
1.327 kelime · ~7 dk okuma
Karakterinizi, kimse sizi izlemediğinde yaptıklarınız belirler. Amerikalı yazar Jackson Brown'un bir sözü bu. Biraz üzerine düşündüğünüzde hem sosyolojik hem de psikolojik anlamlar içeren bir söylem olduğunu fark edeceksiniz. Toplumda gördüğümüz ya da görmediğimiz birçok yanlışın altında yatan bir olguyu ortaya koyuyor bu söz. Kimse sizi izlemezken ne yapıyorsunuz diye bir soru işareti oluşturuyor zihnimizde.
Bir düşünsenize. Etrafta polis yokken, yol boşken, kırmızı ışıkta yola devam ediyor musunuz mesela? Ya da şöyle sağa sola bakın. Kimsenin sizi görmediğinden emin olduktan sonra elinizdeki çöpü yere bırakıyor musunuz? Peki ücra bir yerde ailenizle piknik yaptığınızı düşünün. Sizi görebilen, ayıplayacak ya da ceza yazacak birisi de yok çevrede.
tüm pisliğinizi bırakıp gidiyor musunuz oradan? Bunlara benzer sayısız sorgulama yapabilirsiniz kendiniz ve çevrenizdekiler için. Ki yapmalısınız da. Zira kimse sizi izlemediğinde yaptıklarınız gerçekten de karakterinizi belirliyor. Ama bundan daha önemli bir şeyini de koyuyor ortaya. Ahlaki değerlerinizin sınırlarını.
İnsanın ahlak anlayışıyla ilgili birçok şey anlatan bu değer algısı antik hikayelerde sık sık karşımıza çıkıyor aslında. Mesela Platon'un Devlet kitabında abisi Glaucon üzerinden anlattığı Giyges'in Yüzüğü isimli hikaye buna verilebilecek en iyi örneklerden birisi. Bu hikayede sahibine görünmezlik gücü bahşeden bir yüzükten bahsediliyor. Hikayeye göre Giyges isimli bir çoban bir gün kasırganın ortasında kaldı.
Ortalık yatıştıktan sonra ise kendini bir çukurda bulmuş. Çukurda bir ölü ve onun parmağında da bir yüzük varmış. Giyges bu yüzüğü sahip olduğu güçten habersiz bir şekilde takmış parmağına. Ve her zaman olduğu gibi tüm çobanlarla birlikte krala hesap vermeye gitmiş. Lidya kralının huzurunda sırasını beklerken parmağındaki yüzüğün taşıyla oynamaya başlamış. Ve birden görünmez oluvermiş.
Yüzüğün taşını sağa çevirdiğinde göründüğünü, sola çevirdiğinde ise görünmez olduğunu fark etmiş böylece. Bulduğu bu gizemli yüzüğün gücünü herkesin şaşkın bakışları arasında keşfetmiş Giyges. Bunun üzerine görünmez olarak saraya girip önce kraliçeyi baştan çıkarmış. Ardından da onun yardımıyla kralı öldürüp tahta oturmuş. Çoban Giyges yüzüğün gücü sayesinde Lydia'nın kralı olmuş.
Hikayeyi anlatan Glaucon bu tip bir güce sahip olabilecek kişilerle ilgili şöyle kötümser bir çıkarım yapıyor. Bunlar her istediklerini korkmadan alacaklar. Evlere girip hoşlandıkları kimselerle gönüllerince düşüp kalkacaklar. Canları kimi isterse öldürecek, kimi isterse hapisten kurtaracaklar. Tıpkı bir tanrı gibi dilediklerini yapacaklar.
Hatta daha da ileri giderek insanların ahlaklı ve doğru davranmasının tek nedenini ayıplanma ve ceza korkusu olarak da ifade ediyor Glaucon. Aksi halde insanlar tanrıcılık oynamaktan asla geri durmayacak ona göre. Hepsi kötü niyetli bir tanrıya oynayacak yani. Daha çağdaş bir örneğini yüzüklerin efendisindeki Gollum'un hikayesinde de gördüğümüz bu durumu bugüne uyarlayıp biraz daha farklı bir açıdan ele almak istiyorum şimdi. Sosyal medya ve artık her adımda bulunan kameralarla birlikte sanki Giges'in yüzüğünün başka bir versiyonunu takıyoruz gibi değil mi? Ama bu sefer bu yüzük bizi herkese görünür kılıyor. Saklanma ihtimalimiz yok. Gelip geçenin göz altta bir vitrindeymişiz gibi sanki.
