
1.727 kelime · ~9 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour. Kayıp Eşya Bürosü'ne hoş geldiniz. Özleştik, özleştik. Gelin, gelin, gelin.
Bu hafta aşk üzerine bir şeyler yazmak çok istedim. Çok istedim. 14 Şubat'ı da atlattık ya. Aşkla ilgili böyle, yani aşk üzerine. Aşkla ilgili çoğu şey çok güzel çünkü. Varlığı, yokluğu, öznesi, nesnesi, her şeyi ayrı ayrı çok güzel. Sevmek çok güzel. Bir duygu değil sevmek. Bir fiil. Master Akin'in yanına aldığına göre, değil mi? Biraz da dil bilgi istedik.
Bir eylem, bir davranış, bir kelimenin yanına masteraki geliyorsa, o yapılan bir şeydir. Dünya üzerinde yapılan her şey de öğrenilebilir. Sonuçta fiziksel olarak çok bir şeye ihtiyaç duymuyor sevmek. Sevmek için sadece sevmek gerekiyor.
Sevmenin öğrenilebilir bir şey olduğunu fark ettiğimde 6 yaşındaydım diyebilmeyi çok isterdim. Gerçekten sonrasını takip eden 30 sene bambaşka geçebilirdi. Neticede değil mi? Nelerin sevgi sayılamayacağına dair bir sürü yeni yer açılmış olurdu haritada mesela. Bir tane doğru sevgi, ormanda 10 yanlış sevgi gücünde baya değerli. Yanlış sevginin ne olduğunu biliyoruz. Herkeste başka başka tanımları olsa da özünde insanı şunu dedirten şey yanlış sevgidir.
Ya böyle seveceğine keşke hiç sevmese ya. Birini 7-24 görmek istemek sevgi değildir mesela bence. Memeden kesilememektir maksimum. Tamam gönlün kaymış, midede kelebekler, kasıklarda hareketlenmeler hiç aklımdan çıkmıyor. Tamam her aklından çıkmayanın ensesine binemezsin gülüm benim ya. İşimiz gücümüz bir hayatımız var lütfen. Birini kısıtlamak da herkese bak buna girmek bile istemiyorum. En son Samsun'da bir seyircim gösteriden sonra yanıma geldi. Toksik ilişkisini benim bitirdiğimi söyledi dolaylı olarak.
Sevgilisi gidemezsin demiş. Bizimki de gelmiş doğal olarak yani. Ayrıldıklarına sevinemedim bile sinirimden. Sene olmuş kaç. Hadsiz'e bak. Hadsiz.
Yamuk götüne su gibi kız bulmuş, stand-up izlemeye göndermiyor. Oğlum yemin ederim bak sizi hımış ederim, bak çıkmayın karşıma ha. Kılımı bile kıpırdatmadan döverim sizi, duyuyor musunuz? İki bel altı şaka yaparım, sizi vir vir vir edene kadar onurunuzu, gururunuzu alırım, çatır, çutur, kırarım. Zaten tuzluz olmaya yer arıyorsunuz. İnsan içimde ağlatırım, modifiye aracınızla bilgisayarınızın başına gönderirim sizi, amına kodumun dağ ayırır sizi be. Cinsini siktiklerim, insanı zorla cinsiyetçi cinsiyetçi konuşturuyorsunuz. Neyse.
Evet, doğru sevgi öyle mi? Doğru sevgi öyle değil. Doğru sevgi bambaşka. Başını yastığa koyduğunda oh dedirtiyor insana. O kadar. Şöyle bir oh çekersin karşıki dağlar aşılır. Sevmenin öğrenilebilir bir şey olduğunu fark ettiğimde 26 yaşındaydım. Daha 10 sene olmuş. İlginç, çok yakın. Öğrenir öğrenmez milli eğitim müfredatına girmesi gerektiğini düşünmüştüm. O zamanki erkek arkadaşım, ki favori eksimdir kendisi yani gerçekten on on bir ilişkiydi. Duygular bitti, kırmadan dökmeden saygı sevgi çerçevesinde ayrıldık.
