
4.208 kelime · ~21 dk okuma
Selam flarsızlar. Bu podcastta genel olarak verdiğim sözleri tutmuyorum. Halen size dolma tarifi vermiş değilim mesela ama bugün kutlu bir gün. Geçenlerde biyolojik savaşlardan konuşmuştuk ya, taa Moğollardan II.
Dünya Savaşı'na kadar sonra uluslararası anlaşmaların içler acısı hali ve biyolojinin resmen ayağa düşmesi derken Konu gen düzenlemeye gelince belki ayrı bir bölüm yaparım demiştim. Buyurun yaptım. Yalnız yaparken önemli bir şey fark ettim. Siz de fark etmiş olabilirsiniz.
Ben bir genetik mühendisi değilmişim. Anlattığım şeyleri böyle sanki yıllardır biliyormuşum gibi gelebilir podcastin dili yüzünden ama... Çoğu şeyi ben de sizlerle birlikte öğreniyorum. Dibe daldıkça da suyun ne kadar derin olduğunu görüyorum.
Ama işin şu kısmında hiç alçak gönüllü değilim. Biraz zaman harcayarak dünyadaki her şeyi yeterince anlayabileceğimize inanıyorum. En dibe dalamasak bile en azından her suya girip boğulmadan yüzebileceğimize inanıyorum. Hiçbir şey sihirli değil.
Her şey başta karmaşık gözükür, basit parçaları ayırarak halledersin. Bugün de öyle yapacağız. Plan şu, önce genetiğin aşırı kısa bir tarihi, 2000'lere kadar jet ısında geleceğiz. Sonra, mucitlerine Nobel ödülü kazandıran CRISPR'ın anlam ve ehemmiyeti, onunla birlikte de etik tartışmalar.
Bu tartışmalarda beni bıktıran bir takım klişeler var. İhtiyar adam moduna girip onlardan yakınacağım. Ne zaman bir popüler bilim yazısında insan tanrıyı oynamaya çalışıyor? Kalıbını okusam aklıma bir görsel geliyor.
İlk karede güzel bir kurt fotoğrafı var. Düşünce baloncuğu çizmişler. Diyor ki çok soğuk ve açım. Şurada ateş etrafında toplanmış insanlar var.
Belki bana bir şeyler verirler. En kötü ne olabilir ki? Sonraki kare 10.000 sene sonrası.
Ufacık bir köpek var. Kafasına doğum günü pastasını andıran çok komik bir yün şapka geçirmişler. Madara etmişler yani. O da şaşkın şaşkın kameraya bakıyor.
Kurt kocayınca köpeğin maskarası olurmuş ve evrilince de insanın. Demem o ki, zaten biz binlerce yıldır Tanrı'yı oynuyoruz. Daha yazı yazmayı bilmediğimiz zamanlardan beri etrafımızdaki ekinleri ve hayvanları yapay seçilimle değiştiriyoruz. Elma örneğiyle. en az birkaç milyon yıldır ortalıkta ama bugün bildiğimiz hali sadece birkaç bin senelik.
Yani düşünürseniz tür olarak ömrünün %99.9'unu belli bir şekilde geçirmiş, sonra insan çıkıp bunu çok kısa bir zamanda değiştirmiş. Kimse de elma yerken ama Tanrı'yı oynamasak mıydı dememiştir herhalde. Oynuyorduk oynamasına da oyunun kurallarını bilmeden oynuyorduk.
Mesela tıbbın babası sayılan Hipokrat'ın kalıtım hakkındaki görüşü şu, hayat boyu kazandığımız özellikler sonraki nesle aktarılıyor. Sıcağa alışırsan çocukların da sıcağa dayanıklı olur gibi. 2000 sene boyunca da insanlar bu teoriye kafa salladılar. Sonunda da ihale Lamarck'a kalmış nedense.
Fikir onun ismiyle anılıyor. Nihayet ama o dönemlerde hareketlilik başlıyor. Mendel isimli bir raip manaslarında rehin tuttuğu bezelyeler üstünde devrim niteliğinde bir takım kalıtım deneyleri yapıyor. Kimse umursamıyor yalnız.
30-40 sene sonra millet aynı sonuçlara ulaşınca değerini anlıyorlar. Ve o bulguları yine çoktandır unutmuş oldukları Darwin'in teorisiyle birleştirip modern biyolojinin temelini atıyorlar. Araya dünya savaşları giriyor, ikincisinin bitiminde nihayet kalıtım bilgisinin DNA tarafından taşıdığı keşfediliyor. O ana kadar hücre çekirdeğinde duran bu sıkıcı yapılardan pek medet uman yoktu.
