
4.527 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 20 Şubat 2024'te alıyoruz. Geçen haftaki Demografik Fırsat Penceresi bölümünü kaydettikten hemen sonra Erzincan İliş'te büyük bir çevre faciası yaşandı. Tarihimizin en büyük çevre felaketi yaşanmıştı ama ben böyle bir felaketin bile bir haftada gündemde kalamayacağı için endişeliydim. Bir sonraki Tren Topik bölümünde bu olayın arka planını konuşmak görevdi ama siz dinleyicilerin ilgisini cezbeder miydi o güne kadar Türkiye başka skandalların içinde boğuşur muydu emin olamadım. Çünkü bir hafta dediğiniz şey bu Türkiye sirkinde uzun süredir. Uzun süredir de Tren Topik'te memleketin gerçek sorunlarını detaylı şekilde masaya atırmakta görevdir. Bunu biraz açıklamak isterim.
Halkımızın haber alma hakkını kullandığı televizyon, gazeteler ya da sosyal medya araçlarının tümü hızlı habercilik tarafından esir alınmış durumda. Son dakika haberciliğine sıkışan, sosyal medyada etkileşime odaklanan, günde yüzlerce haber yapılan bir ortamda kimse haberlerin layığını veremiyor. Haber kanalları ise nitelikten mahrum, tartışma programlarından başka bir prodüksiyona girişemiyorlar. Dolayısıyla halkın zihni de bu didişme ortamında karmakarışık oluyor.
Haberlerde derinlikten mahrum, arka plana odaklanamayan gündelik olaylar anlatılırken, olayların tarihsel seyri, gelişimi, arka planı gösterilemiyor. Tren topik yavaştır. Yavaş olduğu için dinliyorsunuz ama. Daha bir hafta dolmadan gündemden düşebilen bu distopyada inatla konuşulması gereken de inat ediyoruz. Konumuz belli. Erzincan İliş'te, 13 Şubat'ta yaşanan çevre felaketinde anlaşılamayanı anlamaya, düşünülemeyeni düşünmeye çalışacağız.
Bölüm boyunca anlattıklarımıza kimileriniz kıl olacak belki ama rica ediyorum kıl olmadan dinleyiverin. Uzatmanın alemi yok. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Uğuruncu'nun bizim literatüre kazandırdığı üçlemeler var. Bunlardan en popüleri, tarikat-ticaret-siyaset üçlemesi. Bu üçlemeyi ya da daha geometrik ifade edelim, bu üçgeni belli belirsiz hayatımızın her aşamasında görüyoruz. Fakat Türkiye'deki altın madenciliğine baktığınızda, tarikat-ticaret-siyaset üçgeni tüm çıplaklığıyla kendisini gösteriyor. Düzenin küçük bir prototipi gibi Türkiye'deki altın madenciliği sektörü.
Sektöre biraz uzaktan bakınca, devlet, mafya, aşiret, tarikat, ticaret, siyaset, her bir şeyi görüyorsunuz. Türkiye'nin düzenini anlamaya çalışanlar için bir laboratuvar gibi altın madenciliği. Bu bölümde önce anlaşılmayanı anlayacak ve sonra düşünülmeyeni düşüneceğiz. Önce anlaşılmayanı anlayalım. Bu bir toprak kaymasıysa, bu toprak kayması neden bir çevre felaketine dönüştü?
Toprak her yerde kayabilir fakat il içtekinin farkı neydi? Bu soruya cevap verebilmek için altın madenciliği hakkında önce hepimizin asgari düzeyde bilgi sahibi olması gerekiyor. O halde gelin biraz altın madenciliğine çalışalım. Basit bir soruyla başlayalım. Altın toprakta ne halde bulunuyor? Mesela kömürü düşünün. Kömür bir bütün halinde orada duruyor. Sen onu baltalarla tırtıklıyorsun, sonra yüzeye çıkarıyorsun. Dolayısıyla kömür madencisi, işçisi böyle başında baret, baretin önünde bir lamba, üzerinde tulum, elinde baltalı bir kişi. Fakat altın öyle değil. Altın toprağın altında sim halinde bulunuyor. Böyle küçük küçük dağılmış halde. 10 ton toprak düşünün. 10 ton toprakta 1 gram cevher varsa ona maden deniyor. Yani öyle küçücük bir alanda kilo kilo altın yok. Böyle baltalarla altın çıkarmıyorsunuz.
Çok geniş bir alanda küçük küçük simler halinde dağınık halde bulunuyor altın. Dolayısıyla altın madenciliği dediğiniz şey için milyarlarca ton toprağı elden geçirmeniz gerekiyor. O yüzden çok fazla toprağa ihtiyacınız var. Çok fazla deyince ne kadar mesela? Gerçekten dağlar tepeler kadar fazla topraktan bahsediyorum. Tema Vakfı 3 yıl önce altın madenciliği hakkında anlatacaklarımız var başlıklı bir belgesel yayınlamış. Oradan dinleyelim.
Altın madeni toprakta sim halinde dağınık olarak bulunur. Bu nedenle kârlı bir işletme için binlerce hektar alana ihtiyaç duyulur. Tonlarca verimli toprak adeta yerinden sökülür. O kadar toprağı kazıp bir de bu toprağı kimyasal işlemlerden geçirmeniz gerekiyor ki altını topraktan ayrıştırın. Yani kömür madeni gibi düşünmeyin derken bundan bahsediyorum. Öyle yüzlerce metre yer altına inmiyorsunuz. Yer altına iniyorsunuz da kaza
kaza. Yaptığınız işlemin özü toprak taşımak. Her gün yüzlerce kepçe kazıyor da kazıyor. Sonra kazıyor da kazıyor, sonra bir daha kazıyor. Sonra bir o kadar kamyon taşıyor da taşıyor, taşıyor da taşıyor. Yıllarca sürüyor bu işler. Fakat bunca kazma işlemi sırasında kayalara da denk geliyorsunuz.
