
3.762 kelime · ~19 dk okuma
Eylül 2001'de Amerika'ya ölüm, İsrail'e ölüm sloganları eşliğinde bir terör saldırısı yaşandı. Sonrasında açılan devasa soruşturma neredeyse 10 sene devam etti. 6 kıtada 10 binden fazla tanık sorgulandı, 6 bin tanesi mahkemeye çağrıldı, 400'den fazla kişi de derinlemesine soruşturma altına alındı. Birçok ölçüde göre FBI tarihinin en büyük soruşturmasıydı.
Tabii ki 11 Eylül saldırılarından bahsetmiyorum. O kadar kolay soru sormam sizlere. 11 Eylül'den sadece bir hafta sonra bazı medya kuruluşlarına bir takım mektuplar postalandı. Hakikaten de Amerika'ya ölüm deniyordu içinde.
Bozuk bir imla kullanılmıştı, sanki yabancı biri tarafından yazılmış gibi. Ama esas çarpıcı olan mektupların içeriği değil, üstündeki tozdu. Bu tozu fark etmeden içine çeken ilk kişi olan Florida'lı bir gazeteci sıradan görünen şikayetlerle hastaneye yatırıldı fakat akciğer filmi çekilince hiçbir doktorun karşılaşmak istemeyeceği ama görür görmez de tanıyacağı imza ortaya çıktı. Charbon, nam-ı diğer Antrax.
Sonradan Ameritrax olarak isimlendirilecek bir terör dönemi yeni başlıyordu. Gazeteci öldükten sonra bir grup mektup daha yollandı. Gönderen kısmına da sahte bir okul adresi yazıldığı için okul ismini görünce şüphelenmeden açıyor insanlar ve tozla temas ediyorlar. Gazetecilerin yanında iki senatör de hedef alınanlar arasındaydı.
Ve kimse hiçbir şey bilmiyordu. Ne bir şüpheli vardı ne de görünen herhangi bir amaç. Toplamda 22 kişi enfekte oldu, 5 tanesi öldü. Halk zaten 11 Eylül şokundayken bir de mektup açmaya bile korkar hale geldi.
Ben de oradaydım, hatırlıyorum. Her gün haberlerde bundan bahsediyorlardı. Hatta meclisi boşalttılar bir ara. Posta hizmeti zaten tamamen değişmek zorunda kaldı.
Sonra da mektupların arkası kesildi. Birkaç tane taklitçi benzer şeyler denedi, onların da arkası kesildi ve millet yavaş yavaş olayı unuttu. Fakat soruşturma bitmedi. İşin ilginç yanı, 11 Eylül'ün aksine bunun failini hiçbir zaman gerçek anlamıyla yakalayamayacaklardı.
Evet arkadaşlar, yine gayet iç açıcı, beyin gıdıklayıcı, kulak memesi okşayıcı bir Full Arsız Enterlik bölümüne daha hoş geldiniz. İnsanlığın Sonu serimize devam ediyoruz. Onun son bölümünü şöyle bitirmiştim hatırlarsanız. Nükleer silahlar her ne kadar korkunç olsalar da en azından kimde ne var takip edilebiliyor.
Oyunun kuralları 70 senedir belli ve oyuncu sayısı çok yavaş artmış. Ne yazık ki biyolojik silahlar böyle değiller. Bugünün konusu özellikle yeni nesil teknolojilerin yaratacağı riskler. Fakat bunu anlamak için yakın geçmişi anlamak gerekiyor.
Bölümün çoğunu da zaten ona adayacağım. Tüm bunlara giriş içinde şarbonu seçtim çünkü birçok açıdan kusursuz bir silah. Şarbona sebep olan bakteri normalde spor halinde toprakta duran bir bakteri öyle yıllarca yaşayabiliyor. Hatta ta orta çağlardan kalma sporlar bile keşfedilmiş.
Eninde sonunda bir hayvanın derisindeki yaralara veya sindirim sistemine veya solunum sistemine geçip oralarda ürkülür. Yakın geçmişe kadar yüz binlerce insanı ve yük hayvanını öldürüyordu. Bugün bile her sene iki bin kişi ölüyormuş. Hatta geçmişten gelen mikroplar bölümünde bahsetmiştim.
Birkaç sene önce eriyen permafrosttaki bir hayvan cesedinden yayılan sporlar yüz binlerce hayvanı, bir tane de çocuğu öldürmüşlerdi. Ve bu bakteri silah haline getirildiğinde her şekle sokulabiliyor, kolay kolay bozulmuyor, insandan insana geçmediği için de geri tepme olasılığı düşük. O yüzden de her büyük askeriyenin bir şarbon programı olmuş. Şimdi tekrar 2001 yılına sarıyoruz.
