Podcast

39 - Kaygıyla Nasıl Baş Edebilirim?

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kaygı (anksiyete), çağımızın en büyük psikolojik şikayetlerinden biri. Bu bölümde, kaygının anatomisini, bedenimizle ilişkisini anlattım ve bu duyguyla baş edebilmek için farklı terapi ekollerinden 5 egzersiz paylaştım.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.031 kelime · ~15 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba, bu bölümde seninle kaygı duygumuza bakalım istiyorum biraz. Çünkü kaygı, yani diğer adıyla anksiyete, çağımızın en önde gelen ruh sağlığı şikayetlerinden biri şu an. Giderek artan sayılarda insan kaygıya bağlı sebeplerden psikolojik destek ihtiyacı hissediyor. Ve giderek artan sayıda çocuk ve ergenliğe de kaygı bozukluğu tanısı konuluyor bugünlerde. Peki neden?

Bunun bir nedeni tabii modern yaşamla beraber gelen ve yaşımın neredeyse her alanında ortaya çıkan belirsizlik yükü diyebilirim. Şehirleşme, toplumun geleneksel bağlarının zayıflaması, sosyal destek sistemlerinin değişmesi, medyanın dayattığı güzellik, başarı algısı, rekabetçi iş dünyası, ekonomik teknolojiler, başka sosyal medya, karşılaştırma kültürü... Bu tarz birçok etkinden bahsedebilirim. Bunlardan her biri büyük bir belirsizliği de beraberine getiren değişimler.

Transkriptin tamamını oku

Elbette eski dönemlerde, yani Antik Yunan'da yaşayan bir devlet adamıysanız da vardı kaygılarınız. İşte Rönesans döneminde yaşayan bir sanatçıysanız da vardı muhtemelen. İkinci Dünya Savaşı'nda bir Polonyalıysanız da, 18. yüzyılda Osmanlı Hareminde yaşayan bir kadınsanız da... Yani kısacası bu örneklerle anlatmaya çalıştım. Tarihte kim olursanız olun, kaygı her zaman vardı. Yoksa zaten bu kadar düşünür, filozof bunun hakkında bu kadar konuşmuş olmazdı.

Şimdi son dönemlerde tabii kaygının yaygınlaştığı çok konuşuluyor. Demin saydığım özelliklerden kaynaklı olması çok olası bunun. Özellikle son yıllarda sosyal medyanın büyük bir etkisi var. Ama bir diğer sebep de tabii bugün bu konuyu her zamankinden fazla konuşuyor olmamız. Yani damgalama dediğimiz o stigmatizasyon kalktı ortadan. Artık kaygı hissediyor diye birini ötekileştirmiyoruz mesela, ayıplamıyoruz. Ve insanlar bunu daha çok paylaşabiliyor böylelikle. O yüzden ulaşabildiğimiz veriler de arttı tabii. Yani insan sayısı da arttı bunu kabul eden. Ve bir de şu var tabii, gençler arasında artan kaygının aşırı korumacı ebeveynlikle de ilgisi var. Ki bu da biraz çağın ruhu biliyorsun. Bu helikopter ebeveynler dediğimiz hani sürekli çocuğun tepesinde olan ebeveynler. Her şey az önce saydığım kadar aşırı sosyolojik değil. Ebeveynlik algısı da ailede yetişen çocukların kaygı yaşamalarında etkili bir faktör. Yani hem kaygı bulaşıcı olduğu için kaygılı anne, kaygılı bir çocuk yaratabiliyor. Hem aşırı kaygıyla korunup kollanan çocuk ilerideki dönemde kendi kararlarını uygulamak konusunda da kaygı hissedebiliyor. Çünkü kendini yetersiz görüyor. Yani kararlar bugüne kadar hep onun adına başkaları tarafından alınmış olduğu için

karar verme mekanizması gelişmiyor yani kendine bu konuda güvenemiyor. Yani görmüşsündür tek başınayken kıyafet dahi alamayan, yani birine danışmadan hiçbir konuda karar veremeyen insanları veya belki sen de birçok kişi gibi öylesindir, bilemiyorum. Ama bu sebeple de yani karar verme inisiyatifi hiçbir zaman bizde olmadığı için bu yetimiz gelişmediği için de olabiliyor bu durum. Peki, kaygı ya da diğer adıyla anksiyet edediğimde senin aklına ne geliyor?

