
3.296 kelime · ~16 dk okuma
Zamanında Yarım Yamalak Sicilya rehberi diye bir gizli bölümü yapmıştım. Eskiler bilir. Onun bir noktasında Piazza Armarina'nın yakınlarında kim olduğu belirsiz bir Roma soylusunun muhteşem villasından bahsediyordum. Depremler yüzünden kuleleri dışında her şey toprak altında kalınca kimse yağmalayamamış, hazinelerini korumuş.
Hayatımda görmediğim bir mozaik koleksiyonu vardı. Gerçi hayatımda çok mozaik koleksiyonu da görmedim. Boş zamanımda mozaik peşinde koşturmuyorum ama hakikaten baktığınız her duvar, bastığınız her yer güzelim mozaiklerle dolu. Avluda onlarca metre boyunca uzanan dev bir mozaik var.
Egzotik hayvanların avlanması resmedilmiş. Yürüdükçe okuduğunuz bir resimli roman gibi. Afrika'dan aslanlar, Hindistan'dan filler, imparatorluğun zenginliğini gösteriyor. Ama villanın esas meşhur kısmı ufak bir odası.
Tüm yeri kaplayan bir mozaik var orada. 10 tane kadın resmedilmiş. Hepsi bikinili. Ben şimdi bikini 2.
Dünya Savaşı bitiminde icat edildi sanıyordum. Zaten ismi nükleer testlerin yapıldığı Bikini Atölye denen bölgeye gönderme. Aynı dönemde düzenlenen ilk dünya güzellik yarışmasında kazanan kadın bikinisiyle podyuma çıktı diye olay oluyor. Ahlak elden gidiyor demiş herkes, papa bile kınamış.
Sonraki yarışmalarda bikiniyi yasaklıyorlar. Bu arada işin komik tarafı da zaten yarışma aslında bir bikin reklamı olarak başlamış. Sonradan Miss World ismini tescil ettirip senelik bir yarışmaya dönüştürüyorlar. Velhasıl işte o bikini milattan sonra 300'lerde yapılan o villada gayet normal bir şekilde resmedilmişti.
Yalnız esas mesele bikini değil. O kadınlar da bir güzellik yarışmasında değildiler. Bir spor müsabakasındaydılar. Her biri dönemin popüler olan bir sporunu yapıyor.
Ağırlık, disk atma, koşu, voleybola benzer bir şeyler. Bunları resmetmişler. Tabii çok daha eski tarihlerde, Antik Mısır'da kadınların spor yapmaları betimlenmişti. Ama oradaki bağlam belirsiz.
Buradaysa bir turnuva olduğu belli. Çünkü kazanan kişi mozaiğin orta yerinde ödülünü alırken betimlenmiş. Bir taç ve palmiye dalı alıyor. Bütçe kısıtlı herhalde.
Bize ulaşan böyle tek tük eser başına kim bilir kaç tanesi yok olup gitmiştir. Yani o insanlar için bu konular normal olmalıydılar. Kadınlar spor yapabilir ve yarışabilirler. Yalnız tarihin bir ok gibi dümdüz gitmediğini, arada sırada taklalar attığını gösterircesine bu villanın yapıldığı tarihlerde eski olimpiyatlar yasaklanmak üzereler, ta 1600 yıl sonra tekrar başlayacaklar ve 1600 yıl sonraki kadın sporcu sayısı sıfırdı.
İlgilenmediklerinden değil, katılmaları yasaktı. Ne oldu da böyle oldu ve sonra nasıl değişti? Evet sevgili flarsızlar, yine nükleer bomba filan dedik diye umarım buradan konuyu İnsanlığın Sonu serisine bağlayacağımı ummadınız. O seriye pazar günü devam edeceğiz.
CRISPR teknolojisinin son hali için özel bir içerik hazırladım. Bugün ise günün anlam ve ehemmiyetine uygun bir özel bölüm var. Kadın Milli Voleybol Takımını destekleyen Vodafone'un sponsorluğundayız. İşin açıkçası ben 8 Mart benzeri günlere özel içerik yapmayı pek tercih etmiyorum.
