
3.455 kelime · ~17 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodBMD ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, bugünkü patikada biraz kişisel gelişim hakkında konuşmak istiyorum. Son zamanlarda bu iki kelimeden oluşan tamlama farklı insanlara farklı şeyler çağrıştırmaya başladı. Antik kişisel gelişimci bir hareketle toplumun bir bölümünde yükseliyor ki belli bir açılardan haklı bulunabilecek eleştiriler de getiriyorlar gayet. Çünkü ben de kişisel gelişim lafını duyunca oradan kaçar oldum bir anlamda.
İçi boşaltılıyor bu kavramın gitgide. İşte raflarda birçok kişisel gelişim kitapları görüyoruz. Ama genelde bazılarını ayrı tutarak söylüyorum bunu tabii ki. Ama boş sözler, işte boş söylemler dolu içleri. Aslında gerçek hayatta çok da uygulayamayacağımız belli motivasyonlar veriliyor bize orada. Evet, yani kişisel gelişim dediğimiz şey kişinin önüne geçtiğinde, insanın ihtiyaçlarının önüne geçip sürekli kovalanması gereken bir havuç haline geldiğinde sorun oluşturmaya başlıyor. Bir anlamda yeni bir norm dayatıyor. Kendi içinde bir nevi bir din oluşturuyor kişisel gelişim hareketi. Bu normlar daha geçen de konuştuğumuz toksik iyimserlik gibi toplumsal bir baskı unsuru haline gelebiliyor. Yaşam sürekli bir ilerleme değildir nihayetinde. Zaman zaman ilerler, zaman zaman durulur, zaman zaman da gerileriz.
Zaten gerçek anlamda kişisel gelişim bir bakıma bu gerilemeleri ve durgunlukları da sahiplenebilmektir. Bu anti-kişisel gelişimci dediğim eleştiri hareketi de zaten kişisel gelişime karşı değil aslında. Bunu bir fetiş haline getiren ve insana nefes aldırmayan türdeki kişisel gelişim kültürüne karşı. Ama popüler kimliğini bir kenara bırakırsak gerçek anlamıyla kişisel gelişim öyle kolay kolay karşıya çıkılabilecek bir şey değil. Pek çok psikoloji teorisinde görüyoruz bunu.
Psikanalizm kurucularından Carl Gustav Jung'dan bahsetmiştim geçenlerde. Jung'un öne sürdüğü bireyleşme kavramı, onun psikolojiye bakışının temel unsurlarından biri ve kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirme sürecini ifade ediyor. Özbenliğini keşfetmesi, içsel çalışmalarını çözümlemesi, kişisel bütünlüğünü sağlaması, tüm bunlar Jung'un bireyleşme kavramının içinde olan şeyler. Veya psikoloji disiplininde yine çok önemli isimlerden birisi olan Maslow'un ihtiyaçları piramidini düşün. Piramidin en tepesinde kendini gerçekleştirme vardır. Fizyolojik ve psikolojik temel ihtiyaçlarımızı karşıladığımızda önümüze çıkan gereksinimlerin sonuncusudur kişisel gelişim ve tatmin. Aslında yalnızca psikoloji disiplininde değil, tarihin başından beri önemi vurgulanan bir tema bu. Özellikle de felsefede. Tabii o zamanlar iyi yaşam nedir sorusu üzerinden irdeleniyordu bu konu.
Bunu soran isimlerden en ilham verici olanlardan biri ise şüphesiz Aristo. Özellikle Nicomacosa etiketlerinde çok güzel ele alır bir yaşamı iyi yapan nedir sorusunu. Aristotle'un bu soruya verdiği cevap mutluluk. Ama mutlulukla kastettiği şey bugün günlük yaşamda mutluluk dediğimiz şeyle aynı değil kesinlikle. Burada mutluluk denen olgu Yunanca ödemonia. Anlamı da günümüzde mutlulukla ilişkilendirilen anlık hazlar, zevklerden ziyade genel bir iyi ruh hali. Özünde günümüz dünyasında bize sunulan maddi mutluluk şartları yerine erdemli bir hayatı, iyi olma halini kapsıyor ödemonia.