O mektuplardaki sporlar incecik toz halinde yoğunlaştırılmışlardı. Yani birisi belli ki üstünde ince ince çalışmıştı. Bunu yapabilecek kişi ve ekipman sınırlı olmasına rağmen FBI de tüm kaynaklarını buna ayırmasına rağmen soruşturma ilerlemiyordu. O zamanlar bakteriyi inceleyerek hangi labdan geldiğinin izini sürecek teknikler daha yeni yeni gelişiyordu.
Askerinin biyolojik savunma programında çalışan Bruce Ivins isimli bir araştırmacı bir yandan o sıralarda popülerleşen sahte şarbonlu mektupları test ederken bir yandan da bu teknikleri FBI araştırmacılarına gösteriyordu. Başlarda hata oranı çok yüksek olduğu için yanlış şüphelilere sarmışlar. Hatta bir tanesinin peşinde 6 yıl dolandıktan sonra masumiyetine ikna olunca 5-6 milyon dolarlık bir tazminat ödemek zorunda kalmışlar. Fakat zamanla soruşturmanın bilimsel kısmı ilerledi ve Şarbon'un izi nereye çıktı dersiniz?
Zaten şu ana kadar tek bir karakterin ismini söyledim arkadaşlar. Agatha Christie romanı değil bu, Bruce Ivins'e çıktı. Ivins profile uyuyordu. Hem teknik imkanı bulunuyor, hem sorgusunda tutarsızlıklar var, hem de aklen biraz dengesiz biri.
FBI ilk şüphelilerden vazgeçtiğini açıklayınca, bunun da dengesizliği iyice artmış, bir ara zorla akıl hastanesine kapatılmış ve orada da saldırılar hakkında ileri geri konuşmuş. Hatta terapistine kendisine yanlış yapmış iş arkadaşlarının listesini tuttuğunu, hepsini öldüreceğini söylemiş. FBI kendisini resmen soruşturmaya başlayınca onlara bazı çalışma arkadaşlarını hedef gösteriyor uyduruk bahanelerle. Aynı zamanda olası bir şarbon aşısında patent sahibi olduğunu öğreniyorlar.
Bu da saldırı için ekstra bir gerekçe. Böyle birçok emare var. Ama doğrudan kanıt bulamıyorlar bir türlü. Aramalar bir sonuç vermiyor.
Ajanların da sabrı taşmış. Artık düştükleri seviye şu. Günün birinde, daha doğrusu gecenin saat birinde, Ivins'in çıkıp çöpe bir şeyler attığını görüyorlar. Çöpü karıştırınca da içinden Gödel, Eşer, Bah kitabı çıkıyor.
İşte bunu Agatha Christie bile düşünemezdi. Ya bir insan niye böyle bir şaheseri çöpe atar? Bana kalsa sırf bu yüzden müebbet yemeli. FBI'in argümanı ise şu.
Kitap kelime oyunlarıyla meşhur ve Ivins'in şifrelemeye karşı genel merakının bir parçası. Ne tesadüf ki şarbonlu mektuplarda da bir şifre var. Bazı harfler koyu renkle yazılmışlar, DNA kodonlarına denk gelecek şekilde. Onları çözünce ortaya çıkan mesaj da bir kısaltma gerçi.
Belki takıntısı olduğu bir kadının adı olabilir bir tanesi. Başka şeyler de emin değiller ondan. Önemli olan diyorlar ortada gizli bir mesajın olması. Ama sonunda Ayvins hapse girmedi.
Çalışma arkadaşlarını da öldürmedi. Resmi olarak suçlanmadan önce sessiz sedasız intihar edip gitti. Dolayısıyla herhangi bir dava olmadı. İntihardan bir hafta sonra savcılar onu tek suçlu ilan edip dosyayı kapadılar.
Yalnız bu birçok kişide bir tatminsizlik hissine yol açtı. Kendisine şarbon yollanan senatörler dahil. Evet adam garip biriydi ama tüm kanıtlar dolaylıydı. Bakterinin izini sürdükleri yerde o örneklere başka yüzlerce kişinin erişime olduğu ortaya çıktı.
Birleşmiş Milletler'in Irak'taki biyolojik silah incelemelerinden sorumlu olan mikrobiolog şöyle diyecekti. Bu ülkede öyle bir şarbonu, o kalitede bir şarbonu yapabilecek en fazla 4-5 kişi vardır. Bir tanesi de benim. Ve iyi bir laboratuvar ve ekiple bile ancak bir senede üretebilirim.
