Podcast

S3E19: Bırak Yerde Kalsın

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz, 8 Mart öncesi küçük tatlı bir sinir krizinin eşiğinde.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.009 kelime · ~10 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na hoş geldiniz!

Evet, nasılsınız bakalım keranacılar? Bölüme başlamadan önce büromuzdaki herkesin ama herkesin 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü'nü kutlarım. Büromuzun kapsayıcılığını sorgulayan karşısında beni bulur. Geçtiğimiz günlerde büromuzun bir gülü, ''Severek dinliyorum, sadece kadınlar dinlemiyor yani seni.'' diye bir mesaj atmış.

Transkriptin tamamını oku

Günaydın. Cimcime, uykucu seni. Tabii ki. Biz bu büroda he, she, they binlerce insanız. En başından beri hem de ama erkek olduğunun altını çizme ihtiyacı duyan biriyle. Bak 50 bölüm olmuş. Vallahi ilk defa karşılaşıyorum.

Yemin ederim ne cevap versem bilemedim. Yani hem çok sevindim hem de sadece kadınlar dinlesen olacak yarram dememek için de kendimi de çok zor tuttum ne yalan söyleyeyim. Zaten kandaki female rage değerleri almış başını gitmiş. Zaten mart ayına girmiş olmanın verdiği bir patlamaya hazırlık var. Böyle mesaj atılmaz. Canparem, güzelim, bir tanem böyle övgü olmaz. Bak diğer düzgün adamlar hep töhmet altında kalıyor sizin yüzünüzden. Lütfen, rica ediyorum. Lütfen, birlik ve beraberliğe en ihtiyaç duyduğumuz bu dönemi sağ salim atlatmak için birbirimizden başka kimsemiz yok. Birlik ve beraberliğe en ihtiyaç duyduğumuz dönemden kastım da son 20, 25, 50, 80 sene ki aranızda 18-19 yaşında olan bürosunun gonca gülleri de var, biliyorum. Sakın zannetmeyin ki sorun sizinle ilgili. Tamam mı? Aman diyeyim. Ne zaman bir şeye canınız sıkılsa hep hatırlayın. Sorunun sadece %20'si sizinle ilgili.

%30'u aneyiz babeyizle ilgili, geri kalan %50'si tamamen çevresel faktörler. Çevresel faktörler karşısında yapabilecekleriniz sınırlı. E aneyi babeyi de değiştiremezsiniz. Maksimum işte ne yapalım artık bunlar da böyle diyebilirsiniz. E kendinizle ilgili de zaten 7-24 çalışıyorsunuz biliyorum. Ve bir kere daha Kadınlar Günü'nüzü kutluyorum.

Siz bu bölümü ne zaman dinleyeceksiniz tam bilemiyorum ama geçen sene iştirak edebilmekten onur duyduğum simli ve renkli gece yürüyüşümüze bu sene maalesef katılamıyorum. Bu konuyla ilgili içimde bir burukluk var, yok değil. Fakat o akşam çalıştığım için yürüyüşe katılamadığımı düşününce de vay be diyorum çalışabiliyorum işte zaten konseptin bir ayağı da bu değil mi? diyerek omzumdan öpüyorum.

Dünyanın en basit direnişi, işini yapabiliyor olmak. Bak, başka ekstra hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Bazen buna o kadar yabancılaşıyorum ki. Düşünsenize, kuliste hazırlanıyorum, sahneye çıkıyorum, bir saat konuşuyorum, hep beraber eğleniyoruz, alkış, selam, eve dönüyorum, sabah uyanıyorum, kahvemi koyuyorum, bir bakıyorum ki aslında ben direnmişim dün akşam sahnedeyken. Hiç kimse de söylemiyor, ben sonradan öğreniyorum. Farkında bile değilim direndiğimi bak. Belki hadi Özge, diren deseler ben o an öyle hızlıca direnemem. Yani insanlık hali.

Böyle farkında olmadan yapılan şeyler diğerlerine nazaran daha bir tatlı, daha bir hoş oluyor zaten. Sizin de aklınızın bir köşesinde olsun, öylesine yaptığınız gündelik bir aktivite hiç beklemediğiniz bir anda bir başkasının direnişi olabiliyor. Hatta yapmadığınız şeyler de direniş olabiliyor. Kendi kendine otururken çocuk yapmıyorsun mesela ve tebrikler. Direnişçisin. O kadar basit. Sartır'ın çok güzel bir lafı var. Laf mı? Neyse, düşüncesi mi diyeyim, ne diyeyim? Kendisi diyor ki... Sartır