Bu iyi olma halini oğluna yazdığı Nicomacosa etiketi anlatırken şöyle soruyor Aristo. Mutluluk acaba öğrenilebilir ya da alışılabilir veya başka bir şekilde gerçekleştirilebilir bir şey midir? Yoksa bir tanrı vergisi olarak mı ya da rastlantı sonucu mu gelir? Bu soru özünde yaşama dair birçok soruya kapı aralıyor. Kaderimiz sabit midir? Yoksa değiştirebilir miyiz? Hali hazırda sahip olduklarımızla mutlu olma imkanımız var mıdır? Yoksa hayattaki başarılarımız ve yeteneklerimiz sonucunda elde ettiğimiz bir şey midir mutluluk? Yani ne kadarı bizim kontrolümüzde, ne kadarı rastlantısaldır bu iyi oluş halinin? Bu sorular dediğim gibi tarih boyunca defalarca soruldu ve defalarca da cevaplanmaya çalışıldı. Isa'nın cevabı ise çok ilham vericiydi. O eğlence ve hazdın aksine, mutluluğun bir durum değil, bir faaliyet olduğunu düşünüyordu. Çünkü bir insanın mutluluğa, anlamlı bir yaşama ulaşması için en etkili yol kendi potansiyelini gerçekleştirmesinden geçiyordu Aristo'ya göre. Burada fark edebileceğin gibi bir süreçten bahsediyoruz. Yani mutluluk, tatmin eden bir hayat, erdemli yaşam adına ne dersen de bunun bir süreç olduğunu söylüyor bize Aristo. Kendini gerçekleştirmenin, etik bir yaşamı sürdürmenin, sürekli öğrenmenin ve büyümenin önemini vurguluyor aslında bir bakıma.
Yani kendini geliştirmek, büyümek, köklenmek, filizlenmek antik çağdan bu yana sürekli tekrar tekrar iyi bir yaşama giden yol olarak anlatılmış bizlere. Peki o zaman antik çağdan günümüze gelelim biraz da. Kendini geliştirmek ve büyümek denince akla ilk gelen kişilerden biri Stanford Üniversitesi psikoloji profesör Carol Dweck. Mindset diye pozitif psikoloji alanında çok etkili bir kitabı var onun. Türkçe'ye de aklını en doğru şekilde kullan şeklinde çevrilmiş.
Mindset, Türkçe'de aslında zihniyet demek. Duhek'e göre hayatımıza yön veren, yaptıklarımızı ve yapabileceklerimizi şekillendiren iki farklı zihniyet türü var. Bunları sabit zihin ve gelişim odaklı zihin olarak ayırmış. Tabii ki bu iki zihin veya daha doğru tabirle zihniyet, Tıpkı kişilik yapımızda olduğu gibi pek çok şeyden etkileniyor. Çocukluğumuz, nasıl yetiştirildiğimiz, başarılarımız, başarısızlıklarımıza nasıl tepkiler aldığımız, ilişkilerimizi de güvenli hissetip hissetmediğimiz, bunların hepsinden etkileniyor kısaca. Peki nedir bu iki zihniyet türü? Neyi ifade ediyorlar? Sabit zihniyet, yeteneklerin değişmez olduğuna inanıyor. Zeka düzeyleri ve yetenekler öyle kolay kolay gelişmez bu zihniyete göre.
Onların sabit kalacağına inandığı için de bunlar onun kimliğinin değişmeyen birer parçası haline gelir. Bu yüzden de bir işe giriştiğinde başarısız olmaktan veya aptal gibi görünmekten inanılmaz derecede korkar. Çünkü bir işte başarısız olmak, onun için yeteneksiz veya beceriksiz olmak anlamına gelir. Bu korkuyla sürekli kendini başkalarına kanıtlama çapası içinde çırpınır durur.
Bir diğeri de gelişme odaklı zihniyet ki buna büyüme zihniyeti de deniyor. Sabit zihniyetin tam tersi bu da. Onun için ben böyleyim diye bir inanç yok. Her zaman daha iyisi olabilirim var. Yeteneklerimiz, zeka düzeyimiz, doğuştan gelmiş sabit veriler değiller burada. Doğuştan gelen bir potansiyelimiz tabii ki var. Ama bu potansiyel bizim yaşamdaki çabamıza daha iyiye götürülebilir. Burada bu düşünce var.