Yalnız DNA'nın önemine dair bu keşfi yapanlar nedense pek bilinmezler. Nobel de almadılar zaten. Ama birkaç sene sonrasında DNA'nın çift sarmallı yapısını açıklayanları sorsam, Herhalde bazılarınız Watson ve Crick'in isimlerini ezberden söyler. Biraz meraklı olanlar da Rosalind Franklin'in ismini eklerler.
Diğerleri ise isimsiz kahramanlar. Ben de söylemeyeceğim gıcıklığına. Neyse esas eğlence 70'lerde başlıyor. Hem disco modası yüzünden hem de millet DNA parçalarını bir canlıdan alıp diğerine koymayı öğreniyor.
Ve genetiği değiştirilmiş ilk hayvan ortaya çıkıyor. ejderha gibi bir şey bekliyor insan ama alt tarafı bir fare. Herhangi bir özelliği de yok ama tarih sayfalarında yerini almış. Birkaç sene sonra o yeni genlerin yavrulara da aktarılmaları sağlanıyor ve bunun tüm biyoloji alanını hızlandırıcı bir etkisi oluyor.
Çünkü fareler insanlara yeterince benzeyen, ölümlerine pek kimsenin üzülmediği ve çok hızlı yürüyen canlılar. Dolayısıyla her yaptığın genetik değişiklik için ayrı topluluklar üretebiliyorsun. Bunları gözleyerek o genin etkisini anlamaya çalışıyorsun. Şimdi bakınca bir yandan her şey çok hızlı ilerliyor.
Yani en az 10-12 bin senedir yapay seçilimle uğraşırken DNA'nın rolü anlaşıldıktan sonraki 20 sene içinde durum bu hale gelmiş. Ama bir yandan da o devrimin ticarileşip sıradan insana dokunması çok uzun sürüyor. Aynı şey genom dizilimi için de geçerli. Genom diziliminde DNA'yı oluşturan molekülleri tek tek okuyorsun.
Ben bunu halen göreceği yeni bir teknoloji gibi algılıyorum ama genoma okunan ilk virüsün üstünden neredeyse 50 sene geçmiş. Bunu öğrenince epey şaşırmıştım. 1976 ya, Demirel henüz ikinci başbakanlığındaydı. O kadar eski.
Fakat virüslerden bir bakteriye geçebilmek, bir bakterinin genomunu dizilemek 20 sene daha sürmüş. Çoğumuza sorsan ha virüs, ha bakteri deriz. Gazeteye manşet olsa, ya bunu daha önce yapmamışlar mıydı deriz. Ama demek ki o kadar artıyor problemin karmaşıklığı.
Hatta ilk bakterinin dizilimi daha sürerken insan genomu projesi başlamıştı. O da ne büyük olaydı. Bizim neslin aya inmesi gibi, Bill Clinton yanına Tony Blair'i almış, bugün Tanrı'nın yaşamı yaratırken kullandığı dili çözüyoruz demişti. Ben de gaza gelmiştim tam olarak ne beklediğimi bilmeden.
2001 yılında başarıyla tamamladıklarını duyurdular projeyi. Meğer o noktada kodumuzun yaklaşık %90'ı okunabilmiş. Kalan kısmı ne zaman bitti biliyor musunuz? Önceki sene.
Hep böyle baştan gaza getirici bir şeyler oluyor. Sonra onun tamamlanması veya işte ticarileşip hayatımıza girmesi için en az bir 20-30 sene geçmesi gerekiyor. Sanırım bizim beklentilerimizi bilişim teknolojisi çok çarpıttı. Her yenilik ertesi sene elimizde, sürekli gözümüzün önünde bir takım yenilikler oluyor ya, diğer alanların da böyle işlemesini bekliyoruz ama öyle değil.
Tabii o aradan geçen 20-30 sene de şu oldu, gözden kaçırmayalım, insan genomu projesinin maliyeti birkaç milyar dolardan başladı, 2000'lerin ortalarında 1 milyon dolara geriledi, şu andaki maliyeti de 600 dolar. ve giderek düşüyor. Yani eskiden insan genomu diye temsilen birkaç kişinin genetik kodunu birleştirip çözmüşlerdi ama artık hepimiz için ayrı ayrı dizileme yapılabilir. Basit bir kan testi gibi bunu da yakında zorunlu kılarlar herhalde.