Bu kayaları önce küçük parçalara ayırmanız, sonra bantlara yerleştirip daha küçük parçalara ayırmanız gerekiyor. Bunun için, yani kayaların küçülmesi için de çok fazla dinamite ihtiyacınız var, çok fazla. Ardından yerin altında altının bulunduğu bölüme ulaşabilmek için dinamitli patlatmalar yapılır. Bu patlatmalarda yeraltı sularının çatlak sistemleri değişir, sular giderek azalır.
...toprak kaymaları oluşur ve binalarda çatlaklar, yıkıntılar meydana gelir. Bu patlatmalar sonucunda ortaya çıkan ve içinde altının olmadığı toprak... ...atık toprak alanlarına taşınır. İçinde altının olduğu topraksa istifalanına gönderilir. Tüm bu işlemler dev maden çukurları ve metrelerce yüksekliğindeki... ...atık toprak tepeleriyle coğrafyayı tamamen değiştirir.
Bunu bir gün değil, bir hafta değil, yıllarca yapıyorsunuz. Erzincan İliş'teki bu maden, 2010'da faaliyete başlamış. Düşünün, 14 yıldır her gün onlarca kepçe kazıyor da kazıyor. Çıkan toprağı taşıyıp duruyorsunuz. Sonra o toprağı kimyasal işlemlerden geçiriyorsunuz. Sonra bir yere yığıyorsunuz. Yığdığınız bu toprak, içinde altından ayrılsın diye siyanür ve sülfürik asit başta olmak üzere 37 çeşit kimyasal barındırıyor. Dağ gibi bir şey. Kocaman. Yani aslında içi zehir dolu bir dağ gibi düşünebilirsiniz bu yığını. Şimdi, belki kiminizin aklına gelen güzel bir soruyu ben sorayım. İyi de bu tonlarca zehirli atık barındıran bu yığın temiz toprakla temas ederse, zehrini temiz toprağa da bulaştırmaz mı?
Hemen cevap vereyim, evet sızdırır. Bu nedenle bu kirli yığın toprakla temas etmemelidir. Peki bunun için önlem alınıyor mu? Evet alınıyor. Öyle kafanıza göre bir yere yığmuyorsunuz bu atı. Önce toprakla temasını kesecek bir örtü seriyorsunuz. O örtünün üzerine atıklı toprağa yığıyorsunuz.
Bahsettiğim atıklı toprak yığını ya da daha teknik ifadesiyle liç yığını öylesine tehlikelidir ki bu yığının toprakla temasını kesmek için türlü mühendislik önlemleri alınır. Çaldağ Nikel Şirketi tarafından hazırlanan, İtümaden Mühendisliği bölümü tarafından doğruluğu onaylanan bir teknik sunumda söz konusu bu örtü şöyle anlatılmış. Yığın liçi ve çözel tavuzunun tabanına önce uygun kalınlıkta kil tabakası serilir ve sıkıştırılır. Bu tabaka artık su ve asit geçirmez.
Üzeri birinci kat yine su ve asit geçirmeyen HDPE membranla kaplanır. Daha sonra sızıntı sensörleri döşenir ve ikinci kat su ve asit geçirmeyen HDPE membranla tekrar kaplanır. Son olarak sadece yığın niçinin olduğu kısma içinde nikel olan çözeltiyi toplamak için çakıl taşları serilir. Bakın tüm bu önlemleri içi zehir dolu milyonlarca tonluk niç yığını toprakla temas etmesin diye alıyorsunuz.
Peki, toprakla temas ederse bu liç yığını ne olur? Ne olacak? Bu yığının içindeki zehirler önce toprağa, sonra yeraltı sularına karışır. Yani güvenlik namına tek temel göreviniz var, o liç yığını toprağa değdirmeyeceksiniz. İşte kayan toprak, bir doğal dağ kütlesi değil. Deminden beri bahsettiğimiz bu liç yığınıdır. Toprakla temas etmesin diye türlü mühendislik önlemleri alınmış, tümüyle sızdırmaz bir örtünün üzerinde yükselen bu zehirli dağ çöktü 13 Şubat'ta.
Görüntülerde kayan toprak, içi zehir dolu bir liç yığınıydı aslında. Türk Mimar ve Mühendisler Odası Eski Öğretim Kurulu üyesi, metalürji mühendisi Cemalettin Küçük, Halk TV'de Kayda Geçsin programında kayan toprağın niteliğini şöyle anlatmış. 11-12 milimetre yani 1 santimden biraz küçük ve aşağıya doğru. milimetre mikron düzeyine kadar inecek düzeydeki bir çavur yılınıdır bu ve sürekli ıslaktır ve bunun içerisinde kireç de karıştırılmıştır. ama hocam doğru mu anlıyorum bunun içi siyanür dolu. tabi bu siyanürlü zaten yılın içi bu. yani bunu şöyle yapıyor bir alanı önce zeminde kirliyorlar kaçak olmasın diye sonra üstüne membran seriyorlar membran üstünde bunları toplamak için borular seriyorlar o borularla birlikte
Buraya yığdıkları cevherin üzerine yukarıdan siyanürlü solüsyon veriyorlar, su veriyorlar yani. Yıkadıklarına bir havuz almaya çalışıyorlar. Bu sürekli orada birikiyor. 10 metre, 10 metre, 10 metre yükselerek bugün tahminim, yani en son rakamlar oraya gittiğimizde de sormuştuk, 70-80 metre civarında bir yüksekliğe oluşuyor. Ama 500 metre genişlik, 400 metre derinlik gibi de düşünebilirsiniz bunu. Yani bu bir dağıt orada. Yani kayan toprak dediğiniz şey büyük oranda zehirli ve ıslak bir çamur aslında. İletişim Başkanlığı ve Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin ilk metinlerinde bir toprak kayması olduğu belirtilmiş fakat bu toprak kaymasının bir liç yığınında yani zehirli atıklarla dolu bir toprak yığınında yaşandığı söylenmemişti. Üstelik kayan toprak böyle birkaç tonluk parça değil milyonlarca tonluk bir zehir kütlesiydi.