Artık bilmeyen yoktur. Dijital çağda sürekli cookieler bırakıyoruz arkamızda. Web sayfalarında bizden izin vermemizi istedikleri o kurabiyeler var ya hani. Hansel ve Gretel hikayesindeki gibi birer kırıntı aslında onlar. Bizi takip edebilsinler diye bıraktığımız kırıntılar. Bu sadece online aktivitelerimiz için de geçerli değil üstelik.
CCTV'ler yani güvenlik kameraları ve elimizden düşürmediğimiz telefonlar sayesinde her şey ve herkes kaydediliyor artık. Bu sayede kayıt dışı hiçbir şey kalmadı neredeyse. Elbette tam olarak George Orwell'in 1984'ünde değiliz henüz. Her anımızın, mesela evimizdeki halimizin dahi kaydedildiği bir durum söz konusu değil şu an için. Neyse ki. Fakat teknolojiyle olan temasımız arttıkça bu ihtimalle gittikçe güçleniyor.
Nesnelerin internete gibi gelişmelerle bunun gerçekleşme ihtimali çok ama çok hızlı bir şekilde artacak. Tuvaletimizden yataklarımıza kadar her şeyin dijitalleştiği gün artık izleniyor olabilirim paranoyası daha net bir şekilde ortaya çıkacak. İşte tam da o noktada zaten hâlâ hazırda var olan çok büyük bir problem daha da bariz bir şekilde kendisini gösterecek. O malum soruyu daha büyük bir endişeyle soracağız artık.
Biz gerçekten kimiz? Gerçek karakterimiz ne? Yani şundan bahsediyorum. Tamamen özgür, bağımsız, dokunulmaz şekilde, izlenmeden, kendimiz olabildiğimiz bir dünya kalmadığında ne yapacağız? O zaman kendimizi veya başkalarını nasıl tanıyabileceğiz? İnsanların bize sunduğu karakterinin bir gösteriden ibaret olmadığını nasıl anlayacağız?
Göz önünde yaşanan hayatlarla ilgili en büyük sıkıntıyı anlayabiliyor musunuz şimdi? Yani sosyal medyadaki personanızla gerçek kişiliğiniz arasındaki çatışmadan bahsediyorum. Bu kadar ortalıkta olduğunuzda gerçek karakterinizin de gerçek bir teste tabi tutulmasına imkan yok. Yani kendiniz gibi görünebilme şansına dahi sahip değilsiniz. Bu kadar göz önünde olduğunuzda ister istemez asıl benliğinizi bir zindana kapatıp anahtarını da denize atmanız gerekebilir.
Tam da bu noktada biraz geçmişten bahsetmek istiyorum size. Ama öncesinde kısa bir ara verelim. Zira bazılarınızın daha dün gibi hatırladığı, bazılarınızınsa anlamakta güçlük çekeceği bir dünyadan bahsedeceğiz. Evet, gidelim bakalım yakın geçmişe.
Benim gibi akıllı telefonların, internetin, bilgisayarların olmadığı zamanların hatta daha öncesini hatırlayacak kadar bu dünyada bulunanlar vardır aramızda. Bir de o dönemi hiç yaşamamış olanlar. Bir noktada biraz da olsa bizleri anlamanız gerekiyor. Ya da anlamaya çalışmanız. Zira tabiri caizse hafif bir şok geçiriyoruz.
Bu kadar radikal bir değişimi sindiremedik henüz. Buna internet öncesi çağ diyebiliriz sanırım. O dönemi hatırlamayanlar için biraz anlatmak istiyorum. Merak etmeyin. Sadece insanın karakter değişimine odaklanacağım burada. Herhangi bir yerme ya da eskiler daha iyiydi tarzı bir nostaljiye girme gibi bir amacım yok.