Senden anksiyete hissettiğin anları hatırlamanı istiyorum her şeyden önce. En son kaygılı hissettiğin anı hatırlamaya çalış mesela benim için. Başladığı anda ilk ne olduğunu hatırlayabiliyor musun? Tespit edebiliyor musun? Yani mesela sana endişe veren bir düşünceyle mi başlıyor anksiyete? Belki bu düşüncenin ardından miden bulanıyor, başın dönüyor, zihnin karıncalanıyor olabilir.

Veya tam tersi de olabilir. Önce bir fiziksel semptom ve bir kalp çarpıntısı deneyimliyor da olabilirsin mesela. Ve endişe veren düşünceleri bu fiziksel semptomla ardından fark ediyorsun belki de. Bu sorundan anlayabilirsin sanırım. Farklı insanlar kaygılarını farklı şekillerde deneyimleyebilirler. Ve tabii ki farklı bazı yöntemler farklı kişilere daha iyi gelebilir bu sebeple.

Ama burada birazdan paylaşacağım bilişsel ve üst bilişsel bazı egzersizler kaygılı anlarınla başa çıkabilmen için faydalı olabilecek diye düşünüyorum. Özellikle de akut olarak bu kaygıyı, stresi azaltmanı da etkili olan bu egzersizler genel olarak birçok kişiye iyi gelen, üzerine çalışılmış bilimsel metodlar çünkü. Ama bu egzersizlere geçmeden önce biraz anksiyetenin anatomisinden bahsetmek istiyorum. Yani bedeninle anksiyetenin arasında nasıl bir ilişki olduğunu tarif edeceğim biraz sana.

Öncelikle nedir kaygı? Korkuya oldukça benzer bir his aslında bu. Ama nesnesi korkuya göre daha belirsiz. Ve korku herkes tarafından tehlikeli olarak kabul edilen bir duruma karşı yaşanıyor. Ama kaygıda korkunun aksine kaygı duyulan konu çoğu zaman mantık dışı olabiliyor. Şöyle mesela karşımızda bir su aygırı gördüğümüzde korkarız. Ya bu su aygırı örneği.

Her gün Swagger'ı gördüğümüz için. Kaplan diyeyim. Karşımızda bir kaplan gördüğümüzde korkarız. Gerçi ona da her gün Mecidiyeköy, Levent metro hattında rastlandığını söylenemez. O yüzden neyse. Kaplan gördük ve korkuyoruz. Yani bu an duyduğumuz korku bizi hayatta tutan evrimsel bir adaptasyon sonucu ortaya çıkmış. Evrensel bir duygu. Korku tehlikede olduğumuza dair bizi uyarıyor. Duygumuza karşılık kaç veya savaş tepkisi veririz bizde. Vücudumuz bunu hissedecek şekilde evrimleşmiştir yani. Bizi güvenli bir alana kaçırır böyle bir durumda. Kaygı söz konusu olduğundaysa tehlike şu anda burada değildir aslında. Henüz gerçekleşmemiştir yani. Ya olursa şeklinde bir düşünce eşlik eder kaygıya. Bu yüzden kaygının zaman kipi gelecektir diyebilirim. Yani kaygı gelecekle ilgili endişedir.

Çok sevdiğim tabirle bir yerini kesmeden önce kanamakta diyebiliriz kalbi için. Ortada henüz bir kesik yoktur ama acıyı ve kanın akışını hissederiz bir nevi. Çünkü biz hayal kurduğumuzda, bir şeyleri olmuş gibi beynimizde, canlandırdığımızda beynimizin, bedenimizin bunu gerçeklik gibi algılama gibi bir durumu var. Buna dair de birçok bilimsel çalışma bulunuyor günümüzde zaten.

O yüzden de olmayan bir yarın acısını bizler hissedebiliyoruz. Peki o zaman gelelim bu duygunun bedenimizle ilişkisine. Neuroanatomi'nin bize gösterdiği şey şu, burada çok detaya girip sıkmayacağım merak etme ama, otonom sinir sistemimiz, parasympatik sinir sistemi, sempatik sinir sistemi olmak üzere farklı işlevlere sahip iki parçadan oluşuyor. Bunların ikisine de ihtiyacımız var bizim. Ama çağımızın hızlı işleyen temposunda parasympatik sinir sistemimizi ihtiyacı olduğu kadar çalıştırmamıza fırsat bulamıyoruz genelde.

