir insanın bütün dünyayı yaşayabileceğini söylüyor. Ve bütün anılarını tekrar orada canlandırıyor. Onlarla yeni baştan yaşıyor. Yeni baştan bir kurgu yaratıyor. Şimdi çok derinlemesine bir şey yok, dil yok. Gerçekten de herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük bir odası bile olamayacak kadar baksız terk edilmiş olabilir mi insan? İşte yolculuğun bütün hazırlığı bundan ibarettir.
Bir daha alabilir miyim ben? Gerçekten de herkesten gizlenerek çekilebileceği... ...küçücük bir odası bile olmayacak kadar baksız... ...terk edilmiş olabilir mi insan diye. Yani evet aslında yalnızlığına övgü. Yani bir oradaki kapanmışlığa övgü bu. Netekim kitabı bitirirken de yani oda hapsi bittiği zaman da şöyle bir şey söylüyor. O halde bugün özgürüm ya da daha doğrusu esarete geri dönmeliyim. Evet, ah tatlı yalnızlık, sevgililerini sarhoş ettiğin güzellikleri ben de tanıdım. Yalnız kaldığı tek bir günü bile sıkıntının huzursuzluğunu duymadan geçiremeyecek ve kendisiyle sohbet etmektense gereğinde ahmaklarla sohbet etmeyi tercih edene yazıklar olsun diyor. Evet. Yani fena bir durumda değilsiniz.
Evet, bundan kendinize çok yaratıcı bir şey de çıkartabilirsiniz. Öncelikle, evet. Fakat tabii, şöyle bir şey yok mu? Yani çıkacağına bildiren... Şöyle, çok önemli bir... Tercih edilmiş yalnızlık ve zorunlu yalnızlık arasındaki ayrımı diyeceksin. Evet, doğru. Bravo, bravo. Yani şimdi psikolojik olarak bunu tanınacak olursak, 42 günlüğüne sadece kapatılmışsın bir yere, sonra çıkacağını biliyorsun. Sayılı gün çabuk geçer diyorsun ama... Ayrıca çevrende insanlar var. Dolayısıyla yani,
Moralin yüksek. Senin etrafında insanlar olduğunu bilirsen yalnızlık zaten o zaman zevkli bir şeydir. Çok büyük bir lüks hatta. Yani Uğur Bey'in de dediği gibi aslında birileriyle tanışabiliyor, birileriyle beraber de olabiliyor. Ama bunu tercih etmiyor. Çünkü kendi kurallarıyla oynamayı seviyor. O kurallardan ödün vermek istemiyor.
Dolayısıyla bu tam bir tabii ki yalnızca mahkumiyet değil. Bir de 42 gün sonra işte şafak sayıyor yani sayılı gün olduğu için bitecek. Evet, doğru. Winnicott var, çok önemli bir psikanalist. Kendi kuramını oluşturmuş bir psikanalist. Psikoloji derslerinde öğretilen bir şey, ekol diyeyim. Yardıma ihtiyaç duyduğumuzda birisinin geleceğinden emin olunması kaydıyla... ...yalnız olmak, zihinsel oyunlar oynamak için en uygun durumdur.
Evet, böyle yapın Uğur Bey diyoruz o zaman. Zihinsel oyunlar oynuyor tıpkı işte The Mask'de olduğu gibi. O da orada oyunlar oynuyor. O zaman böyle yapalım. Yalnızlığımızı seçilmiş bir yalnızlığa dönüştürelim ve verimli kılalım.
Evet. Oradan ama çıkabilmeyi de tabii anlayabilmek lazım ki diğer kitaplarda bunu konuşuruz. Ama şöyle bir şey söyleyeceğim. Ben bu kitapla ilgili benim önemsediğim bir kısmı var, bir yeri var. Mekanın, bir mekanın gerçekte ne anlama geldiğini çok güzel anlatan bir bence roman. Bu arada çok kısa bir roman. Mekan, evet. Mekan bizim için ne anlama geliyor? Bunu çok güzel anlatıyor. Biz bir mekanı nasıl anlatıyoruz? Aynı şekilde o mekan bizi nasıl tanımlıyor?
