Podcast

50 - İkna Etme Sanatı

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnsanların belirli konularda kemikleşmiş yargıları vardır ve düşüncelerini değiştirmek oldukça zordur. Bu bölümde bir başkasını ikna etmek için neler yapabileceğini anlatıyorum. Burada psikolojik oyunlar oynamak veya manipülasyonlara başvurmaktan söz etmiyorum tabii. İşine yarayabilecek, kendini doğru ifade etmeni sağlayabilecek, birini ikna etmek konusunda yaklaşımını değiştirecek birtakım adımlar paylaşıyorum.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.302 kelime · ~17 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. Bugün bir hikayeyle başlamak istiyorum bölüme. Belki zaten biliyorsundur sende. Bir zamanlar bir diyarda Şah Şehriyar adında Fars bir sultan hüküm sürer. Eşi Şah'ı aldatır ve Şah onu öldürtür. Ve bütün kadınların sadakatsiz ve nankör olduğuna inanmaya başlar. İntikam alma düşüncesiyle her gece yeni biriyle evlenir ve her günün şafağında onu idam ettirir.

Böylece günler günleri kovalar. Ardından vezirin kızı Şehrazad çıkar ortaya. Bu kıyıma son vermek için bir plan yapar ve şehriyarın sonraki eşi olmaya aday olur. Evlenirler ve birlikte geçirdikleri ilk gece Şehrazad Şah'a bir hikaye anlatır, anlatır, anlatır. Ve tam şafak vakti geldiğinde hikayenin en heyecanlı yerinde sonundan hemen önce anlatmayı keser.

Transkriptin tamamını oku

Şehrazad öyle bir masalcıdır ki Şah'ın merakı ve heyecanı öfkesinin önüne geçer. Hikayeye devam etsin diye onun idamını bir geceliğine erteler. Şehrazad her gece bir önceki masalın sonunu anladık başka bir hikayeye başlar. Alaaddin ve sihirli lambası, denizci simbat, Ali Baba ile kır karamiler tam bin bir gece. Bin bir gece boyunca dinlediği masallar ve o masallardan çıkarılan dersler Şah'ın ruhuna işler ve yarattığı vahşiyeti fark eder. İşte bu bin bir gece masallarındaki hikayeleri birbirine bağlayan, çerçevelerini çizen ana hikaye. Ve aynı zamanda birini değiştirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar uzun süre bildiğini de anlatıyor aslında.

Bu hikayeyle başlamak istedim. Çünkü bir insanın düşüncelerini değiştirmek öyle bir anda olabilen bir şey değil. Değişim zaman, emek ve savur ister. Bu bölümün ilerleyen kısımlarında sana işine yarayabilecek bazı stratejilerden bahsedeceğim. Ama bunların hiçbiri, karşındakinin düşüncelerini anında, üç adımda değiştir gibi öneriler olmayacak. Bu türden sihirli, değnek misalli paylaşımları hiç sevmiyorum, doğru da bulmuyorum. Bir şeyleri değiştirmenin küçük adımlarla, bir süreç içinde gerçekleşeceğini anlatıyorum burada zaten hep. Ki bunları söylerken de aslında genelde kendimizde bir şeyleri değiştirmekten bahsediyordu. Düşün yani, kendimizi değiştirmek bile çok büyük emek ve sabır işiyken, bir başkasının düşüncelerini değiştirmekten söz ediyoruz bu sefer. Çok daha büyük bir emek ve sabır isteyen gerçekten uzun bir süreç bu.

Açıkçası böyle de olmak zorunda. Şu soruyu sor kendine mesela. Biriyle tartıştığın, fikrini değiştirmesini istediğin tüm zamanları düşün. Bu tartışmaların kaçı gerçekten, tamam haklısın, ben yanılıyormuşum, fikrim değişti gibi bir yanılma sonuçlandı? Muhtemelen çok ama çok azı. Bu bizim değişime dair ilk yanılgımız. Bir tartışmaya, tartışmanın sonunda karşımızdakinin fikirlerini değiştirme ümidiyle gireriz.