Bana ilişkinin başlarında Eric Fromm'un Sevme Sanatı kitabını hediye etmişti. Böyle hani birbirine kitap aldın işte, müzik attın, evvelir tabii flörtün. Kitabı elime aldım. Acaba dedim bu bana kullanma kılavuzu olarak mı veriyor kitabı? Hayır öyleyse de okeyim, çok ince bir düşünce. Sevgiden ne anlıyoruz bir bakalım aynı sayfada mıyız anlayalım. Çok mantıklı. Kitabı açtım, ilk sayfasına baktım. Bir kitabın ilk sayfasını okuduğunuzda içinizde aşağı yukarı bir şeyler canlanır. Bir ufak ışık yanar. Böyle tam nereye, hangi anıya, düşünceye ya da rüyaya denk geldiğini hızlıca çözemezsiniz. Ama bir şeyler kıpırdatmıştır illaki. Böyle bir cam pencere açmıştır, bir halı siltmiştir, bir bardak su vermiştir veya o bir bardak suyu yüzünüze çalmıştır. Eh, kendine gel lan diyerek. Bu kitap Paracelsus'un bir alıntısıyla başlıyordu.
Hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şeyi sevemez. Hiçbir şey yapamayan, hiçbir şey anlatamaz. Hiçbir şey anlamayan, değersizdir. Oysa anlayan kişi aynı zamanda sever, farkına varır, görür. Bir şeyin özünde ne kadar bilgi varsa, sevgi de o kadar büyük olur. Tüm meyvelerin çileklerle aynı anda olgunlaştığını düşünen kişi, üzümlere dair hiçbir şey bilmiyor demektir.
Ay ne alaka üzüm şu an? Sen çileklerle büyümüşsün kızım. Ben bir salkım üzümüm mü demek istiyordu acaba o zaman? Eksin bana kim bilir. Yani çok önemli bir şeyler söylüyor alıntıda gibi. Onu az çok anlayabiliyorum. Ama çevirisi belki de bok gibiydi. Bilmiyorum ki.
Eric Fromm okumak üzereyken kendimi Paracelsus Google'arken buldum zaten Allah'ın emri de. Anonim sandığımız pek çok şeyi Paracelsus'un söylemiş olduğunu da şaşkınlıkla fark ettim birosunun gülleri. Mesela başkası olma, kendin ol. Böyle çok daha güzelsin sonradan eklenmiş demek ki. Şık bir dokunuş bu arada. Bravo minik serçe.
Ya da aşk her şeyin ilacı. Evet, aşk her şeyin ilacı. Bu doğru. Ama bir şeyi ilaç ya da zehir yapan da onun dozajıdır. Değil mi? Bu laf da yine paraselsüsün. Aşk. Aşk. Öyle bir büyü ki, öyle bir büyü ki anlayamazsın.
Aşk göze alsan olmaz. Aşka gönül doymaz. Seven kalbi istesen de susturamaz. Yine peste inemedim. Neyse, katılmadığım kısımları var bu şarkının. Ama aşkın tanımı da içeriği de zamanla değişiyor neticede. Bence en güzel aşk tanımı yine Ursula Logan'dan gelmiş.
Bunu Trenk böyle telaffuz ediyor bu arada. Bana kalsa Ursula Goyne. Basa basa. Ki Goyne gibi de bir şey yazmadınız. Kapıs. Ursula'mız şöyle demiş. Aşk bir taş gibi öylece yerinde durmaz. Ekmek gibi yapılmalıdır. Her zaman yeniden yapmalısınız. Yenisini yapmalısınız. Evet. Evet, evet, evet. Binlerce kere, milyonlarca kere evet. Aşk bir ekmektir ya. Ekmek bir aşktır. Aşk da bir ekmektir. Aaa tamam. Tamam, demek ki ben o yüzden sevdiğim insanları sürekli mıncırmak, cıncırmak, ısırmak istiyorum. Çok, valla Özgen bunu beğendi. Aşk ekmek gibi sıcacık, mis kokulu, moyulu, çıtık çıtık. Halbuki ilişkiler öyle mi? Bir de ilişkilere bakalım. İlişkiler, bu tanımın yanında en fazla grisini olur. Etimek olur. Katı kutu olur böyle, sıkıcı dişi. Sıkıcı.
taktikler, değerlendirmeler, erili, dişili, tabusu, kaçması, kovalaması, beklentiler, beklentiler, beklentiler... Yok. Bu konu sadece ve sadece taşçak geçelim diye var, bence. Bu konu hakkında tweetler atılsın, tiktoklar çekilsin, efendimez diyor karikatürler çizilsin, filmler, diziler yapılsın, Söğütlüçeşme alt geçidinde üzerinde hanımeliler yazan baksırlar satılsın diye var.