Ne kadar güzel ifade. Bunu da gösteriyor. Teşekkür ederim galiba bana yine sempati duymaya başladın. Bir evet, bir hayranlık geldi. Teşekkür ederim. Yani dolayısıyla hani bizim içinde bulunduğumuz yakın çevremiz... ...dışarıyı nasıl yansıtıyor aslında? Evet. Yani biz dışarıyı nasıl algılıyoruz yakın çevremiz sayesinde? Bunu göstermek bakımından çok güzel bir roman olduğunu düşünüyorum. İnsan mekan ilişkisi üzerine bir roman aynı zamanda. Evet, mimarların da başta Banu Burak olmak üzere... Ne kadar ilginç bir noktaya getirdin kitabı yani. Hoşuna gideceğini düşünüyorum. Bu kitabı böyle değerlendiren olmuş mudur acaba daha önce? Olmuştur muhakkak. İnsan-mekan ilişkisi bağlamında. Tabii ki olmuştur. Çünkü mekanın ayrıntılı bir tarifi var. Değil mi kitap boyunca da? Evet, evet, evet, tabii. Evet, şimdi geçelim ikinci kitabımıza. O zaman yine senin seçimin. For Whom the Bell Tolls. Bell Stoll, Ernst Hemingway. Yeni 1940 tarihli efsane kitabı Çamlar Kimin İçin Çalıyor. O kadar güzel bir şiirden yola çıkıyor ki. Ada değildir insan. Bütün hiç değildir bir başına. Anakaranın bir parçasıdır. Bir damladır okyanusta. Ne diyecektin?
Şey diyecektim yani bu kitabın başlığına ilham veren şiiri okuyorsun şu an. John Donne. Evet. 1624'te yayınlanan meditasyonlar kitabından bir şiir. Lütfen o yüzden baştan oku ben böldüm biraz önce. Ada değildir insan, bütün iç değildir bir başına. Anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta. Bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa. Sanki yiten bir burunmuş dostlarının ya da senin memleketinmiş gibi.
Ölünce bir insan eksilirim ben. Çünkü insanoğlunun bir parçasıyım. İşte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını. Çanlar senin için çalıyor. Gerçekten kalbime. Birisi öldüğü zaman İspanya'da çanlar çalınıyor değil mi? Yani ve çanı çaldığı zaman kasabalarda, köylerde herkes merak ediyor ki bugün kim öldü diye.
Önemli değil ki sadece, yani selalar kimin için veriliyor Aslı Hocam aslında değil mi? Bu benim şu an kalbime çok dokunduğu için şey yapamayacağım, toparlanamıyorum çünkü şu çok hassas olduğum günlerde yani Filistin davasıyla ilgili çok hassas olduğum günlerde gerçekten bunu yani yine buraya gelmeden önce okurken de çok kötü oldum. Diyor ya, ölünce bir insan eksilirim ben. Yani orada ölen insan senin için ne anlama geliyor, ne demek diye bir şey yok. Sana ne değil. Yahut işte yine diyor ya, bir toprak tanesini alıp götürürse deniz, ...küçülür Avrupa. Yani Avrupa'nın herhangi bir yerinde yine Sırp-Bosna Savaşı'nda da olduğu gibi... ...Avrupa'nın herhangi bir yerinde ya da İkinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi... ...herhangi bir yerinde bir savaş varsa, şu anda da Orta Doğu'da herhangi bir yerde bir savaş varsa... ...biz burada yaşıyoruz ve bizden de bir şey eksiliyor, bizden de bir şey küçülüyor. Ama ki insanlığımızdan, ama ki toprak olarak.
Yani bir şey birinden biri illa yani ikisi birden olduğu zaman da var. Aslı Perker'in gözleri dolu dolu oldu sevgili dinleyiciler. Ama çünkü gerçekten yani zaten Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanı aslında böyle okunduğunda bence çok etkili bir roman. Ben ne zaman bir sela verildiğini bir caminin yanından geçerken görsem aklıma hemen bu kitap gelir mesela. Evet. Selalar Senin İçin Okunuyor. Evet. Yani şimdi burada bir insan... Aslında şunu demek istiyoruz Uğur Bey. Yani bence bu kitabın felsefesi derin. Tamam ben Hemingway'i çok severim. Hemingway'i Hemingway yapan kitap. Aynı zamanda. Yani ama aslında kimine çok sıkıcı gelebilecek bir kitap bu arada. Bundan da yüzde yüz eminim ve hiç kimseye suçlamam. Erkekler severler bu kitabı. Savaş kitabı olduğu için. Bir de içinde bir romans vardır kadınların da sevdiği. Ama bir şey söyleyeceğim. Cinsiyetçi bir yorum yapmış oldum ama. Sağ olasın. Durup dururken nereden icap ettiysem. Bir şey söyleyeceğim ama. Yani o bir köprü patlayacak. Çünkü romanın kahramanı bir ne deniyor ona? Bombacı. Bomba ustası. Aynı zamanda İspanyolca profesörü. Ama bomba işinden de anladığı için bu görevi veriyorlar ekibiyle beraber. Ama bu bir ölüm görevi.
Evet ama mesela o köprü bir türlü patlamıyor. Bekle babam, bekle, bekle babam. İşte ne bileyim kırk bölümse ta otuz yedinci, otuz sekizinci bölüme kadar neredeyse patlamıyor. Nerede oluyor bu? İspanyol İç Savaşı'nda bir kere çerçeve çizelim. Earl Semingway İspanyol İç Savaşı sırasında dağlarda faşistlerle Franco'cu çarpışan gerilla güçleri arasında bulunan Amerikalı bir profesörden bahsediyor. Robert Jordan. Onun gözünden savaşın anlamsızlığını ve acılarını sorguluyor.