Sonradan Ivins'in bir çalışma arkadaşı, FBI'in kullandığı yöntemleri değerlendiren bağımsız bir bilimsel komisyonu ifade veriyordu. Aynı şeyleri söyleyecekti. O labdaki ekipmanlarla bunu yapabilmesi için bir sene uğraşması lazım diyecekti ve bu da kimsenin gözünden kaçmazdı. Üstüne, orada çalışanların çoğunun Ivins'in suçlu olduğuna en azından tek sorumlu olabileceğine inanmadıklarını söyledi.
Birileri yardım etmiş olmalıydı. Mecliste de bunu dile getirenler oldu. Bağımsız komisyon FBI'yı açıkça eleştirecek ama kesin bir sonuca varamayacaktı. Dolayısıyla dava dosyası tekrar açılmadı.
Resmi anlatı tek tabanca bir delinin saldırısı olarak kaldı. Şimdi benim bütün bunlardan çıkardığım ders şu. Bu derece ileri şarbon çalışmaları yapılan alt tarafı birkaç yer olmasına rağmen, FBI tarihinin en büyük soruşturması yürütülmesine rağmen yine de her şey açıklığa kavuşmadı. Ne saldırılar önlenebildi ne kaynağı tam olarak tespit edilebildi.
Fail veya failler daha fazla insanı öldürmek isteseler de bunu kesin başarırlardı. Ve bu yaklaşık 20 sene öncesi. Bugün bambaşka bir dünyada yaşıyoruz. Bugün internetten virüs sipariş edebiliyorsun.
Hastalıklara sebep olan mikroorganizmaların DNA dizilimleri açık bilgi. Bunları sentezleyebiliyorsun. Ve gereken ekipmanlar resmen ayağa düşmüş vaziyetteler. Garajında lab kurmak mümkün.
Çok heyecan verici, evet. Ama bir yandan da epey korku verici. Yalnız bunlardan bahsetmeden önce birkaç adım geriye gidelim. Doğal salgınların neden varoluşsal bir tehdit olmadıklarını hatırlatmak istiyorum.
Oradan da ilk biyolojik saldırılara geçeceğiz. Elbette insan toplulukları büyüdükçe ve birbiriyle temasları arttıkça doğal salgınların da riski arttı. Biliyorsunuz kara veba defalarca Avrupa'yı kırdı. Avrupa'dan gelen hastalıklarla da Kuzey ve Güney Amerikalı yerliler kırıldılar.
Sonra risk gerçek anlamda küresel hale geldi. 1800'lerde birkaç tane kolera pandemisi yaşanıyor. Esas feci olan da 1900'lerin başındaki İspanyol gribi. Her üç insandan birine bulaşmış, modern tahminlere göre 50 milyon hatta belki 100 milyon ölüme sebep olmuş.
Fakat varoluşsal risk ölen insan sayısına paralel olarak artmıyor. Zira aynı dönemde doktorlar hijyen nedir öğreniyorlar, yöneticiler salgın yönetimini öğreniyorlar, insanlar genel olarak daha sağlıklı hale geliyorlar, bağışıklık sistemleri daha kuvvetli, aşılar ve tedaviler de daha çabuk geliştiriliyor. Yani küresselleşme ve endüstriyel hayvancılık yüzünden salgın sıklığı artmasına rağmen her salgının oluşturduğu tehdit azalmaya başlıyor. Covid mesela tüm dünyaya çabucak yayıldı ama resmi ölü sayısı 7 milyon, tahminlerde 20 milyon civarı.
Hayatımızda gördüğümüz en ağır pandeminin 3 senelik bilançosu bu. Kıyas yapmanız için söylüyorum, dünyada her sene 140 milyon bebek doğuyor. Yani Covid başladığından beri 400 milyondan fazla kişi doğdu. Tabii ki çok daha tehlikeli bir doğa salgını olabilir.
Kuluçka süresi daha uzun, daha bulaşıcı vs. Muhtemelen buna tanıklık edeceğiz de. Ama varoluşsal bir risk olarak görmüyorum. Benim görüp görmemem önemli değil gerçi.
Kim takar yalava kaymakamını? Genel olarak uzun vadecilerin risk araştırmaları da o yönde değil. Zira demin saydığım faktörleri ek olarak patojenlerin uğradığı doğal seçilimi de düşünmek lazım. O seçilim öldürücülüğü ödüllendirmiyor.
Genelde farklı özellikler arasında bir değiş tokuş var. Maksimum derecede öldürücü bir patojenin aynı zamanda maksimum derece bulaşıcı olması veya birçok genel tedaviye dayanıklı olması çok zor. Ama doğa seçilimin ödüllendirmediği özellikleri insanlar ödüllendirebilir. Yayılması zor olan hastalıkları ittire kaktire yayabilirler.
