
1.404 kelime · ~7 dk okuma
Beyniniz size sürekli yalan söylüyor ve siz bunun farkında bile değilsiniz. Her fırsatta beyin hakkında konuşuyoruz. Onun sırlarını çözmeye, çalışma sistemini, bilgi işleme kabiliyetini anlamaya gayret ediyoruz. Gerçekten de inanılmaz bir makine beyin. Çok çok güçlü bir bilgisayar. Birçok bilinmezi içinde saklayan, gizemli, kapalı bir kutu.
Fakat o da kusursuz değil elbette. Bazı limitleri var. Ve bu limitleri fazlasıyla zorlayıp motoru yakmamak için de bazı savunma mekanizmalarına sahip. Bilgileri basitleştirmek bunlardan birisi mesela. Ancak bunun da bir bedeli var. Önyargılar. Beynin kendini korumak ya da daha hızlı kararlar alabilmek için geliştirdiği bir mekanizma bu. Hatıralarınıza bile sirayet eden, hatta olayları bizzat yaşarken bile başvurduğumuz bir kavram.
Beynin bunu yapmasının sebebi ise dikkat ya da odaklanma limitlerimizin de belli olması aslında. Dolayısıyla dikkat ettiklerimiz ve odaklandıklarımız konusunda seçici olmak zorundayız mutlaka. Bunun için de çevremizdeki dünyayı, hayatımızdaki insanları, yaşamımızı ve hatta kendimizi bir önyargı gözlüğüyle izlediğimizi söyleyebiliriz. Fakat telaşa kapılmayın. Herkeste var bu önyargılar. Sende, bende, hepimizde. Ve bu durum gerçeklik dediğimiz şeye de kocaman bir gölge düşürüyor. Yani beynimiz bize yalanlar söylüyor.
Önyargılar. Her yerdeler. Hayatın her anındalar. Basit bir şekilde açıklayayım size. Sürekli başkalarının önyargılı ya da hatalı hatta algılarının bozuk olduğunu düşünmemiz ve kendimizi bu denklemin dışında tutmamız bir soruna yol açıyor. Bunu yaparak aslında kendimizle ilgili bir algı bozukluğu oluşturuyoruz.
Çok daha basit bir şekilde anlatayım isterseniz. Bizi iyi hissettiren haberleri okumayı çok severiz değil mi? Ya da düşünce biçimimizi doğrulayan, tasdikleyen kanıtları veya kaynakları daha kolay kabul ederiz. Bizim gibi düşünen insanlarla birlikte olmayı seçeriz çoğunlukla. Dolayısıyla hepimiz suçluyuz. Aslında her şey zaman algısına dayanıyor. En ufak bir karar almaya kalktığınızda bu kararı aldıktan sonra gerçekleşebilecek tüm olasılıkları hesaba katmaya çalıştığınızı bir düşünün şimdi.
Sağa mı dönsem, sola mı dönsem diye karar vermeye çalışırken tüm hayatınızı olduğunuz yerde, boşluğa bakarak geçirirdiniz büyük ihtimalle. İşte tam da bu olmasın diye beynimiz bize çok büyük bir iyilik yapıyor. Yaşamın ve verilecek kararların tüm karmaşıklığını bir kenara bırakıp bize kısa yollar sunuyor. Yani sezgileri. Bu sezgilerinizle çok daha hızlı kararlar alıp hayatınıza devam edebiliyorsunuz.
Fakat bu kısa yollardan geçerken arada o kadar çok şey kaynıyor ki. Dolayısıyla ne olursa olsun kendinize güvenemezsiniz. Eee yandık bittik o zaman. Kendimize bile güvenemiyoruz. Şimdi ne yapacağız diye telaşa kapılmış olabilirsiniz. Ama merak etmeyin. Var bir cevabımız. Hadi adım adım örneklerle algımızın nasıl bozulduğuna bir bakalım şimdi. Bu konuda farkındalığımız arttığında kısmen de olsa kontrolü ele alabiliriz.
Öncelikle bir tespitle başlayalım. İlk bakışta gördüğümüz veya bize verilen bir bilgiye aşırı güveniyoruz. Bu durum anchoring ya da demirleme etkisi olarak bilinir psikolojide. Her alışverişe çıktığınızda yaşadığınız bir etkidir aslında bu. Mesela bir etiketteki fiyatın üstü çizilmiş ve altına daha düşük bir fiyat yazılmışsa üstü çizilen fiyatı referans alırız.