Demin bahsettiğin görevi almış kendisi. Romandaki tüm karakterler, yani Robert'ın etrafındaki bütün karakterler savaş üzerine, ölüm üzerine ve kendi ölümleri üzerine düşünerek bunları sorguluyorlar. Ve bizi burada ilgilendiren kısımda ne? Bütün bu insanların gene birer ada olmadıkları ve hepsinin kaderinin birbirine bağlı olduğunu anlatması. Yani istesek bile bir sözü vardı. Leo Carax diye bir yönetmen vardır benim çok sevdiğim.
Yanlızların esas sorunu bir türlü yalnız kalamamalarıdır, diyor. Yani istesek bile yalnız değiliz aslında. Diğer insanlara sıkı sıkı bağlı haberimiz. Evet, tam olarak ben burasından Uğur Bey'e bu romanı önermek isterim. Yani siz daha geniş açıdan bakmak lazım belki, daha felsefi bir açıdan bakmak lazım. Zaten hayata böyle baktığımız zaman daha da anlamlı oluyor. Yani sadece bir kadın erkek ilişkisine tabii ki gün içerisinde hırçınlıklar oluyor, harala gürele bir savaşlar, bir şeyler, egolar çarpışıyor. Yok mesaj attım, cevap geldi, gelmedi falan. İnsan kendisiyle bile geçinemiyor ki bazen aynı evin içinde. Evet ama hani şey yapmak lazım, her şeye artık bence biraz daha geniş tıkıladan bakmak lazım. Dünyanın geldiği noktada galiba biraz buna ihtiyacımız var. Biraz daha fazla felsefi düşünmeye ihtiyacımız var. Yani bir insan öldüğünde illaki kelebek etkisiyle bir insan yok olduğunda, sen bundan etkileniyorsan eğer... Demek ki bir evin içinde sadece yalnız kalarak yaşamak ne kadar şey ki? Yani ne kadar gerçekçi ve mantıklı ki?
Hayır, bunu tercih edebilirsin ama o zaman bile yalnız değilsin aslında. Doğru, doğru. Yalnızların esas sorunun bir türlü yalnız kalamamalarıdır. Ben sana bir soru hazırlamışım bu romanla ilgili. Sen seçtin ya, peki şifa nedir hocam diye sormak yerine şöyle bir soru hazırlamışım. Şimdi ona bakıyorum. Demişim ki... Aşağıdakilerden hangisi, Örlüs Hemingway'in bu romanda savunduğu düşünce değildir?
Onun gibi bir şey mi? Hayır. Demişim ki, böyle bir savaş ortamında bile, yani şöyle bir not almışım önce, böyle bir savaş ortamında bile kurtuluş olarak romantik aşk demişim. Sonra demişim ki, çanlar kimin için çalıyordaki karakterlerin çoğu insan doğasına alaycı bir bakış açısıyla yaklaşsa ve savaştan yorgun düşmüş olsalar da, Roman yine de romantik aşkı dair bir umut besliyor. Biz bu romanı o yüzden mi öneriyoruz demişim. Bravo o yüzden önermiş olalım. O şartlarda bile filizlenebiliyor. Tamam gerçekten bunu sana sormak istedim yani. Ben böyle anlayabilir miyim acaba diye. Benden daha iyi anlamışsın kitabın şifasını. Tamam peki. Bugün formlusunuz Aslı Hocam. Yani işte kafamız çalışıyor. Ya neden biliyor musun? Söyleyeyim mi? Annem burada, annemle babam buradalar ve annem bana sürekli yemek yapıyor, kahvaltı yapıyor. Benim evdeki iş yüküm o kadar azaldı ki sadece beynimi çalıştırabiliyorum ve çok mutluyum gerçekten. Entelektüel faaliyetleri yollayabildiniz. Evet, hayat böyle olsa ben fezaya giderim.
Evet, o zaman bir ara mani okuyalım. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibliyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor. Şeyle devam etsin mi? Şimdi tam ters köşe yapan bir romanla yani hani bu kadar dedik ki... ...işte yalnızlık Allah'a mahsus falan filan ama... Ümit Kıvanç mı? Hayır, Lüzumsuz Kadın. Lüzumsuz Kadın, ha evet çok güzel. Çok sevdim ben o kitabı ya, ne kadar güzelmiş. Evet, Rabih Alameddin yazarı. Lübnan asıllı, Yemen doğumlu bir Amerikalı. Evet, dürzi ayrıca. Lübnan asıllı bir Amerikalı dürzi yazar. Yazar. Aynı zamanda gay.