1905'te doğmuş ama ondan çok önce Ziya Paşa şöyle ifade etmiş zaten... Lafa bakılmaz. Ya... Ya siz bunu anonim bir atasözü sanıyordunuz değil mi? Vallahi ben de. İlk defa atası belli bir atasözü görüyorum. Neyse neticede hepimiz biliyoruz ki en çok neye vakit ayırıyorsan olsun abi gibi bir yere geldik yani. Buyurun bakalım sohbete, bürosunun gülleri. En çok neye vakit ayırıyorsunuz? Şu hayatta en çok neyle vakit geçiriyorsunuz? Ben çok çok basit bir hesapla en çok vakti

Çamaşıra ayırıyorum. Evet. İstediğin işi yap, istediğin yere git. Direnme ya direnme, günün sonunda o makineye çamaşır atarken buluyorsun kendini ya. Beni var eden şey çamaşır yıkamak mı o halde? Ben bu dünyaya renklileri, beyazları, siyahları, havluları, iç çamaşırlarını, kazakları ve kotları ayırıp ayırıp yıkamaya mı geldim? En güzel kokan, en kaşındırmayan, en uzun süre giden o yumuşatıcıyı bulmak mı benim amacım?

Eylemlerin beni var ediyorsa, maalesef durum bu çünkü yani ben iflah olmaz bir çamaşır yıkayıcısıyım. Hatta etimolojik kökenine baktım, Farsçadan geliyormuş bu kelime. Orijinali cameşur. Came giysi, şur yıkayan demek. Bak gittikçe kötüleşiyor. Ben dümdüz çamaşırım. Ben. Çamaşırım ben. Ay ortadan ikiye yırtacağım şimdi kendimi Ayşe teyzenin acesiz yıkanan çarşafları gibi.

Ha dere kenarında külle mi çitiliyorum çamaşır? Hayır. Merdanelerde sıkıp sağa sola mı seriyorum? Hayır. Altı kişilik bir aileyle mi yaşıyorum ben evde? Hayır. Altına sıçan biri mi var? Koltuklara yaşayan kedi mi var? Hayır, hayır, hayır, hayır. Bir insan bu hayatta karşısına çıkan tüm zorlukları aşıp

Bir çamaşır sepetine kaybedebilir mi ya? Tüm akıl sağlığını bir kere de tümden kaybetmemeli. Değil mi? Ben bu yaştan sonra delireceksem de sebebi bu olsun istemiyorum ben. Ben sadece bunu en az benim kadar düşünen biri daha olsun istiyorum. Böyle bir ilişki manifesti bu yaştan sonra. İşte oluyor.

Yıllar yıllar önce hayalimiz toksik olmayan o masküleni bulmakken, bu hayal, dur bir bölüm diziyi izleyene kadar makineye bir posta çamaşır atayım da yıkanır cümlesini kurabilen bir maskülen bulmaya evrildi. Hayat beni buna mecbur bıraktı. İnsanlar birbirinin boyuna, posuna, zekasına, yok efendim mizah duygusuna, günaydın mesajına bakıyor. Bense kafasının bir köşesinde çamaşır yıkamam lazım düşüncesiyle dolaşan o adama yükseliyorum.

Ne? Renk mendili de mi kullanıyorsun? Ne? Çamaşır makinesi için özel temizleyicin mi var? Haftaya perdelerimi atıyorsun! Sus! Sus ve öp beni. Ev işi yapan erkek kadar seksi bir şey yok biliyor musunuz? Anlayamazsınız. Ben bu ev seksilerine yükseldikçe çamaşır yıkamayan herkes, herkes sinirimi bozmaya başlıyor. Keşke yerdeki çamaşırlar dile gelse de onları görmezden gelen insanlar önlerinden geçip gidiverirken birden slogan atmaya başlasalar.

Kötüyüz, haklıyız, yıkanacağız. Donlar, havlular, doksan derece. Kotları ters çevir, düşük ısı Son birkaç senedir bu konuda bence haklı bir savaş veriyorum ve haklı olduğum için de savaşmayı bırakamıyorum. Savaştıkça hırslanıyorum, hırslandıkça dişlerim kamaşıyor. Haklılığın öfkesinden de çok çok korkuyorum. Haklı olmanın bünyede yarattığı o tatmin bir süre sonra içimde bir katılaşma başlatıyor, böyle bir donukluk. Çünkü bir insan haklı olduğunu düşündüğü sürece her şeyi yapabiliyor.