Sempatik sinir sistemimiz ise genellikle sürekli uyarılıyor bu hızlı tempo içinde. İkisinin işlevleri arasındaki farkı anlatırsam bunun neden olduğunu da anlarsın sanıyorum. Sempatik sinir sistemimiz bizi harekete geçirir. Alarmın çaldığını duyduğumuzda sabahları bizi uyandıran şey bu aslında.

Vücudumuzu gerilime hazırlar, stresli durumlar karşısında etkin olur genellikle. İşte yemek yemem gerekiyor, işe gitmem gerekiyor gibi bizi eyleme sokan yanıtları veren kısmımız da bu zaten. En önemli işlevi ise hayatta kalmamızı sağlayan savaş ya da kaç tepkisinden sorumlu burası. Yani evrimsel açıdan hayati bir öneme sahip. Ama bir yandan da kaygının da kaynağı diyebiliriz burası için.

Parasympatik sinir sistemimiz ise öncekinin tam tersine her şeyi sakinleştiren parçamız. Beden olaylarında yavaşlatıcı bir etkiye sahiptir o da. Kan basıncını, kalp atış hızını, kan şekerini düşürür, göz bebeklerimizi küçültür, geceleri uykuya dalmamıza yardımcı olur. Ve işin belki de en önemli kısmı parasympatik sinir sistemin kendimizi güvende, sakin, rahat hissettiğimize devreye girer.

ve hayatımızda pek böyle hissetmiyorsa bu sistemimiz pek de çalışmaya fırsat bulmuyor olabilir. Kısacası bu iki sinir sisteminin birbirlerine tamamlayıcı işlevleri var. Birinin görevi diğerinin tam tersi gördüğün gibi. Ve her ikisi de beynin, düşüncelerin davranışlarında koordineli hareket ediyorlar. Yani düşüncelerin, davranışların, duyguların sinir sisteminden etkileniyor. Ve sinir sisteminde düşüncelerin, davranışların ve duygularından etkileniyor. Hepsi birbirine bağlı yani.

Diyelim ki kaygın endişe dolu bir düşünceyle başlıyor. Bu düşünce o an gerçekleşmiş bir olaydan kaynaklanabilir. Mesela topluluk önüne konuşma yapmana 5 dakika kalmış olabilir veya partnerinle bir tartışma yaşamış olabilirsin. Seni tetikleyen böyle bir olayın hemen ardından kaygı dolu otomatik düşünceler devreye girer genellikle.

''Eyvah, hazır hissetmiyorum. Ya konuşmanın ortasında donak alırsam, ya söyleyeceklerimi unutursam, insanlar hakkında ne düşünür?'' gibi mesela düşünceler dolabilir zihnine. Ve zihnin böyle bir tepkiye başladığı anda, sempatik sinir sistemin aşırı uyarılmaya başlar. Ve dolayısıyla da vücudunda adrenalin ve kortizol salınımı artar. Sempatik sinir sistemi dehşet içinde kalmana, kaygı içinde boğulmana neden olabilir.

Ve aslında bunu sana yardım etmek için yapar. Dedim ya yani tehlikeli veya tehdit içeren durumlar karşısında bizi korumak için var o aslında. Ama yardım etmek için gerçekleştirdiği tüm bu tepkiler destek olmaktan çok ruh haline zarar verir. Şimdi buna karşılık bana benim kaygım bir düşünceyle başlamıyor. İlk olarak duyguyla, panikle başlıyor diyebilirsin. Bu da olabilir. Dedim ya farklı insanlar ansiyeti farklı deneyimlerler. Ama bu durumda ansiyeti vücudunda bir hisle, fiziksel bir tepkiyle başlasa bile hemen ardından beynin devreye giriyor. Ve bu duyguyu, bu hissi doğrulayan, onaylayan bir düşünce bulmam lazım diyor aslında sana. Mesela kalbini hızla çarpıyorsa

Bunun bir nedeni olmalı diyor beynin. Kalp krizi geçirdiğini, kalbinin sıkıştığını falan düşünüyorsun mesela. Veya kötü bir şey olacağını düşünmeye başlıyorsun. Her halükarda anksiyete ister bir hisle ister düşünceyle başlasın. En nihayetinde düşünce ve hisler davranışlarımıza katkıda bulunuyor. Mesela topluluk önünde konuşma yapacağın örnekten gidelim.

