
2.508 kelime · ~13 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo kayıp eşya bürosu buyurun. Bir saniye aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour kayıp eşya bürosuna hoş geldiniz. Nasılsınız bakalım bürosunun bir sahneleri? Ne yaptınız görüşmeyeli? Çiçek gibi izlemişsiniz. Yorumlardan onu anlıyorum öncelikle ve en kalbi teşekkürlerimi sunuyorum. Böyle aklı başında, farkındalık sahibi, sevgi saygı dolu kitle herkese nasip olmaz. Abone olan parmacıklarınıza sağlık.
Çayları koymadan önce safları da sıklaştıralım madem. Çünkü aramıza yine dinleyiciler katılmış son 10 günde. Gülbahçemiz gitgide büyüyor ki zaten amaç da biraz buydu bu arada. Yenilere hepimizin adına hoş gelmişseniz diyorum. Gerçi yeni başlayanlar da ta ilk bölümden başlayıp sırayla dinliyormuş. Yani 50 küsür bölüm dinleyecekler. Ortalama 10 dakika desek bir bölüme. 500 dakika. Toplam böl 60'a. Sıfırlar gitti. 50 bölü 6. Dur bir dakika yapabilirim kafadan. Bir dakika ben de kalayım. 6 kere 8, 48'de bunu hatırlıyorum.
8 küsur saat diyelim. Tüm bölümleri dinleyip büromuzun haritasını çıkarmak için gerekli süre sadece 8 saat. Bir iş günü. Helal! Sizlere bu bölümü başlıktan da anlayacağınız üzere Tiflis'ten yazmaya başladım. Fakat sonunu yine İstanbul'dan başka bir yerde getiremedim. Peki benim Tiflis'te ne işim vardı? Hiçbir işim yoktu biliyor musunuz? Hayatımda ilk kez tek başıma herhangi bir amacım olmadan
Aylaklık etmeye oturduğum yerden kalkıp başka bir ülkeye gittim. Ne kadar garip bir duyguymuş. Yani güzel ama garip. Tek başına seyahat etmekten ne gibi bir farkı olabilir ki diye düşünmüştüm açıkçası biletleri alırken. Sonuçta bin kere gitmedik mi turneye arkadaş ziyaretine yanımızda kimse olmadan.
Halbuki bir yere ayağını ilk bastığında oraya neden gittiğini bilmenin verdiği başka bir özgüven oluyormuş. Duruşun dik, yürüyüşün sağlam, pasaport kontrolünde bir havalar, bir şeyler... Ama amaçsızca kalkıp dilini bilmediğin, tabelalarından tek bir harfi seçemediğin bir ülkeye, bir şehre gelmek... Yani amaçsız dememeliyim aslında. Bir amacım var sonuçta. Yalnız kalmak, avarelik yapmak, biraz kendimi dinlemek falan... Kendimi özledim.
Kendim kim o zaten sürekli değişiyor. Fakat hiçbir şey olmadığım bir versiyon var bir yerlerde. Sevgili, arkadaş, komedyen, evlat, abla, kiracı, danışan, hatta bürosunun gülü bile olmadığım bir versiyonum var. Nötr Özgem diyelim. Ve ben onu çok uzun zamandır görmüyorum. Elime çamaşır almadan, kargocuya duşta yakalanmadan ya da buzdolabını açıp boş boş bakmadan
''Eee yeni set yok mu?'' sorusunu duymadan bir 7 gün geçirmekti niyetim. Bunun kalkıp bir yere gitmek, biraz uzaklaşmak için geçerli bir sebep olacağına kendimi bile ikna edemedim ben bir süre. Ay götüm, ee uzaklaşacakmış. Ne oldu taş mı taşıdın? Oraya vereceğin parayla daha işe yarar bir şey yapardın. Susar mısın lütfen şu an? Ya bir de çocuğun olsaydı? He? O zaman da böyle basıp gidebilecek miydin bir hafta? Dönem ortası, okulu var, ödevi var, beslenmesi... Hadi bunlar yine birine devredilir. Vay anam beni bıraktı gitti, benden sıkıldısı. Baba, annem bizi artık sevmiyor musun? Nıç nıç nısı, sosyal baskısı, çocuğun terapi masrafı, bağlanma problemi... Ay lütfen susar mısın şu an?