Evet ve Dürzi diyoruz tabii yani oradan öyle bir gelenekten geliyor ama aslında kendisi ateist. Bunu da neden söylemek istedim? Müslüman ateist. Müslüman ateist ama işte Dürziler bambaşka. Onlar reenkarnasyona inanıyorlar. Onların seremonileri bambaşka. Kendi inanç şeyleri var. Sistemleri var. Kitabın konusunu özetler misin? Biz iki çerçeveyi görelim önce diye. Yoksa ben mi özetleyeyim? Özetleyeyim ben. Evet. Çok tatlı bir kadın. Benim aslında Alice Hovhannisyan diye bir karakterim vardı. Hatırlar mısın? Tövbe estağfurullah. Hayır, Edebiyat Dedektifi Alice Hovhannisyan diye bir karakterim vardı. Alice Hovhannisyan'ı da ben Kurtuluş'taki evde yaratmıştım orada otururken. Çünkü aynen onun gibi bir komşum vardı. Alt kat komşum, Bilge Hanım. Tam Alice Hovhannisyan gibiydi. Bütün gün evde oturup kitap okuyan, başka hiçbir şey yapmayan. Bilge Hanım bak yemek bile yapmazdı.
Kahve yapmazdı çünkü yemek kokusunun onu etkilediğini kitap okurken konsantrasyonunu bozduğunu söylediği için zaten yemek yapmak vakit kaybı da daha sonra kokusu da onu rahatsız ettiği ve konsantrasyonunu bozduğu için yemek de yapmazdı sadece kitap okurdu bütün gün. Güzel ne istediğini bilen insanmış. Evet, ben de oradan yola çıkarak şöyle bir karakter yaratmıştım. Bir edebiyat detektifi kadın, bütün gün kitap okuyor. Buna haftanın her çarşamba günü posta kutusuna bir ipucu geliyor, bir cümle. O cümleden yola çıkarak bir edebi şeyi çözmesi gerekiyor, Alice Ovanesian'ın da. Gizemi. Gizemi çözmesi gerekiyor. Böyle gidiyor, araştırmalar yapıyor, kütüphaneler falan filan. Böyle bir karakter yaratmıştım. Şimdi bu, Aliye Salih de bu romanın kahramanı. 72 yaşında. Kitapçı.
Eski kitapçı, yeni şey, hani emekli diyeyim, hiç evden çıkmayan... ...kendi dünyasında yaşayan, kesinlikle yalnız kalmayı tercih eden, başka insanlarla muhatap olmak istemeyen... ...ve kendi kendine çeviriler yapan, her yıl bir kitabın çevirisini üstlenen, o kitabı çeviren... ...ama böyle çok ciddi, yani hani Dostoyevskiler, Tolstoylar vs. vs. Sebaldlar falan. Bunların çevirilerini yapan ama bunları yayınlamayan, evde biriktiren. Ne geçiyor olaylar? Lübnan İç Savaşı'nda geçiyor bu arada. Lübnan İç Savaşı'nın ortasında böyle bir dünyası var kadının. Evet böyle bir dünyası var ve bir yandan da sürekli şeyden, Beyrut'tan bahsediyor ve Beyrut'u çok güzel anlatıyor. Hani Beyrut'a özeniyorsun. Beyrut hakkında hatta şöyle bir şey var. Beyrut hakkında hiçbir şey bilmezken bu kitaptan sonra bir sürü bir şey biliyorsun ve gidip ziyaret etmek istiyorsun.
Güzel ve talihsiz şehir Beyrut. Evet, evet. Benim zaten Beyrut'a her zaman bir şeyim vardır ve Lübnan'a böyle bir... ...ama pardon, sempatim vardır. Akdeniz'in incisiyken savaşlar yüzünden... ...ipranmış ve yorulmuş bir şehir. Bir de yıllarca New York Times'a Tom Friedman, Thomas Friedman diye bir onların şeyi vardı. Köşe yazarı vardı. Yıllarca bölgeyi çok iyi biliyor. Orta Doğu'yu çok iyi biliyor ve Beyrut'u çok iyi biliyor. Orada kalmış.
Yıllarca onun yazılarını okumuş olduğum için ben de her zaman böyle bir Beyrut hayranlığı... ...özlemi, sevgisi nedense, sanki doğmuş olduğum ama hiç görmemiş olduğum yer gibi... ...oraya karşı böyle işte babasıyla rahim dediğimiz şey vardır. Neyse, dolayısıyla şeyi de çok güzel anlatıyor. Beyrut'u da çok güzel anlatıyor ve... ...yalnızlığın gerçekten neredeyse kitabını yazmış bir kadın bu.
Evet, yazmış gerçekten yani. Ve yazarken de pek çok yazardan selamlar getiriyor. Pessoa'dan, Fowles'a, Sebald'dan şeye kadar, Calvino'ya kadar. Evet, Calvino'ya zaten hayran. SexyCon'dan bahsediyor. Pek çok yazardan da selamlar, alıntılar yapıyor. Onlarla sohbet ediyor. Onlarla bazen dalga geçiyor, şakalaşıyor. Güzel de bir müzah duygusu var. Küçük bir alıntı yapmama izin verirsen eğer. Bu arada kitabı okumak şey için de çok faydalı. Müthiş bir edebiyat bilgisine kısa sürede vakıf olabilirsin. Derinlemesini incelemek senin elinde. Dili de çok güzel. Sıkıcı olmadan edebi nasıl olunur'un cevabını veriyor adeta. Kutulara giren kitaplar, kutular dolusu kağıtlar, dağınık çeviri sayfaları. İşte benim hayatım bu. Uzun zaman önce tüm benliğimi kelimelere duyduğum kör bir tutkuya adadım.