Fakat devletin ilk açıklamalarına göre toprak kayması sanki bir doğal afetti. Genel olarak büyütülmemesi gerektiği ima ediliyordu. Halbuki yaşanan tüm dünyada yankı bulan bir çevre felaketiydi. Kayan toprakla birlikte tüm bu zehirli kimyasallar havaya da karışmış, bölgeyi kesif bir koku sarmıştı. Rüzgarla birlikte kimyasallar havaya karışıyordu.
Bölgeye giden muhabirler de maske takmaya başlamıştı. Uzmanlar da maske takılması gerektiğini söylüyordu. Cemalettin Küçük'ün Halk TV muhabiri Ferit Aslan'a dönük uyarısı şu şekilde. O maske seni kurtarmaz. Onun için özel bir maske gerekiyor. Onun kullanma süresi de 90 dakika zaten. Maskenin filtresini 90 dakikada bir değiştirmeniz gerekir. Yangınlarda itfaiye yerlerinin zehirlenmesine de bu sebebiyet verir. Yangınlarda hidrojen, jener gazı çıkar. Eğer bu koşullara uygun bir filtresi yoksa zehirlenirler. Onun için rahat olabilirsin. O maskeyle sadece virüsleri kurtarabilirsin ama bu gazdan kurtulamazsın.
Bölgeden haber veren muhabirler maskeyi şov yapmak için takmıyordu. Gidenlerle konuştuğum kadarıyla devlet yetkililerine özellikle maske taktırılmıyor, iktidar medyası muhabirlerinin de maskeyle anons çekmesine izin verilmiyordu. İktidar tıpkı 6 Şubat'tan sonra olduğu gibi yaşamdan çok imaja önem veriyordu. Panik olacak, endişelenecek bir şey yoktu. Haliyle maskeyle anons yapan Halk TV muhabiri Ferit Aslan, Tüm bu gerizekalılığın içinde aslında doğru olanı yapmasına rağmen hedefe oturtuldu. Ferit Aslan enerji bakanına soru sorarken bakanın gündeminde Ferit Aslan'ın maskesi vardı.
Bölümün başında anlaşılmayanı anlayacak, düşünülmeyen üzerine düşüneceğiz demiştik. Sanırım ilk vaadimizi yerine getirebildik. Anlaşılmayan, bir toprak kaymasının neden bir çevre felaketi olduğuydu. Şimdi anlaşılmayanı anladık diye düşünüyorum. O halde gelin, üzerinde düşünülmeyeni biraz düşünelim. İlk çevre felaketinin pek çok boyutu var. Mesela bir işçi katliamı da yaşandı. 9 işçi toprak altında. Daha fazlası varsa da henüz bilmiyoruz.
Mesela madenin işletmecisi Anagold Madenciliği'nin bölgeye dağıttığı ulufeler var. Okul yaptırmış, insanları işe sokmuş, Erzincan Spor'a sponsor olmuş. Yani halk bağrına basıyor Anagold'u. Tabii halkın şirketi bağrına basmasında Binali Yıldırım gibi siyasetçilerin de büyük katkısı var. Binali Yıldırım'a göre Anagold'un faaliyetlerini engellemeye çalışan bir takım kirli odaklar var. Fakat çok şükür Binali Yıldırım başımızda da bu kirli odaklara fırsat vermiyor.
Maden sayesinde İliç, Erzincan'dan da ileri gitmiş. Anagol birkaç milyon dolar dağıtarak halkın rızasını almaya çalışmış. Binali Yıldırım ise görev halkının Anagol'da sahip çıkması için didinip durmuş. Türkiye'nin de imzacısı olduğu Uluslararası Bergen Sözleşmesi'ne göre yöre halkının istememesi halinde altın madenciliği ruhsatı verilemiyor. Maden faaliyeti başlamadan önce yöre halkının rızası alınmak zorunda. Bu nedenle maden şirketleri önce yöre halkını ikna etmek için uğraşıyorlar. Bu esnada halkın tanıdığı siyasetçileri de kullanıyorlar.
Artık parayla mı kullanıyorlar? Başka bir menfaat mi var? Yoksa bu siyasetçiler zaten bu işe gönüllü mü? Oraları bilmiyoruz. Çünkü aksi halde, siyanürlü altın madenciliğine karşı toplusal muhalefetin sesi tahmin edilemeyecek kadar yüksek olabiliyor. Dolayısıyla astarı yüzünden daha pahalı hale gelebiliyor maden şirketleri için söz konusu bu faaliyet.
Bunun altını tekrar çizmekte fayda var. Göre halkının direnişi gerçekten tat kaçıracak kadar yükselebiliyor. 12 Eylül'den sonra öznesi işçi köylü kesimleri olan iki adet büyük toplumsal hareketlilik yaşanmıştır destek yeridir. Bunların ilki 1980'lerin sonundan 90'ların başına denk süren Zonguldak Maden Direnişi'dir.