Hatta bazen bunun için bile tartışmayız aslında. Sadece haklı çıkmak, haklı olduğumuzu göstermek için tartışırız. İnsanız, hepimiz yapıyoruz bunu. Ama dediğim gibi, değişim tek bir tartışmayla olacak bir şey değil. Hatta tam tersi. Çoğu zaman biz haklı çıkmaya çalıştıkça ortam daha da geriliyor ve karşı taraf, ''Aa evet haklısın, ben bunca zaman yanılmışım.'' demiyor hiçbir zaman.

Tam tersi, daha da inat mı sarılıyor fikirlerine ve kendini kanıtlamaya çalışıyor. Yani bu iş böyle olmuyor. Değişim meşakkatli bir süreç. Sonuçta Einstein, ön yargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur derken, kesinlikle haksız sayılmaz. İnsanların belirli konularda önceden oluşmuş, kemikleşmiş yargıları vardır.

Kendileri bile bazı şeyleri tam olarak neden körü körüne savunduklarını bilmezler. Ve onların düşüncelerini değiştirmek oldukça zordur. Yine de imkansız değil tabii ki, bu bölümde de bu imkan üzerine konuşacağım zaten. Ama şunu açıkça belirteyim, bir insanın düşüncelerini değiştirmek derken, karanlık psikolojik oyunlar oynamak veya manipülasyonlara başvurmak gibi şeylerden söz etmiyorum. Ve bu bölümü dinledikten sonra her insanın düşüncesini %100 garantili bir şekilde değiştireceksin diyemem.

Çünkü bu senin dışında da birçok faktöre bağlı bir durum. Ama yine de işine yarayacak, kendini doğru anlatmanı sağlayabilecek, birini ikna etmek konusunda yaklaşımını değiştirecek bir takım şeyler paylaşmak istiyorum. Hemen bu önerilere geçmeden önce değişim fikrine dair bir takım yanılgılarımızdan bahsetmek istiyorum. Ki aslında ilkinden bahsettim zaten. Tartışmanın hemen sonunda karşımızdakinin değişeceğini ummak dedim. Bu ilk yanılgımız. İkincisi ise her insanı değiştirebileceğimizi zannetmek.

Bu da yanlış bir düşünce. Her insanı değiştiremeyiz. Özellikle de bizimle hiç yakınlığı olmayan, yeni tanıştığımız ya da bir yerde karşılaştığımız birinin düşüncelerini değiştirmek neredeyse imkansız. Yani sokaktan geçen birini ya da sosyal medyada gördüğümüz birini bir şeye ikna edemeyiz genellikle. Bunun en bilindik örneği, zaten görüyorsunuzdur, İnstagram paylaşımları altında tartışan farklı kutuplardan insanlar. Hele bir de konu politikse. Hatta bırak ikna etmeyi, bu tartışmalar iki tarafın da kendini savunduğu ve karşıya saldırdığı bir kavgaya dönüşüyor. Kavganın sonunda da iki taraf da karşı tarafa öfkeli, kendi inancına ise daha sıkı sıkı sarılmış şekilde yollarına gidiyor. Gelelim üçüncü yanılgıya.

Bu yanılgı daha çok tartışmanın yapısına ve ikna etme yöntemlerimize dair. Çoğumuz bir tartışmanın içindeyken karşı tarafa ardı ardına argümanlar fırlatırız. Aklın yolu birdir sonuçta ve eğer karşımızdaki de konu üzerine yeterince kafa yorarsa, aklını kullanırsa bizim yolumuza gelecektir. Bu yüzden de rasyonel argümanlar kullanarak karşı tarafı ikna edebileceğimize inanırız. Çoğu zaman bir fikir ayrılığı yaşadığımız biriyle bu şekilde tartışıyoruz.

pek etkili bir yöntem değil aslında. Şimdi bunu diyerek insanların akılcı bir zeminde tartıştıkları, argümanlarını karşılaştırdıkları kamusal tartışma kültürünün önemini yansımak istemiyorum. Aksine bu çok değerli. Ama birebir tartışmalarda karşımızdaki kişiyi ikna etmek söz konusu olunca. Rasyonel argümanlar çoğu zaman etkisiz kalabiliyor. Teoride aklın yolu bir olabilir ama pratik hayatta pek öyle değil. Hepimiz rasyonel hareket ettiğimiz konusunda kendimize güvensek de, ki eminim sen de güveniyorsundur bu konuda kendine, psikoloji biliminin bize gösterdiği şey bunun tam tersi. Çoğu zaman önce duygularımızla hareket ediyoruz.