Fakat gen dizileme iyi hoş da DNA'yı harf harf okumak tek başına pek bir işe yaramıyor. Esas mesele okuduğunu anlamakta. Anlamak için de biraz editörlük yapmak lazım. Şu harfi değiştirirsem ne olur?
Şu paragrafı silersem ne olur? Oturup bakıyorsun. O sayede o kısmın ne işe yaradığını anlıyorsun zaten. Artık şaşırtmayacaktır.
DNA'yı düzenleme işi de ta 70'lerde başlamış. Geçenlerde bu işin öncülerinden birini dinliyordum. Herhangi bir değişiklik yapmak için haftalarca uğraşıyorlarmış. Sonra bir bakıyorlar yanlış yeri değiştirmişler veya hiçbir şey olmamış.
Hop tekrar baştan başlıyorlar. Kağıt üstünde her şey mümkün de pratikte başarı şansı düşük ve emek yoğun işler. Ta ki 2012'ye kadar. O sene bir makale yayınlandı ve sanki her araştırmacı çok daha iyi, hızlı ve ucuza çalışan bir editörü işe almış gibi oldu.
Biraz bunun detayına inelim. Günlük dilde CRISPR'ı bir yöntem olarak, hatta bazen gen düzenleme kavramının kendisi için kullanıyoruz. Ama orijinali, bazı bakterilerin DNA'sında bulunan özel bir kısım. Bakteri olmak kolay değil, sürekli bir şeyler dadanıyor sana.
Okyanuslardakinin yarısını virüsler öldürüyormuş. İçlerinde kendi genetik kodlarını bırakıyorlar, bakteri bu kodu okursa daha fazla virüs ihmal ediyor, ölene kadar. Ama ola ki bakteri bu saldırıdan sağ kurtuldu, virüsten geriye kalan genetik materyali toparlıyor. Bir anlamda saldırganın eşgalini alıyor ve onu kendi DNA'sındaki özel işaretli yerlere yerleştiriyor.
O işaretler CRISPR işte. Kısaltma tabii, bu açılımıyla uğraşmayalım şimdi, çok uzun. DNA'da periyodik olarak tekrarlanan bir dizi kod. Millet önceleri bu tekrarlara çok kafa patlatmış ama sonunda birileri esas eğlenceli kısmın onların arasında olduğunu keşfetmiş.
Oradaki kodlar daha önce diziledikleri bazı virüslerin koduyla eşleşiyor. Bunu fark edince anlıyorlar ki bu bir bağışıklık sistemi. Bazı bakterilerde böyle düzinelerce, yüzlerce kayıt var. Bir bakterinin tabii bizzat yüz defa virüs savuşturması şart değil.
Onun yerine her bölünmede sonraki nesle devrediyor DNA'sını, dolayısıyla hafızasını. Böylece gelecekte aynı virüs tekrar dadanırsa onu tanıyor. Vay sen benim babama da saldırmıştın, öyleyse şimdi ölmeye hazırlan diyor. Yalnız laf atmak yetmez.
Bir şeyler yapması lazım bakterinin. DNA'daki arşivlerde duran bu kayıtları sahadaki ekiplere dağıtabilmek için ara sıra uzun bir RNA'ya işliyor. Sonra onu işaretli yerlerden kesip Cas9 denen enzimlere monte ediyor. Dolayısıyla her birinde ayrı bir virüsün eşgali var.
Bunlar devriyeye çıkıyorlar. Bir DNA parçasına rastladıklarında onun sarmallarını koparmadan açarak düz iplik haline getiriyorlar ve taşıdıkları RNA parçasıyla hizalıyorlar. uyuşurlarsa o moleküller birbirlerine yapışıyor. Bu da enzimin kollarını aktive ediyor ve tıpkı bir makas gibi DNA'nın yapıştığı kısmı iki ucundan kesiyor.
Virüsü hadım ediyor bir nevi. Tüm bunları harika şekilde görselleştiren animasyonlar var. Birkaç tanesini ekledim açıklamalara. Gerçekten bakınca görüyorsunuz içimizde koca bir dünya var.
Nanobot bunlar yani, o nanobotlar bir medeniyet kurmuşlar. Sürekli bir şeyler üretiliyor, bir şeyler yıkılıp parçalanıyor. Yalnız bu animasyonların yanıltıcı bir yanı da var. Her şeyin tıkır tıkır çalıştığı intibasını bırakıyorlar.