Ve bence bu çok karanlık bir duygu. Bir o kadar da çekici. Vallahi karşı konulamaz bir şey, maalesef. Haklıyı haklılığından vazgeçirmek de mümkün değil. Bir çocuğu oyunun ortasında eve çağırmak gibi bir şey bu. Hayır ya, biraz daha ne olur. Daha yeni haklı olmuştum ya. Bana ne ya, hep böyle yapıyorsun. Haklıyken haksız duruma düşmek de tüm bu duygulara inat gibi o kadar kolay ki, kaşla göz arasında oluveriyor. Haklılığın öfkesi o yüzden korkutuyor beni. Aa diyorsun, e rezil oldum şu an.

Ne güzel haklıydım. Şu an hiçbir önemi kalmadı. Keşke, sükûnet içerisinde bir haksız olsaydım madem. Kendimi yıprattığıma değdi mi? Bazen jest ve mimiklerimi, ses tonumu, seçtiğim kelimeleri devre dışı bırakan bir filtre olsaydı keşke diye düşünüyorum. Her şeyden çok istiyorum ara ara bunu. Böyle çatık kaşlarımı, hatta bazen kalkmış sağ kaşımı bir hizaya soksun. İşte belli bir decibelden sonra sesim yükselemesin, ettiğim küfürleri sessize alsın. Böyle güzelce biplesin gündelik yaşam içerisinde. Böyle yapışkan bir bant, bir nikotin bandı gibi.

tartışmayı kazandığım belli olduğunda o zafer sarhoşluğuyla götüm başım ayrı oynamaya başladığında ben şak diye yapıştırıvereyim koluma çünkü zaman geçtikçe haklı olmak yetmemeye başlıyor karşı taraf neden haklı olduğunu anlamadığında mesela ne anladım öyle haklılıktan keşke haksız olsaydım daha iyiydi en azından mağdur olurdum onu yata yata yaparsın mağduriyetten kolay ne var burada bu sınırlar içerisinde içtiğimiz her yudum su iki hidrojen bir oksijen bir mağduriyet oh hadi bakalım için su verenlerimiz çok olsun Karşı taraf argümanlarımı anladı mı? Ya anlamadıysa? Ya sırf, aman Ali Rıza Bey, tadımız kaçmasıncı biri olduğu için anlamış gibi yaptıysa? Mevzu uzamasın, kafası açılmasın diye sustuysa? Ya bir insan diğerini en fazla ne kadar töre edebilir ki? Nereye kadar edebilir? Ben her şeyimi anlayışla karşılayan biriyle çok uzun süre vakit geçirdiğimde, bir noktada beni siklemediğini düşünürüm.

İçimden bir ses bağırmaya başlar. Hey! Pardon bakar mısın? Bak buraya. Pardon bakar mısın? Dilenci değilim, para istemiyorum. Küçük bir kavgamız var mıdır acaba? Bir minik tartışabilir miyiz? Ne olur, lütfen. İçimdeki sesler zaten buradan oraya yol olur da, o ayrı. Bu haklı sesin yavşaklığı hakikaten çok tehlikeli. Ona ayık olmamız lazım. Ayık olmamız şart. Bu sesin bana haklılığı yaşatma biçimini sevmiyorum.

El vermiyor ya Özge'min o minnoş yüreği, el vermiyor, o Özge'm. İç seslerden biri sustu diye sevinirsin, hop başka bir köşeden diğeri başlar işte böyle. Maşallah Allah muhabbetiniz artırsın çocuklar. Bir gün ne yapalım biliyor musunuz? Canım iç seslerim, Özge'sinin gülleri, ne yapalım? Siz aranızda tanışın, anlaşın, artık boş zamanlarınızda halı sahaya mı gidersiniz ya da işte şöyle güzel bir ko... Heh, kora başlatın. Ne dersiniz? Vallahi size de meşgul olur ya. Ha? Ben çünkü hangi birinize uğraşacağımı şaşırmışım artık.

hep beraber güzelce, hanginiz soprano, hanginiz alto, teker teker başımı şişireceğinize acapella şarkılar söylüyorum. Bir de dikkatimi çeken bir şey daha var. Taraflardan biri haklı olunca, diğeri haksız olmayabiliyor. Yani kapan alır gibi bir durum yok yani. Bazen iki taraf da haklı olabiliyor. O ne öyle? Allah sen. İnsanın kafasını en çok bu karıştırıyor zaten. Baskın basanın mesela. Bak orada net. Haklı olmak için haksız birine ihtiyaç yok. E nasıl çıkacağız işin içinden o zaman? Ama ilk kim haklıydı? En, en, en önce kim haklıydı? Hadi bakalım uğraş dur. O da kendine göre haklı.