Ayrıca potansiyelimiz yolun başındayken hiçbir zaman tam anlamıyla bilinemez zaten. Bir diğer fark da gelişim odaklı zihniyetin sabit zihniyetteki gibi kendisini kanalamaya odaklanmaması. Onun yerine felsefesi kendini geliştirmek ve öğrenmek. En önemli özelliği ise başarısızlıktan korkmamak.
Çünkü başarısızlık onun için bir öğrenme, bir gelişim fırsatı. Yani sabit zihniyet için hata yapmak, yetenek eksikliği olarak yorumlanırken, gelişim zihniyeti için hatalar öğrenme sürecinin bir parçası. Zayıf olduğu konuları saklamak yerine güçlendirmeye çalışır bu sebeple. Mesela sabit zihniyet zorluklardan kaçıp engeller karşısında kolay pes ederken, gelişim zihniyeti zorlukları kucaklar, aksilikler karşısında dirençlidir. Eleştiriyi öğrenmeye ve gelişmeye açılan ilk basamak olarak gördüğü için yapıcı eleştirileri de açıktır. Ama sabit zihniyet yapıcı olup olmadığına bakmaksızın her türlü negatif eleştiriyi yok sayar katlanamaz.
Yani bu iki zihniyeti en kısa şekilde özetlersem, sabit zihniyeti tanımlayan kelimeyi yapamamsa, gelişim zihniyetindeki henüz yapamamdır diyebilirim. Carol Dweck'in zihinler arası yaptığı bu ayrım Aristo'nun sorusuna benziyor. Yani mutluluk rastlantısal olarak mı gelişiyor veya Tanrı vergisi olarak sabit bir şekilde mi var oluyor yoksa bizim emeğimizde gelişebiliyor mu sorusundaki gibi benzer bir ikilem var burada da. Şimdi bu iki kavramı anlattığımda, Dweck'in insanları zihniyetlerine göre ikiye ayırdığını düşünmem mümkün. Yani sanki bir sabit zihinli insanlar var, bir de gelişim zihniyetine sahip insanlar varmış gibi. Ama aslında mesele bu kadar siyah beyaz değil. Dweck'in çalışmasına göre hepimiz belli oranlarda bu zihniyete sahibiz. Ve bunlar öyle sabit genlerle aktarılan zihin yapıları değiller. Şimdi böyle demişken, çocukken oluşan inançlarımız, yaşadığımız hayat, ailemiz tarafından bize aktarılanlar çok etkili düşünce yapımızda tabii ki.
Biz sabah uyanıp ben artık böyle düşünmeyeceğim diyemiyoruz. Yargılarımızın, inançlarımızın büyük kısmı bundan çok uzun yıllar önce oluştu. Biz düşüncelerimiz bizim hür irademizle oluşuyorsansak da aslında bu o kadar da kolay değil. Ama en azından emek verdiğimiz sürece kemikleşmiş yargılarımızın farkına varabiliriz.
ve düşünce yapımızda bilinçli bir değişiklik ancak bu şekilde oluşur. O zaman işte başka bir yolun da mümkün olduğunu, bizi yöneten olumsuz düşüncelere inanıp inanmama konusunda bir seçim şansımız olduğunu fark ederiz. Ve sabit zihniyetle gelişim zihniyetine gelirsek, onları birbirinden ayıran şey de yine bir seçim. Bu seçim de aslında bir duygusal inanç. Gelişim zihniyeti, kişinin kendini geliştirebileceğine olan inancıyla başlar her şeyden önce. Yaşamımızı daha iyiye götürmek ve daha tatmin edici bir yaşam sürdürmek için
Kendimizi geliştirmek kapasitemizden sorumlu olmayı kabul etmemizle başlıyor yani. Bu sorumluluğun kabulü ilk adım. Böylelikle tıpkı Aristo'nun da dediği gibi iyi yaşam bir faaliyete dönüşüyor. Kendimizi geliştirebileceğimize inandığımızda gelişme ve büyüme odaklı bir zihniyet benimsediğimizde ne olur peki?