Bunu da aslında antik çağlardan beri yapıyoruz. İnsanlar düşman kuyularını mantarlarla zehirliyorlar, okçular oklarını cesetlere veya dışkılara batırıyorlar fırlatmadan önce. Çok sonraları Kızılderililere çiçek hastalarının kullandığı battaniyelerin verildiğini duymuşsunuzdur belki. Bu olay 1763'de yaşanmıştı.
Kuşatma altındaki bir İngiliz kalesine görüşme için geliyor Kızılderililer. Oradaki bir yüzbaşı da iki battaniye ile bir mendil vermiş depoda. Bunları da yazmış. Umarım istediğimiz etkiyi yaratır diye not düşüyor günlüğüne.
Muhtemelen yaratmadı. Zaten dönemin her topluluğunda da ara ara salgınlar çıkıyor. Yani başka yollardan kapmaları çok daha olası. Üstelik aynı yüzbaşı, aynı temsilcilerle bir ay sonra yine görüşmüş.
Bunların suratlarını görünce büyük hayal kırıklığına uğramış olmalı. Ama çok daha etkili olmuş bir biyolojik saldırı örneği var. Hatta bazı iddialara göre tarihteki en büyük, en öldürücü kitle imha silahıydı. 1340'larda Kırım'dayız.
Altın Ordu Devleti bazı Ceneviz ticaret kolonilerine izin vermiş ama aralarında sıkıntılı bir ilişki var. Bir arada Kefe şehrini kuşatmış Moğollar veya Tatarlar veya Türkler. Artık bakış açınıza göre isim koyarsınız. Kefe oradaki ana ticaret kolonisi denize erişim olduğu için rahat rahat erzak alabiliyor. Kuşatmalar da uzuyor doğal olarak.
İtalya'dan gelen destek birlikleri kuşatmacıların mancınıklarını dağıtıp gitmişler. Moğollar da pılıpırtıyı toplamışlar ama ertesi sene yine dönüyorlar. Yine bir sene boyunca kuşatıyorlar. Bu sefer de birlikler arasında bir veba salgını başlıyor.
Ertesi sene İtalyanlarla anlaşmak zorunda kalacak. Ticaret kolonilerine tekrar izin vereceklerdi. Yalnız o aradaki dönemde kritik bir şey yapmışlar. Kuşatma devam ederken ölülerini mancınıklara koyup şehre fırlatmışlar.
Bu konudaki en önemli kaynak, Gabriele De Mussi isimli bir futbolcu. Bütün İtalyan isimlerini futbolcu olarak hayal ediyorum. Hayır, arkadaş bir noter. İtalya'da bir noter ama.
Kendi tanıklık ettiğini iddia etmiyor bu olaylara. Yine de sanki öyleymiş gibi, kendi görmüş gibi uzun uzun anlatmış. Diyor ki bu Moğollar binlerce insan kaybetmişler vebaya. Dağ gibi olmuş ceset yığınları, bunları şehre fırlatıyorlar.
Şehirdekiler bunları mümkün mertebe denize atsalar da hepsine yetişemiyorlar. Bir süre sonra koku dayanılmaz hale geliyor ve insanlar kaçmaya başlıyorlar. Bazıları Ceneviz'e, bazıları Venedik'e gittiler ve İtalyan Yarımadası'na vebayı yaydılar. Bu bela sonumuzu getirecek, kıyameti getirecek diye diye de noktalıyor.
Şimdi, vebanın kaynağı tam olarak belli olmasa da hakikaten de Kırım'dan İstanbul'a geldi 1347 yılında ve oradan yayıldığı konusunda bir fikir birliği var. İstanbul'daki Bizans İmparatoru'nun bir oğlunu öldürüyor hatta. Orada salgın kendi kendine dursa da takip eden yarım yüzyıl içinde tam 10 defa tekrarlamış. Tabii Avrupa'daki durum daha feci.
İtalya'dan her yere yayılıyor. Birkaç sene içinde 50 milyon insanı öldürüyor. Her yer böyle. Kuzey Afrika, Anadolu, Orta Asya, felaket resmen.
Bunlar bilinenler. Bilinmeyen şey, hakikaten de salgını tetikleyen şeyin o mancınıklar olup olmadığı. Muhtemelen Demussy olayı dramatize etmiş. Çünkü veba zaten Kırım'da kol geziyor.
On binlerce insanı öldürmüş. Kefe'den ve başka limanlardan İstanbul'a sürekli gemiler gidiyordu. Hasta bir insan olabilir, farelere yapışan bitler aracılığıyla iletilebilirdi. Ama işte bir biyolojik saldırı da bu büyük değişimde ufak da olsa bir rol almış.