Bu direnişin sonunda, 4 Ocak 1990'da direniş o kadar büyümüştür ki, Zonguldaklı madenciler ve Zonguldak halkı Ankara'ya yürüyüşe geçmiştir. Tam 100.000 kişi, çoluk çocuk, genç yaşlı, Zonguldak'tan Ankara'ya yürürler. Direnişin başında, Türk İş'e bağlı Genel Maden İş Sendikası Genel Başkanı Şemsi Denizer bulunur.
Emirlerimizi yaktık. Deriye dönüşü yok mu? Yok. Biz baymak istiyoruz. Biz insan gibi çalışmak, insan gibi yaşamak istiyoruz. Bizim davamız bu. Bizim kavgamız bu. Bundan dönmek var mı? Var. Kararlı mısınız? Var. Inançlı mısınız? Var. Sendikerinde güveniyor musunuz? Var. İnanıyor musunuz? Var. Sendikerin sizinle beraber bir müdürdür. Ben sizin bir neferinizim. Ben de sizin içindeyim. Kendimi bu davaya koydum.
12 Eylül'ün ardından askerler Özal'ın iktidar olmasına izin vermiş, zaten 24 Ocak kararlarının hazırlayıcısı Turgut Özal, Türkiye'nin madenlerinin özelleştirilmesinin önünü açacak önlemleri hayata geçirmişti. Fakat bu önlemler halkın direnişiyle karşılaşıyordu. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel'e göre, 1990 yılının Ocak ayında artık Zonguldak ili tümüyle işçilerin kontrolündeki bir kente dönüşmüştü. O günleri hatırlıyorum. Zonguldak o Aralık 1990 ayı içerisinde tamamen elektrik kontrolünden çıkmış, maden işçilerin kontrolüne girmişti. Zonguldak direnişi basında da geniş yankı buldu. Yoksa sol yeniden mi yükseliyordu? Yeniden mi 12 Eylül öncesindeki gibi grevler olacaktı? 10 yıldır ne grev vardı bile direniş nereden çıkmıştı 1990'nın ortasında böyle bir şey? Devlet panik haldeydi ama Zonguldaklılar o günlerde bizdeki toplumsal mücadeleler tarihine bir slogan armağan edecekti.
Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Gemileri yaktık! Bu sefer direniş Zonguldak'tan değil, Bergama'dan yükseliyordu. Özal döneminde özel Gemileri şirketlerin altın aramasına müsaade edilmiş, böylece 1980'li yıllarda dünyanın en büyük altın madeni şirketlerine Türkiye'de altın arama ruhsatları dağıtılmıştı. Şirketler memleketi aradılar, taradılar ve Bergama'nın Ovacık köyü yakınlarında karar kıldılar.
Bu, o zamana dek Türkiye'de siyanürle altın çıkarılacak olan ilk madendi. Başta Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın ve çevreciler madere itiraz yükselttiler. Ardından, görülmemiş büyüklükte bir köylü hareketi baş gösterdi. Bergama köylüleri, kelimenin gerçek anlamıyla ayaklanmıştı. Bergamalların sloganı ise belliydi. ''Müslüm Gürses''
Eurogold gidecek, bu iş bitecek. Bergamalların en çok tekrar ettikleri slogan buydu. Peki kimdi bu Eurogold? Sermayesi kime aitti? Dönemin Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın, Eurogold'un sermaye birleşimini ve Bergama altın madeninin finansörlerini bir yıl önce T24'ten Candan Yıldız'a anlatmış.
Şirketin ortaklarına baktığımız zaman bizim tüylerimiz ürperdi. Çünkü bunlardan bir tanesi Kanadalı Metal Mining adlı bir şirket ama arkasında Almanya'nın en büyük madencilik şirketi Metal Gezi Aşağı vardı. Bunun ortaklarına baktığımız... Yani Almanların karşı çıktığını söylediğiniz projede bizzat Almanlar içindeydi değil mi Sefa Taşkız?
İçinde değil, merkezindeydi. Bu Alman emperyalizmi diyebilirsiniz, Amerikan emperyalizmi, Fransız emperyalizmi diyebilirsiniz. Bunlar bir konsorsum halinde Türkiye'ye geldiler. Metal Gezi Açan bunun bir parçasıydı. Arkasında Siemens'ten tutun. Arap şirketlerine kadar. Diğer ortak Fransız BRGM idi. Fransız BRGM bir Fransız devletinin şirketi. Fransa'daki bütün nükleer santraller buna bağlı. Sahibi olan bu. Diğer şirket Normandy Poseidon adlı Avustralyalı şirketin arkasında da Amerikalı Anglo-American Corporation diye bir şirket vardı ki bu da o zamanki Güney Afrika'da, Rhodesia'da, şurada burada ilçelik hareketlerinin sahibiydi. Bunların finansörlerine baktığımız yine tüylerini zülferirdi. Bir tanesi Dresdner Bank, Almanya'nın en güçlü bankalarından biri. Kredi bankası. Evet. Diğeri İngiltere kraliçesinin kocasının sahibi olduğu Scotland Bank. Diğeri de Chase Manhattan. Bank da mı Chase Manhattan? Hani bir zamanlar New York'ta iki kuleler vardı ya. Onların sahibi olan bir bank.
Bir tarafta köylüler, bir tarafta 7 düvelden altın şirketleri, Türkiye'de Bergama'ya konuşlanmış. Direniş öylesine büyüyor ki, köylüler Eurogold madeninin çalışmasına fiilen müsaade etmeyecek güce ulaşıyor. Türkiye'nin de gözü kulağı Bergama'ya dönüyor. Jandarma da artık köylülere engel olamıyor.