Aklımızı ve mantığımızı ise davranışlarımızı, aldığımız kararları rasyonalize etmek için sonrasında kullanıyoruz. Düşüncelerimizi oluştururken bilinçaltı inançlarımız ve duygularımız çoğu zaman mantığımızdan önce geliyor. Kararlarımız ve düşüncelerimiz duygularımıza bu kadar bağlı olunca bizim o değişmez hakikat kabul ettiğimiz olgusal gerçekler, kanıtlar birinin fikrini değiştirmek için yeterli olmuyor. Hatta Burak etkili olmayı bazen ters bile tepebiliyorlar. Peki neden? Neden düşünceleri ve fikirleri değiştirmek bu kadar zor? Şöyle anlatayım, Platon'un mağara alögerisini belki duymuşsundur. Buna göre bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmiştir ve sadece karşılarındaki mağara duvarına bakabilirler. Karşılarındaki duvardaysa arkalarında yanan ateşten yansıyan nesnelerin gölgeleri vardır. Çocukluklarından beri mağarada bağlı olan insanlar için gerçeklik yansıyan gölgelerdir.

Nihayet bir gün aralarından biri zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağaranın dışına çıkar çıkmaz ışıktan gözleri yanar başta. Çünkü doğduğundan beri mağaradaki karanlığa alışmıştır. Ama bir süre sonra ışığa alışır ve fark eder ki mağaranın dışında bambaşka bir gerçeklik var ve duvarda gölgelerini gördüğü nesneler aslında gerçek değil. Ardından bunu mağaradaki arkadaşlarıyla paylaşmak üzere mağaraya geri döner. Gördüklerini anlatır ama arkadaşlar ona inanmazlar. Platon bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği aktarmanın imkansız olduğunu söyler.

Platon bu hikayeyi bambaşka bir amaçla anlatır aslında ama bizim buradan çıkarabileceğimiz iki önemli ders var. İlki fikir değiştirmenin acı verici olduğu. Mağaranın dışına çıkan kişinin ilk önce gözleri yanmıştı. Gerçekten dünyaya dair inançlarımızı değiştirmek, tamamen yeni bir paradigmayı kabul etmek zor ve çoğu zaman acı vericidir.

Hatta bir çalışma vardı bununla ilgili. 2016 yılında üç nörobilimcinin bu konu hakkında yaptığı bir deney bu. İnsanları MR'a yerleştiriyorlar ve daha sonra hayattaki inançlarına dair karşı argümanlar sunuyorlar. Özellikle siyasi, içerikli konulara gelindiğinde insanların beynleri karşı argümanlara gerçek fiziksel tehditlermiş gibi yanıt veriyor. Vücutlarındaki adeninin oranı artıyor, kasları kasılıyor.

Yani inançlarımıza ters argümanlar duymak ve sonunda değerlerimizi oluşturan bu inançlarımızı değiştirmek gerçekten acı veren bir deneyim diyebilirim. Özellikle de bu inançlar benliğimizin ve kimliğimizin bir parçası haline gelmişse eğer, beynimiz onları sanki fiziksel bedenimizin bir parçasıymışçasına koruyor. Platon'un mağara alagorisinden çıkarabileceğimiz ikinci ders ise, Mağaradakilerin dışarıdan gelen arkadaşlarına inanmamasını da gizle. Düşünsene, nasıl inansınlar ki? Doğduklarından beri bu mağaranın içinde yaşamışlar. Bildikleri tek şey bu. Mağaranın dışını gören kişinin mağaradakileri dışarıya anlatması, kör birine renkleri anlatmaya benziyor biraz.