Bunun öncesinde de sonrasında da benzer örnekler var. Ama hepsi garnitür. Esas ana yemek İkinci Dünya Savaşı. Aslında ondan önce, 1800'lerin sonlarında zehirli silahların kullanımını yasaklayan bir uluslararası anlaşma yapılmış.
Zaten ilk zamanlardan beri insanların bu tip savaş taktiklerine karşı alerjisi var. Kimse meşru görmüyor, 1300'lerde bile. Yalnız bu ilk anlaşmalar daha ziyade bir açıklama gibiydiler. Birinci Dünya Savaşı'nda da unutuldular.
Orada Alman komandoları Şarbon'la ilk denemeleri yapmış. Hedef insanlar değil yalnız. Süvarilerin atlarını zehirlemeye çalışmışlar. Ta Arjantin'deki koyunları, kuzuları zehirlemişler.
Avrupa'daki askerlere gönderilemesinler diye. Lojistik sabotaj yani. Savaştan sonra Cenevre Sözleşmesi'nde biyolojik silah kullanımı bir savaş suçu olarak kabul ediliyor. Fakat ancak ilk kullanan olursan karşılık verme hakkı saklı.
O silahları geliştirme hakkı zaten saklı. millet de yarınlar yokmuşçasına geliştirmiş bu silahları. Aslına bakarsanız epey şanslıymışız. Çünkü 2.
Dünya Savaşı'nda birçok ülkenin depoları tıka basa biyolojik silah dolu. Tıpkı bir kıvılcımla patlak verecek bir nükleer savaş gibi. Onlar da ilk kıvılcımı beklemişler beklemişler, bildiğimiz kadarıyla hiç kullanılmamışlar. En azından bizim bu taraflarda.
Çinliler o kadar şanslı değildiler. Japonların o savaşta yaptıklarını bir okuyun mideniz kalkar gerçekten. Bunların meşhur bir birliği var, 731 numaralı, biyolojik ve kimyasal silah araştırmaları yapıyorlar. Her türlü şey var.
Mesela kara vebahaya sebep olan bitlerden bomba yapmışlar. Bunları seramik vazoların içine koyup şehirlerin üstüne atıyorlar uçaktan. Verimsiz denemeler çoğu tabii de, herhangi bir ahlaki sınırları olmadığından bir takım ilerlemeler kaydetmişler. Binlerce kuyu ve tarla zehirlemişler, kolera ve tüfüsün yayılmasını incelemek için.
Yardım niyetine verdikleri yemekleri zehirlemişler. E bu tip hastalıklar savaş bitince de bitmiyorlar ki. Sonraki yıllarda salgınlar çıkmaya devam ediyor. Japonlar teslim olduktan çok sonraları bile insanları öldürmeye devam etmişler.
Toplamda sırf bu birlik yüzünden neredeyse yarım milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. 400 bin rakamını da çok duydum. Ellerindeki savaş esirlerinden bir tane bile kurtulan olmamış. Zaten normalde o esirlerin üstünde iğrenç iğrenç deneyler yapıyorlar.
Mesela bazılarını biyolojik silahlara maruz bırakıp organlardaki etkisini görmek için canlı canlı otopsi yapıyorlar. Hatta bu araştırmaların bazılarını jurnallerde yayınlamışlar. İnsan denekler yerine maymun kelimesini kullanarak. Çoğu gaddarlığın herhangi bir bilimsel araştırma değeri bile yok.
Sırf cerrahları pratik kazansın diye kesip biçiyorlar. Yıllarca süren normal bu. Sonra savaşın biteceğini öğrendiklerinde de ellerinde kalan herkesi öldürmüşler. Ya bir tane mi kurtulan olmaz?
Nazi kamplarından bir dolu insan kurtarıldı, bunlardan olmamış. Hatta bir ara savaşın sonlarına doğru ABD'nin batı kıyısına bir biyolojik saldırı planı yapıyorlar. Bazı denizaltılar var. Sessiz sessiz gidip kıyıya yakın bir yerde yüzeye çıkıyorlar, seyran denen üç tane uçak havalandırabiliyorlar.
Uçaklarda taşıdıkları veba, kolera, tüfüs yüklerini şehirlerin üstüne salacaklar. Yetmiyor. Bak, bunu da Japon dışında başkası yapmaz. O denizaltıların mürettebatı kendilerini zehirleyecekler bu hastalıklarla, sonra kıyıya çıkacaklar ve sağa sola koşturup herhalde tuttuklarını yalayacaklar, öpecekler.