Yürüyün yürüyün Bergamallıların bu başarısı o zamana dek görülmemiş yöntemler kullanmalarından ileri geliyordu. Önce hukuk mücadelesi verilmişti ve Danıştay'dan yürütmeyi durdurma kararları almışlardı. Maden faaliyetinin durması gerekiyordu ama şirket hukuk falan tanımıyordu. Devlet de bu hukuk tanımazlığa müsaade ediyor, mahkeme kararına rağmen devam eden faaliyete göz yumuyordu. İşte bu aşamada Bergamallılar geleneksel yöntemlerin işe yaramadığını anlamış oldular.
Sıra dışı yöntemlere girişerek tüm ülkenin dikkatini çekmeye çabaladılar. Bergamo köylü direnişinin sıra dışı yöntemlerine geçmeden önce kısa bir ara. Aradan önce Bergama köylü direnişinin sıra dışı eylemlerini konuşuyorduk. Ne gibi eylemler mesela? Örneğin 2000 yılı nüfus sayımına direndiler. Ne demek o? Saydırmadılar kendilerini, sayım vermediler. Bu zamana dek görülmemiş bir şeydi bu. Sadece kendilerini saydırmamakla kalmadılar. Talepleri, maden faaliyetinin referanduma götürülmesiydi. Referandum istiyoruz pankartlarıyla yürüdüler ve referandum yapılana kadar oy da kullanmıyoruz dediler. Gerçekten de genel seçimlerde oy kullanmadılar.
Bizim memleketteki nadir örgütlü boykotlardan biriydi bu. Ve oldukça enteresan bir görüntüleri vardı. Üzerleri çıplak şekilde yürüyor, bu şekilde bildiri dağıtıyorlardı. Tabii üzeri çıplak olanlar erkeklerdi. Ama her çevre direnişinde olduğu gibi başı kadınlar çekiyordu. Şimdi birlikte Bergama, Çamköy'den direnişin sembol isimlerinden birine dönüşmüş olan Sabahat Gökçeoğlu'nun direniş alanındaki bir konuşmasını dinleyelim. Bu uygarlığın beşiği
Bereketin hazinesi olan Bergama topraklarının bir avuç ağzına peşkeş çekilmesini bilim adına, bilim adına, bilim adamlarının peşkeş çekmesine karşıyız. Onun için bin dokuz yüz seksen dokuz yılında Bergen anlaşmasına atılan, Norveç'te atılan imzanın Bergama'da da gerçekleşmesini ve halkın Referandum talebini uluslararası Bergen Sözleşmesi'ne dayandıracak kadar bilinçli hale gelmiş halkın karşısında, hayır referandum yapmıyoruz diyen bir idare vardı. Direniş artık tüm Türkiye'de destek görüyordu. Hiçbir siyasetçi madeni savunamıyordu. Tam tersine, Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın direnişçi köylülerin arkasındaydı. Dönemin Bergama CHP ilçe başkanı Oktay Konyar, köylülerin sözcülüğünü üstlenerek yerel bir halk önderine dönüşmüştü. Şimdi Oktay Konyar'ın bir konuşmasını dinleyelim.
Siz bu ülkenin gerçek efendilerisiniz. Kadın, çoluk, çocuk aramızdaki bütün çelişkileri bırakarak, sıkıntıları dondurarak, birbirimize olan tavrı kenara atarak el ele madenin önünden geçeceğiz. Ve onlara diyeceğiz ki, biz buradayız. Siz gidinceye kadar bu nöbeti bırakmayacağız diyeceğiz. Tamam mı arkadaşlar?
Oktay Konya direnişin sözcüsü iken direniş boyunca çıplak yürüyüşlere önderlik ettiği için artık lakabı Bergamalı Asterix olmuştu. Bergamalı Asterix'i ilerleyen yıllarda tüm altın madeni direnişlerinde görecektik. Bergama'da altın çıkarılmak isteniyorsa direnişin kırılması elzemdi. Çünkü tıpkı Zonguldak'lı madenciler 90'lı yılların ilk günlerinde nasıl kararlıysa, Bergamalı köylüler de 2000'li yılların başında öyle kararlıydı. Konu, Türkiye'nin ulusal gururunu da zedeliyordu. Afrika'da sabıkalı sömürge madenciliği yapan şirketler şimdi gözlerini Türkiye'ye dikmişti. Bergamallılar, Türkiye Afrika olmayacak!
diye bağırıyordu. İşte bu ortamda son derece sansasyonel bir kitap basıldı. Kitabın adı, Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası. yazarı, 18 Aralık 2002'de bir suikast sonucu aramızdan ayrılan Necip Hablemitoğlu. Kitabın ana fikri, Bergama'da altın madenciliği yapılmasına Almanya'nın karşı çıkmasıydı. Çünkü bu altın madeni çalışmaya başlarsa, Almanya Türkiye'ye altın satamayacak, bu gelirinden olacaktı. O yüzden Almanya böyle bir madenin açılmasını istemiyordu.
Halbuki Eurogold şirketinin Alman ortakları vardı. Madenin finansmanını da Alman bankaları sağlıyordu. Fakat yine de kitap büyük yankı buldu. Zira bu kitapta Alman vakıflarının Bergama Denedişi'ni finanse ettiği, desteklediği anlatılıyordu. Tüm bu iddiaların da tek bir dayanağı vardı, o da Almanya Kalkınma Bakanlığına bağlı bir belgeydi.