Bir ilişkiyle ilgili en eğlenceli bulduğum şey benim düğünler artık. Valla, o yaşlara geldim bürosünün gülleri. 16 yaşındaki Özgem'in bu bilgi karşısında gözleri yaşlı, yoluk yoluk aldığı sicim gibi kaşları çatık. Düğünler abi kurumuşsunuz ya öf! Kim ne takmışmış ortalarda simli simli oynamakmış falan, iğrenç.
Öte yandan 6 yaşındaki Özgem durumdan çok memnun. Tel sarar kızım tel sarar ile öğrendiği bilekleri havada çevirme hareketiyle düğün masasının üstünde şov yapıyor. Pasta yiyor limonata içiyor. Bakıyor annesiyle babası dans ederken Freudian krizler geçirip ortalığı birbirine kasıyor. Babasını iki büklüm kendisiyle dans ettiriyor. Zorla sus payı olarak verdikleri rüşvet pastasını da yiyor. Ve birleşen sandalyelerin tepesinde şekeri tavan bir şekilde bayılırcasına uyuyor.
Düğün devam ediyor. Hala hiç hız kesmeden dördüncü turuna başlıyor düğün salımında. Düğün dışında konuşmaya değer hiçbir şey kalmadı benim dünyamda. İlişki üzerine. Ki bazı düğünler var, görüyorum, bir ilişkiye gerek duymuyor. Gelinle damada ihtiyacı yok o düğünün. Bir sevgi bağına, bir nikah memuruna asla ihtiyacı yok. O düğünde tek önemli olan şey iyi bir playlist, yeterli içki stoğu, ayakları vuran topukları çıkardığında rahat rahat dans edebileceğin pürüzsüz bir dans pisti ve rüzgar almayan bir lokasyon.
Düğünde terden sırılsıklam olup ertesi gün her yerlere tutulan eniştelerinin deneyimlerinden. Damıttım. Kadim bir bilgiydi. Birosun'u gülerim. Ben bir keresinde bir düğüne katılmıştım. Gelin de damadı da tanımadığım bir düğündü. Yani bir ismim cismim yoktu. Sadece artı birdim ben. İnsan bazen yok olmak ister böyle puf diye. Silinmek ister, görünmez olmak ister.
İşte yabancıların düğünleri çok elverişlidir bu hissi tatmak için. Ama kısmen, kısmen özgürleşirsin oralarda. Yani tüm benliğin yok olmaz ama işte atıyorum sol ayağından leyen kemiğine kadar olan kısım saydamlaşır. Sağ köprücük kemiğinden başlar, dirsiyenin biraz altına olan kısım yine aynı şekilde. Sol memen, işte burnun, ensenin bir kısmı böyle belli belirsiz buzlu cam gibi olur.
Yarı görünür, yarı görünmez bir varlık olursun. Bu yarı görünmezlik yanında bir hafifleme de getirir tabii. Çünkü saydamlaşan yerlerinin özgür ağırlığı azalır. Bir ferahlama gelir. Normal. Bu ninjamsı oluşumuna yakışan bir elbise sipariş edersin Trendyolmilla'dan. Kumaşlarının, kalıplarının, dikişlerinin seni vezir mi rezil mi edeceğini bilmeden basarsın sipariş ver tuşuna. Ama hayat böyle küçük maceralarla güzel değil mi? Hem pahalıya da patlamayan maceralar bunlar.