Nedeni ne peki? Nedeni şu, biz dünyayı hiçbir zaman olduğu gibi deneyimleyemez, algılayamayız. Önceki yaşadıklarımız, sonrakiler için bir temel oluşturur hep. Fizyolojik olarak baktığımızda, bilgi ve inanç dediğimiz şey, aslında beynimizde zamanla gelişen, nöronlar arasında kurulan synaps dediğimiz bağlantılar. Bu yollar biz onları kullandıkça güçleniyor ve kullanmadığımızda ise siliniyorlar. Yani bir düşünceyi ne kadar sık duyar, ona ne kadar uzun süre bağlı kalırsak,

Onun doğru olduğuna inanma olasılığımız da o kadar artar. Hele bir de bu bilgiye çocukken maruz kaldıysak, o zaman iyice kemikleşir. Değer yapımımızın bel kemiği olurlar. Hatta şimdi eğitime dair birçok argüman oluyor biliyorsunuz. Hani çocuklara verilen dersler, müfredatın değişmesiyle ilgili. Bu çok önemli çünkü çocukken çok büyük bir kısım oluşuyor bizim algılarımızın ve inanç sistemimizin. Ve biz büyüdükçe beynimizin yeni ve karşıt bilgiyi işlemesi daha da zor olmaya başlıyor.

Bir bilgin ne kadar tanıdıksa beynimizin onu işlemesi de o kadar kolaylaşıyor. Hatta doğru olmasa bile doğru olduğuna inanma olasılığımız artıyor. Fikir değiştirmenin bu kadar zor olmasının bir diğer nedeni ise inançlarımızı değiştirmenin hayatımızda bir maliyeti olması. Fikirlerimiz çoğu zaman diğer fikirlerimiz, inançlarımız veya davranışlarımızdan izole değildirler. Yani fikrimizi değiştirmek başka konularda inançlarımızı ve günlük yaşamdaki davranışlarımızı değiştirmek anlamına da gelir çoğu zaman.

Yani mesela benim başarıya karşı bir algım varsa, ben bütün hayatımı çalışarak geçirdiysem ve bunun uğrunda bir sürü şeyi de ihmal ettiysem, bir noktada bu fikri değiştirmem hem geçmişte yaşadığım hayata karşı bir hayal kırıklığı duymama sebep olabilir, bir pişmanlık duymama sebep olabilir, hem de başarı tanımımı değiştirmeme dolayısıyla işte çalışma saatlerimi, belki iş hayatımı değiştirmeme, belki bütün hayatımı yeniden programlamama sebep verebilir. Bir de tabii bir tek bu da değil. Düşünceyi ve inancı değiştirmenin sosyal maliyeti de var tabii ki bu da en acı verici taraflarından biri. Hayata bakış açımız büyüdüğümüz ve yaşadığımız çevre içinde şekillenir. Aile, arkadaşlar, medya, kültür bunların her biri en ufaktan büyüye düşüncelerimizin ve inançlarımızın temelini ve sınırlarını kuran sosyal çemberler. Ve tabii genellikle nereye ait hissediyorsak oranın normlarına uyum sağlıyoruz. Aiteyit hissi düşüncelerimizi şekillendiriyor.

Hatta öyle ki bir şeye her zaman doğru olduğu için inanmayız. Bazen bazı şeylere, önemsediğimiz insanları iyi görmemizi sağladığı için de inanırız. Bu yüzden bir insanın düşüncelerini değiştirmesi, sosyal çevresi içinde bir dışlanma, bir eleştirilme riskini de taşır. Korkutucu olabilir yani. Radikal olacak biraz belki ama uç örnekler işleri daha anlaşılır kılar genelde. Mesela tarikat içinde büyümüş birini düşün. Ondan fikirlerini, dünya hakkındaki görüşlerini değiştirmesini beklemek, o güne dek içinde yaşadığı topluluğu da terk etmesini istemek anlamına da gelir bir bakıma.

Daha önce tavsiye ettiğim Atomik Alışkanlıklar kitabını hatırlarsın, belki rutinler bölümünü dinlediysen. Onun yazarı James Clear, başka bir yazısında bu konuyu çok güzel özetliyor. Maliyeti topluluğunu kaybetmekse eğer, kimseden fikrini değiştirmesini bekleyemezsiniz. Onlara gidebilecekleri yeni bir yer vermelisiniz. Sonucu yalnız kalmak olacaksa, kimse dünya görüşünün parçalanmasını istemez.