Bu cümleyi ilk kim bulduysa hem Allah razı olsun hem de onu Allah bildiği gibi yapsın. Bela okuyamadım bak. O da kendine göre haklıymış. Herkes kendine göre haklıdır. Bir insanı şalterleri kapatıp alayına götürecek raddeye getirmenin öyle çok çeşidi var ki. Yani bazen ne yapsa yaranamadı bir ana baba, bazen ekmeği bir anda linit kömüre çeviren bir tost makinesi, bazen boka bakar gibi suratına bakan bir kasiyer.

Bazen burnundan getiren bir cumhurbaşkanı, bazen böyle mi çıkacaksın dışarı diyen bir sevgili, bazen de küçük bir dağa dönüşen kirli sepete. Evet, bu küçük dağları ben yarattım. Biriktirdim, biriktirdim, hep içine attım kirli sepetini ve işte şu an buradayız. Şalterlerimin kapanmasına şu kadarcık var. Elimde tuttuğum bir çift kirli çoraba yenilmek üzereyim ben. Tek yapmam gereken bu bir çift çorabı sepete asmak ve hayatıma devam etmek. Seni siklemeyeceğim, çamaş tepe. Bugün bu çamaşırları ben yıkamayacağım. Yanına yaklaşırsam yenilirim sana biliyorum. O yüzden uzaktan elimdeki çorapları şöyle hafif bombeli, ne hızlı ne yavaş bir şekilde fırlatıyorum. Çoraplar çamaş tepenin zirvesine konuyor ama maalesef çok kalmıyor.

Önce gömlekler, sonra tişörtler, en son donların üzerinden seke seke seke yere düşüyor. Alacak mıyım onları oradan? Almayayım. Almayayım. Ne olur, almayayım. Çünkü, çünkü yerden çorapları alırken, dur diyeceğim şu gömleği de alayım. E tişört de onunla aynı renk. Kotları da atayım o zaman diyeceğim. Aman canım elimde yıkamıyorum ki. Makineye atacağım, bir saatte yıkayacak. Oradan alacağım, kurutmaya atacağım. Kurutma makinesinin filtresini temizleyeceğim. Su haznesini boşaltacağım. Yumuşatıcının azaldığını fark edeceğim. Azalan yumuşatıcıdan sipariş vermek için elime telefonu alacağım. Bir tek yumuşatıcı söyleyemem. Sepet tutarına ulaşmak zorundayım. Evde başka ne eksik var buna bakacağım. Buzdolabının karşısında bulacağım kendimi.

Uzun uzun da duracağım. Boş durma diyeceğim. O sırada elime bir bez alacağım. Buzdolabının raflarını sileceğim. Yumurta organik. Toz bezini rafta bırakıp sepete unlu yumurta ekleyeceğim. Birkaç demet yeşillik. Belki iki kutu ton balığı sepet tutarına ulaşamayacağım. Meyve. Meyve alamam. Meyve alamam. Bir tane daha elmanın gözlerimin önünde pörsümesine tahammülüm kalmadı. Nasıl yapalım? Çöp poşeti. Buzdolabı poşeti. Küçük buzdolabı poşeti, kilitli buzdolabı poşeti. Çok az kaldı. Bir şey daha. Sepete bir şey daha. Mandalina. Kampanya var. 3 kilo ama. 3 kilo mandalina. Yapma Özgem, yiyemeyiz o kadarını. Vitamindir be, al yenir be. 3 kilo. Yenir mi? Yenir ya. Yenir herhalde. Dünyanın en kolay soyulan meyvesi zaten. Yiyemediğimde de kolonya yaparım. Mandalina ile.

Öğrenirim. Ne var kolonya artan mandalinayla? Evet, mandalinayla. Hop, dirililayla, laylaylilaylom. Benim sevgilim neden yok oldu? Şu dünyanın düzenine bak. Şu dünyanın düze- Düzenini sikeyim. Ben bu dünyanın düzenini sikeyim. Dur.

Kal, kal oradan. O çorapları yavaşça yere bırak. Bırak. Bırak yerde kalsın hepsi. Hepsi. Her şey. Delirme tamam. Delirme. Kendine gel. Delirme. Delirecek zaman değil şu an. Hele evde tek başına. Asla. Asla. Madem delireceksin, çık dışarıda delir. Kayıp Eşya Bölüsü. Özgü Özel. Sevgiler.

Ben seni de sevmedim Adem Doğruyu duymak istiyorsun madem Alt tarafı bir elma yedik beraber Zehri zıkkım oldu bize bal badem Adem sen olmaz, Adem sen olmaz Birine uyacak öbürüne

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)