
1.842 kelime · ~9 dk okuma
Herkes için çocuğu bir başkadır değil mi? Yaptığı en ufak hareket çok heyecanlandırır anne ve babayı. Herkes kendi çocuğunun akranlarından çok daha zeki, hatta üstün zekalı olduğunu düşünmeyi çok sever. Çok da beklendik bir davranıştır bu. Ama gelin size bir hikaye anlatayım. Sıra dışı bir atın hikayesini. Evet, bir atın. 19. yüzyılın sonlarında William von Osten isimli bir adam sahip olduğu atın üstün zekalı olduğunu iddia ediyordu.
Bu iddiadan yola çıkarak da hayvanların tıpkı insanlar gibi öğrenebildiğini öne sürüyordu. Bunu ispat etmek için birkaç hayvanla denemeler yapsa da başarısız olmuştu. Fakat son denemesinde aradığını buldu von Osten. Hans ismini verdiği bir at onun bu iddiasını kanıtlıyor gibiydi. Sonrasıysa dallanıp budaklanan, bilim dünyasında yeni bir bakış açısı yaratan bir hikayenin yaşanmasına yol açmıştı. Evet, bir at bilim dünyasının odağındaydı artık.
Clever Hans yani Zeki Hans olarak bilinen bu at kendisine sorulan soruların %90'ına doğru cevap veriyordu. Üstelik sorular da öyle basit değildi. Toplama, çıkarma, çarpma ve bölme gibi işlemler yapabiliyordu mesela bu at. Kendisine o günün saati veya tarihi sorulduğunda ön ayaklarını yere vurup tam olarak doğru cevapları verebiliyordu. Hatta Hans Almanca yazılmış soruları bile okuyup anlayabiliyordu. O dönemin fenomeni haline gelmişti bu at.
İnsanlar ülkenin dört bir yanından onu görmek için geliyordu. Haliyle bilim camiasının da ilgisini çekmeye başladı Clever Hans. Bilim insanı şüpheciliğine sahip herkes bu işin arkasında bir bit yeniği olduğunu düşünüyordu elbette. Mutlaka bir hile olmalıydı değil mi? Ama yoktu. Sayısız bilim insanı ve uzman incelemeler yapmış ama herhangi bir hileye rastlayamamıştı.
Zira atın sahibi Von Osten yokken bile sorulan sorulara inanılmaz bir oranda doğru cevap veriyordu Cleverhans. Artık herkes bu atın gerçekten de çok zeki olduğuna inanıyordu. Bir at bildiğimiz birçok doğruyu sarsmıştı adeta. Cleverhans herkesi şaşkına uğratıyor, o dönem doğru bilinen her şeyi sorgulatıyordu. Ancak Oscar Fungst isimli bir psikolog bu attaki gizemi çözecekti.
Funks, Hans'ı incelerken bir gariplik fark etmişti. Öncelikle Hans, at gözlükleri takıldığında ya da bir perdenin arkasından yöneltildiğinde hiçbir soruya cevap veremiyordu. Diğer yandan doğru bildiği sorularda da bir gariplik vardı. Şayet soruyu soran kişi cevabı da biliyorsa Hans da doğru cevapları verebiliyordu. Ancak sorunun cevabını bilmeyen bir kişinin sorusu karşısında yanıtsız kalıyor ya da yanlış cevabı yöneltiyordu Hans.
İşte Oscar Fuchs da bu gözlemlere dayanarak şöyle bir çıkarım yapmıştı. Hans herhangi bir zeka belirtisi göstermiyor, herhangi bir hesaplama yapmıyordu. Fakat bu atın sahibi von Oster'in hile yaptığı anlamına da gelmiyordu. Esasında olan şuydu. At vücut dilini inanılmaz bir ustalıkla okumayı öğrenmişti.
Dünyanın en iyi poker oyuncularının kullandığı taktikleri düşünün. Eline çok iyi kartlar geldiğinde insan ister istemez bir tepki verir. Poker suratı dediğim şey imkansızdır. Kartlarını gören her oyuncunun yüzünün herhangi bir kasında bir oynama olur mutlaka. O neden nedir ki milyon dolarlık poker oyunlarında masaya oturan her oyuncu şapka ve gözlük takar.
İşte bizim enteresan atımız Hans da çok iyi bir poker oyuncusuydu. En ufak bir hareketi ya da en ufak bir mimiği anında okuyabiliyordu. Mesela Hans'a 3 ve 5'in toplamını sorduklarında Hans ayağını yere vurmaya başlıyordu. 8'e geldiğinde ise soruyu soran kişi ister istemez bir tepki veriyordu.