Aynı şekilde etiketlerde 1500 lira değil de 1499 lira yazmasının sebebi de budur. İlk iki rakam demirleme etkisi yaratır. Bu da 1499 lira ile 1500 lira arasında 1 liradan daha fazla bir fark varmış gibi hissedilmesine yol açar. Peki hepimiz bunun farkında mıyız? Aslında evet. Fakat birçok kez bu etkinin kurbanı oluyor muyuz? Çoğunlukla evet. Kaldı ki bu verebileceğim en basit örnek. Dahası da var.
Başka bir ön yargı ya da kısa yol. Bu da düşünme tembelliğinden kaynaklanıyor. Aşırı genelleme de diyebiliriz buna. Örneğin farklı bir milletten sadece iki kişiyle tanışıyorsunuz. Hayatınız boyunca o milletten sadece iki kişiyi gözlemleme, tanıma ve anlama şansınız var yani. Ve bu iki kişi de kötü insanlar çıkmış olsun. İşte buradan yola çıkarak o milletin tamamının kötü olduğu sonucuna varabilirsiniz.
bulunabilirlik hatası da derler buna. Bu hatadan kaynaklanan yanlış akıl yürütmeleri ortaya koyan onlarca deney bulunuyor bu arada. Mesela bir deneyde deneklerin önce bir sözcük listesini öğrenmeleri istenmiş. Tüm deneklere verilen sözcükler ise aslında aynıymış. Ancak gruplardan birine verilen sözcükler arasında 4 tane övgün niteliğinde sözcükte bulunuyormuş. Cesur, özgüven sahibi, bağımsız ve kararlı. Diğer grubun listesine ise kulağa negatif gelen 4 sözcük eklenmiş. Umursamaz, kibirli, soğuk ve dik başlı.
Sözcükleri öğrenen deneklere daha sonra bir hikaye okutmuşlar. Bu hikayede birçok tehlikeli hobisi olan, yeteneklerinin değerini bilen, birkaç arkadaşa sahip, fikirlerini ya da aldığı kararları kolay kolay değiştirmeyen genç bir adamdan bahsediliyormuş. Deneklerden hikayenin kahramanını değerlendirmeleri istenmiş. Öncesinde sunulan sözcük listesinin öyküdeki adamla bir ilgisi olmadığı açıkça belirtilmiş olsa da olumlu sıfatları öğrenen deneklerin adama dair kanaatleri, olumsuz sıfatları öğrenen deneklere kıyasla daha pozitif çıkmış. Bunun açıklamasıysa çok basit aslında. Çünkü bu sözcükler öyküyü okudukları sırada deneklerin akıllarında yer etmişti. Yani bulunabilir durumdalardı.
Dolayısıyla da öyküyü yorumlama şekilleri olumlu anlamda etkilenmişti. Bunlar beynimizin bize oynadığı içsel oyunlar elbette. İşin bir de harici kısmı var. Yani diğer insanlardan etkilenme şeklimiz. Ama işin o kısmına da kısa bir aradan sonra geleceğiz. Evet, diğer insanlar ve onlardan etkileniyor oluşumuza geldi sıra.
Ne kadar aksini düşünsek de etkileniyoruz insanlardan. Hem de nasıl. Bunlardan en önemlisi elbette sürüden ayrı kalmama içgüdüsü. Moda ya da şimdinin deyimiyle trendlere örnek verebiliriz burada. Dinlediğimiz şarkılardan tutun giydiğimiz kıyafetlere, kullandığımız sosyal medya platformlarından mizah anlayışımıza kadar birçok konuda sürüye katılmak zorunda hissediyoruz.
Elbette bu trendleri belirleyen şirketler ve onların pazarlama departmanlarının da çok büyük bir etkisi var. Bir şekilde satın aldığımız ürünlerin veya erişebildiğimiz hizmetlerin almadıklarımızdan ya da seçmediklerimizden daha iyi olduğu algısını yaratabiliyorlar. Hiç iPhone kullanmadan Android ya da hiç Android kullanmadan iPhone kullananların bu en iyisi diyerek kullandıkları telefonları can siperhane savunmasının altında da bu yatıyor. Aslında şöyle söylemek istiyorlar. Bu en iyisi. Çünkü bunu ben seçtim. Aslında onu seçmeye itildiklerinden haberleri olmadı. Başka bir yanılgı türünden de bahsedeyim size.