Bunun gündelik hayatta etkilerini görmeye başlarız. Çevremizdeki insanlarla, iş arkadaşlarımızla, partnerimizle, sevdiklerimizle, hatta kendimizle olan ilişkimiz bile bizimle birlikte gelişir. Konfor alanımızdan dışarı çıkmak için çabalarız. Çıktığımızdaysa gelişim ve büyüme alanına girmişizdir artık. Yeni şeyler öğrenir, kendimize yeni hedefler ve amaçlar belirleriz. Potansiyelimizi etkili kullanmaya çalışırız. Peki, ne demektir tam olarak gelişmek ve büyümek?
Bu oldukça kişisel bir deneyim olduğu için herkes için farklı öznel yanıtlar içerebilir. Ama genel hatlarıyla kişisel gelişim kendi potansiyelinin farkına vararak yaşamını bilinçli bir şekilde daha iyi bir noktaya getirmektir diyebilirim. Neler yapabiliriz peki bunun için? Her şeyden önce kendi zayıf ve güçlü yönlerimizi keşfedebiliriz. Buna ek olarak hayattan gerçekten ne istediğimizi belirlemeliyiz.
Bize çocukken anlatılan, ailemizin, arkadaşlarımızın, komşularımızın başarı tanımına göre bizden beklentisini kastetmiyorum. Zihnimizdeki bu sesleri susturduğumuzda biz ne istiyoruz bu hayattan? Bundan bahsediyorum. Bunları cevaplayabilecek kadar kendimize dair içgürüye sahip olduktan sonra, beceri ve yeteneklerimizle isteklerimizi birleştirip hedefler belirleyebiliriz.
ve tabii hedeflerimiz olduktan sonra da onların doğrultusunda ilerlemek gerek. Yani madem hedeflerimiz var artık, bu konuda ilerleme kaydedebilmek için belli beceriler geliştirip, gerekli bilgi tutum ve tepkilere sahip olmaya başlamamız gerek. Yani mesela bir örnek verirsem diyelim ben fen matematik konusunda gerçekten kötüyüm. Daha doğrusu bir öğrenme eğilimim olmadığı gibi isteğim de yok bu konuda. Ama çağın mesleği bankacılık ya da mühendislik diyelim. Yani ailemin benden beklentisi mühendis olmam mesela. Ama ben okumayı seviyorum. Edebiyat seviyorum. İnsanlarla iletişimim de çok kuvvetli aslında.
Hiç kendimi sorgulamadan onların istediğini yaparsam, mutsuz bir mühendis olabilirim belki. E, severek yapmadığım için de mesleğimi orada bir tutku eksik olur. Belki çok parlak bir kariyerim de olmayabilir. Ya da olsa da beni yine mutlu, tatmin etmeyebilir. O zaman ne yapmalıyım? Kendi eğilimim doğrultusunda, yani okumaya kısa sevdiğim, belki öğretmen olmayı düşünebilirim. Belki konuşmacı olmak adına bir şeyler yapabilirim bu hayatta. Kendimi geliştirebilirim, akademisyen olmaya çalışabilirim. Kitap yazabilirim.
Ama bunlar da tabii havadan böyle inen şeyler değil. Onlara ulaşmak için de bir şeyler yapmalıyım. Yani eğilimimi keşfettikten sonra ona ulaşmak için ne yapmalıyım? Hedeflerimi küçülterek belirlersem belki disiplini çalışmalıyım, her gün yazmalıyım, yazdıklarımı birçok yere yollamalıyım, stajlar yapmalıyım. Bunun gibi bir dolu şey yaparak ancak belki becerilerimi geliştirip, potansiyelimi keşfedip o uğurda ilerlemeye başlayabilirim. Yani buradaki önemli nokta ne? Kendi özner eğilimlerim, doğru tutusunda hedefler belirlemek ve o ortada emek vermek, beceriler geliştirmek. Şimdi tabii işte buradaki örnek üzerinden bakarsak da yine dediğim gibi elbette kişisel gelişim hepimiz için farklı olabilir zaten. Aristo da söyler bunu Nikomakos etikte. Bir aşçı için bu iyi yemek yapabilmekken bir terzi için iyi dikiş yapmaktır diye anlatır. Her insanın değerler ve arzular sisteminde kişisel gelişimin anlamı farklı olabilir. Zaten adı üstünde kişisel bir durum bu. Dolayısıyla neyi nasıl geliştireceğimiz de bize özeldir çoğu zaman. Yine de her insanın hayatını iyiye taşıyabilecek bazı ortaklıklar çıkarmak da mümkün. Neler olabilir bunlar mesela?