Belgeye göre, Türkiye'de altın madenciliği yapılması, Almanya'nın ulusal çıkarlarına aykırıydı. İşte belgelenmişti. Engellenmesi gerekiyordu. O dönem kitap çokça tartışılmış, Necip Hablemitoğlu da bu tartışmalara eşlik etmişti. Hablemitoğlu'nun bu konudaki iddiasını beraber dinleyelim. O dönem, Hulki Cevizoğlu'nun sunduğu ceviz kabuğu programına konuk olmuş kendisi. Bir cumhuriyet tarihçisi olarak söylüyorum. Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya'nın Versailles'le birlikte bir gram altını yok ama Hitler'le birlikte 90 bin tonun üzerinde altın stokuna sahip. Almanya altın üretmiyor ama Almanya altın ticaretinin yarısından çoğunu yapıyor. Türkiye'ye 2 milyar dolarlık legal ve illegal yollardan Almanya altın satıyor. Sadece ve sadece
Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ya da AB ülkeleri değil, sadece Bolivya, Peru, Türkiye gibi diş geçirebileceği ülkelerde altın üretimini engellemeye çalışıyor. En önemli silahlarının bir tanesi de fiyan. Mecip Hablemitoğlu'nun kitabı Eurogol başta olmak üzere altın madencilerinin işine geliyordu. Peki, Hablemitoğlu'nun kitabında yazdıkları hakikati yansıtıyor muydu?
İşte o yıllarda, Evrensel Gazetesi İzmir Bureau'da görevli olan Özer Akdemir, bu sorunun peşine düştü. Yıllar süren araştırmanın sonunda, 2011'de Hablemitoğlu'nun kitabında işlediği temel teizlerin eleştirisini sunan Özer Akdemir, Kuyudaki Taş adlı kitabını çıkardı. Ben her iki kitabı da okuma fırsatı buldum, konuyla ilgili olanlara da okumasını tavsiye ederim. Çünkü her iki kitap birbirinin zıt düşünceleri temsil ediyor. Birisi başka, birisi başka. Fakat her iki kitabı da okuma fırsatı olmayanlar, Candan Yıldız'ın bir yıl önce Özer Akdemir'le yaptığı röportajı açıklamalar kısmına bıraktığım linkten izleyebilirler. Özer Akdemir, Necip Hablemitov'un yanıltıldığını, Kim olduğunu bilmediğimiz onaklar tarafından eline sahte belgeler verildiğini iddia ediyor. Peki, Hablemitoğlu'nun kitabına göre Almanya Kalkınma Bakanlığı belgesini Hablemitoğlu'na kim veriyor? Kitaptan Ecep Hablemitoğlu kaynağını da açıklıyor ve İsveç'te yaşayan bir profesör, Metin Deliorman'ın ismini veriyor. Özer Akdemir'in Candan Yıldız'a anlattıkları üzerinden takip edelim. İddiaya
göre Metin Deliorman'ın eline Almanya Kalkıma Bakanlığı'nın bir belgesi geçiyor. Deliorman'lı bu belgeyi Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi makamlarına gönderiyor. Fakat bu makamlardan ses seda çıkmıyor. Bunun üzerine belge, Necip Hablemitoğlu'na iletiliyor. Böylece, Alman Vakıfları ve Bergamo dosyası kitabı ortaya çıkıyor.
Fakat kitaba dayanak olan belge gerçekten sansasyonel. Alman Kalkıba Bakanlığı, ICMİS'in desteklenmesi gereken kişi ve kurumları belgede kayda geçiriyor. Diyor ki, örneğin şu kişiyle iletişime geçin, bu kişiyi destekleyin. Bir bakıyorsunuz, kişilerin hepsi Bergama köylü direnişinin içindeki kimseler. Alman casusuyla itham edilen direnişlerden biri Bergamalı Asterix, Oktay Konyar. O dönem Necip Hablebitoğlu'yla beraber bir televizyon programına katılmışlar, Ceviz Kabuğu'na. Hablebitoğlu'na şöyle sitem etmiş Oktay Konyer. Bu insanlara alçak, bu insanlara hain, bu insanlara yabancılarla iş birliği yapıyorsunuz, ajansınız derken hiç yüreğiniz sızlamadı mı? Bu nasıl kemalist bir davranış? Bu ülkede bir şeyler oluyor, farkında olunuz. Bu ülkede ajanlık falan olmuyor. Bu ülkede yurttaşın toplumsal muhalefeti oluyor. Bu ülkede insan hakları ihlalleri var. Bu ülkede yurttaşın söz hakkı yok. Bu ülkede çürümüşlük var. Siyasetçiye, siyasete güven kalmamış. Yolsuzluk diz boyu gidiyor. Bir gün dergamada bir hareket başladı, hepiniz şaşırdınız. Ne oluyor Bergama'da? Bu köylüler aptal. Bu köylülerin koca kafalıdır. Bunlar bir şey bilmezler. Bunları Almanlar yönetiyor. Bunları Almanlar para veriyor. Ve bunların istedikleri gibi kullanıyorlar. Siz bizi ne zannediyorsunuz Sayın Abdullah Bitoğlu? Bir kere gelip de Narnıca Köyü'nde yayın kaynağını içtiniz mi? O üniversitede 5 dakika konuştunuz mu? Yurttaş bilincini öğrendiniz mi?
O üniversitedeki insanlarla tartıştınız mı? Bunlar hiçbirini yapmadan elinize bir dosya vermişler. Yazmışsınız, çizmişsiniz. İnsanları birbirine bağlamışsınız. Ve şimdi reytingle uğraşıyorsunuz. Yani Bergamo'yu Almanlarla birleştiniz. Biz hain olduk. Almanlar bize yardım ediyor. Siz de kahramansınız. Bırak kargalar güler.