Bu yüzden içinde bulunduğumuz gruptaki kişilerden ve kaynaklardan gelen bilgileri gerçek kabul etmeye daha açığızdır. Hatta öyle ki aynı bilgiler başka bir taraftan geldiğinde, sırf karşı taraftan geldiği için reddetme olasılığımız da artar. Bir de şunu ekleyeyim son olarak, fikrini değiştirmenin gerçekten zor, hatta imkansız olduğu bazı insanlar var. Bu insanlar konu hakkındaki her şeyi zaten çok iyi bildiklerini düşünürler.

Rus Edebiyatı'nın devlerinden Tolstoy bu tip insanlarla ilgili şöyle yazmış mesela. Açıyorum kitaptan. Tolstoy'un tanrı yemenli içimizdedir diye bir kitabı var. Çok uzun yıllar sansür baskısından maruz kalmış. Bu hatta Rus Ortodoks Kilisesi tarafından da aforoz edilmiş bu kitap sonrası. Oradan okuyorum şimdi. Aklı kıt bir insana bile henüz bunlar hakkında bir yargıya varmamışsa en zor konuları anlatmak mümkündür. Ancak kendisine anlatılacak şeyi çok iyi bildiğine kesinlikle inanan çok akıllı birine en basit bir şey bile anlatılamaz.

Özellikle komplo teorilerine inanan biri böyledir mesela. Dünyanın düz olduğuna adı gibi emin olan biri, karşısına istersen Nobel ödüllü bir bilim insanı otursun, dünyanın yuvarlak olduğuna inanmaz bu yüzden. Bu türden insanların düşüncelerini değiştirmeye çalışmaktansa, evet haklısın deyip geçmek senin için de en sağlıklı olan olur. Peki, teorik olarak anlattım. Gelelim şimdi konunun pratik bölümüne. Bir insanın düşünceleri nasıl değiştirilir? Fikirler ve görüşler üzerine yapılan tartışmalar veya diyaloglar nasıl yürütülmeli? Daha önce söylediğim gibi, önemli bir konu hakkında birinin düşüncelerini değiştirmek zaman, emek ve sabır isteyen bir süreç. Ama bunlar da yeterli değil. Aynı zamanda bir güven ilişkisi, saygı, nezaket, empati, hassasiyet, açıklık ve cesareti de gerektiren bir süreç bu.

Bunlar olmadan, birinin belli bir konu hakkındaki düşüncelerini değiştirmek neredeyse imkansız. Bu yüzden atabileceğin adımlardan ilki, kendine bakmak olabilir. Karşındaki kişinin fikirlerini değiştirmek istiyorsun. Peki sen yeterince açık fikirli misin? Fikirlerinde katı mısın? Yoksa yumuşak mı? Asla taviz vermez bir yerde mi duruyorsun mesela?

Birinin bir konudaki fikrini değiştirebilmek için önce biz kendi sabit fikirliliğimizden kurtulmalıyız. Eğer biz bir konuda çok fanatiksek, hatta etrafımızda da bu özelliğimizle nam salmışsak eğer, ikna etmeye çalıştığımız kişi bizi belli önyargılarla dinler. Sözlerimiz ne kadar mantıklı olursa olsun, karşı tarafa kolay kolay geçmez. Ama karşı taraf bizim objektif, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilen adil biri olduğumuzu bilirse, sözlerimize değer verme ihtimali de artar haliyle. Bu yüzden her şey yine sende başlıyor. Sen düşüncelerine fanatik derecede bağlı mısın diye sorabilirsin kendine. Bir de karşı tarafı bir konuda ikna etmek bazen mümkün olmasa da, belli durumlarda ortada buluşmak da mümkündür.