Biraz zorlama geliyor. Hatta teklif geldiğinde aklıma ilk gelen konu kadınlar günü ne zaman biter idi. Tam bir troll gibi. Pratik sebeplerini anlıyorum tabii böyle bir gün olmasının da bu uluslararası bir gün.
Ve o pratik sebepler her ülkede aynı oranda geçerli değiller. Mesela bir noktada Norveçliler, tamam arkadaşlar bu konuda yeterince başarıya ulaştık, eşitliğin artık teorik sınırına geldik, bunu kaldıralım diyebilirler mi? Başarıya ulaştığı için unutulan, kaldırılan bir gün var mıdır acaba? Kesin aranızda bilenler vardır.
E-mail atıp beni aydınlatın. Belki seneye bunlardan konuşuruz. Neyse ki bugünkü konumuzun benim için zorlama bir tarafı yok. Spor tarihi zaten ilgimi çeken bir şey.
Çünkü döneme ışık tutuyor. Dönemin değerlerini epey dürüst bir şekilde yansıtabiliyor. Şimdi biraz geri gidelim. Modern olimpiyatların kadınsız başladığını söyledim de aslında antik olimpiyatlar da kağıt üstünde kadınsızdılar.
Sicilya'daki o mozaiklerden birkaç asır önce komşu yarımada da türlü türlü oyunlar düzenleniyordu. Dört yıl süren bir takvimleri var. Yunan dünyasından herkesin katılabildiği dört ayrı büyük yarışma var. İlki ve en eskisi olimpiyatlar.
Bir de bunlara ek ufak tefek oyunlar var. Hani tenisteki o dört Grand Slam'e ek olarak yapılan Masters turnuvaları gibi. Bu oyunların da çoğunluğunda sadece erkekler yarışıyor. Yalnız bazı kadın yarışları da var.
Mesela her dört yılda bir Zeus'un karısı Hera onuruna, Olimpiyada Hera oyunları düzenleniyor. Evli olmayan kızlar koşu yarışı yapıyorlar. Evli kadının ne işi var koşu yarışında? Genel Yunan kültürünün durumu bu.
Yalnız Sparta farklı. Sparta hep farklı. Daha önce podcast'de değinmiştik. Atina'nın en büyük rakibi bir dönem ve demokrasinin, kozmopolitliğin zıt modeli olduğu için genelde negatif görülüyor.
Ama oradaki kadınların statüsü daha yüksekti. Özellikle de üst sınıf kadınların. İş güç idare ediyorlar, mal sahibi olabiliyorlar ve evet spor eğitimlerine de gayet önem veriyorlar. Öyle kadınsız spor diye bir ayrım da yok.
Bayağı güreşiyorlar, mızrak atıyorlar, disk atıyorlar, koşuyorlar. Tüm bunları çalışacak zamanları da var. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu köle. Onlar tarlada ter dökerken Spartalıların zamanı oluyor bol bol.
Yine de ilginç tabii. Zira tarih boyunca köle emeği üstünden veya fakir emeği üstünden zenginleşen birçok sınıf oluşmuş, birçoğunda da kadınlar süs bitkisi gibi oturuyorlar. Kültür spor yapmalarına karşı. Victoria çağını düşünün, fi tarihi değil ya, 1900'lere kadarki İngiltere'den bahsediyoruz.
O zamanlar ideal soylu kadın tanımı, nezih kadın tanımı, Narin, kırılgan, nazik, ince, mıy mıy mıy şeyler işte. Hiç öyle fiziksel aktiviteye gelemezler, güneş altında durup esmerleşemezler. Öyle de fantastik hurafeler uydurmuşlar ki bunu desteklemek için. Efendim spor yaparlarsa üreme organları zarar görürmüş ve çirkinleşirlermiş.
Yahut kadınların sınırlı bir hayat enerjisi varmış, spora harcayacakları enerji hamileliklerini zorlaştırırmış. Bunu hamile kadınlar için demiyorlar ha. Belki yıllar sonra hamile kalacaksın ama şimdiden yaptığın her fiziksel aktivite çocuğun rızkından kesiyor. Bilimsel görüş o.