Ne bileyim, plan böyle bir şey. Denizaltından biyolojik kamikaze çıkarmışlar resmen. Bu plan 1945'in Mart ayında tamamlanıyor. Son dakikada Kurmay başkanı veto ediyor.
Amerikalıları yensek bile sonunda insanlıkla bakteriler arasında bir savaş başlayacak ve bu hiç bitmeyecek bir savaş olacak diyor. Bir tane aklı başında adam çıkmış neyse ki. Aynı yılın eylül ayında teslim oluyor Japonya ve bu noktadan sonra bir yarış başlıyor. O 731.
birlikte çalışmış tüm araştırmacılar ve doktorları kapmaya çalışıyorlar. Çoğu Sovyetlerin eline düşmek istemiyor çünkü eski denekler arasında Rus siviller de var, Amerikalılara yanışıyorlar. Amerikalılar da Amerikalılıklarını yapıp hepsine dokunulmazlık veriyor elde ettikleri araştırma verileri karşılığında. Dokunulmazlık verdiklerinin içinde birliğin direktörü bile var.
Shiro Ishi diye biri. Savaş sonrasında Tokyo'da bir savaş suçları mahkemesi kuruluyor, Amerikalıların zorlamasıyla, Nuremberg benzeri. Ama en çok yargılanması gereken adamlar ortada yok. Mahkemenin Amerikalı yargıçlarının bile haberi yok.
Çünkü gizli gizli kaçırıp saklamışlar bunları. Deneylerle ilgili kanıtların da üstünü örtmüşler. Shiro Ishi bir kez bile mahkemeye çıkmadı. Normal bir vatandaşmışçasına Japonya'ya döndü, yıllar sonra kanserden öldü.
Bu arada Ruslara yakalanan Japon subaylar da beklendiği kadar korkunç cezalara falan çarptırılmıyorlar. Muhtemelen onlar da bilgilerini paylaştıkları için göstermelik cezalar alıyorlar. Hemen hepsi de ilerleyen yıllarda Japonya'ya dönüyor. Hatta 731.
Birlik'ten geriye kalanların buluşmaları bile olmuş Mevzunlar Derneği misali. Ne konuştular acaba? Şimdi birkaç sene ileri saralım. İkinci dünya savaşı bitmiş.
Soğuk savaş başlamış. Çiçek hastalığı gelişmiş dünyada bitme raddesine gelmiş. Çiçek hastalığı korkunç bir şey biliyorsunuz. Şarbonun aksine insandan insana yayılıyor ve çok da kolay yayılıyor.
Sadece 20. yüzyılda 300 milyon kişiyi öldürdüğü tahmin ediliyor. İşte böyle bir hastalık nihayet bitme noktasına gelmişken soğuk savaştaki iki tarafta biyolojik silah denemelerine devam ediyorlar gizli gizli ve tabii ki denedikleri silahlar arasında çiçek hastalığı da var. 1971 yılında Aral Denizi'ndeki bir adanın boş alanında 400 gramlık bir çiçek hastalığı bombası patlatılmış.
Artık 400 gram tam olarak nesiyse bunu bilmiyorum ama o işlerden sorumlu general öyle anlatıyor. Rüzgar bunun bir kısmını her zaman olduğu gibi denize taşımış. Normalde adaya 40 kilometreden fazla yaklaşmak yasak ama tam da o gün, tam da o zamanda yaklaşık 15 kilometre açıkta bir araştırma gemisi var. Denizden plankton topluyor.
Bunu yapan biyolog hastalanıyor, karaya dönüyor. Orada ailesini ve başkalarını enfekte ediyor. Hali hazırda aşılanmış olan herkes kurtuluyor. Aşısı olmayan 3 kişi ise ölüyor.
Neyse ki yetkililer durumu zamanında anlayıp tren seferlerini durdurmuşlar, bölgenin bağlantısını kesmişler, sonra da orada yaşayan herkese, 50.000 kişiye zorla aşı vermişler ve çiçek hastalığı tekrar yayılmadan bitmiş. KGB bunları gizli tuttu tabi ki ancak yıllar sonra açığa çıktı. Bu esnada da dünyada çiçek hastalığını tamamen bitirme çalışmaları devam ediyor son hızıyla.
Sadece 300 milyon dolarlık bir uluslararası girişim bakım bu. Ve bunun sayesinde yok edilen ilk insan hastalığı oluyor. Son doğal vaka 77 yılında görüldü. En son vaka da ondan bir sene sonra İngiltere'deki bir tıp okulunda ortaya çıktı.