Uluslararası ilişkilerde anlaşmalar nasıl yapılıyorsa, kişiler arası ilişkilerde de benzer bir yoldan ilerlemek mümkün yani. Bu yüzden kendine benim için bu konuda gerçekten önemli olan şeyler ne? Hangi konularda karşı tarafın isteklerini ona vermem mümkün? Hangilerinde mümkün değil? Kırmızı çizgilerin ne türünden soruları da sorabilirsin. Özellikle karşındaki kişi hayatında çok önem verdiğin biri ise ve pratik bir konuda tartışıyorsanız, Bu durumdan ikimiz de en iyi şekilde nasıl çıkarız gibi bir soruyu hem kendine hem de karşındakine sorman işe yarayabilir. İkinci adım şu olabilir, biraz paradoksal gelecek sana muhtemelen ilk başta. Karşındaki kişinin düşüncelerini gerçekten değiştirebilmen için onun düşüncelerini değiştirme planını bir kenara bırakmalısın.

Bu ne demek şimdi diye soracak olursam, gerçekten ilk bakışta bu bir oksimoron. Şöyle açıklayayım, çoğumuzun bir tartışmaya girme motivasyonu anlamak değil, kazanmak olur genelde. İster itiraf edelim, ister etmeyelim, entelektüel anlamda karşı tarafın düşüncelerini yenmeyi, onu mağlup etmeyi isteriz. Çünkü onun düşüncelerinin yanlış, bizimkilerin doğru olduğuna derinden inanırız. Bu çoğu insan için geçerli bir durum. İkna etmeye çalıştığın karşındaki kişi için de böyle muhtemelen.

İşte bizi çıkmaza sürükleyen şey de bu tavırda. İki tarafta birbirinin düşüncesini değiştirmek istediğinde olay bir diyalog olmaktan çıkar. Kılıçlar çekilir, dolayısıyla kalkanlar da. Sen karşı tarafın düşüncelerini değiştirmek, onları egale etmek amacıyla tartışmaya girersen, Karşındaki kişide ister istemez savunmaya geçer, egosunu korumaya çalışır, tepkisel ve reaktif davranır. Çünkü kimse yanıldığını kabul etmek istemez. Japon yazar Haruki Murakami bu konu hakkında şöyle söyler, ''Tartışmanın ve tartışmayı kazanmanın, tartıştığınız kişinin gerçekliğini yıkmak anlamına geldiğini asla unutmayın. Gerçekliğinizi kaybetmek acı vericidir. O yüzden haklı olsanız bile nazik olun.''

Bu yüzden Murakamani'nin de dediği gibi, eğer karşımızdakini etkilemek, onun düşüncelerinde değişim yaratmak istiyorsak, savunmaya çekilmesinin önüne geçmemiz gerek. Bu da yakınlık ve güven inşa etmek anlamına geliyor. Niyetinin onu utandırmak, haksız çıkarmak, küçük düşmek olmadığından emin olmalılar ki gerçek anlamda diyaloğu açık hale gelsinler. Hatta bununla bağlantılı başka bir pratik öneri daha vereyim. Karşındaki kişiye, onun düşüncelerini değiştirebileceğine, farklı bir perspektiften bakmasını sağlayabileceğine inandığım bir kitap öner. Dediğim gibi, biriyle yaptığımız sözlü tartışmayı genelde kazan-kaybet durumu olarak algılarız. Aptal görünmekten korkarız ve hatalı olduğumuzu kabul etmekten kaçınırız. Ama kitap okumak mesela bu sorunu aşabilen bir eylem. Çünkü bir kitap okurken, diyalog başkası tarafından yargılanma riski olmadan kendi zihnimizin içinde gerçekleşiyor.