Çoluk çocuk sahibi olan bürosunun güllerine de tekrar Allah güç kuvvet versin. Daha pasaport kontrolünde başladım ben aptallaşmaya. Yanımda kimse olmaması değil ha beni aptallaştıran, ya da anlamadığım bir alfabe dil falan da değil. Beni aptallaştıran şey, kendimi ikna edememiş olmam. Boş boş sokaklarda yürümeye gitmenin de bir ihtiyaç olduğunu, Paşa gönlün içinde bir şeyler yapabileceğini nasıl içselleştirsin orta sınıf çocuğu? Hangi ara anlasın bunu? Bize bu konsept çok çok sonra geldi. Tepeden indi resmen. Aylaklığın verdiği mutluluğa erişmek için önce bu kültürel hendeyi atlamak gerekiyor. Özgeniz de pek atletik biri sayılmaz.
Elin Fransız'ı flaneur demiş önüne bakmış. Flaneur. Bakın sözlük anlamı ne diyor. Flaneur, aylak, başıboş anlamlarını taşımasının yanı sıra yine Fransızca flaneur kelimesinden türetilen bir kelimedir. Flaneur ise oyalanmak ve aylaklık etmek anlamlarına gelir. Bu tabirin hayatımıza girmesine edebiyasın büyük katkısı olmuştur. Kitap yazmış üstüne, kitap. Uzun uzun açıklamış. Hazır mısınız? Okuyacağım. Bu kitap tanıtım yazısını baştan sona okuyacağım. Dileyenler bu kısımda çarpı iki hıza alsın, taksın vitesi. Dileyen de vitesi boşa taksın. Böyle yani bunu bir çeşit beyaz gürültü gibi, bir ambiyans sesi gibi düşünsün. Sakinleşebilir. Derin bir nefes alın. Başlıyorum.
Modern kentlerin, insanı görünmez kılan cümbüşü içinde görünür olma arzusunun görkemli bir tirada ihtiyacı vardır daima. Özellikle de yüzeysel yerleşiklik cehenneminin her yeri sardığı bir dönemde. Var olmak, algılanmış olmakla lanetlenmiştir artık. ve boş zamanların erdemini hesaplı kesinliklere kurban etmiş bir uygarlığa inat, zamansızlığın efendisi olan aylaklığın esaslı bir övgüsü yapılmalıdır şu halde. Dahası, böyle bir övgüye her zamankinden daha fazla arka çıkılmalıdır. Çünkü aylaklığın erinci, düzenin ve mutlak değişmezliğin değil, rastlantısallığın ve apansız karşılaşmaların hesapsız harcama kalemine kayıtlıdır.
Buraya kadar Metni Feyyaz Yiğit yazmış gibi görünüyor. Olsun devam edelim. Yersiz yurtsuzluğun güven telkin etmeyen ama özgürleştiren toprağına buyur edilmiş her düşüncenin yolu er ya da geç aylaklığın muazzam bakışının gücüyle kesişmek zorundadır. Asla yerleşmeyin der o kadim yazgı. Gezinmenin sonsuzluğa kapanan döngüsünde kalın hep. Çünkü ancak oradayken ve onunla birlikte kazanır bilince saplanıp kalmış sabit yargıların kökü. Değil mi ki?