Duygularımızı daha büyük açıklıkla kabul etmek önemli bir adım burada. Çoğu zaman biz aslında o an ne hissettiğimizin bile tam olarak farkında değiliz. Duyguları adlandıramıyoruz. Kaldı ki tek bir duygu münferit bir şekilde var olmuyor genelde. Öfkenin içinde üzüntü, hayal kırıklığı, acı da olabiliyor mesela. veya mutluluk içinde kaygı bile barındırabiliyor. Öncelikle ne hissediyoruz? Yargılanmadan, şefkatli bir kabullenişle bunun farkında olmak gerek. Yani hislerimizi fark etmek ve ifade etmek. Duygularımızı anlayışla kabul ederken, onların bizi kontrol etmesi gerekmediğini bilmek de çok önemli.
Onları kontrol etmek adına tabii ki bastırmayacağız. Ama söz gelimi bir öfke patlaması yaşıyorken fevri hareketlerde bulunursak sonradan pişman olmamız da çok olası. Sakin olan, düşünerek hareket eden her zaman kazanır. Lokoterapinin kurcusu Viktor Frankl'ın sözleriyle, uyaran ve tepki arasında bir boşluk var. Ve o boşlukta bizim tepkimizi seçme özgürlük ve kudretimiz yatar. Tepkimizde de gelişme ve özgürlüğümüz saklıdır.
Yani, kısaca duygularımızın kuklası olmayacağız. Ancak bu şekilde tepkilerimizde özgür olduğumuzun farkına vararak gelişebiliriz. Buna ek olarak ne yapabiliriz hayatımızı daha iyi bir noktaya taşımak için? Madem zorluklar yaşamın vazgeçilmez bir parçası, yani onları hayatımızdan elimine etmeye çalışmamız yersiz, o zaman psikolojik anlamda dayanıklılık ve esneklik geliştirmeye çalışabiliriz. Daha önce bahsetmiştim bundan, psikolojide resilience dediğimiz kavram bu. Güçlükler karşısında duygusal baş etme yetkilerimizi geliştirdiğimiz müddetçe karşımıza çıkan engebeleri daha kolay yaşarız. Aynı olayı yaşayan herkes aynı şekilde etkilenmez.
Biri için travma sayılabilecek bir durum, bir diğeri için pek o kadar önemli olmayabilir. İşte bunun arkasında yatan sebeplerden biri de resilience dediğimiz, yaşadığımız olumsuz olaylarla baş etme yeteneğimiz. Bir diğer önemli adım, kendimizi tanımak ve değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul edebilmek. Bir balık hayatı boyunca bir kuş gibi uçabilmek isterse, bunun sonu ancak derin bir hayal kırıklığı ve hüsran olabilir. O zaman kendi becerilerimiz, yetenek ve eğilimlerimiz konusunda içkörüye sahip olmamız çok önemli.
Tabii ki sınırları zorlayıp besletebiliriz ama bir yere kadar. Bir elli boyu olup ortalama bir atletik yetenekle NBA yıldızı olma hayali kurmayacağız yani. Hedeflerle gerçekler arasında uçurum olursa bu bizi motive etmez, aksine paralize eder. Hedeflerimiz tabii ki yüksek olsun ama zıpladığımızda ucuna erişebileceğimize dair de inancımız olsun. Peki, kişisel gelişim yolunda bu hedeflere ulaşmak için başka ne faydalı olabilir bize?
Erteleme alışkanlığından kurtulmak ve zaman yönetimi konusunda gelişmek diyeceğim burada. Çünkü çoğumuzun büyük ve önemli hedefleri var. Ama erteleyip öteleyip duruyoruz. O olunca, bunu yapınca, mezun olunca, iş bulunca, birkaç sene çalışınca, çocuk sahibi olunca diye diye bir bakmışız ömür geçmiş. Bir de tabii ertelemeyi bırakıp yola çıktığımızda da iyi bir zaman yönetimi becerisine sahip olmak gerek. Gerçekçi bakacak olursak, Günümüzü, haftamızı doğru planlayıp, hedeflerimiz için belirli zaman dilimleri yaratmalıyız. Hayatımızın her alanında planlı programlı olmaya gerek yok. Sosyal hayatta plan programı hiç sevmeyen biri olarak söylüyorum bunu. Hani bazı insanlar her an her şeyi planlarlar. Ben bu insan hiç olamadım. O an canım başka bir şey isteyebilir, bu kadar katı yaşamayı sevmiyorum ben. Özellikle sosyal planlarda dediğim gibi. Anlık kararların da çok büyük değeri var bence.