Mesela ya gözlerini kırpıyor ya da başını öne eğiyordu. Ve at bunu görüp ayağını yere vurmayı bırakıyordu. Perdenin arkasında olduğunda ya da at gözlüklerini taktığında doğru cevap verememesinin esas sebebi de buydu. Bu koşullarda tepkisini ölçebileceği ya da vücut dilini okuyabileceği bir insan görmüyordu Hans. Sahibi Von Oster'in 1909'da hayatını kaybetmesiyle Clever Hans'ın efsane olduğu günlerde sona ermişti.
Fakat şimdi Hans'ın sahip olduğu bu inanılmaz özelliğin hakkını vermek lazım. Ancak bizim için asıl önemli olan bu hikayenin psikoloji dünyasında bırakacağı iz olacak. Bu olayın üzerinden geçen süre boyunca bazı psikologlar, beklentilerin bizler için ne ifade ettiğini araştırmaya koyuldular. Hans vakası şunu gösteriyordu. Sahibi kendisinden bir soruya yanıt vermesini istediğinde ve bunu yapabileceğine gerçekten inandığında ister istemez atını teşvik ediyor, ona yol gösteriyordu. İşte soru tam da bu noktada ortaya çıkıyordu. Peki bu durum insanlarda da aynı şekilde işliyor mu?
birinden beklentilerimiz o kişinin başarısını etkiliyor olabilir mi? Sayısız araştırma yapan bilim insanları çalışmalarının sonucunda cevabı da ulaşmıştı elbette. Hatta bu cevaba bir de isim koydular. Self-fulfilling prophecy. Yani kendini gerçekleştiren kehanet. Bir şeyin sırf beklendiği için, beklendiği gibi sonuçlanması durumu yani. Daha çok bilinen adıyla Pygmalion etkisi.
Bu durumun detaylarını konuşmadan önce ismi nereden geliyor ona bir bakalım isterseniz. Daha sonra çok ilginç araştırmalardan bahsedeceğim size. Pygmalion aslında antik çağlardan kalma bir hikaye. Hikayeye göre Yunan heykeltraş Pygmalion yaptığı mermer kadın heykeline aşık olur. Hatta bu öylesine bir aşktır ki Pygmalion asla bir insana aşık olamaz. Yalvarır aşk tanrıçası Afrodit'e. Onun yakarışını duyan Afrodit ise heykeli aynı formdaki bir kadına dönüştürür. Heykeltraş Pygmalion insana dönüşen heykeliyle evlenip bir de çocuk sahibi olur.
Kısacası bu hikayede Pygmalion'un yaptığı heykele duyduğu takıntı heykelin canlanmasına da vesile olmuş. Dolayısıyla beklentilerin hayata geçmesi için kullanılan bir metafor haline gelmiş bu hikaye. Bu arada Pygmalion etkisinin tersi de Golem etkisidir. Burada da birinden ya da bir olaydan ne kadar az beklentiniz olursa o beklentinizin gerçekleşmesi söz konusudur.
Neyse, biz dönelim Pygmalion etkisine. Ama önce kısa bir ara verelim. Geri geldiğimizde hayatımızın her anında karşılaştığımız bu etkinin üzerine daha derin konuşacağız. Evet, beklentiler ve onların yarattığı etkiler diyorduk. Az önce de dediğim gibi, Pygmalion etkisini hayatımızın her alanında gözlemleyebiliyoruz aslında.
okullarda, şirketlerde, ailelerde. O yüzden Pygmalion etkisini doğru anladığımızda çocuklarımızı, arkadaşlarımızı, çalışanlarımızı veya bizi yönetenleri çok daha iyi analiz edebilir ve yönlendirebiliriz. Beklentilerimizin nelere yol açtığını anladığımızda yüksek beklentilerimizin olmasının ne kadar büyük faydaları olabileceğini daha iyi idrak edebiliriz. Kendine gerçekleştiren kehanet etkisini ortaya atanlardan birisi de sosyolog Robert Merton'dı ve 1948'de konuya dair ilk araştırmasını yayımlamıştı. Bu araştırmasında Pygmalion etkisini şu şekilde tanımlıyordu kendisi. Zaman içinde gerçeğe dönüşen inanışlar. Peki biz yani insanlık, tarihte ilk kez mi farkına varıyorduk bu mevzunun? Tabii ki hayır. Tarih boyunca filozoflar ve psikologlar bu konu üzerine tartışıyor, yorumlar yapıyordu.