Konuşmanı unutman nedeniyle insanların sana gülebileceğini, rezil olacağını düşünüyorsun diyelim. Bu düşünceler zihnindeyken konuşmayı ertelemek isteyebilirsin, hasta olduğum gibi bahaneler üretmek isteyebilirsin veya kötü hissettiğin için hiç çalışmak istemeyebilirsin. Tüm bunlar aslında bir kısır döngünün işaretleri. Bu tür davranışlar anksiyete için geçici bir bastırma işlemi görseler de aslında uzun süreçte kendine olan inancını, güvenini kaybettirip daha büyük kaygı sorunlarına neden olabilir.

Peki o zaman ne yapmalı? Şimdiye kadar sana ansiyetinin bedenimizde nasıl işlediğini açıklamaya çalıştım. Şimdi ise bilişsel davranışı ekoleden yola çıkarak bilişsel, üst bilişsel, davranışsal bazı egzersizleri paylaşmak istiyorum. İlk bahsedeceğim teknik temelini kabul ve kararlılık terapisinden alıyor. Cognitive Diffusion olarak geçiyor.

Türkçe kaynaklarda da bilişsel ayrışma diye çevriliyor genellikle. Bütün bilişsel farkındalık içeren terapi ekollerinde de benzer metotlar vardır bu arada. Sadece kabul ve kararlılık terapisinde değil. Peki nedir bu bilişsel ayrışma? Bizler genellikle düşüncelerimizle aşırı özdeşleşme eğilimindeyiz aslında.

ve onları zihnimizde gerçek yani mutlak hakikat statüsüne yükseltebiliyoruz. Yani nasıl? Bana hali hazırda çocukluğumdan beri sen bir şey beceremezsin dermiş mesela diye düşün ve bu yargılayıcı iç ses bende yer etmiş. En ufak bir atılım yapacağım, yeni bir işe girişeceğim zaman bu acımasız ses bir düşünce olarak beliriyor zihnimde. Bana sen bir şey beceremezsin, boşuna deneme, eline yüzüne bulaştıracaksın gibi şeyler diyor mesela.

ve ben onu bir şekilde zihnimde kodlanmış bir ses olarak değil de bu dünyanın mutlak bir gerçekliği olarak kabul ediyorum. Yani ben bir anda sırf çocukken bana böyle söylendiği için bir şeyi yapamayan, beceremeyen biri oluyorum bir anda. İşte zihnimizdeki düşüncelerimizi mutlak gerçeklik olarak kabul ettiğimizde ve bunu yapmaya alıştığımızda otomatik düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımızın üzerinde fazla kontrol sahibi olabiliyor ve diğer seçenekleri görmemizi engelleyebiliyor. Aslında bilişsel ayrışmayla yapmaya çalışacağın şey tam da bu. Düşüncelerinin yalnızca düşünce olduğunu farketmen yani. Bilişsel ayrışma

Düşüncelerinin içinden dış dünyaya bakmak yerine birkaç adım geri çekilip düşüncelerine dışarıdan bakman demek. Düşünceleri hemen doğru veya gerçek olarak kabul etmek yerine onları yalnızca fark etmek demek aslında. Peki nasıl uygulayabilirsin bunu? Aslında basit. Mesela zihninde başarısız olacağım gibi bir düşünce var ve bu aklından çıkmıyor. Sürekli stres yaratıyor bu sende. Başarısız olacağım demek yerine başarısız olacağımı düşünüyorum de mesela. Böylece kaygı yaratan bu düşünceyle aranda biraz mesafe yaratmış olursun.

Ve bunun yalnızca bir düşünce olduğunu, gerçek olmadığını fark etmeye başlarsın. Veya başka bir düşünceyi sakin akan bir nehirde, yüzen bir yaprağın üzerine iliştirdiğini hayal et. Kaybolana dek yavaş yavaş izle onu. Bu başta sana komik gelebilir bazen böyle egzersizler. Ama düşüncenin içine girmemek, ona karşıdan bakabilmek için oldukça etkili bir yöntem bu gerçekten. İnan bana ve dene lütfen.