Ama işte bu gelişim ve hedefler konusuna gelince orada zaman yönetimi çok önemli. Yoksa hep ertelene ötelene bir bakmışız bir arpa boyu yol gidilmemiş. Çünkü biz sıkışınca genelde bizi sıkan angaşmanlara, zorunluluklara yöneliriz. Onları tamamlamaya çalışırız. İlk olarak kendimiz için yaptıklarımızdan feragat ederiz. Hele bunlar bir de uzun vadeli planlarsa sürekli ertelememiz oldukça mümkün. O yüzden zaman yönetimi konusunda gelişmek de çok önemli.
Peki, genel olarak kendimizi geliştirebileceğimiz bazı konulardan bahsetmek istedim burada. Şimdi bir de buna ek olarak daha iyi bir yaşam için günlük hayatta ne gibi eylemlere odaklanabiliriz? Bunun hakkında birkaç pratik öneri sunmak istiyorum. Önereceğim ilk adım için çocuktan böyle bir alışkanlık kazanmama vesile olan aileme müteşekkirim. Kendimizi geliştirmek için yapabileceğimiz en değerli adımlardan biri okumak bence.
Kendi adımı, hayatımı değiştiren, şekillendiren başlı cetmenlerden biri okumayı sevmek diyebilirim. Tabi okumaktan kastettiğim yalnızca kişisel gelişim kitapları okumak değil kesinlikle. Herhangi bir kitaptan, herhangi bir türden, janradan söz ediyorum. Bu kitap olmak zorunda da değil.
Doğru bilgiye ulaşabileceğimiz herhangi bir kaynak çok değerli. Ömür boyu o çocuksu merakı korumak ve okumak, öğrenmek insanı en çok geliştirecek şeylerin başında geliyor. Okunacak tüm eserlerin, türlerin arasında benim için edebiyatın yeri de ayrı. Neden dersen? Geçen hafta Alper Hasanoğlu ile bir söyleşi yaptık. Narşizizm dizisinde konuştuk. Paylaşımlarımdan görmüşsündür belki.
Orada da açıldı bu konu. Bir noktada edebiyat okumanın yaşamımıza kattıklarından bahsederken bulduk kendimizi ve Alper Hoca, felsefe, sosyoloji ve edebiyat okumayan bir psikoloğun iyi bir terörist olamayacağını söyledi. Çünkü edebiyat, bize bir insanın hikayesini anlatırken iç çatışmalarını, arzularını, davranışlarındaki tutarsızlıkları da örnekler. Tüm bunları onunla birlikte deneyimlememize imkan tanır aynı zamanda. Bu yüzden bir kitap okuduğumuzda türü ne olursa olsun insan doğasına, bizi neyin harekete geçirdiğine, başkalarının dünyayı nasıl gördüğüne dair yepyeni şeyler öğreniriz aslında. Tarihe geçmiş büyük, önemli eserler bize aşk, korku, utanç, arzu, yaz gibi pek çok duygu hakkında birçok içgörü kazandırır. Ortak insanlığı hatırlatır. Yalnızca bununla kalmaz kelime dağarcığımızı, hayal gücümüzü, bilgi hazinemizi hepsini zenginleştirir edebiyat.
Bir de okumak demişken özellikle stoğacılıktan bahsetmek istiyorum. Birçok kez de bahsettim önceki podcast bölümlerinde. Psikolojik dayanıklılık, esneklik geliştirmek söz konusu olduğunda stoğacı felsefeye yönelmek çok faydalı olabilir. Çünkü stoğacılık, kendine hakim olma, sabır ve bilgelik yoluyla anlamlı bir hayat yaşamayı kendine şiar edinmiş bir felsefe. Hatta yalnızca felsefe demek yetmez, daha çok takip edilecek bir yol, pratik bir öğreti gibi. Stoğacılık değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmek konusuna vurgu yapar.