Bu ona bağlandı, bu bunu kesti. Sanki her parçanın bir hedefi var, en kısa yoldan o hedefe ulaşıyorlar. Neredeyse bilinçli davranıyorlar. O yüzden ara sıra hatırlamakta fayda var.
Gördüğümüz her şey idealize edilmiş betimlemeler. Gerçekte olan biten çok daha çirkin. Bir sürü molekül saniyede bilmem kaç defa birbirine tosluyor, bazısı elektronlarını paylaşıyor, birbirine yapışıyor, bazısı mıknatıs gibi itiliyor. Bazen olmaması gereken bağlantılar kuruluyor yahut olması gerekenler erkenden kırılıyorlar.
Mesela bizim sıradan bir hücremizde yaklaşık 20 bin gen var. Bunları komut haline getiren 360 bin tane mRNA molekülü var ve o komutlara göre üretilen 42 milyon tane protein dolanıyor etrafta. Her hücca böyle çok kalabalık, baya kaotik bir ortam. Tıkır tıkır işleyen bir makineden ziyade basit elektrik ve mekanik prensipleri uyarınca olasılıksal olarak ortaya çıkan belli düzenler var, belli örüntüler.
Ben de bizzat tanıklık etmiş gibi konuşuyorum. Bir FBI operasyonu için aylarca undercover enzim olarak yaşamıştım. Şimdi her şeyi dikkatle dinlediyseniz aklınızda bir soru kalmış olabilir. Enzimlerin fellik fellik aradığı o konu bakterinin kendi DNA'sında da var.
Oradan aldı zaten eşgali. Neden oraya da yapışıp kesmiyor? Yani bağışıklık sistemi neden kendi kendine saldırmıyor? Şöyle ki enzim sadece taşıdığı RNA parçasına bakmıyor.
Herhangi bir bağlantı yapabilmesi için kısa bir kod daha arıyor. O kod kendine özel. Bir başka deyişle polis sadece şüpheli gördüklerine yaklaşıyor, ondan sonra cebindeki eşgali çıkarıp yakından kontrol ediyor. O şüpheli kodu da bakterinin kendi DNA'sında olmadığı için hiç oraya bulaşmıyor.
Şimdi, tüm bunlar 2000'lerin başlarında anlaşılmıştı çoktan. İşin nobellik tarafı şu. Bahsettiğimiz enzim, CRISPR-Cas9 denen molekül yani, güdümlü bir makastan ibaret. İçine bir virüsün kodunu değil de başka bir kod yerleştirirsek gidip onu arayacak.
Mesela bir insan genini. Nasıl olsa tüm genlerimizin dizilimini biliyoruz artık. Onlara denk gelecek RNA'yı da biliyoruz demek bu. ve bu RNA'yı sentezleyebiliyoruz.
Bunun maliyeti de binlerce kat düşmüş yıllar içinde. Öyleyse o enzimi bakteriden çıkaralım, istediğimiz genin eşgalini monte edelim, sonra bunu bir insan ücresine koyalım, gitsin DNA'mızın tam o noktasını bulsun, kessin. Böylece istediğimiz genleri çat diye kapatabiliriz. DNA kendini onarabiliyor gerçi ve bu çok sık olan bir şey.
Her gün birkaç düzine kırılma oluyormuş her hücrede. Yalnız onarım sürecinde bir sürü hata oluyor ve bazıları geni işlevsiz kılıyorlar. Bu durumu da bir genin işlevini anlamak için kullanabiliriz. Aynı zamanda ne işe yaradığını bildiğin ama bozuk olan bir geni de düzeltmek için kullanabilirsin.
Sonuçta bir sürü hastalığın sebebi tek harflik mutasyonlar. Koca DNA içinde tek bir molekül yanlış bağlandığı için insanlar abuk sabuk acılar çekiyorlar. İşte tam o kısmı kesip atalım, sonra bakalım hücre bunu doğru şekilde, mutasyonsuz biçimde onarmış mı diye. Onarmamışsa bir daha denersin, bir daha denersin.
Daha önce dediğim gibi kağıt üstünde bunlar hep mümkünmüş. Ama bu işi yapacak enzimi, proteini yani, Her seferinde baştan tasarlaman gerekiyordu. Şunu bir hayal edin. Her yapacağınız hesaplama için özel olarak bir hesap makinesi inşa etmeniz gerekiyor.