Örneğin Jack Buse 17. yüzyılda şöyle demişti. Zayıflıkların en büyüğü zayıf görünmekten aşırı korku duymaktır. Neurolog Sigmund Freud'un bir cümlesi de bu etkiyi işaret ediyordu. Bir insan ailede ebeveynlerinin en değerli çocuğuysa bu his hayatının tamamına yayılır. Ve başarılı olan insanların çoğuna baktığınızda da bu hikayeyi görürsünüz.
Fakat bu Pygmalion etkisiyle ilgili ilk ciddi çalışma 1968'de Robert Rosenthal ve Leonard Jacobs'ın tarafından yapılmıştı. Çalışma ve sonuçları gerçekten çok çarpıcıydı. Hatta psikoloji tarihinde en çok alıntı yapılan ve tartışılan çalışmalardan biri olmuştu bu. Rosenthal ve Jacobson ilk olarak bir ilkokulda, öğrenciler üzerinde IQ testi yaptı bu çalışma için. Bu testin sonuçlarını aldıktan sonra ise öğretmenlere öğrencilerden yüzde yirmisinin üstün zeka potansiyeli taşıdığını söylediler ve öğretmenlere bu çocukların isimlerini de verdiler. Fakat sadece bu yüzde yirmilik kesimin bilgileri paylaşılmıştı.
etik gerekçelerle diğer çocukların seviyeleriyle ilgili bir bilgi verilmemişti. Ama tabi burada ufak bir numara vardı ve olay tam da burada başlıyordu. Rosenthal ve Jacobson öğretmenlere bazı öğrencilerin ismini vermişti vermesine. Ancak bu öğrencilerin IQ testi sonuçlarını göstermemişlerdi. Yani bu çocuklar tamamen rastgele seçilmişti. Aralarında IQ testi sonuçları ortalama 6 olan da vardı, ortalama olan da. Fakat öğretmenlerin bundan haberi yoktu elbette.
Bu öğrencilerin üstün zekalı olduğu bilgisine sahiplerdi sadece. Öğrenciler arasındaki tek fark, öğretmenlerin kendilerinden beklentileriydi kısacası. Ve sonuçlar da bizi hiç şaşırtmayacak cinstendi. Bu deneyin sonunda öğrencilere tekrar IQ testi yapıldı. Tüm öğrencilerde gelişme görülürken, öğretmenlere isimleri verilen öğrencilerin test sonuçlarında sıra dışı artışlar gözlemleniyordu. Bu öğrenciler çok daha yüksek performans gösteriyorlardı.
Daha da ilginç bir çalışmadan bahsedeyim size. Yine Rosenthal'ın bir çalışması bu. Rosenthal az önce anlattığım IQ testi deneyini yürütmeden önce hayvanlar üzerinde de bir çalışma gerçekleştirmişti. Bildiğimiz laboratuvar fareleriyle. Şu labirentten çıkıp çıkamadıklarına bakılan fareler var ya hani. O deney işte.
Bu deneyde de bir öğrenci topluluğuna iki grup fare verildi. Gruplardan birisinin çok yavaş öğrenen, diğer grubunsa çok daha hızlı öğrenen farelerden oluştuğu söylendi öğrencilere. Yine tahmin edeceğiniz gibi bu fareler tamamen rastgele seçilmişti. Öğrenciler bu farelerle ilgileniyor, onları koydukları labirentten çıkmaları için eğitmeye çalışıyordu. Sonuçta da öğrencilerin daha iyi olduğunu düşündüğü fareler bir süre sonra labirentten kolayca çıkabiliyordu.
Diğerleri ise labirentte kaybolup duruyordu. Şimdi bunu nedenleri üzerine düşünelim birlikte. İlk anlattığım IQ testine dönelim. Zira bu çalışmanın çarpıcı sonuçlarıyla ilgili Rosenthal'ın gözlemleri de çok ilginç.
Üstün zeka potansiyeli olduğu iddia edilen, fakat aslında diğerlerinden farklı olmayan çocukların deney sonunda çok daha başarılı olmasının nedenleri üzerine şu çıkarınları yapmış kendisi. Öğretmenler bu öğrencilere karşı ister istemez daha sıcak bir arkadaşla davranmış öncelikle. Dahası bu öğrencilere daha fazla zaman ayırmış ve daha fazla yardım etmişler. ders sırasında daha fazla söz alıyormuş bu öğrenciler. Ve yine bu üstün zekalı olduğu düşünülen öğrencilere hatalarıyla ilgili geri bildirim yaparken daha yapıcı bir tutum sergidiyormuş öğretmenleri. Üstelik tüm bu davranışları tamamen bilinçsiz şekilde, tepkisel olarak gösteriyormuş öğretmenler. Ama daha önce de bahsettiğim gibi bu çalışmanın yankıları çok çok daha geniş ve bize anlattığı birçok şey var. Nereye bakarsanız bakın bunları göreceksiniz.