Ve o olay sonrasında bilinen tüm çiçek hastalığı örnekleri toplanıp yok ediliyor. Sadece ve sadece, belki araştırma için gerekli olabilir diye, Dünya Sağlık Örgütü iki tane laboratuvara izin veriyor. Biri ABD'de, biri Rusya'da olmak üzere. Başka ne yapacaklardı?
Hala da oralarda duruyormuş. Herhangi bir araştırma için gerekli olup olmadıkları da meçhul. Ama o tartışmaların da bir manası kalmadı artık. Çünkü 2017 yılında bir grup araştırmacı, horsepox denen benzer bir hastalığa sebep olan bir virüsü ufak bir laboratuvarda sadece 100 bin dolarlık masrafla sıfırdan yaratmışlar.
Uzmanlara göre de aynısını çiçek hastalığı için yapmanın önünde hiçbir engel yok. Demin ayağa düştü derken bunu kastediyordum. 100 bin dolar ne ki ya? Her yerde yaratabilirsin.
Muhtemelen her yerde yaratılmıştır da. Dönelim 70'lere. Aral Denizi'ndeki o olaydan bir sene sonra 1972 yılında biyolojik silahlar konusunda bir uluslararası anlaşma imzalandı. Birinci maddesi hiçbir şart altında biyolojik silah üretmemek, saklamamak, satın almamaktı.
İlk defa bir kitle imha silahı tamamen yasaklanmış oluyor. Anlaşma 3 sene içinde yürürlüğe girecekti ve daha mürekkebi kurumadan Sovyetler kendi programlarını iyice genişlettiler. Düzinelerce tesiste 50 bin kadar biyolog ve mühendis çalışıyormuş. E onca tesisten birinde sorun çıkmaması imkansız olurdu.
Nitekim 79 yılında, Çernobil'den birkaç sene önce yani, yaşanmış en büyük biyolojik silah sızıntısı gerçekleşti. Ve yine başrolü de Şarbon var. Bir labdaki hava filtresini söküyorlar eskidiği için fakat yenisinin takılması gerektiğiyle ilgili notu sonraki vardiyaya ulaştıramıyorlar. Onlar da sistemi filtresiz çalıştırıyorlar bilmeden.
3 kuruşluk filtre yüzünden veya belki de 0.3 kuruşluk post-it notu yüzünden bakteri labdan kaçıyor, yaklaşık 100 kişiyi ve sayısız hayvanı öldürüyor. Sovyetler tabii ki bunu da gizlediler. Adamların zaten en iyi yaptığı şey bu.
Kendi vatandaşları dahil herkesten gizlediler. Ya bozuk et yemişler gibi bir bahane uydurdular. Olaydan tam 12 sene sonra bir Wall Street Journal muhabiri kurbanların aileleriyle röportaj yapınca durumu çakıyor ve sonunda Yeltsin olayı itiraf ediyor. Yapılan DNA analizlerine göre bu sıradan bir şarbonmuş neyse ki.
Öyle antibiyotiklere veya aşılara karşı dirençli bir versiyonu geliştirmeye çalışmamışlar ama bu sadece bulunan şarbon için geçerli. Belki yan labda onu da yapıyorlardı. Bu şarbona ne oldu bilinmiyor da. Bir yerlerde duruyordur herhalde.
Şimdi, burada iki büyük sorun var. Biyolojik silahlarla ilgili anlaşma dedik ya, bu anlaşmanın bir kontrol mekanizması yok. Ülkeler kendi eylemlerini kendileri raporluyorlar, kendileri çalıp oynuyorlar. Ne dediklerini kontrol edemiyorsun.
Durum o kadar acıklı ki dünyadaki ülkelerin üçte ikisi bu anlaşmanın bütçesine yıllık bin dolar bile katkı yapmıyorlarmış. O yüzden de toplam bütçeleri iki milyon dolar bile etmiyor. Milyar değil, bakın milyon. Bazılarınız o kadar parayı kazanıyordur işinden, dükkanından.
Kadrosunda sadece toplam 4 kişi var. 2018'deki yıllık toplantıları bütçe yetmediği için planlanandan bir gün önce bitmiş. Hani inanılmaz okul gezisi mübarek. Öte yandan bu anlaşmanın bir benzeri 1997 yılında kimyasal silahlar için imzalanmıştı.
Allah'tan onun bir kontrol mekanizması var. Ülkelere müfettişler gönderiyorlar, eski stoklar onların gözetiminde yok ediliyor vs. 500 tane çalışanı var. Ama orada bile 80 milyon dolardan bahsediyoruz alt tarafı.
Bu arada tabii ki ülkelerin kendi bütçeleri daha büyük. Ama o tablo da pek iç açıcı değilmiş. Covid sonrası buraya deli gibi kaynak akıtacaklarını düşünürsünüz. ABD'deki toplam biosavunma bütçesi, hepi topu 17 milyardan 24 milyara çıkmış son 4 sene boyunca.