Zaten Türkiye'de üretiliyor. İşte saten görünümlü. Laylon. Üff ne terletir. Neyse kuponla indirimle 200 liraya geldi mi? Geldi. 200 liraya elbise mi kaldı ya? Karışık ızgara tabağı bile olmuş 600 lira. Benim finans sepetine bak.
Elbise geldi. Vücuduma da cuk oturdu. Tamam işte saçımı makyajımı yaparım. Adımı sanımı gelmişimi geçmişimi evde bırakırım. Tanımadığım insanların düğünü için yollara çıkarım. Neden? Neden yaparım bunu? Çünkü can dostum öyle istedi. Can dostum damatla eski iş arkadaşı ve can dostumun sosyal aksiyetesi var. Can dostum tek başına düğüne gidemez. Gidişi olur dönüşü olmaz Allah muhafaza dur.
Söz de vermiş. Ne yapsın? Şimdi gitmese, altın almamak için gelmedi derler. Dedirtmem. Can dostumun artı biriyim bu akşam. Aramızda herhangi bir cinsel çekim yok. Şimdiki küçük küçük ayılar böyle bir şeyin varlığını reddediyorlar ve mağaralarına dönmek istiyorlar gördüğüm kadarıyla. Umarım dönerler.
Neyse, aramızda hiçbir cinsel çekim olmayan arkadaşımla aramızda hiçbir cinsel çekim olmadığı için ne kadar da yakışan bir çift değiliz tabii ki. Aramızdaki 20 yıllık dostluğu her geçen gün daha da sağlamlaştıran bu kimyasızlık, bu cinsiyetsizlik benim cennetim. Yan yana geldiğimizde içimizde barındırdığımız eril, dişil enerjileri alt alta koyuyoruz, içler dışlar çarpımıyla hepsi birbirini götürüyor ve atanmış cinsiyetini yaşayan iki heteroseksüel birey olarak biz yan yana kocaman bir non-binary oluyoruz. Bu tarafsız bölgede düzenli aralıklarla buluşup soluklanıyoruz biz. Kadınlığın, erkekliğin, toplumsal cinsiyet, psikisokunun kül olup uçtuğu yerçekimsiz bir ortam burası.
Burada buluşup çekirdek çitliyoruz. Kral TV müzik ödülleri izliyoruz. Gıybet yapıyoruz. O, erkek arkadaşlarının denyoluklarını kendi cinsinden utanarak anlatıyor. Ben, kadın arkadaşlarımın denyoluklarını feminizmden aforoz edilecekmişim gibi suçlulukla anlatıyorum. Ve ortaya çıkan bu kadın erkek karışık denyolar grubunu yeni keşfettiğimiz ıssız bir adaya gönderiyoruz.
Adaya Kekoslavakya adını verdik. Samimi, sıcak, içten davranarak, içlerinde fokur fokur kaynayan çamuru gizlediğini zanneden herkesi gönderdik buraya. Gizleyemiyorsunuz kuzum. Yok. Görünüyor. Görüyoruz. Kokusunu alıyoruz. Ağzınızın kenarına oturmayan o gülümsemenin yarattığı kaşıntıyı fark ediyoruz. Ya. Ve sizi alkışlarla Kekoslavakya'ya yolluyoruz. Biz yakışan bir çift değiliz. Ama yine de düğün salonunun kapısından girdiğimiz anda tabii ki bizi çift olarak belleyeceklerini biliyoruz. Biz buna direnmiyoruz. Açıklama yapmıyoruz, tebessüm edip geçiyoruz. Böyle anlaştık. En hızlı şekilde görevimizi ifade edip gram altınımızı takacak ve orayı terk edeceğiz. Çiftmişiz gibi yapacağız. Bu kadar çiftmişiz gibi yapacağız. İkimiz de oyunculuk eğitimi aldık bir noktada. Boşa mı gitsin öğrendiklerimiz? Bu metot oyunculuk maceramızı bir sonraki bölümde dinleyebilirsiniz. Bürosunun gülleri. Şimdilik benden bu kadar. Çıkıp bir bardak su içeceğim, bir sigara tutturacağım. Sonra bir sonraki bölümde buluşuruz. Burada yine. Kayıp Eşya Bürosu. Özge Özel. Sevgiler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.