Çünkü stoacılığa göre bizi endişelendiren şeylerin çoğu kontrol edemediğimiz şeylerdir ve kontrolümüz dışında olan şeyler için endişelenmek beyhudedir. Önemli olan dış etkenler değil, olan biten karşısındaki ipsel tutumumuz ve tepkilerimizdir yani. Dışarıda olanı değiştiremeyiz, kontrol edemeyiz belki ama tutumumuzu ve tepkilerimizi değiştirebiliriz. Yani stoacılık insanın kendisi üzerinde ustalık kazanmasıdır diyebilirim ki bu kendini geliştirmek söz konusu olduğunda çok ama çok değerli bir öğretiler bütünü. Peki başka neler yapabilirsin kendini geliştirmek için? Daha önce hiç denemediğin, sana keyif vereceğini düşündüğün bir aktiviteye başlayabilirsin. Çünkü zaten bildiğimiz ve iyi yaptığımız şeylerin ötesinde bir şey yapmaya çalışmadığımız sürece sınırlı alanımızdan çıkıp büyümemiz imkansızdır.
Mesela bu yeni bir dil öğrenmek olabilir. Bir dil öğrenirken hem kendimiz üzerine çalışırız hem de farklı bir kültürü keşfederek dünyaya bakış açımızı zenginleştiririz. Dil öğrenmek ayrıca yeni seyahat ve iş alanaklarını da önüne açabilir. Zaman ve bütçe sıkıntısı varsa bugün artık çok güzel online kaynaklar var. Kısa bir araştırmayla daha uygun bir yol planını çıkarabilirsin kendine. Ama ille de dil öğren demiyorum. Her şey için geçerli bu.
Mesela daha önce hiç enstrüman çalmadıysan bir enstrüman çalmayı öğrenmeye başlayabilirsin. Veya fotoğrafçılık olabilir. Bir bitki edinip ona nasıl bakım vereceğini öğrenebilirsin. Herhangi bir şey öğrenmek bize yepyeni etkileşim ve iletişim imkanları sunar. Bizi zihinsel olarak geliştirirken insanlarla ortaklık kurmamızı kolaylaştırır. Konuşacak ve düşünecek alanlarımız artar. Kısacası yeni deneyimlere açık olmak ve insanlara yeni deneyimler sunmak kendini geliştirme yolunda atabileceğin mühim adımlardan biri.
Başka ne yapılabilir peki? Yazmak da yine okumak gibi geliştirici aktivitelerden. Günlük tutabilirsin mesela. Ne yapabilirsin günlükle? Kendine bir defter alıp günü aklındakileri yazarak başlayabilirsin. Bazıları gün bittikten sonra o gün yaşadıklarının notu almayı sever. Ben daha çok günün ilk saatlerinde yazmayı seviyorum. Çünkü bu sayede zihnindekilere boşaltılan ve günün geri kalanında daha iyi odaklanmanı sağlayabilir yazmak.
hedeflerini, hayallerini, hayatında olduğuna şükrettiğin birkaç şeyi, o gün neler yaparsan verimli ve güzel bir gün oldu diyebileceğini yazabilirsin sabah. Akşam yatmadan da günün nasıl geçtiğine dair birkaç cümle ekleyebilirsin. Günlük tutmanın kişisel gelişimle bağlantısı ne, ne gibi bir faydası var diye soruyorsan, yazmak duygusal deneyimlerimizi ifade etmenin ve anlamanın bir yoludur aslında. Hisleri kağıda dökmek stresi azaldır. Genel olarak kendimizi daha iyi, daha dengeli hissederiz.