Sorsan aydınlanma çağı sonrası tipler hepsi. Evrim tartışıyorlar bir yandan. Hepsinin evinde mikroskop, teleskop var. Ama işte bilimsel yöntemi her konuda içselleştirememişler.
Yani hiçbir deney yapmadıkları konularda bile böyle gayet rahat atıp tutmuşlar. Spartalılarda hiç öyle şeyler yok kardeşim. Bir tane teorileri var. Diyorlar ki biz asker milletiz.
İyi asker doğurabilmesi için kadının da fit olması lazım. Bol bol spor yapsın, avlansın, güreşsin, neyse artık. Bildiğin lamarkizm aslında ama orasını boş ver. İşe yaramış.
İnsanlar sağlıklı olmuşlar. Bu kadınlardan bir tanesinin ismi Knyskaydı. Sıradan biri değildi. Prensesti.
Önce babası krallık yapmış, sonra kardeşi. O da bir noktada kendi şehrindeki müsabakalardan sıkılıp milattan önce 396'daki olimpiyatlara katılıyor ve atlı araba yarışlarını kazanıyor. Üstelik kendi yetiştirdiği atlarla. O zaman kadın branşı diye bir şey yok.
Herkes ortak yarışıyor. Bildiğin olimpiyat şampiyonu olmuş. Bunu yapan ilk kadın. Yalnız hemen gaza gelmeyin.
Kendisi sık sık at üstünde resmedilse de o sahne olimpiyatlardan değil. Eminim çok iyi binicidir ama olimpiyatlardaki araba sürücüleri erkek olmak zorundaydı. Kadın oraya takım sahibi olarak gitmiş. At arabası yarışlarında böyle ilginç bir gelenek var.
Kazanınca kredi sürücülere değil takım sahibine gidiyor. Atım kazanınca ben de kazanmış sayıldım diyorlar. O yüzden de zaten kadınların yarışıp ödül kazanabilecekleri tek alan buydu. Gösterdiği başarının şans olmadığını kanıtlamak için 4 sene sonra bir daha katılıyor.
O olimpiyatlarda da aynı yarışı kazanıyor. Bu olayı bence esas ilginç kılan şey, onu değişik dönemlerdeki yazarların ağzından dinlemek. Bakış açılarının nasıl değiştiğini gösteriyor. Mesela çağdaşı Xenophon, tarihçi Xenophon ki kendisi Atinalı, Kniska'nın erkek kardeşi tarafından ikna edildiğini aktarıyor.
At yetiştiriciliğini de, olimpiyatlara katılmayı da aslında o planlamış. Neymiş bu plan? Yarışları karalamak veya diğer Yunan şehirlerini karalamak. Zira diğer spor dallarında herkes bileğinin hakkıyla kazanırken, burada zengin olan kazanıyor, en iyi atları, en iyi sürücüleri, alabilenler kazanıyor.
Tam bir aristokrat sporu. Öyle de hakikaten. Şimdi de bir kadın bile kazandığına göre bunun ne değeri olabilir ki? Yahut sizin ne değeriniz olabilir ki?
Böyle bir propaganda planı varmış Xenophon'un yorumuna göre. Akabinde Plutarch'ta benzer şeyler söylüyor. Senaryonun detayları farklı olabilir ama sonuçta kadının bir kontrolü yok, bir takım şeyleri aşağılamak için kullanılan bir piyon sadece. Tabii eğer bu yorumlar doğru olsaydı, araba yarışları Sparta içinde popüler olmazdı ama düzenlenmeye devam edilmiş.
Zaten Kniska'dan beş asır sonra Roma İmparatorluğu döneminde bu olayları yazan Pausanius diye biri var. O, önceki kaynaklara zıt olarak kadının bağımsızlığını vurguluyor, kazanma hırsını vurguluyor. Olimpiyadaki Zeus tapınağının girişine gitmiş kendisinin, atının, atında sürücüsünün bronz heykellerini diktirmiş ve bunların altına tüm Yunan dünyasında bu yarışı kazanan tek kadınım. Deal with it yazdırmış.