Edebiyat benim kum havuzum, içinde oyunlar oynuyor, kaleler, duvarlar inşa ediyor, şahane zaman geçiriyorum. Beni asıl zorlayan oyun bahçesinin dışındaki dünya. Bu görünen dünyaya uysal ama geleneksel sayılmayacak bir şekilde uyum sağladım ki fazla sıkıntı çekmeden kitaplardan oluşan dünyama geri çekilebileyim. Aynı metafordan devam edersek, eğer edebiyat benim kum havuzumsa, gerçek dünyada kum saatim.
...içimi gıdım gıdım tüketen bir kum saati. Edebiyat bana hayat veriyor... ...hayat beni öldürüyor. E, hayat herkesi öldürüyor. Evet. Bu kendini de Spinoza'ya benzetiyor ayrıca Ali'ye. Spinoza'nın işte şeydeki... ...Hollanda'daydı değil mi? Spinoza Hollanda'da yaşıyor. Kendi şeyinden, camiasından kovuluyor ya, men ediliyor yani dışlanıyor. Kendi aykırı düşünceleri yüzünden. Ama Spinoza bunu büyük bir mutluluk ve şeyle kabul ediyor. Hiçbir zaman bir neden böyle oldu, ben kopamam demiyor. Tam tersi, o zaten yalnızlığa mahkum olmayı seviyor. O da bir odanın içine aslında kapanıyor. Onu işte böyle şey yapan, ziyaret eden bir arkadaşı oluyor falan. O yüzden Aliye'de aslında bir Spinoza gibi bir şey var, yeri var. Ayrıca hani Uğur Bey şey demişti ya mesajında, ben işte zor dönemlerimde özellikle ailemden ayrı kaldığım zaman... ...ve yalnız hissettiğim zaman da kitaplara sığınarak dertlerimi unutmaya çalışırım vesaire demişti. Ben de ona bağlantılı bir alıntı okumak istiyorum. Çok çok güzel bence.
Bir romanın karakterlerini kafamda birikmiş cümleler olarak, bir sahneler toplamı olarak da tanıyorum. Onları annemden daha iyi tanıdığımı hissediyorum. Boşlukları gerçek insanlara kıyasla edebiyi kişiliklerle daha iyi dolduruyorum ya da belki daha fazla çaba sarf ediyorum. Lolita'nın annesini kendi annemden daha iyi tanıyorum ve itiraf etmeliyim ki onu kendi annemden daha çok duyumsuyorum. Rembrandt'ın annesinin resmedilmiş yüzünü, kendi annemin gerçek yüzünü tanıdığımdan daha iyi tanıyorum.
Çok güzel. Bana çok Uğur Bey'i hatırlattı bu şeyler. Ayrıca insanın bir metinle, bir kitapla kurduğu ilişkinin neler olabileceği üzerine de çok güzel bir kitap. Ya bu işte, bu da yine tercih edilmiş yalnızlık ve çok güzel bir yalnızlık. Özellikle bu kadar içi doldurulduğunda. Yani yalnızlığın içi dolduruluyorsa tabii ki çok kıymetli bir şey bu arada. Ama kendini de kitabın adında lüzumsuz kadın olduğunu söyleyelim artık. Evet, evet. Doğru. Yani kendisini lüzumsuz olarak dünyada... ...yarı şaka, yarı ciddi bir şekilde söylüyor. Evet. Said Faik'in de Lüzumsuz Adam diye bir kitabı vardı değil mi? Evet, evet, evet. Kendini bu dünyada lüzumsuz görüyor. Çünkü zaten yaptığı çevirileri yayınlamıyor. Etrafında giden İç Savaş'la Beyrut Savaşı ile hiçbir ilgisi yok. Dışarıdaki dünyaya ilgisini tamamen kaybetmiş... ...kalan zamanını yazarlarla, kitaplarıyla ve eviyle geçirmek isteyen... Bak böyle bir şey söyleyince de çok güzel geldi kulağımdan.
Babam ya, bu benim. 52 yaşından beri emekli ama bir gününü bir görsen son derece programlı, harikulade geçiriyor. Çılgın kalabalıktan uzakta. Harika bir yalnızlığı var. Ama tabii ki neden bu kadar mutlu? Yalnız olmadığını o kadar iyi biliyor ki. Etrafında biz dört dönüyoruz. Torunları, osu busu. Ama o kendi kabuğunun içinde harika bir şey yaşıyor. Entelektüel bir hayat yaşıyor. Hangi şifayı öneriyoruz Uğur Bey'e?