Günlük tutmak öz farkındalığımızı artırır, zihnimizdekileri yazarak kendi düşünce ve davranışlarımızı daha iyi anlayabiliriz. Aynen meditasyon pratiğinde olduğu gibi, zaman içinde düşüncelerimiz ve davranışlarımızda belli örüntüler görmeye başlarız. Zayıf yönlerimizi ve güçlü yönlerimizi sanırız ve bu da bize gelişmek için alan açar. Dediğim gibi hedeflerimizi yazmak da hem odaklanmamıza yardımcı olur hem de tırmandığımız basamakları kişisel gelişim sürecimizi takip etmemizi sağlar. Hedeflerimizi yazarak küçük adımlara bölmek erteleme sorunu için de işe yarayabilir. Ayrıca güne yazarak başlamak yaratıcılığımızı da artırabilir. Eğer günlüğümüzde kimsenin görmeyeceği rahatlığıyla filtresiz yazabilirsek, yaratıcı düşüncemiz gelişir ve yeni fikirler ortaya çıkabilir. Peki, kişisel gelişim için bir de şunu diyeceğim. Gelişim yeni deneyimlere açık olmakla mümkün demiştim. Yeni deneyimlere açık olmanın bir parçası konfor alanından çıkmaksa diğer parçası da kendimizi ve başkalarını yargılamamayı öğrenmekten geçiyor. Sanırım mesleğimin bana öğrettiği en değerli şeylerden biri bu oldu. Yargılamamayı öğrendiğimizde aslında dünyada herkesten ve her şeyden öğrenebileceğimiz bir şey olduğunu da kabul etmiş oluyoruz.
Önyargılardan arınmış bir zihin yeni deneyimlere ve farklı perspektiflere daha açık olmamızı sağlıyor. Çünkü önyargı bizi yeni deneyimlere kapatır, savunmacıdır, benim görüşüm doğru der genellikle. Oysa her insan yanılabilir, biz de yanılabiliriz. Önyargılardan arınarak diğer perspektifleri dinlemek, Belki de yanıldığımız nokta fikrimizin değişmesine yarar. Ben yargılarla mücadelede terapilerde kullandığımız farkındalık egzersizlerini faydalı buluyorum. Günlük aktivitelerimizi farkındalıkla yapmak, düşüncelilerimizi gözlemlememizi sağlayarak ön yargılardan uzaklaşmamıza yardımcı oluyor çünkü. Bir diğer yapılabilecek şey ise eleştirel düşünceyi geliştirmek. Eleştirden kastım tabii ki yargılamak değil. Yani bu kadar anlattım şimdi eleştirine herkesi dermişim. Tabii ki yok yani kastettiğim şey daha çok sorgulamak. Kendi düşüncelerimizi elekten geçirmek. ki zaten eleştirmek kelimesinin kökeni de elek ve elemek sözlerinden geliyor. Tüm bunların ardından tekrar başa dönerek bir şey hatırlatmam gerek bölümü bitirmeden önce. Evet, bir yaşamı daha iyiye götürmek için her zaman fırsat vardır. Her yaşam daha iyiye götürülebilir. Ama bir yaşam her zaman iyiye gitmek zorunda da değil.
Hepimizin durgun olduğu dönemleri, yer yer gerilediği, nefes almaya ihtiyaç duyduğu, isteksiz olduğu dönemler olacaktır. Canın bir şey okumak, yeni bir şey öğrenmek istemeyebilir. Olabilir yani, gayet normal şeyler bunlar. Böyle dönemlerde kendimize karşı nazik olmamız da son önerim olsun öyleyse. Unutma, kişisel gelişim yeterli olmadığın veya mükemmelin peşinde koşman gerektiği anlamına gelmiyor.
Daha çok kendini olduğun gibi kabul etmen ve hayatında neler yapabileceğini daha derinlemesini araştırmak için bir zihniyet oluşturmanın anlamına geliyor bu. Zor dönemlerinde kendine neden bu kadar isteksizsin, neden hiç enerjim yok diye yüklenme. Bambaşka bir şeyle mücadele ediyor olabilirsin böyle zamanlarında. Ve emin ol en büyük gelişim ve büyümeyi de işte bu zor dönemlerde verdiğimiz mücadeleler sonunda deneyimleriz. Bu yüzden o halini ve deneyimini de yargısızca kabul etmeye çalış. Zor biliyorum ama bunun sana iyi geleceğini düşünüyorum.
Peki, kişisel gelişimin herkes için farklı anlama geldiğini, çünkü adı üstünde kişisel olduğunu söylemiştim. Öyleyse bölümü bitirirken sana sorayım. Senin için kişisel gelişim ne anlama geliyor? Hayatında değer verdiğin ve kendini geliştirmek için istediğin alanlar ne? Bu konuda neler yapmayı düşünüyorsun? Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek, yepyeni deneyimlerle kuşatıldığın, seni büyüten ve geliştiren bir yolculuğun olsun. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.