Kazandığı zaferler de çok yankı uyandırdığından kendisinden sonra birçok başka kadın aynı yarışa katılıyor. Yaklaşık 20 sene sonra bir tane daha kadın kazanan var. O da iki kez üst üste kazanmış. Sonra bir asır sonra, M.Ö.
200'lerde bir Mısır kraliçesi kazanmış. Ama hiçbiri Kinesi'ye kadar meşhur olamamışlar. Kadın bir rol model. Uzun bir süre öyle kalmış.
Zaten Sparta'da uğruna bir kahraman kültü kuruluyor. Azizlik gibi dini bir anlamı var. Daha önce krallara özgü iken yine kendisine bu şerefin bahşedildiği ilk kadın. Pausanius'un yazdığı ilginç bir şey daha var yalnız.
Diyor ki, olimpiyat oyunlarında kadın izleyici olmak bile neredeyse imkansız. Sadece bakireler ve hayat kadınları gelebiliyor. Evli bir kadının oyunlara izlemeye gelmesinin cezası en azından kağıt üstünde ölüm. Bu cezanın hiç uygulanmadığından da bahsediyor.
Hatta bir anekdot var. Oğlu olimpiyat boksörü olan soylu bir kadın, onun antrenörü kılığında stadyuma girmiş. Oğlan birinci olunca da sevinçten dayanamayıp podyumda ona sarılmış. Kimliği açığa çıkmış.
Yüksek statüsü yüzünden bir cezaya çarptırılmamış fakat bir daha olmasın böyle bir şey diye sonraki olimpiyatlarda tıpkı sporcular gibi antrenörlerin de çıplak olması zorunluluğu getirilmiş. Cinsiyet kontrolünü öyle yapıyorlar. Tüm bu muhabetin doğruluğu tartışmalı yalnız. Okuduğum kadarıyla Pausanius'un yazılarını kopyalayan katiplerden birinin yanlış cevri yaptığını düşünenler var.
Çünkü bu kadınların seyirci olamaması meselesi diğer notlarıyla pek uyuşmuyor. Dönemi başka uygulamalarıyla da pek uyuşmuyor. Roma dönemindeyiz. Kolezyuma giriş kadınlara serbest.
Hatta nadir de olsa kadın gladiyatörler var. Senato ve imparatorlar dönem dönem kanunlar yayınlamışlar, buralara kadın oyuncu giremez diye. Demek ki sürekli olan bir şey. Herhalükâr da Pausanius'un zamanında Spartalı prensesimiz hâlâ hatırlanıyor ve genelde pozitif olarak hatırlanıyor.
Tabi Roma'nın Yunanistan'ı fethedilenin ardından olimpiyatlarının önemi yavaş yavaş azaldı. Ara sıra canlanmaları oldu. Nero gidiyor bir ara mesela. Bütün yarışlarda yarışıp ondan sonra hepsinde birinci oluyor.
Alttan düşmesine rağmen buna kazandın diyorlar. Müzik yarışması falan koyuyor, onları da kazanıyor. Ne yapacaksın deli adam? Harikasın paşam, müthişsin paşam demişler.
Neyse Nero öldükten sonra o yarışmayı iptal ediyorlar. Genel trend ama olimpiyatların pek önemsenmediği yönünde. Roma'nın derdi Roma'ya yetiyor. Yaklaşık bin yılını doldurduğumda da olimpiyatları yasaklıyorlar.
Duruyor bu gelenek. Ta ki 1896'ya kadar. İlk modern olimpiyat o senenin Nisan ayında Atina'da düzenlendi. Çok güzeldi.
Etrafta bir tane bile kamera göremiyordunuz. Herkes anı yaşamaya gayret ediyordu. Niye peki düzenlendi? Olimpiyat komitesinin ardındaki esas güç olan Fransız eğitimci ve baron Pierre de Coubertin'in rüyasıydı bu.