Necip Ablemitoğlu'nun kitabı üzerine Bergama direnişi bir çete faaliyetine dönüştürülmüş, direnişte başı çeken isimler de Alman casusluğuyla suçlanır olmuştu. Sonra bir DGM savcısı olan Nuh Mete Yüksel, bu kitabı delil kabul ederek, Bergama direnişinin önde gelen isimlerine casusluk suçlamasıyla dava açıyor. Bu noktada Nuh Mete Yüksel'e ayrı bir parantez açmak gerekir. Açıkçası bu dosyaya çalışırken kendisiyle röportaj yapmayı düşündüm fakat Nisan 2023'te vefat ettiğini öğrendim Nuh Mete Yüksel'in. İlginç bir DGM savcısıdır Nuh Mete Yüksel. Dönemin en popüler isimlerinden biridir. Fethullah Gülen cemaatinin bir örgüt olduğunu tespit edip ilk davayı açan da kendisidir. Bu nedenle Türkiye'de İslamcılar tarafından pek hoş görülmeyen bir kişidir fakat İslamcı olmayanlar tarafından da bir şekilde saygıyla anılır.
Nuh Mete Yüksel'in de devreye girmesiyle konu, bir milli güvenlik çerçevesinden kavranıyor. Bergama direnişinin itibarı da iki paralık oluyor. Şimdi direniş iki paralık oluyor ama Eurok olduğunda adı çıkıyor. Direnişin adının değişmesi lazım. Bir taşerona ihtiyaç var. O dönem Alman casusluğuyla yargılanan fakat beraat eden dönemin Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın, 2022 yılında Candan Yıldız'a şunları anlatıyor.
Şimdi efendim, Bergama'daki bu biraz önce bahsettiğim toplumsal direniş o kadar büyüdü, o kadar yaygınlaştı ki hem uluslar hem uluslararası düzeyde bu firmalar, bu yabancı şirketler bize baş edemediler. Önce Almanlar çekildi, arkasından Fransızlar çekildi, arkasından da büyük ahtapot Amerika geldi. Amerika'da beceremedi. Bunu Türkiye'de yetiştirdikleri yeni bir firmaya, önce davetiyecilik yapan, ondan sonra kütahya da gümüş madeniyle eğitimden geçirdikleri, Orta Asya'da ıslık gölünde altın madeni arattıkları o kozo ölçülerden bir şimdilik onlardır.
Bu dava sayesinde hem Bergama direnişi çözülüyor hem de Eurogold şirketi madenden çekilerek yerine koza altın geçiyor. Peki kimdir bu koza altın? Bu şirketin o günkü sahibi Akın İpek'tir. Bugünkü sahibi ise TMSF'dir. Bugün hala koza altının Türkiye'de birisi Bergama olmak üzere iki adet altın madeni var. Zira şirketin sermayesi Fethullahçılara aittir. Akın İpek de bugün İngiltere'de firaridir.
Yani karmakarışık bir dosyadır bu altın madenciliği işi. Fethullah Gülen örgütüne ilk davayı açan Nuh Mete Yüksel, bilerek ya da bilmeyerek, Bergama direnişini bitirmiş, Eurogold'un Türkiye'den çekilmesini ve yerine Fethullahçı Koza Holding'in geçmesini sağlamıştı. Peki dava açılıyor da Necip Ablemitoğlu duruşmada dinlenmiyor mu? Dinleniyor elbette. Fakat dinlenmek isteniyor demek belki de daha doğru olur. Gazeteciler, Alman vakıfları ve Bergama dosyası kitabındaki sansasyonel iddialar karşısında hem Necip Ablemitoğlu'na hem de belgenin kaynağı Metin Deli Ormanlı'ya ulaşıp iddiaları teyit etmeye çalışıyorlar.
Fakat aradan geçen yıllar içinde Metin Deli Ormanlı diye bir kişinin hiç yaşamadığı anlaşılıyor. Bu tarih itibariyle bu belgeyi ben verdim diyen Metin Deli Ormanlı isminde ya da başka bir isimde bir kişi de ortaya çıkmıyor. Metin Deli Ormanlı diye biri yok. Peki ya Necip Hablemitoğlu? Onun da 26 Aralık 2002'de DGM'de görülecek davada dinlenmesi isteniyor. Hablemitoğlu da kendisine ulaşan gazetecilere belgeyi mahkemeye yosunacağını söylüyor.
Fakat 26 Aralık'taki duruşmadan sadece 8 gün önce Hablebitoğlu bir suikasta kurban giderek öldürülüyor. Yani o belge, eğer Necip Bey o duruşmaya çıksaydı, o casusluk davasında suçlanan avukatlar, bilim insanları, belediye başkanları tarafından, ya bu belge nedir Necip Bey, nedir, ne değildir, bu belgenin aslını gösterin, böyle bir belgeden bahsedelim. Çünkü o belgede gerçekten kişi kişi isimler var. Bilmem şu diyor, bilmem şu derneği destekleyelim vesaire. Kişi kişi dernek dernek isimleri geçen son derece hani bir istihbarat belgesinden öte böyle yani uyduruk bir şey oldu aslında belge.