Ekonominin binde biri bile değil. En çok harcama yollar yapıyor diye oradan örnek veriyorum. Bu konuda gram siyasi baskı yok. Hani seçmen bilgi sahibi olup da önem vermese yine neyse.
Yüzde birinin bile biyo savunma hakkında en basit fikre sahip olduğunu sanmam. Neyse, ikinci soruna gelelim asıl. Tüm bunları harika biçimde halletsen dahi, nihayetinde bu anlaşmalar ulus devletlerle ilgililer. Onları bağlıyorlar, onları muhatap alıyorlar.
Bir düşünün o şarbon sızıntısı olduğu zaman Sovyetlerin ellerindeki teknolojiyi. CRISPR yok, yapay zeka yardımı yok, hiçbir şey yok. 50 bin kişi çalıştırıp anca o kadarını yapabilmişler. Bugünse her şey var.
CRISPR hakkında belki bir bonus bölüm yapacağım. Çok kısaca tanımlarsak, belli genlerin kapatılıp açılmasını, hatta doğrudan editlenmesini sağlayan bir yöntem. Ve bunu siz de deneyebilirsiniz. The Odin diye bir şirketten 50 dolara başlangıç kiti alabiliyorsunuz.
Bir yemek parası. DNA dizilimindeki gelişmeyi zaten biliyorsunuz. Birim maliyet açısından en büyük ilerleme sağlayan teknoloji 2007'den beri tam 10.000 kat ucuzlamış.
Yapay zekanın rolünden de bir örnek vereyim. Collaborations Pharmaceuticals diye bir şirket var. Nadir görülen hastalıkları çözmekle uğraşıyorlar. Bunun için bir yapay zeka ürünü kullanıyorlar.
Sistem simüle ettiği moleküllerin toksisitesini azaltmaya çalışıyor. Şirketin CEO'su da bir gün merak ediyor. Yazılımın ayarlarıyla oynayıp toksisiteyi maksimize edecek şekilde molekül tasarla bakalım diyorlar. Eğitmek için de açık veri tabanlarından 2 milyon tane molekül modeli kullanıyorlar.
Sonra salıyorlar aleti, yap bakalım diye. Sadece 6 saat içinde o kriterlere uyan 40.000 molekül tasarlamış. Bunlar arasında bilinen kimyasal silahlar var.
VX gibi. Sıfırdan bulmuş onu. Bazılarıysa henüz bilinmiyor. Kimse onları sentezleyip gerçekten denememiş.
Ama aralarında VX'den de kötü olanlar olabilir. Resmen ayaküstü yaptıkları bir şey bu. Kullandıkları hemen her şey de açık kaynak. İnsanlar garajlarında lab kurabiliyorlar demiştim ya, işte tüm bunlar sayesinde mümkün oluyor.
Do-it-yourself biology denen bir alan var. Her yerde topluluklar türedi, atölye gibi. Cüzi bir miktar karşılığı gidiyorsun, ortak bir alanda ekipmanları kullanıyorsun, bilgi paylaşımında bulunuyorsun. Alet edevat çok ucuz, bazısı 3D printerlarla yapılmış zaten.
Orada mikroorganizmalarla oynayıp, kendi vücudunda oynayıp akşam eve geliyorsun. Yani ulus devletleri geçtim, kendi başına hareket eden istihbarat birimlerinden, terör örgütlerinden, şeytani gruplardan filan da bahsetmiyoruz. Hobi grupları bunlar. Moğol kuşatmalarından, şarbollu mektuplardan, dünya savaşlarından konu hobi olarak genetik mühendisliği yapmaya, virüs sentezlemeye geldi.
Mevcut regulasyon eski dünya için bile yeterli değilken bu yeni cesur dünya karşısında tamamen işlevsiz. Bazıları bilimin demokratikleşmesi diye seviniyor. O kalıp insanda pozitif duygular çağrıştıran bir kalıp hakikaten. Ama kardeşim bazı şeyler de demokratikleşmeyi versin.
Bir sonraki bölüm dediğim gibi ya CRISPR hakkında kısa bir bonus bölümü olur ya da insanlığın sonu serisinin sonu olur. Bölüm sonu canavarı olarak yapay zeka. Hepinize dinlediğiniz için teşekkür ederim. Patronlarım, sizi de şimdikinden bile daha cömert bir hale getirecek bir genetik modifikasyon üstünde çalışıyorum.
Hepinizi garajıma bekliyorum. Tunç Mart, Can Karakuş, Aydın Kahraman, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu ve Can Çiğindir.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.