Yani biraz önce herhalde dediğimiz şey, hani kendi yalnızlığını... ...içini doldurursan o yalnızlık, ki Uğur Bey de dolduruyor gibi görünüyor. Evet, çok güzel. Seçilmiş bir yalnızlık olduğu için de zaten bir sorun yok. Yeni ilişkiye başlamaktan korkuyorum demişti. Aslında sorunu bu. Bu halde tabii ki eğer roman kahramanlarıyla yaşarsan tabii ki korkarsın. Çünkü onlar ne olursa olsun yazılmış şeyler ya, kurgu karakterler onlar o roman kahramanları.
Dolayısıyla az çok ya çok mükemmeller ya da yazarın istediği kadar harika, mükemmel bir şekilde mükemmel değiller. Bu konuyla da hesaplaşıyor zaten. Dolayısıyla gerçeklikleri yok yani. Gerçeği tanımak bence insanı çok daha derinden etkileyen ve çok daha müthiş geliştiren bir şey. Bununla bağlantılı bir alıntı okuyayım ben. Ali Esali, yani romanın kahramanı zaten bu konuyla da hesaplaşıyor. Evet, evet.
Bu dediğinde de hesap yaşıyor yani. Şimdi bir de şunu okumak istiyorum alıntı olarak sonra geçelim dördüncü kitaba. Denemelerinden birinde Javier Marías çalışmalarının olanlar kadar olmayanlarla da ilgilendiğini önüne sürüyor. Başka bir deyişle çoğumuz verdiğimiz kararlar bizi şekillendiren olaylar ve çevremizdekilerin seçimleri nedeniyle olduğumuz kişi olduğumuza inanırız. Nadiren
Vermediğimiz kararlar, gerçekleşebilecekken gerçekleşmeyen olaylar ya da seçimlerimizin eksiklikleriyle de şekillendiğimizi düşünürüz. Nadiren böyle düşünürüz diyor. Yani şimdi Uğur Bey mesela kendi seçimlerini yaptı ya, öyle zannediyor ya, hayat öyle şekillendi zannediyor ya. Aslında Uğur Bey yapmadıkları da onun hayatını şekillendiriyor ve orada ne kaçırdığını asla bilemez.
Paralel evrende. Asla. O yüzden denemek zorunda. Tamam, bunu yeteri kadar denemiş. Başka bir şey de denemek zorunda. Evet, duydunuz Uğur Bey. Duydunuz. Emir telakki edin lütfen. Ona göre hizalanın. Yoksa benim çok hırçınlaşıyorum. Ben sert oluyorum. Evet, tersi pizdir. Çünkü nedir? Ümit Kıvanç'ın dediği gibi yalnız olmuyor. Evet.
Evet, Ümit Kıvanç'ın 1995 yılında çıkmış bir kitabı yalnız olmuyor. Ümit Kıvanç bugün daha çok siyasi yazılarıyla ve çektiği belgesellerle tanınıyor. Gazeteciliği ve fotoğrafçılığı. Fakat 90'lı yıllarda roman yazıyordu Ümit Kıvanç ve başarılı bir romancıydı da.
Mesela Siyasi Polisiyesi Bekle dedim Gölge'ye. Aslında Türkiye'de modern polisiyeyi başlatan roman olarak kabul edilebilir. Sen geçen gün hatta ya ben niye bunu hiç söylemiyorum konuşmalarında dedin. 1994 tarihli Ahmet Emin Tüm Sis ve Gecesi milat olarak alınır. Alırız. Ama bu kitap 3 sene daha eski oldu. Doğru. Bekle dedim Gölge. Sonra Atıl Filmaz tarafından da filme çekilmiş hatta. Ondan 2 sonra yazdığı kitap...
Zaten bu yalnız olmuyor. Aynı kuşaktan bir grup insan şey yapıyorlar. Pek çok insanın hayalini gerçekleştirerek bir apartmanın içerisinde yaşamaya karar veriyorlar. Bunlar Ümit Kıvanç'ın kendi neslini telsil eden bir grup insan. Üç tane çift, üç tane de tek. Bunlar kendi apartmanlarında yaşıyorlar. Sadece apartmanı.
Her şeye rağmen inadına, dostluğa tutunmak üzerine bir zaman, diğer kamlık üzerine, aynı zamanda her kimsek, biz ve ötekiler üzerine, ötekilerle ne yapacağız sorusu üzerine, Ümit Kıvanç'ın siyasi polisiyesi bekle dedim gölgeden izler taşıyan bir yoğunlaştırılmış hikaye diyor. Temelinde itiraz, harcında veret ruhu bulunan bir adada, sadece apartmanında bir kuşaktan 11 insan, pardon 4 çift 3 tek, Dört tane çift var, üç tane de tek var yani. Ve sonraki kuşaktan iki insan, ikisi de kız çocuğu. İlk kuşaktan insanlar, çoluklu, çocuklu, göbekli, kırışıklı hallerinde bir şeyleri hatırlayacaklar. Hatırladıkları sayesinde yeni şeyler keşfedecekler. En önemli keşifleri ise şu, yalnız olmuyor.