Mesela yöneticiler şirketlerinde potansiyelinin daha yüksek olduğunu düşündüğü birine ister istemez yapabileceğinden daha yüksek sorumluluklar yüklüyor, beklentilerini yükseltiyor ve bu kişi için kendisini geliştirme olanakları sağlıyor. Çalışansa kendini geliştirdikçe ondan beklentiler de artıyor ve pozitif geri bildirim döngüsü adını verdiğimiz bir olgu ortaya çıkıyor. Bir insana daha iyisini yapabileceğini söylediğinizde o da potansiyelini zorluyor ve daha iyisini yapıyor. Ebeti tam tersi de söz konusu burada. Bir yöneticinin daha başarılı olmasını istediğimiz zaman ona başarısız zamanlarında dahi destek çıkmaya, başarılı olması için gerekli şartları sağlamaya, zaman tanımaya meyilli oluyoruz. Bir öğretmeni ele alalım mesela. Sınıfında dersini ilgiyle dinleyen öğrencileri olan bir öğretmenin o öğrenciler için çok daha fazla çabaladığını görürsünüz.
Öğrencilerin öğretmeninden beklentisi arttıkça öğretmenin de potansiyeli artar. Bir döngüdür bu. Her anlamda. Pozitif ya da negatif. Daha geniş çerçeveden baktığımızdaysa tüm hayatımızı etkileyen bir döngüden bahsediyoruz. Pygmalion etkisi bize şunu gösteriyor. Gerçeklik subjektiftir. Ve bu gerçekliği ailemiz, arkadaşlarımız, yöneticilerimiz ya da toplum manipüle edebilir.
Başarılarımız, düşünce biçimimiz, davranışlarımız ve kendimizle ilgili algımızı çevremizdeki insanlar etkiliyor aslında. Birçok şey bu kişilerin bizden beklentilerine göre şekilleniyor. Elbette burada şunu da vurgulamak lazım. Pygmalion etkisi bize herkes her şeyi yapabilir demiyor. Fiziksel ya da zihinsel olarak yetersiz kişilerden aşırı yüksek beklentileriniz olduğunda o kişiyi strese sokabiliyor ve tamamen tersi bir etki yaratabiliyorsunuz.
Mesela David Clarence McLellans ve John William Atkinson isimli araştırmacıların çalışmalarına göre bir durumda başarılı olma şansımızı %50'den az görüyorsak o işe girişmekten çekiliyoruz. Yani dozunda ve mantıklı beklentilerden bahsediyoruz burada. İşin özüne odaklanırsak, figmeliyenin etkisi mistik bir durum ya da kişisel gelişim zırvalığı değil aslında. Birinin, çocuğumuzun, öğrencilerimizin ya da arkadaşlarımızın potansiyelini görebilir ve onlara yapabilecekleri şeyler konusunda destek olur ve yönlendirirsek gerçek potansiyellerini yakalamalarına da olanak sağlayabiliriz. Carl Sagan'ın da söylediği gibi. Çocuklarımıza sunduğumuz hedefler geleceği şekillendirir. Bu hedeflerin ne olduğu çok önemlidir. Pozitif beklentiler kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüşebilir. Yani hayaller birer harita gibidir.
Size diyeceğim şu, Pygmalion etkisi gizli bir silah aslında. Çocuğunun daha başarılı olmasını kim istemez? Ya da çalışanlarının, ya da yöneticilerinin? Etrafındaki insanların çok daha iyi işler yapmasını kim istemez ki? Doğrudan müdahale etmenize bile gerek yok aslında. Kendimizden, çevremizden beklentilerimizi doğru şekilde belirler ve çıtayı yeterince yükseltirsek sonuçta ortaya neler çıkabileceğini hayal bile edemezsiniz.
Farkında bile olmadan insanları ve kendimizi daha başarılı olmaya itebiliriz. Özetle kendiniz ve çevrenizdekiler için beklentilerinizi yükseltmekten korkmayın. Kendinize daha zor hedefler koyun. Pozitif beklentiler ve olumlu bir bakış açısıyla kendinizi veya sizden daha iyisini bekleyenleri haklı çıkarmak için elinizden geleni yapın. Bunun için kanıtlar aramaya çalışın. Günün sonunda bu beklentilerin gerçeğe dönüştüğünü göreceksiniz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.