Değil mi ki gösterişli boş zamanların yüzeyinde biriken görüntüde, gezgin düşüncelerin boş inançları boşa çıkaran kilden anıtı yükselir. Düşüncenin kilden anlatısıdır bu. Tasarlanmış, ince ince düşünülmüş her düşünce gibi çabucak dağılıp gitmelidir. Yabancılaşmış ve yabancılaştırıcı güvensizliğin karşısında Ayla'nın temsil ettiği şey de, Taslaman budur işte. Kalabalıktaki adamın, muhayyel varlığının ete kemiğe bürünmüş silüeti, çağın örselenmiş belleğinde düşüncenin sonsuza dek kayboluşuna karşılık sonsuzlukta kaybolmanın düşüdürü asıl doğrulanmayı bekleyen, öznesi aşınmış bir tahayyül gücünün yeniden ve geri dönüşsüz biçimde peşine düşülmesine, dahası, böylesi bir aranışın hiç bitmeyecek öyküsüne odaklanıyor elinizdeki kitap. Kitabı merak edenler için ayrıntı yayınlarından çıkan filan öyle düşünce. Yani okey, devam ediyorum. Son, az kaldı. Bu nedenle de zamanla değişen, başkalaşan algılama ve görme biçimlerinin mahiyetini kavramaya çalışırken, yolu üzerinde karşılaştığı her çarpık imgeyi sürekli biçimde, çağcıl bir iştihada tabi tutmaya alıyor gündemine.
Ay hayda! Yani buraya kadar iyi geldik. İçtihat nereden çıktı şu an? İçtihat ne şu an? Hadi ötekilerini el yordamıyla bulduk. İçtihat bir saniye. Bir dakika. İçtihat. İçtihat nedir? Heh. İçtihat'ın lügat manası meşakkate tahammüldür. Allah razı olsun. Yani hadi meşakkat tahammül. Bunları yine kullanıyoruz da lügat manası demek de artık biraz şov ya. Artık. Son düzlük. Ez cümleye. Şükür! Şükür daha yeni geldik ez cümleye. Ez cümle, yer değiştirme itkisinin yersiz yurtsuzluğa yazgılı serüveninin felsefi sosyolojik görüngesi etrafında kümelenmiş bir dizi toparlayıcı, çerçeve kurucu metni bir araya getiriyor filan öyle düşünce.
elinin altındaki dünyayı son derece çekilmez ve dayanılmaz bulan huzursuz bilinçler, bilgisizlikle ve büyük bir aymazlıkla sürdürülen bir hayata esaslı bir güzergah arayanlar için son bir öneri. Çünkü yol belki de esirgenmiş mutluluğun kol gezdiği bir dünyada gitmenin ayak ucuna dek inen bir kelimedir. Belki de dur durak bilmeden akıp giden bu tekinsiz gidişe en iyi onun içindeyken ve yoldayken katlanılabilir. Tıpkı yalnızlıkla ancak bir başınayken baş edilebileceği gibi. Şu son cümleyi en başta kursa, değil mi? O güzel, son cümlesi güzel. Tıpkı yalnızlıkla ancak bir başınayken baş edilebileceği gibi. İyi misiniz? Burada mısınız hala? Bir ufak reklam vereyim, bir bardak su için kendinize gelin, devam edeceğim.
Evet, Batı'nın avarelik tanımını dinledik. Bir de doğununkine bakalım. Farsça avarenin lügat manası. Kayıp, evinden uzak düşmüş, derbeder, başıboş. Bitti. Bu kadar. Al buyur. Derbeder, başıboş, evinden uzak düşmüş, kayıp. Benim Anadolu genleri bunca tanının içinden tabii ki başıboş kelimesini havada kapıyor ve pasaportuma çıkış damgasını vurdukları gibi içeride dizlerini dönmeye başlıyor. Ağıt yakıyor soba başında. Vay benim Özgem avare oldu, meczup oldu Özgem. Gitti. Aklı melekeleri gitti. Kırklara yedilere karıştı Özgem. Vay.