Şimdi şöyle tabii yani Ümit Kıvanç bence çok kıymetli bir insan Türkiye'de. İyi ki var. Çünkü belgeselleriyle de zaten yalnız olmadığımızı bize hatırlatan, insanlara yalnız olmadıklarını... ...hatırlatan önemli bir şahıs. Çünkü daima hani olayları o gazeteci kimliğiyle derinlemesini inceleyen... ...giden insanlarla konuşan, onların birer insan olduğuna dair... ...ikna edecek, sohbetler yapan ve bunun karşılığında... ...senin de sempati duymanı sağlayan, senin bugüne kadar belki hani... ...önemsemediğin insanlar yahut kendinden saymadığın insanlara karşı... ...sempati duymanı sağlayacak, konuşmalar yapan, onlarla röportajlar yapan biri. Bu bakımdan zaten Ümit Kıvanç'ın yalnız olmuyor fikrine inandığı o kadar belli ki. Yani hani birlikten kuvvet doğar'a da inandığı belli. Birbirimizi yalnız bırakmamamız gerektiğine inandığı da çok belli. O yüzden böyle bir roman çok mantıklı. Çok hayal eden olmuştur sevdikleriyle, kafadarlarıyla, kankalarıyla, kankileriyle bir arada kendi huzur mahallesinde yaşamak. Günlük hayatın bin derdi karşısında dayanışma içinde bir dostluk adasında. Bir sığınak, bir tür kurtarılmış bölge. İnsanı o güzel türkünün duygusuyla dolduran bir ortak hayat. Omuzundan tuttuk seni, sanma unuttuk seni, yaşıyorsun ölmedin, halaya kattık seni. Evet. Modern şehir hayatının ana forunda kendi apartmanlarını kurarak... ...bu hayali gerçekleştirmeye soyunan bir arkadaş grubunun macerası. Evet. Şimdi kapamadan önce ben bir şey söylemek istiyorum. Psikiyatrist ve psikolojist Agah Aydın diyor ki... ...tanık yoksa hikaye yoktur, hikaye yoksa insan yoktur. Yani senin anlattığın hikayeyi... ...ki bu hikaye dediğimiz ne? Senin hayatın, değil mi? İşte Uğur Bey'in yaşadığı, diyelim ki... ...Uğur Bey bugün işe gitti, kurumsal hayattaymış ya... ...hayat çok iyi gidiyor olabilir şu an... ...yani diyelim ki parası çok iyidir, beyaz yakıdır, kurumsal hayatta üst düzeydir vesaire vesaire.
Fakat bir gün her şey tepe taklak da olabilir, bilemezsin. Bunu dilediğimiz için söylemiyorum ama hayat böyle bir yer. Bunu gördük, filmlerde gördük, kitaplarda, romanlarda gördük. Gerçek hayatta zaten çok gördük. Golden Sox gibi yani öyle şeyler vardır ya böyle müthiş bir yatırım fonu, o su bu su birdenbire her şey ters döner.
Şimdi diyelim ki böyle bir o gün genel müdürüyle büyük bir kavga yaşadı. Çok gerçekten sinirlenerek oldu. Aldı ceketini çıktı mı hocam? Diyelim çıkmadı ama eve geldi. Şimdi bu bir hikaye onun için anlatacak bir şey. Senin bu hikayeni anlatacak birinin var mı? Cemal Süreyya da günlüğünde demiş ki yalnızlık bile bir tanık ister diyor.
Eh işte bravo işte tam olarak bu. Şair demiş. Şair demiş hocam. Şimdi dolayısıyla sen eğer ayrıca bu hikaye anlatmıyorsan yani tanığın yoksa zaten bu hikayede yok ya. Kime anlatacaksın? Kendi kendine anlatsan ne olur?
Ama hikayede yoksa aslında insan yok. Çünkü büyük bir sessizlik gibi düşün. Büyük bir boşluk. Hiç konuşmayan bir adam, bir kadın düşün. Hiçbir şeyini anlatmayan. Var mıydı hayatta? Vardı ama biz ne biliyoruz? Hiçbir şey. Evet.
Dolayısıyla ve yine Agah Aydın'ın güzel bir şeyi var, onu da söylemek istiyorum. Diyor ki, birlikte hareket eden insanlar, birbirlerini dinleyen insanlar kolay kolay tükenmezler. Travma, dara düştüğünüzde gidecek bir yerinizin, sesinizi duyup duyuracak kimsenizin olmamasıdır. Başınıza gelenlerin üstünün örtülmesi, başınıza gelenlerin normal olduğunun söylenmesidir.