Bir kitaptaki fikirleri özümserken, kendimizi savunmada hissetmiyoruz ve daha açık fikirle yaklaşıyoruz. Madem kitaplardan konu açıldı, o zaman hikayelerin gücünden de bahsetmem gerek. Karşı tarafın mantıksal argümanlar, kanıtlar sunarak dinletmenin çoğu zaman etkisiz olduğunu söyledim zaten. Çünkü dediğim gibi fikirlerimiz çoğunlukla duyguyla yüklüdürler. Ve Ecem üçüncü öneride buradan yola çıkıyor. Duygulardan yararlanabilirsin. Bunun en etkili yöntemi ise kişisel deneyimleri aktarman, yaşanmış gerçek hikayeleri anlatman. Bu konuya dair 2016 yılında yapılan bir araştırma var. Çoğu trans ya da trans yakını olan ankretörler kapı kapı dolaşıyorlar. Ve transfobik bir toplumda yaşamanın ne anlama geldiğini, bizzat geçmişte yaşadıkları zor deneyimleri aktararak anlatıyorlar. Araştırmanın sonundaysa görüşülen insanların transfobisinin önemli ölçüde azaldığı görülüyor. Çünkü mantıksal argümanları ve kanıtları çürütmek veya reddetmek nispeten daha kolay.

Ama deneyimleri, gerçek hikayeleri reddetmek daha zor geliyor bizlere. Biz çoğu zaman yapılacak en iyi şeyin... ...mümkün olduğunca agresif bir şekilde tartışmak olduğunu düşünsek de... ...aslında insani düzeyde paylaşım yapmak, o bağlantıyı kurmaya çalışmak... ...tartışmaktan çok daha etkili. Hikayeler ve kişisel deneyimler paylaşmak bu yüzden önemli. Çünkü kendi incinebilir yanımızı, yaramızı, zayıflığımızı bir başkasına açarız böylelikle.

ve onu güven inşa etmeye, bizimle empati, dolayısıyla yakınlık kurmaya davet etmiş oluruz. Peki gelelim işine yarayabilecek bir diğer adıma. Biriyle tartışırken ona cevap yetiştirmeye çalışmak yerine dinlemeye ve soru sormaya odaklan. Bu önerim tarihte mantıklı argümanlarıyla bilinen ve benim de çok sevdiğim bir filozoftan geliyor. Çok bahsettim zaten, Sokrates'ten. Platon'un neredeyse tüm eserlerinde Sokrates'in en radikal düşünceye sahip insanları bile tam tersi bir düşünceye ikna edebildiğini görürüz.

Peki nasıl yapar bunu Socrates? Argümanlar sıralayarak mı yapar yani? Hayır, sorular sorarak yapar. Socrates bu anlamda kendisini bir at sineğine benzetiyordu. Ben tıpkı at sineği gibi karşımdakine yapışır, sorularımla onları rahatsız ederim diyordu.

Socrates genelde karşındaki kişiye sorular sorarak başlardı. Amacı karşındaki kişilerin düşünce süreçlerini geliştirmelerine yardımcı olmak ve kendi düşüncelerini sorgulamalarını sağlamaktı. Kendisini bir ebeye benzetiyordu. Yani tartıştığı kişilere bu böyledir, şu şöyledir şeklinde bilgiyi önceden hazır bir şekilde sunmuyordu. Tam tersi. Kendi zihinleriyle belli fikirleri doğurmaları için onlara yardımcı oluyor, fikir ebeliği yapıyordu. Balık vermiyordu yani. Balık tutmayı öğretiyordu.

Sen de karşındaki kişiyi ikna etmek yerine onu içgörüye davet edecek sorular sorabilirsin. Bunun için önce konu hakkındaki düşüncesini, pozisyonunu öğren. Sonra bu düşüncesine ne kadar emin olduklarını, pozisyonlarının ne kadar kesin olduğunu sora onlara. Birden ona kadar bir spektrumda kendisini nereye yerleştirir? Mesela diyelim ki 7 dede, sorgulamasını sağla. Neden 9 veya 10 değil? Veya neden 4 veya 6 değil? Çoğu zaman birine böyle bir soru sormak, onu daha önce sorgulamadığı bir yere çekmeye yarar mı? ve sana bir cevap vermeden önce duraksar ve düşünürler. Peki kendilerini yedi olarak tanımlamalarını sağlayan ne gibi delillere sahipler? Nedenleri ne? İnaçlarına katkıda bulunan ne tür deneyimler yaşamışlar? Bu noktada konuştuğum kişi fikirlerinin düşündüğü kadar güçlü olmadığı ve esnekleye yer olduğunu keşfedebilir. Peki, o zaman gelelim son ve en önemli adıma. O da meseleyi olduğu gibi bırakmak. Yani tartışmayı bir karara bağlamaya çalışmamak.