Bu ismi kesin yanlış okudum, hiç uğraşmıyorum bile. Fransızca telefuz ısrarı yüzünden nice entel kardeşimizi karanlık tarafa kaptırdık, fularlı tarafa geçtiler. Biz rahat okuyalım. Baron diyeceğim.
Baron'un derdi basit bir spor organizasyonu yapıp parayı vurmak değildi. Zaten zengin adam. O antik Yunan'ı romantize ediyordu. Oradaki cimnazyum kavramını Fransız okullarına entegre etmeye çalışmış.
Cimnazyumlar yetişkin erkekler için burada devlet memurları tarafından beden eğitimi veriliyor. Erkekler hem yarışmalara hazırlanıyorlar hem de eğitim alıyorlar, kitap okuyorlar. Güzel ortam aslında. Baron da buradaki birlik beraberlik hissini sevmiş.
Hem böyle gençler, yaşlılar bir araya geliyor, fakir, zengin bir araya geliyor, işçi, düşünür, değişik sporlarla uğraşanlar. Bu karmançormanlık onun hoşuna gitmiş. Eğitim daha fiziksel olursa toplum da daha bütünleşik olabilirdi. Bunu başaramıyor, okul sistemini değiştirememiş.
olimpiyatlar yoluyla aynı değerleri 1500 yıllık bir aradan sonra canlandırmak istiyor. Şimdi ne kadar saf ideallere sahip olursanız olun, kimse kendisini öyle 1500 yıl öncesinin değerler sistemine ışınlayamaz. Yani romantize ettiğin şey, gerçek bir geçmiş değil, kendi çağının merceğinden gördüğün hali. Kimse içine doğduğu çağın değerlerinden kaçamıyor.
Farklı bir örnekle somutlaştırayım bunu. Önemli olan kazanmak değil, yarışmaktır, rekabet etmektir minvalinde bir sürü açıklaması var Baron'un. Öyle görüyor yarışmaları. Halbuki Yunan yarışmacılar için kazanmak çok önemliydi.
Olimpiyat oyunları demiyorlardı zaten. Yarışma diyorlardı. Aylarca antrenman yapıyorlardı bunun için. Baronsa tam tersine sporcuların amatör olmasına ısrar etmişti.
Olimpiyatların ruhu bunu gerektirir diye. Benzer şekilde cinsiyet meselesinde de bir uyuşmazlık var. Komite için bu tartışma konusu bile değil. Erkekler rekabet eder, kadınlar da alkışlarıyla onları ödüllendirir diye özetleyip geçmişler.
Kadınların sporla ilgilenmeleri durumunda erkekleşecekleri ve anne rolünden uzaklaşacakları endişesi hakim. Eski Yunan inançlarına göre değil, o günkü inançlara göre. Sonuç olarak antik oyunlardakinden bile daha katı bir cinsiyet ayrımı uygulandı ve hiçbir kadın sporcu alınmadı. 14 ülkeden gelen 241 erkek sporcu var.
İlk olimpiyat dediğin şeyin tamamı bu sosis partisi. Yalnız kadınların yasak denme geleneği devam etmiş ve Stamata Reviti isimli bir kadın maraton koşmaya çalışmış. Yarışmacılar Maraton isimli kasabada toplanıyorlar. Her şeyin orijinali orada.
Maratonun da kasabası var. Bu da gitmiş oraya. Koşmak için izin alamayınca erkeklerin yarışından sonraki gün aynı rotayı koşmaya çıkmış. Çıkmadan önce de muhtara kağıt imzalatıyor çıkış saatini gösteren.
İstikamet Atina'daki stadyum. Beş buçuk saat sonra varıyor oraya. Almıyorlar stadyuma. Bu sefer aynı kağıdı oradaki askerlere imzalatmak istiyor.
Koşu zamanını belgelemek için. Bunu da alıp daha sonra olimpiyat komitesine götürecek. Sonucunu tescillettirecek. Plan bu.
Bu plan gerçekleşmemiş. Kadının da ne yaptığı bilinmiyor. Fakir fukara biri zaten öyle Sparta prensesi olsa bir kaydı tutulurdu da. İşin acayip tarafı şu.