Dolayısıyla yani travma budur diyor, başınıza gelenlerin üstünün örtülmesi. Bunu yine Ümit Kıvanç'a bağlayacak olursam, Ümit Kıvanç gerçekten hayattaki duruşuyla da birinin başına gelenin üstünün örtülmemesi için zaten çalışan bir adam. Merak edenler Haysiyet adlı web sitesine Ahmet Ümit Kıvanç'ın bakarak... Ya da RİA tabirleri. RİA tabirleri, evet. Oraya bakarak kendisi ve çalışmaları hakkında fikir sahibi olabilirler. Bu kitaptan nasıl bir şifa öneriyorsun derlerse de neşe diyorum ben. Yani bu kitap... Neşe ile başka insanlara... Ben romanı okumadım o yüzden çok bir şey bilemiyorum. Ben yıllar önce okumuştum şimdi tekrar okudum. Tıpkı benim gibi pozitif, tıpkı benim gibi neşeli bir ortamda yaşanan bir arkadaşlık hikayesi. Yani kendi yalnızlığından çıkıp başkalarına uzanma motivasyonu veriyor kişiye ve diyor ki zaten yalnız olmuyor diyor. O zaman ben Künye'yi okuyayım.
Odamda Yolculuk, Javier de Mestre. Xavier, Javier de Mestre İspanyol oldu. Evet doğru, Xavier de Mestre. Çünkü o Fransız. Odamda Yolculuk, Xavier de Mestre. Kırmızı Kedi yayınları. Çeviren Işık Ergüden. 120 sayfa. Çanlar Kimin İçin Çalıyor? Ernest Hemingway. Bilgi Yayını ve Çeviren Erol Mutlu. 636 sayfa. Lüzumsuz Kadın.
Rabih Alemettin, Budala Kitap, Çeviren Seçil Sönmez, 280 sayfa. Ümit Kıvanç, Yalnız Olmuyor, İletişim Yayınları, 221 sayfa. Linklerini görmek isterseniz lütfen aşağıdaki açıklamalar bölümüne bakın. Bir şey söyleyebilir miyim? Bu Ümit Kıvanç'ın Yalnız Olmuyor kitabının tanıtımıyla ilgili, iletişim yayınlarının yayınladığı tanıtımla ilgili kitap arkası olabilir bu.
Şimdi ben şöyle düşünüyorum. Kitap arkalarını lütfen bize kitaba anlayacağımız şekilde anlatın. Edebiyatçı zaten edebiyatını yapmış. Siz orada bir editörsünüz. Eğer çok büyük bir yazar değilseniz, hepimizin tanıdığı bir edebiyatçı değilseniz... ...lütfen bu tanıtımları anlaşılır bir şekilde edebi olmadan... Çeşitli şeylere girmeden, metaforlara falan girmeden... Sana bir şey diyeceğim ama bence arka kapak yarısını da Ümit abi yazmış. Dümdüz anladın. İşte o yüzden zaten bak şimdi onu diyorum. Eğer değilsen dedim, o yüzden dedim. Çünkü... Üstüpten anlıyorum ki kendisi. Tamam.
Peki. O zaman oluyor. Ama yani hani benim okuduğumda Ümit Kıvanç'ın okuduğuna da yazdığına dair bir şey de olmayınca... Arka kapak kıyası gibi değil yani. Yani ben gerçekten bazen sinirleniyorum. Çünkü orada aslında sen okura ne okuyacağını anlatmaya çalışıyorsun.
Fazla üslup var. Fazla üslup var. Bunu bu romanda değil, pek çok şeyde de gördüğüm için söylüyorum. Lütfen kasmayın kendinizi. Aynı şeyi edebi eleştiriler içinde söyleyeceğim. Edebiyat eserleri eleştirileri içinde söyleyeceğim. Yine eğer siz bir yazar değilseniz, bir edebiyatçı değilseniz, işte gazetelerde, dergilerde yahut kendi blogunuzda bir kitapla ilgili eğer bir tanıtım yazısı, bir eleştiri yazıyorsanız edebiyat yapmaktan sakının. Çünkü gerçekten anlaşılmaz oluyor. Gereksiz oluyor. Bir de zaten üslup sahibi olmak için karışık ve anlaşılmaz yazmak gerekmiyor ki. O zaten ayrı bir konu. Onu bence bir bölüm yapalım. Üslup sahibi olmak illa süslü ve anlaşılmaz yazmak demek değildir. Neyse bu da notumdu. Ona göre diyorsun. Evet. E-mail göndermeye. Ya ben artık 50 yaşına geldim ya. Gerçekten kafama takılan şeyleri söyleyebileceğimi hissediyorum. Siz bir de beni 65-70'te görün. 50 yaşına gelmedin ya neyse evet. İşte 48. O zaman mail adresimizi de ver bize yazmak isteyenlere. Biblioterapi at podbimedia.com O zaman dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsatlar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.