Veya eğer yanında kağıt kalem taşıyorsan düşünceli bir kağıda yazabilirsin. Böylelikle onu zihninden çıkarıp kağıda dökebilir ve aranda gerçek anlamda fiziksel bir mesafe yaratmış olabilirsin. Bu da düşüncenle arana bilişsel mesafe koyma konusunda oldukça etkili bir yöntem. İşin güzel yanı bunu kullandıkça güçlenen bir kas gibi düşünebilirsin. Gözlemci zihninin sesi sen onu kullandıkça daha hızlı ve daha etkili bir şekilde yardımına koşmaya başlayacak çünkü.

Şimdi gelelim ikiye. Seninle paylaşmak istediğim ikinci bilişsel tekniğe duyuların değişken olduğunu hatırlamak adını verdim. Duygularımız gelip geçicidirler, üzerimize iz bırakırlar ama çevremiz, koşullarımız değiştiğinde, günümüz değiştiğinde duygularımız da kaçınılmaz olarak değişir. Kaygılı hissettiğin durumlarda kendini daha iyi hissetmeye başladığın zaman duygularının ne olacağını, nasıl olacağını düşünmeye çalışabilirsin.

Kendini yakın veya uzak bir gelecekte hayal et bunun için mesela. Sana şu anda kaygı veren durumun üzerinden belki haftalar, belki aylar geçmiş. Başka bir yerde, başka bir çevrede olduğunu hayal et. Ne hissediyorsun? Eğer mümkünse yaz bunları. Bir örnek ben vereyim mesela. Kendimi şu anda gergin hissediyorum. Bu duygular geçtiğinde ve değiştiğinde yeniden sakin hissetmeyi ve zihnimin yerinde açık olacağını bekliyorum gibi bir şey yazabilirsin.

Kaygıyı genellikle beklentilerimiz nedeniyle hissederiz. Gelecekle ilgili düşüncelerimiz, projeksiyonlarımızla ve kötü şeyler olacağını beklememizle ilgilidir bu çoğu zaman. Bu bahsettiğim düşünce egzersizi gelecek projeksiyonunun görüş mesafesini genişletmeye ve kaygı seviyeni azaltmana yardımcı olabilir. Unutma yani bu çok önemli. Duygular her zaman değişir ve bunu hatırlamak bile faydalıdır. ve genelde gerçekte olacak olan o katastrofik düşüncelerimizde hayal ettiklerimizden hep daha başarılı olabilirdir. Yani şöyle ki başımıza elbette kötü bir şeyler gelebilir ama büyük ihtimalle hayalimizdeki gibi dünyanın sonu olmayacaktır bu. Belki bundan birkaç sene sonra bizim için bu kadar büyük bir anlamı bile olmayacaktır. Yani insanın kendi içinde ürettiği kaos gerçek tehlikelerden çok daha büyük oluyor genellikle diyorum.

Ve geliyorum üçüncü tekneye. Buna da diğer duygularını hissetmeye çalışmak adını vereceğim. Kaygın yoğunlaştığında bütün odağını ve dikkatini de kendi üzerine çeker. Yani tüm algın kaygına yönelik olur. Güm güm atan kalbine, zihnindeki sonu gelmeyen felaket senaryolarına, vücudundaki soğukluğa takılıp kalabilir dikkatin yani.

Böyle durumlarda bedeninde olan biten diğer şeylere veya var olan diğer duygularına dair farkıdalığın azalabilir. Bir nevi kaygı çok yoğun olduğunda bedenindeki diğer değişimlerin, etrafta olan bitenin veya diğer duygularının üzerine örtebilir. Bu yüzden ilk olarak böylesi anlarda diğer duygularını aramaya, keşfetmeye çalışmayı önereceğim sana. Diğer duygulara dair farkındalık geliştirmen, endişe dışında neler hissettiğini fark etmeye çalışman önemli. Çünkü başka duygularımız da var. Neler hissediyorsun?

Üzgün müsün? Iskeli mi? Hayal kırıklığına mı uğradın mesela? Bu duygular da harika duygular değil, biliyorum. Ama yine de onları hissetmeye alan açtığında ansiyetenin bilişinde, farkındalığında kapladığı alan daralacak. Ve daha hafif duyguları, daha iyi hisseden duyguları hissedebilmen için kendine alan açmış olacaksın. veya kaygının diğer duygularının üzerini fazlasıyla örtmüş onlara erişemediğini düşünüyorsan bedenin üzerinden algılarına odaklanmayı deneyebilirsin. Vücudunda başka neler hissediyorsun? Oturduğun, ayaklarına bastığın yeri nasıl hissettiriyor sana mesela? Etrafta neler duyuyorsun, neler görüyorsun? Senin için odaklanması daha kolay şeylerse odağını kaygının elinden kurtarmak için bunları da deneyebilirsin. Bunlar hep grup terapilerinde de kullanılan tekniklerdir.