Kurban olayım susar mısın şu an? Yedi gün. Üç, dört günde değil ha, yedi gün. Yedi gün tabii, ay ne uzun süremiş. Adama sorarlar seni yedide durduran ne oldu diye. Bir hafta diye başlarsın, bir bakmışsın hop bir ay olmuş. Bunu ertelemeci başı olanlar çok iyi anlar. Tek başına tatile çık maddesi. Mesela ben bu kararı sanıyorum yani yalan olmasın 2018 civarı verdim gibi kaldı aklımda. Ha çıktım, ha çıkacağım diye altı sene geçmiş. Hadi ikisini pandemiye tutturdun, yine dört sene ediyor. Bu düşüncelerle beraber
Gürcü toprağına ayak bastım ve kendime bir şarap dükkanını attım. Bu rafine kitlede herkes kimsenin inandığına karışmıyor, biliyorum. Ama hani yeni gelenler için de bir minik altını çizmek istedim. Allah kabul etsin hurmasının gülleri.
Size oradayken eş zamanlı olarak uzun uzun Tiflis'ten bahsetmeyi çok istedim gerçekten. Fakat bir kere daha anladım ki ben bir anın içinde henüz o anı yaşarken daha ben kendim yaşarken uyandırdığı duyguları düşünceleri anıları ayıklarken kafayı toplayamıyorum hiçbir şey anlamıyorum ki zaten o zaman yaşadığımdan. Bizim işimiz geçmişle yakın geçmişle uzak geçmişle ama mutlaka geçmişle geçip gitmişle önce yaşanacak sonrasına bakarsın. Bu eskilerin seyahatname, yenilerin vlog olarak aktardıkları bu tarz içerikler benim açımdan sanıyorum bir demans barikatı, bir Alzheimer sökücü. Yani yarın öbür gün Allah korusun hafızasal bazı problemler baş gösterirse, açar dinlerim gibi bir çeşit geleceğe yatırım. Tamam mı Özgen? Pamuk Özgen, bunak Özgen, açar dinlersin. Tabii nereye kaydettiğini bulursan açar dinlersin o kafayla. Ya da belki doktorların açar dinletir, bilemiyorum.
Gerçi öyle bir durumda da konuşanın kendim olduğunu ben nasıl anlayacağım ki? Millet öz oğlunu tanımıyor. Babası sanıyor, elini öpüyor. Öyle bir akıl sıçraması bu Azu. Nerede kalmış pot kesmiş... Heh, o zaman tam kayıp eşya bürosu oluruz işte. Literally, kelimesi kelimesine tam bir kayıp eşya bürosu oluruz.
Alzheimer Özgem geriye dönüp de bu kaydettiğim onlarca bölümü dinlese, yorumu ne olurdu acaba? Ya da mesela stand-up spesiyeli mi? Güler miydi? Of, kendi kendime neler derdim kim bilir. Hafızam yerimdeyken bile neler diyorum. Bir de kafam komple gitse demek ki, ay Allah korusun. Tiflis'te eş zamanlı bir bölüm kaydedemememin önünde tabii ki bazı somut engeller de vardı. Mesela kaldığım yerin tam önünde mobilya kesmeye başlayan dayılar, belediyeciliğin olmazsa olmazı evrensel bir eylem olarak kazı, efendime söyleyeyim internetin kesilmesi, havanın çok güzel olması, bizi bu güzel havaların mahvetmesi vs. vs. Ama inanır mısınız, tüm bu somut engeller beni bir şekilde öyle evde hissettirdi ki, aa ne çabuk! Birincisi insanın nelere ne kadar hızlı adapte olduğunu bir kere daha hatırlamış oldum. İkincisi de ne olursa olsun tek başına bir kadın olarak kendimi güvende hissetmeye çaresizce çok ihtiyacım vardı. Oturduğum ilk kafede kenarda gözüme bir tavla çarptı. Bu tavlanın varlığını, pullarının şıkırtısını düşününce benim içime bir ferahlık, bir huzur doldu ki üf! Belki dedelerin her gün kıraathaneye gitme sebebi de tam olarak bu duran. Tavla ve okey taşı şıkırtısı. Tarihteki ilk canlı ASMR mekanı, kıraathaneler. Onlarca adam şakkıda şukkıda oturuyorlar akşama kadar. Bir de buna çay karıştırma seslerini de ekle. Of, aşırı keyiflendim tam bu sesleri düşünce. Böyle bir, böyle bir ambiyans sesi lazım ya bize. Çünkü bakıyorum YouTube'da yok.