Kumarbazın yanılgısı olarak da bilinir bu anlatacağım. Bunun da karar mekanizmamızın nasıl etkilediğini şöyle özetleyebiliriz en basit haliyle. Tesadüf eseri yaşadığınız bir olayı düşünün. Bunu az önce yaşadığınız için tekrar edeceğine inanmak veya inanmamak, bir süredir yaşanmadığı için yine olmayacağına inanmak veya inanmamak da aynı şeydir. Ve bu yanılgı da inanılmaz bir etkiye sahiptir. Aslında olmayan bağlantıları gösterir insana.
daha hızlı karar vermemize sağlaması ve kendimizi kimsenin görmediğini gördüğümüze inandırması nedeniyle sık sık başvurduğumuz bir kısa yoldur bu da. Hadi asıl can alıcı olan yanılgıya girelim isterseniz. Yani doğrulama önyargısını. Toplumsal ya da siyasi birçok problemin en temel kaynağıdır bu. Kişilerin kendi inançlarını, düşüncelerini ve varsayımlarını destekleyen ya da teyit eden bilgileri kayırma, dikkate alma ve öne çıkarma eğilimidir özümde. Ters gelen her türlü fikri ise göz ardı etme, değersizleştirme ya da reddetme şeklinde çıkar karşımıza.
Sanırım herkesin kafasında ne kadar önemli bir yanılsama olduğu canlanmıştır. İklim değişikliğinden tutun da dini tartışmalara kadar her yerde görürüz bunu. Aşı karşıtlarının, düz dünyacıların falan da en büyük kurbanı olduğu bir yanılgıdır bu. Kendi düşüncesini destekleyecek kadar kanıt bulduktan sonra, gerçeklere gözlerinizi kapattığınızda, kulaklarınızı tıkadığınızda düşersiniz doğrulama yanılgısına. Deve kuşu etkisi de diyebiliriz buna. Kararını ver ve kafanı kuma göm durumu yani.
Neden böyle yapıyoruz peki? Çünkü kolay olandı. Daha fazla kafa yormaya gerek yok. Yokmuş gibi davranmak en güzeli. Tabii dahası da var. Kendimizi, çevremizdekileri, dünyayı algılama şeklimizi ve sorunlarla başa çıkma biçimimizi derinden etkileyen başka bir olgu. Algıda seçicilik. Farklı anlamlarda kullanılsa da psikoloji kapsamında şöyle değerlendirebiliriz bu durumu.
Doğrulama önyargısına da benzeyen bu olguyla insan, kendisini rahatsız eden her şeyi görmezden gelme ya da hızlıca unutma ve yok sayma eğilimi gösterir. Okuduğu haberleri, edindiği bilgileri falan çarpıtarak sadece işine gelen kısmına odaklanmasını da bu kapsamda ele alabiliriz. Ve aslında bu da beynimizin bizi korumaya yönelik gösterdiği reaksiyonlardan biridir. Ancak bu da iki ucu keskin bir kılıçtır aslında. Tüm kararlarımızda, seçimlerimizde, politik görüşlerimizde doğrulama önyargısı ile birlikte derin etkileri olan olgular bunlar. Tahmin edebileceğimizden de ötede bir etkisi var üzerimizde.
Sadece sizi doğrulayan ya da size iyi hissettiren ortamlarda bulunmanız, sadece sizin fikirlerinizi doğrulayan haberler almanız, asıl doğru olandan, hakikatten uzaklaşmanıza da neden oluyor. İlişkilerinizi düşünün mesela. Geçmişteki veya şimdiki, hiç fark etmez. Karşınızdaki insan gerçekten sizin düşündüğünüz, sizin inandığınız kişi mi? Yoksa öyle olduğuna inandığınız için mi öyle hissediyorsunuz?
bir şeyleri bilerek veya bilmeyerek atlıyor olabilir misiniz? Yoksa sevdiğiniz kişilerin size iyi hissettirmeyen özelliklerini çabucak unutuyor, göz ardı mı ediyorsunuz? Ya da bırakın onları. Kendinize bakın. Kendinizle ilgili oluşturduğunuz algınızı bir düşünün. Tüm bu yanılsamalar, bilinçli veya bilinçsiz bilgi filtrelemeleri ve önyargılarla, kendinize dair oluşturduğunuz ve doğru olduğuna inandığınız benliğiniz ne kadar gerçek? Siz gerçekten olduğunuzu düşündüğünüz kişimizsiniz. Bunu iyi analiz etmek gerekiyor.
Hayatınızın her yerinde burada bahsettiğim psikolojik olguların yansımalarını göreceksiniz. Basma kalıp fikirler ve basma kalıp kişiliklerle yapılan tartışmalar da tatsızdır bu nedenle. Basma kalıp bir bakış açısına sahip olan bir insanın fikirlerini değiştirmek imkansıza yakındır çünkü. Hele hele bu kalıplar hassas duygular ya da inanışlarla sarmalanmışsa ve birbirine yapıştırılmışsa… İşte o durumda karşınızda çözülmesi çok çok zor bir puzzle vardır.
Yine başkaları geliyor değil mi aklınıza? Fakat hayır. Sizden bahsediyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.