Ve şimdi de gelelim dördüncü bahsetmek istediğim egzersize, bu da ilhamını meditasyon pratiklerinden alıyor. Biliyor olabilirsin bunu, son zamanlarda meditasyon ve mindfulness teknikleri bilgisayar davranışı tp ekollerinin ilgisini kazandı. Ve üçüncü dalga terapiler de sıklıkla kullanılan teknikler bunlar. Ve işin ilginç yanı meditasyon sırasında gerçekleştirilen çoğu hareketin başta bahsettiğim parasympatik sinir sistemimizde doğrudan bağlantısı var aslında.

Bunlardan ilki nefesine odaklanman ve giderek nefes alışverişini yavaşlatman. Parasympatik sinir sistemi rahatladığın ve yavaşladığın anlarda aktif oluyor demiştim. Anksiyete anında nefes alışverişini yavaşlatman, ona odaklanman. hem o dağını kaygı yüklü düşüncelerle duygulardan kurtaracak hem de parasympatik sinir sistemine sakinliyoruz mesajını yollayacak. Benzer bir etkiyi göz kapaklarını indirerek, bakışlarını sakinleştirerek veya gözlerini kısarak hatta belki de kapatarak da elde edebilirsin.

Şiddetli korku anlarında veya vücudumuzda yüksek miktarda adrenalin salgılandığında çevresel görüşümüzü yitirdiğimiz anlar olabilir. Kısacası sinir sistemimiz görüşümüze etkiler. İşin güzel tarafı biz de görüşümüzü, bakışımızı değiştirerek sinir sistemimize sinyaller gönderebiliriz. Bu yüzden de bakışlarını rahatlatman, gözlerini kapatman, odağını tek bir noktadan çekmen, parasympatik sinir sistemine rahatlı mesajı gönderir. Son olarak da bir madde daha paylaşmak istiyorum seninle. Beşinci maddeye geldik. Şu ana dek genellikle kaygıyla akut olarak nasıl başa çıkabileceğini anlattım. Yüksek kaygı hissettiğin durumlarda kendini nasıl bu durumun içinden çekip çıkaracağına,

Nasıl bataklığa saplanıp kalmadan hareket etmeye devam edebileceğine dair egzersizler anlattım. Ama kaygının yaşam stilinle ve kendine, çevrene, dünyaya dair temel inançlarının oldukça yakın bağlantısı da var. Ve kronik yani tekrarlanan bir şekilde kaygı duygusuyla ilgili sorunlar yaşıyorsan işin bu tarafına da bakman gerekiyor. Çocukluk yıllarında oluşan bazı yanlış inançlar, genellemeler, biz yetişkin olduğumuza da algımızı çarpıtıyor. Yani çevremizi yanlış algılayabiliyoruz. Korku ve kaygılarımızı, varsayımlarımızı, ilişkilerimizi dahi kötü şekilde etkiliyor bu durum. Hatta kendimize atfettiğimiz değer, kendilik inancımız da bundan nasibini alıyor. Özellikle anne-babamızla ilişkimiz çok önemli bu konuda.

Hele kaygılı ebeveynlere sahibiz. Kaygı bulaşıcı bir duygu olduğu için bizim de kaygılı bir çocuk ve dolayısıyla kaygılı bir yetişkin olmamız çok beklendik bir durum. Bunlarla ilgili ileride yeniden kaygıyı ele aldığımız bir bölümde uzun uzadıya konuşabiliriz. Ama burada atabileceğin ilk adım için birkaç şey söylemek istiyorum şimdi. İlk adım bilişsel çarpıtmalarını fark etmenden geçiyor. Kaygı çoğu zaman başımıza ne geldiğinden çok ona verdiğimiz tepkiyle veya başımıza gelen şey dair zihnimizde beliren katastrofik düşüncelerle ilgili bir duygu.

ve bizi ızdırap veren bu düşünceleri çoğu zaman gerçekte olan bitenle pek de bağı olmuyor. Çoğunu kendi hayal dünyamızda uyduruyoruz veya gerçekliği çarpıtarak bir felaket senaryosu yaratıyoruz. Bu bilgisayar çarpıtmaları fark ettiğinde sana kaygı veren düşüncelerle arana mesafe koyman çok daha kolay olacak. Yanlış olanın, hatalı olanın sen değil, düşüncelerin olduğunu fark edeceksin.