Okuduğunuzda da ortaya çıkıyor da. Onlar sorulacaktı. Ne yazık ki Necip Bey katledildi ve bu sorulara yanıt veremedi. Eğer bu sorulara yanıt verebilseydi şu ortaya çıkacaktı ki daha sonraki yazışmalardan bu ortaya çıktı. Bu belge sahte. Necip Bey'in kitabının ana dayanağı olan o Alman Kalkınma Bakanlığı'nın belgesi sahte. Ve onu yaydığı ileri sürülen bu belgeyi bütün kurumlara gönderdiği ileri sürülen Profesör Doktor Metin Delormandı diye birisi yeryüzünde yaşamamış. ki şu ana kadar da Prof. Metin Delormand diye birisi yok, hala yok. Fakat bu dava sayesinde Necip Hablemitoğlu da kullanılarak Fethullahçı koza altının öne açılıyor ve Bergama Ovacık altın madeni koza altının eline geçiyor. Böylece Fethullahçılar altın üretiminde ve ticaretinde söz sahibi oluyorlar. Erzincan İliş'teki altın madeninde de karşımıza yine Fethullahçılar çıkıyor.
Dönemin Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, İliş'teki maden faaliyetinin çevreye zarar vereceğine dönük şikayetler üzerine bir soruşturma başlatıyor. Soruşturma sırasında türlü engellemelerle karşılaşınca daha da bileniyor ve madenin üzerine gidiyor. Sonunu biliyorsunuz. İlhan Cihaner ergenekon kapsamında tutuklanıyor ve tutuklandıktan sonra soruşturmayı Fethullahçılar üstlenip davayı kapatıyorlar. İlhan Cihaner'e şu sıralar o günlerde yaşadıkları sıkça soruluyor.
Bizim o zaman siyanürlü altın aramanın çevreye zarar verdiğini, çevre hukukumuza, Türk Çevre Kanunu'ndaki belli maddelere aykırı olduğu şeklinde bir soruşturma benim talimatımla başlanmıştı. Ama dediğim gibi maalesef soruşturmanın üzeri örtüldü. Gerçekten belki de temelleri o zaman atılmıştı. Çünkü etkin bir soruşturma yapılmadı.
tutuklanınca dosyayı sürdüren, daha sonra satırlaş oldukları açığa çıkan savcılar adeta üstünü örtüle. Hatta ciddi rüşvet iddiaları da vardı. Zira Amerikalı müdürün ifadesine dayanan. O şekilde kuruldu. Yani zaten bu tarz, ne diyelim, vahşi kapitalist sermaye gelir yağmalar. O süreç içerisinde de her türlü kötülüğü, her türlü pisliği yapar. Geriye büyük bir yıkım bırakıp terk eder olayı.
Karmakarışık bir mesele değil mi? Eski Türkiye'nin son yılında başlayan, Türkiye 100 yılının ilk yılında patlak veren, 12 Eylül'de müesses hale getirilen düzenin bir prototopi olarak karşımızda duran bir olayla karşı karşıyayız. İçinde eski Türkiye'de var, yeni Türkiye'de. Nuh Mete Yüksel gibi eski Türkiye'nin savcıları da var, Nuh Mete Yüksel'in dava açtığı Fethullahçı örgütün savcıları da var. Şimdi Cumhurbaşkanı hukuk işlerinden sorumlu baş danışmanı Mehmet Uçum'un dediği gibi tırnak içinde söylüyorum, milli savcılar da var.
Topyekûn bir düzenin adı bu. Sermaye egemenliği tarafından ele geçirilmiş bir devletin, egemenlik haklarının nasıl gasp edildiğinin hikayesidir bu. Ve söz konusu eğer altınsa, iktidarlar, siyasetçiler, tarikatlar, cemaatler, çeteler, emperyalistler, hepsi birden iş birliği haline geçiyorlar. Eskiden de böyleydi, şimdi de böyle. Eskisi de yenisi de aynı vizyonla yaklaştı Türkiye'ye. Türkler, zengin madenlerin fakir bekçileri olacaktı.
Kanser olan da onlar olacaktı, yediklerine zehir karışan da onlar olacaktı, üç kuruş paraya madenlerde çalıştırılanlar da yine onlar olacaktı. Bu tezgaha direnenlerin karşısında savcılar, hakimler, siyasetçiler, hatta başbakanlar, cumhurbaşkanlar dikilecekti. Kimi zaman Erdoğan düzenine karşı eski Türkiye'nin 80'lerin 90'ların hak etmediği bir övgüye mazhar olduğunu görüyorum. Eski Türkiye'ye dönük eleştirilerde bulunanların da Erdoğan düzenini övdüğü zannedilebiliyor. Kendi adıma ne zaman 80'leri 90'ları eleştirsem, doğru söyle gibi bir saldırganlıkla karşılaşıyorum. Bu bölümü hazırlarken biraz da her ikisinin de yani eskisinin de yenisinin de halka düşman olduğunu vurgulamayı amaçladım. Kimi dinleyenler kıl olmuş olabilir, Nuh Mete Yüksel gibi savcıları, Necip Ablebitoğlu gibi aydınları kimileriniz olumlu duygularla andığı için bu bölümden rahatsız olabilir.
Hatta her iki ismin de doğru işleri vardır. Fakat kimse mutlak doğruyu ya da mutlak yanlışı ifade etmez. İşte bu yüzden hakikate ulaşma işi mutlaka berrak bir zihin gerektirir. Zihnimizi duygulardan arındırarak düşünebilmek de cesaret işidir. Kıl Olanlar için Bergama Drenlişine yazılan bir Moğollar şarkısıyla kapatalım bölümü. Kıl olmadan dinleyiverin gari Gari de gari hayret bir şey bunu vermeyin gari
Tiram Topi'yi Pod B medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kıl olmadan dinleyiverin gari. Hoşçakalın. İnekler yedi geride timsallar hazineyi yamyamlar memleketin içine yedi ve yediler gari gari de gari gari
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.