Hani her türlü kafe var, şömine, yağmur, dalga, kamp, kıraathanesi. Buraya bir kıraathanes sesi, ambiyans sesi bölümün sonuna koyabilir miyiz Maestro? İhtiyaç var şöyle. Şöyle iki dakika, üç dakika kadar falan olsa lüpte onu dinleriz biz.
Kafede oturuyorum, etrafımda anlamadığım bir dil konuşuluyor. Espresso makinesinin buhar sesi, fincını tabağa koyma sesi, kapının açılması, kapı açılınca çıkan minik zil sesi, papuz veya ona benzer bir indie grubun parçaları, işte arada gelen do you have almond milk sorusu, kruvasan çıtırtıları, Ve sürpriz! Kedi gurultusu! Evet, burada da sokaklarda kediler, köpekler var. Buna neden bu kadar sevindiğimi çok açıklayamıyorum. Biraz garip de geldi ama... Yine de ben daha geleli 24 saat bile dolmamışken... Tiflis'te random gürcü bir kedinin... Hayvanların ırkılan boynu... Onca insan içinden beni seçip kucağıma yerleşmesini bir gurur nişanesi olarak taşıyorum. Ben de içeridekilerin asla anlamayacağı bir dilde...
Kurban olurum, kurban olurum! Anneciğim, güzelliğe bak sen! Sen burada mı oturacaksın sen? Sen burada mı oturacaksın sen? Kediler sesini! Diyorum ve karşımda da limon kremalı bir kurvasam var üstelik masamda. İşte buyurun, kültür mozayı yine. Buraya kadar gelip neden bir kurvasancıya oturdum? Çünkü flane aglök ve yer değiştirme etkisinin yersiz yurtsuzluğa yazgılı serüveni.
Değil tabii ki. Hayır, sebep kaldığım eve en yakın kahvaltıcının yürüyerek 5 dakika olması. Yani puanı yüksek. Tüm gün kahvaltı verdiğini yazmışlar yorumlarda. Okey. Fakat kahvaltının harman olduğu yerden kalkıyorsun ve geç kahvaltı eden birisi olarak gidiyorsun bir yere. Ya hayal kırıklığına para vermeye gerek yok gibi geliyor bana. Baktım yorumlara. Mmm. Fresh healthy breakfast yazmış. Ecnebik. Fotoğrafa bakıyorum, kasenin içinde domates salatalık. Eee.
E diyorum böyle olacağına bari gideyim pişiremeyeceğim bir şey yiyeyim. Bir şekilde glutenle olan savaşımı da vücuduma unutturmuşum, hazır. Bu nasıl oldu bilmiyorum bu arada. Herhalde anlata anlata bilinçaltıma yutturdum ekmeğin bana iyi geldiğini. Aralarında bir aşk var, bu enteleransı tanımıyorum dedirttim zihnime. Böyle böyle vurdum kurvasanın, haçapurinin, gürcü mantısının dibine. Undan, yağdan, kediden ve tavladan mest olmuş bir şekilde sokaklarda yürürken tanıdık bir koku geliyor burnuma. Sıcak ekmek kokusu. Aaa diyorum sanırım sadece burada yaşayanların bildiği. Küçük bir fırına doğru ilerliyorum. Böyle köşede, ahşap doğramalı, tabelasız minicik bir fırın. Tonton bir teyze kırmızı pütikareli önlüğüyle ekmekler çörekler satıyor.