Bir kadının resmi bir şekilde maraton koşu, resmi bir sonuç alabilmesi için tam 30 yıl daha geçmesi gerekmiş. Otuz yıl ya, bir nesil. Ve bu da olimpiyat değil bu arada. Olimpiyatlarda manoton koşmak için, sıkı durun, 1984'ü beklemek gerekiyor.
Bu kadından 90 yıl sonra neredeyse. Neyse ki birçok spor dalı için o kadar beklemeye gerek kalmadı. İkinci olimpiyatlarda, tenis, yelken gibi dallarda birkaç kadın yarışmış. Her seferinde biraz daha fazla, biraz daha fazla.
Zaten hiçbir şey boşlukta olmuyor. O dönem kadınların oy hakkı hareketi var. Daha öncesinden başlamış da artık o dönemde olgunluğa ulaşmış. Onunla el ele gidiyor.
Tabii kendi kendine gitmiyor. Birileri ittiriyor hep. İttirenlerin başında da Alice Milliat diye biri var. Fransa'da Kadın Sporları Federasyonu kurmuş.
Sonra Paris'in ortasında bir kadın olimpiyatları organize etmiş. İlk olimpiyatlardan 30 sene sonra. Bizim baron hala ortalıkta bu arada ve hala karşı. Şöyle yorum yapıyor.
Bu yarışlar estetik değil, ilginç değil, pratik değil ve şunu da korkmadan söyleyeyim ki kesinlikle doğru değil. Buna rağmen yarışma gerçekleşmiş. Çok ufak bir organizasyon tabii. Sadece beş ülkeden sporcu var.
Bir günde bitirmişler. Ama işte orada stratejik bir mücadele var. Bir kere olimpiyat komitesine bir sunum yapmış oluyorsun. İkincisi olimpiyat adı üstünden pazarlık döndürmüşler.
Sonunda o ismi kullanmasın diye karşılık olarak bir sonraki Amsterdam olimpiyatlarına daha fazla kadın branşı eklenmesi sağlanmış. İttirak aktarı oluyor işte. Amsterdam'daki olimpiyatlarda bir adım geri atılıyor yalnız. 800 metre yarışı var orada.
O yarış sonrası kanter içinde kalmış kadınların hali büyük skandal olmuş. İşte biz dedik kadınlara uygun değil bu spor diyorlar. Ben de o kadar koşunca iki büklüm oluyorum. Gazeteler böyle manşet geçmiş.
11 sefil kadın, 11 perişan kadın diye. Bunun sonunda kadın koşularını 200 metreyle sınırlandırıyorlar. 800 metre koşu ta 1960'ta yeniden ekleniyor. Valla böyle detayları okuyunca her seferinde tekrar tekrar şaşırıyorum.
Ya 69 yılında ayağa insan gönderip geri getiriyorsun. Hala kadın koşsun mu koşmasın mı? Yok efendim fizyolojisi buna uygun mudur değil midir? Hani bir de işin bilimsel araştırma kısmını geçtim.
Öyle bir araştırma yapmıyorlar da. Onun ötesinde mantıksız da. Çünkü her kadının aynı olmadığını görüyorsun gözlerinde. Diyelim ki kadınların %99'unun fizyolojisi, psikolojisi, bilmem ne logisi hiçbiri uygun değil.
Mesela koşunca rahimleri patlıyor olsun. İyice dramatik bir şey bulalım. İyi de zaten olimpiyat halk işi değil. O %99'un işi değil.
Elit sporcu işi. Kalan %1'e. Hatta onların da %1'ini ilgilendiren bir şey. Bırak koşsunlar, bayılırsa bayılsınlar.
Sana ne? O tarihlerde Amerika'daki üniversitelerin ufak bir kısmında, yaklaşık 5'te 1'inde kadın sporcular arasında yarışmalar düzenleniyormuş. Ve yine tarihin bir ok gibi gitmediğini göstereceğim. Doktorlar halen eski kafada olduklarından bu programları kadınların sağlığı için kapatmışlar.
yerlerine başka oyunlar koyuyorlar, beden eğitim dersleri koyuyorlar. Yani spor yapın, yapmayın demiyoruz ama kendinizi zorlamayın, sonra hamile kalamazsınız. Böyle diyorlar 1930'larda. Çok yavaş değişmiş kısacası bazı şeyler.