Zor, biliyorum. Ama demeye çalıştığım şey, karşı tarafa sohbete zaman ayırdığı için teşekkür et. Ondan bilmediğin şeyler öğrendiğini söyle ve konuyu kapatın gitsin. Nasıl ve neden diye soruyor olabilirsin bu noktada. Biliyorum yani tatmin edici gelmiyor olabilir bu söylediğim.

Bu kadar tartışmadan sonra meseleyi nasıl öylece bırakayım diye soruyor olabilirsin. Karşıdaki kişiyi hemen orada ikna etme arzunu. Tüm bu emeğinin ardından karşı konulmaz olabiliyor. Ama bu konuda kendini tutma, dayanılmaz haklı olma, düşüncelerini kabul ettirme ihtiyacına karşı... ...kormaya çalışman faydalı olabilir. Çünkü tüm bunları yaparken amacımız bir tartışmayı kazanmak değil. Karşı tarafı gerçek anlamda kazanmak için... küçük zaferlerden vazgeçebilmeyi göze alabilmemiz, kabullenebilmemiz gerekiyor. Yani karşındaki kişiye hatalı olduğunu söyleyip, onun elinden tutup, farklı bir düşünceye yönlendirmeye çalışmak pek işe yaramaz. Burada anahtar, karşındakinin zihnine bir şüphenin veya fikrin tohumlarını atmak. Düşünceler bu tohumdan filizlenir ve büyüyerek serpilirler. Onu tepesinden çekerek zorla büyütemezsin, kopar yoksa. Kendi kendine büyümeli zihninde bu düşünceler.

Senin yapabileceğin tek şey de ona özen göstermek, arada sırada sulanmak olabilir. Birinin düşüncelerini değiştirmenin sabır işi olduğunu söylemiştim. Belki de bu sabre en çok ihtiyaç duyduğun zaman bu adam olacak. Ve tabii tüm bu uzlaşma, anlaşma, ikna konuları hakkında şunu da akılda tutmakta fayda var. İngilizce'de let's agree to disagree diye bir söz var. Yani en azından aynı fikirde olmama konusunda uzlaşalım, buna razı olalım demek.

Her zaman her fikrimizi kabul ettiremeyiz. Bazen de uzlaşamama konusunda hemfikir olmak bize yeterli gelmeli. Peki, bölümün sonuna gelirken son bir şey daha söyleyebilirim. Toplumumuzda maalesef ki fikir değiştirmenin güçsüzlük ve zayıflık göstergesi olduğuna dair bir algı mevcut. Tüm dünyada geçerli bir durum bu bu arada ama bizde biraz daha yaygın. Sanki sabit fikirlilik, dik bir duruşun, sağlam bir iradenin eseriymiş gibi algılanıyor.

Bu da karşıt görüşlere tahammül sınırlarını iyice daraltan bir yaklaşım. Halbuki düşününce ne kadar egosantrik, ne kadar uzlaşmadan uzak bir tavır bu. Çünkü insan değişebildiği, esneyebildiği, yanlışlarını fark edip doğruya yönlenebildiği ölçüde büyüyebilir. Esas güçsüzlük göstergesi, yanıldığı halde hayır, ben yanlış değilim diyen, savunmaya çekilen bu tavırda yatıyor. Güç ise hatalardan ders alıp her zaman doğruyu kabul edebilen yaklaşımda var oluyor.

Bölümü bitirirken sana sormak istediğim soru şu. Sen düşüncelerinde ne kadar esneksin? Belli konularda yanıldığını kabul edebilecek kadar açık fikirli misin? Veya karşındaki kişiyle tartışmayı, kazanmayı bir kenara bırakabilecek sabra sahip misin? Belki bunları düşünmek istersin. Bir sonraki patikata yürüyene dek, olgunlukla fikir tertisi yapabildiğin, düşüncelerini tartışabildiğin, uzlaşmasan da aynı fikirde olmama konusunda hemfikir olabildiğin insanlar dilerim hayatına. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)