Aksine bulunduğumuz çağın çok daha iyi olduğunu düşünenlerdenim. Ancak insanların unplugged yani bağlantısız yaşadığı ve izlenme korkusu duymadığı bir dönemde toplumun sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için cesaret, nezaket ya da adalet gibi değerler ve kişilik özellikleri çok çok önemli sayılır. Karakter sahibi olmak en mühim şeylerden biri olarak görülürdü. bunu öne çıkarmak, hatta desteklemek zorundaydınız. Çünkü toplumun ihtiyacı olan şey tam olarak buydu. Bu değerlere sarılan insanlar da Giges'in düştüğü duruma düşmemek için ne olursa olsun bu değerleri savunur, kimse yokken de karakter göstermeye çalışırdı. Tabii herkes böyleydi demiyorum. Ancak toplumu ayakta tutan bir grup için şartlar böyleydi kesinlikle.
Bugüne geldiğimizde ise dikkat edin. Birçok insan için doğru davranış gösterme kıstası izlenip izlenmediğiyle paralel ilerliyor. İnsanlar ifşa olma korkusuyla disipline ediliyorlar sanki. İşte burada çok büyük bir sorun doğuyor. Ahlak elbette başlı başına tartışılabilir bir konu. Ancak genel anlamda doğru olanı yapmaktan bahsedersek, insanların puan toplamak ya da like almak için doğru davranması problemi karşımıza çıkıyor.
Bunun altında da elbette onaylanmak ve onaylanmaya duyulan karşı konulamaz istek var. Artık bir noktada kendi karakterimizi ortaya koymayı bırakıp iyi bir takım oyuncusu olmaya odaklanıyor ve takım nasıl davranıyorsa ona göre hareket etmeye meyilli oluyoruz. Tek yapmamız gereken herkesin doğru olarak kabul ettiği bir akımı desteklemek. Fakat daha da önemlisi, herkesin doğru olarak gördüğünden sapan biriyle karşılaştığımızda onu ayıplamak ve linçlemek. O yanlışı linçlediğimizde en önemli görevimizi yerine getirmiş oluyoruz aslında. Fakat o da yetmiyor değil mi kimi zaman? Bazen, arkadaşlar, bu olay böyle olmamış olabilir, biraz sakin mi olsak diyenleri de linçlememiz gerekiyor. Bizce linç gerektiren bir olayı, linçlemeyeni de linçlemek. Bir nevi linçseption yani.
Neyse, konudan çok da sapmayalım. Asıl konu, bu linç kültürüne katılan insanların içinde o yanlışı yapabilecek kaç kişinin olduğu. Evet, kamera önünde, Instagram profilinde, ilk sayfanda çok doğru ve tam da herkesin istediği gibi görünüyor olabilirsiniz. Peki sadece bir gösteriden ibaret olmadığından nasıl emin olacağız? Cevap basit. Asla olamayacağız. Tam da bu noktada bir sapma söz konusu. Biraz düşündüğünüzde artık kimsenin kibar, anlayışlı ya da adil olmaya ihtiyaç duymadığını fark edeceksiniz. Bu tutumlar bazı durumlarda bir zayıflık göstergesi olarak bile değerlendiriliyor.
Dolayısıyla tek yapmanız gereken öyle görünmek. Yani her ne olursa olsun her zaman kibar, saygılı ve adil ol düsturundan, her zaman seni birileri izliyormuş gibi düşün ve ona göre davran duruşuna doğru bir kayma söz konusu burada. Günün sonunda herkes doğru davrandığı sürece bu neden bir problem olsun ki diye düşünebiliriz elbette. Hatta bunu tartışabiliriz de. Sosyal medyayı, gözetlemeyi ya da ifşa korkusunu bir sopa olarak kullanabiliriz. Ancak en basitinden sopa ile disipline edilmiş bir insanın ne kadar doğru insan olduğunu da tartışmamız gerekir. Martin Luther King o meşhur konuşmasında şöyle demişti. Bir rüyam var. Gün gelecek dört küçük çocuğu derilerinin rengine göre değil, karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.
Burada kullanılan karakterlerine göre ifadesini değiştirip Instagram ya da X sayfalarına göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacakları olarak güncellemeliyiz sanırım. Ya da daha farklı bir şey yapmamız gerekiyordur. Belki de bu görünürlük yüzüğünü çıkarıp Giges'in görünmezlik yüzüğünü takarak kendimiz olma vaktimiz gelmiştir. Tabii bunun için çok geç kalmadıysa.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.