Bu konuyu burada çok uzatmak istemiyorum çünkü daha önce bilişsel çarpıtmalarla ilgili iki bölüm paylaşmıştım. Orada uzun uzadı ya farklı bilişsel çarpıtmalardan ve bunlarla nasıl başa çıkabileceğinden bahsetmiştim zaten. Dinlediysen hatırlıyorsundur mutlaka ama eğer dinlemediysen seni Psikopatika'nın 24 ve 25. bölümüne davet ediyorum.

İlk bölümün adı Hayatı Zorlaştıran Otomatik Düşünce Kalıpları, ikincisi ise Hayatımı Zorlaştıran Düşüncelerden Nasıl Kurtulurum'du. Bu konularda daha derinlemesine bilgi almak istiyorsan bu bölümleri dinleyebilirsin. Bu bölümün sonunu Romalı stoacı filozof Seneca'nın sözleriyle kapatmak uygun olacak bence. Şöyle diyor Seneca, ''Korkularımız tehlikelerimizden daha fazladır ve gerçekte olduğundan daha çok hayal gücümüzün içinde acı çekeriz.'' Başta da söylemiştim, kaygı şu anda var olan bir tehlike değil, yalnızca bir tehlike ihtimaline karşı verilen bir tepkidir.

Seneca bence bu sözde bu tanımı yüzyıllar öncesinden çok güzel özetlemiş. Korkularımız gerçekten de etrafımızdaki tehlikelerden, tehditlerden çok daha fazla. Ve gerçekten de çoğu zaman hayal gücümüz, fantezi dünyamız nedeniyle çekiyoruz. Bu yüzden bu hayallerle arana zaman zaman mesafe koyman, onların yalnızca düşünceden, ihtimallerden ibaret olduğunu hatırlaman ruhuna iyi gelebilir.

Tabii ki şimdi bana ama benim endişelenmem için gerçekten geçerli sebeplerim var, sorunlarım öyle hayal aleminde değil, gerçekten başa çıkmam gereken ve karşılarında güçsüz hissettiğim sorunlarım var diyebilirsin. Haklısın. Ne benim burada söylediğim, ne Seneka'nın söylemeye çalıştığı sorunlarını küçümsemek anlamına gelmiyor aslında. Şu konuda açık olalım. Hayatımızda gerçekten büyük sorunlar olabilir. Beklenmedik bir durumdan, mesela hafif bir trafik kazası olabilir bu. Ödememiz gereken borçlar ortaya çıkmış olabilir. Zaten ekonominin halini biliyoruz. Veya bir yakınımızı kaybetme ihtimalimiz doğabilir. Çözmemiz gereken pek çok şey olabilir ve bunlar gerçekten zor şeyler de olabilir.

Ama şunu kabul edelim, aşırı kaygı bunları çözmemize yardımcı olmaz. En doğru kararları tüm beynimiz bir bütün olarak çalıştığında veririz. Aşırı kaygılı biri halindeyken ise savaş ya da kaç kararlarını alan amigdalamız kontrolü eline alır. Dikkat etmişsen Seneka acı yalnızca hayal gücündedir demiyordu. Gerçekte olduğundan daha çok hayal gücümüzün içinde acı çekeriz diyordu. Bu bizi ancak daha güçsüz kılar. Gerçekte var olan acıyla mücadele edebilmek için ise dayanıklı olmaya ihtiyacımız var.

Bölümü bitirirken sana sormak istediğim şey şu. Sen hayatındaki zorluklarla mücadele etmek için hangisini seçeceksin? Kaygı içinde paralize olmuş şekilde kararlar vermeye çalışmayı mı yoksa sakin bir farkındalıkla neler yapabileceğini keşfetmeyi mi? Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek kaygıdan uzak, huzur, neşe, sakinliğin bol olduğu günlerin olsun. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)