Hayır, ekmek kokusu köşede gri beton bir binanın bodrum katında, beyaz floresan altında, ağzında sigarasıyla ekmek pişiren dayıdan geliyordu. Tabelası var, yani brandası var. Üstündeki ekmek resimleri de güneşten solmuş, yeşile dönmüş. İçimi tekrar bir güven duygusu kaplıyor. Bozuk paralar veriliyor, poşette ekmekler alınıyor, poşette sıcak ekmek buğusu, Avrupalılar wow, delicious, amazing, very authentic falan gibi şeyler söylüyor ağzımda tekel 2000'le, beyaz ışık altında ekmeği yoğuran Gürcü dedeme. Ben de kaldırımın karşısındayım, bir yandan ekmek kokusunu içime çekiyorum, bir yandan ben de bir sigara yakıyorum. Gürcü dedemle göz göze geliyoruz, birbirimizin dilini konuşamasak da gözlerimizle anlaşıyoruz.
Hayatında paketsiz ekmek görmemiş, sandviç ekmeğinin kenarlarını kesen şu ılık götlü oryantalist götlere de bak hele. O tantik doyumsuzları sizi. Geleli daha 24 saat bile dolmamış, fakat dilini bilmediğim, başıma bir şey gelse arayacak kimsenin bulunamayacağı bir ülkede, bir somun ekmek üzerinden kendisini güvende hisseden şu keriz özgeme de bakın hele ya. Turist mi ılık götlü sence şu an bu senaryoda? Ayrıca sen kimsin? Sen turist değil misin? Senin adın Özge Özelatse mi? Hızlıca kaldım eve dönüyorum. Bir aile apartmanındayım. Stüdyo daire olarak modernize edilmiş ve ilan o şekilde verilmiş. Olsa da ben iliklerime kadar biliyorum ki ben bir aile apartmanının kömürlüğündeyim, bürosunun gülleri. Ahşap doğramalar, taş duvarlar, Ikea mobilyalar, saksı çiçekleri falan filan... Hayır, hiçbir şey gizleyemiyor buranın bir kömürlük olduğunu.
Odunlar nerede yığılıydı? Kömürler nerede duruyordu? Hangi köşede gazeteler, kağıtlar duruyordu? İşte yanında küçük çalı çırpılar, bir kömür kovası, büyük kürek, küçük kürek, turuncu ama isli bir çift eldiven, duvara asılı plastik bir saat, muhtemelen eşantiyon, artık Gürcistan'ın filli boyası neyse, ve antenli bir radyo. İlk yalnız tatilimde çaresizce güvendeyim deme! Şu an güvendeyiz deme! Güvendeyiz! Başımıza bir şey gelmeyecek deme! Diye sora sora iki bin kilometre yol yapıp kendimi Kartal'da rahmetli dedemin kömürlüğünde buldum. Ellerimi yıkamak için banyoya gittim. Sıcak suyu açtım. Soğuk su geldi. Soğuk suyu açtım. Sıcak su geldi. Evet. Evdesin Özgem. Milyonlarca kere evdesin. İstesen de istemesen de evdesin. Evin her yer olmuş artık. Senin evin her yer olmuş. Ekmek pişiyorsa evdesin. Kediler kucağına geliyorsa evdesin. Dünyanın herhangi bir yerinde bir usta sıcak soğuk musluğunu ters bağlamışsa da en çok da o zaman evdesin. Hoş geldin. Cimcime hoş geldin. Hadi bakalım. Çık cebindeki bozukluklarla yersiz yurtsuzluğun güven telkin etmeyen ama özgürleştiren toprağında apansız bir 500 litrelik damacana su al da gel. Susuz kaldım. Susuz kaldım, ondan biraz da böyle oldu. Hadi bakalım. Çiçek gibi olmadı mı? Çiçek gibi oldu. Harika kayıt oldu. Kayıp Eşyal Bürosu. Özgün Özel. Sevgiler.
Tamam.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.