Yani binlerce senelik perspektiften bakınca tamam çok hızlı değişmiş de, O dönem içinde böyle sene sene gidince tarihte yavaş geliyor insana. Mesela bizim baron emekli olduktan sonra bile diletiyor. 36 Berlin Olimpiyatları öncesi, artık ömrünün son senesi. Yine açıklama yapmış, kadınların olimpiyatlardaki tek görevi erkeklere çelenk takmaktır.
Ara ara tekrarlarım. İnsanların dünya görüşü gerçekten nadiren değişiyor. Toplumun değerlerinin değişmesi bu insanların değişmesiyle değil, onların yaşlanıp ölmesiyle oluyor. Yerlerine farklı değerlerle yetişmiş gençlerin gelmesiyle oluyor.
Bir başka de işte kişiler evrilmiyorlar, toplum evriliyor. Bu seneki olimpiyatlarda ilk defa kadın ve erkek sporcu sayısı eşit olacak. Bunun yanında olimpiyat komitesinde 1981'e kadar kadın yoktu, bir tane bile. Şimdi bu oran %40.
Acaba baron bu gelişmeleri görse ne yapardı? Kalpten giderdi herhalde. Evrim mevrim dedik de bunca değişiklik bazen kelimenin gerçek anlamıyla bir devrim gerektiriyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği ilk defa oyunlara katılacak Helsinki'de.
Kendilerini dünyaya göstermek için müthiş fırsat. Herkesten fazla sporcu yolluyorlar oraya. Spordan sorumlu olan bakan katılım izni alabilmek için Stalin'e mektup yazmış. Kazanmayı garantiliyorum demiş.
Sonunda ABD'nin ardından ikinci oluyorlar. Artık garantisinde ne oldu bilmiyorum. Bu arada şanlı Macaristan'ımız da 16 madalyayla üçüncü olmuş olimpiyatta. Neyse orada Sovyetlerin kadın sporcu programı Amerikalıları çok etkiliyor.
Aslında aynı sayıda sporcu göndermişler ama onlarınkiler daha iyi, biz de yatırım yapmalıyız demeye başlıyorlar. Ve biraz gecikmeli de olsa 70'lerde Amerika'da da bir devrim yaşanıyor. İsmi Title IX. Aslına bakarsanız bir tane federal yasa alt tarafı.
Devletten yardım alan okulların cinsiyet bazlı ayrımcılık yapmasını yasaklıyor. O zamana kadar sen kadınsın, bu bölümü okuyamazsın, seni reddettik gibi kararlar verebiliyorlar yasal olarak. Birçok yerde pratikte olmuyor da kağıt üstünde yasal. Bu tip şeyler yasaklanıyor.
Fakat yasanın en bilinen etkisi spor altyapısı üstüne oldu. Bir okulun herhangi bir spor dalında erkek takımı varsa kız takımı da olmalıydı. Erkek takıma kaynak ayırıp diğerini ayırmaması ayrımcılık sayılıyor. Devletten aldığın bütçeyle yapıyorsun onu sonuçta.
Dövüş sporlarını hariç tutmuşlar, onun tercihini okula bırakmışlar. Kalanında böyle bir eşitlik politikası güdüyorlar. Yasayı takip eden yıllarda sadece bir nesil içinde liselerdeki kadın sporcu sayısı tam 10 kat artmış, üniversitelerde de 6 kat. Tüm sporcuların ve izleyicilerin %40'ı kadın.
Genelde medyadaki tartışmalar hep en görünen müsabakaların üstünden oluyor. En ünlü sporcuların üstünden yürüyor. Ama esas devrim piramidin altında yaşanmış işte. Türkiye'de de durum çok farklı değil bu arada.
15 milyondan fazla lisanslı sporcu varmış. Neredeyse %40'ı kadın. Senelik artışlar da muazzam. Katlana katlana büyümüş.
Ve biraz fazla büyümüş hatta. Muhtemelen bu lisanslama işinde bir değişiklik yaptılar. Her halükarda durum beklediğimden iyi. Bu raporlardan ilginç bir şey daha öğrendim.
Türkiye'de kadınlar arasındaki en popüler sporu hayatta tahmin edemezmişim. Satrançmış. Bir kere satrancın spor olarak görüldüğünü tahmin edemezdim. Kızmayın.
Ben de evde oynuyorum. Licheste, İmtolstoyevski, Rumuzum. Lice beklerim. Bazıları buna spor diyor.
Bazı raporlarda hakikaten satranç dahil edilmiyor. Onlarda da tekvando, karate, kickboks, atletizm alanlarını görüyorum popüler olarak. Spartalılar gurur duyardı. Yalnız satrançtan sonraki en popüleri bunlar değil.
Ve onu doğru tahmin ettim. Voleybol. Voleybol hakikaten çok ilginç bir konuma geldi ülkede. Bir kere geleneksel olarak kadınlara uygun bir spor olarak görülür.
Kontak içermediği için. Ama hiç de öyle hanım hanımcık bir tarafı yok. Bam güm vuruyorlar. Gayet fiziksel bir spor.
Ve tabii diğer alanlarda anca ufukta kalan uluslararası başarılar, voleybolda rutin Tabii ki hepimizin aklına bu noktada kadın voleybol milli takımımız geliyor. Bundan birkaç sene öncesine kadar hayal dahi edemeyeceğimiz bir yükselişte inanılmaz bir gurur yaşattılar. Ben pek voleybol takip eden biri değilim. Bazı durumlarda veleybol demişliğim bile olabilir.
Ve beni bile heyecanlandırdılar. Bir gözümü kapatıp izliyordum. Sadece milli takım da değil bu arada. Vodafone Sultanlar Ligi'nde yarışan kulüplerde global organizasyonlarda büyük başarılar elde ediyorlar.
Dünyanın farklı ülkelerinde Türk finalleri izletiyorlar. Bu başarıların sonucu olarak da bir sembol haline gelmeleri kaçınılmaz. İşte Vodafone bununla alakalı güzel bir iş çıkarmış. Bildiğiniz gibi hem Sultanlar Ligi'nin isim sponsoru hem de milli takımın ana sponsoru kendileri.
Filenin Sultanları için bir film yapmışlar. Sosyal medyadaki yorumları yapay zeka ile birleştirip milyonların sesini ortak bir manifestoda buluşturmuşlar. Şimdi isterseniz bu filmi açıklamadaki linkten izleyin. Her halükarda da 8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun.
Evet flarsızlar, bu noktaya kadar esasında spora katılımdan konuştuk. Katılım önündeki engeller aşıldıkça mücadele cepheleri de değişiyor. Bir tanesinden kısaca bahsettim, yönetim. Federasyonlarda, komitelerde, teknik heyetlerdeki temsiliyet yani.
Daha ilginç bir tanesi ise gelir paylaşımı. Pastadan kim ne kadar pay alacak? Eşit işe eşit ücret prensibi mi yoksa piyasa dinamikleri mi öncelikler? Örneğin neden WNBA'deki ortalama maaşlar NBA'dekinin tam yüzde biri iken tenisteki ödül paraları kadın ve erkekler için eşitlendi?
Ekonomik yapım mı farklı, yönetim felsefesi mi yoksa izleyicinin ilgisi mi? Bunlara spor ekonomisi serisi dahilinde değinmek istemiştim. O zamandan beri aklımdalar. Yakın zamanda ele almak isterim.
Siz de o arada bana beğendiğiniz kaynakları yollayabilirsiniz. Hepinize cevap veremiyor olabilirim ama her yolladığınıza bakıyorum. O konuda tembel değilim, söz. Dinlediğiniz için teşekkürler, sponsorumuza ve patronlarıma da teşekkürler.
Pazar günü konumuz CRISPR, hepinizi beklerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.