Çoğu zamanda tasarımda ufak bir hata yaptığınız için baştan başlamanız gerekiyor. Burada işin zor kısmı hazır zaten. Enzim tam da o işi yapmak üzere evrilmiş. Hesap makinesi zaten yapılmış.
Doğru tuşlara basarak farklı işlemler yapabiliyoruz. İşin kolaylığındaki ve isabetindeki ilerleme tam da bu boyutta. Fakat bu anlattıklarım zaten 10 sene önceki hali. Kısa sürede fark ediyorlar ki DNA kendini onarırken işi şansa bırakmalarına gerek yok.
O kısma istedikleri kodu yerleştirebilirler. O kesik uçlara bağlanan kısım orijinalindeki gibi olduğu sürece onların arasına başka kodu kaynak yapabilirler. Yetmiyor. Niye sadece kesip biçmekle sınırlı kalsınlar?
Bu enzimin makas işlevi gören kısmını biraz değiştirirsin. O istediğin gene yapıştığında oraya bir inhibitör koyabilir. Yani o kodun fazla okunmamasını sağlayan bir molekül. Kesip biçmeye gerek kalmadan işlevini azaltmış oldun.
Tersi de mümkün. Kodun o kısmının daha fazla okunmasını sağlayarak ilgili proteinlerin daha çok inşa edilmesini sağlayabilirsin. Yani bu sistemi güdümlü bir makas olarak görmek yeterli değil. Bir dağıtım aracı bu.
Adrese posta. İstersen makas yolla, istersen başka şey. Bir dolu başka enzim de kullanmaya başlamışlar. Farklı farklı bakterilerden aldıkları, bazıları DNA'ya hiç dokunmuyor.
Ondan kodlanan RNA'yı değiştiriyorlar. Böylece kalıcı bir değişiklik yapmadan istedikleri proteinleri üretiyorlar. Yani CRISPR tüm bunları kapsayan şemsiye bir terim artık. Geçtiğimiz hafta içinde bu konularla ilgili yüze yakın video ve podcast dinlemişimdir.
Kimi uzun, kimi kısa. Şu çok sık başıma geldi. Vay be, bunu da mı yapıyorlar artık diyorum. Sonra bakıyorum, video 5 sene öncesinden çıkıyor.
Bu konuda Nobel kazananlardan biri olan Jennifer Doudna'nın A Cracking Creation kitabını okudum. Yalan söylemeyeyim, atlaya atlaya okudum ama oradaki örneklere şaşırdım. Kitap 7 senelik. Yani ilk genom diziliminin taa 50 sene önce olmasından yakınıyordum da bunun son 10 senelik kısmı gerçekten baş döndürücü.
Chat GPT çıkınca onlarca sene duymaktan sıkıldığımız o yapay zeka muhabbetinin bir anda o noktaya geldiğine şaşırmıştık ya, işte o noktayı biyolojide seneler önce geçmişiz. Halka yönelik bir arayüzü olmadığı için pop kültüre o kadar girmedi. Yoksa daha önemsiz olduğu için değil. Birkaç gelişme paylaşayım, geldiğimiz noktayı anlayın.
Birkaç ay önce ABD sağlık otoriteleri önemli bir karar verdi. CRISPR ve benzeri yöntemlerle değiştirilmiş ürünlerin GDO etiketi taşınması zorunda olmayacak. Yabancı bir gen eklemedikleri sürece. Yani belli bir gene açıp kapayarak, efendim şu muzun rengini değiştirelim, bunun kokusunu azaltayım diye bildiğin, modifiye ettiğin ürünler genetik olarak modifiye edilmiş sayılmadan satılacaklar.
Bu tabii ki dünya kadar yatırım demek. Ürünlerin boykot edilme korkusu olmadığında milyarlarca dolar gömebilirsin gönül rahatlığıyla. Bu arada yabancı gen eklemek de yasak değil. Bunu hayvanlar üstünde yaptılar çoktan.
Bazı balıkların içine timsahlardan alınan bir gen koydular. Bu sayede balıklar enfeksiyonlara karşı daha dayanıklı oldu. Aynı miktaryemle daha çok büyüyen balıklar da var. Genus isimli bir şirket, bağışıklığı yüksek yüzlerce domuz üretmiş vaziyette.
Yakında piyasaya çıkaracaklar. Bakın %75 daha az osuran inek bile üretilmiş. Gerçi saldıkları gazların çoğu ağızdan çıkıyormuş. Ben komik olsun diye osuruk dedim ama bu gereksiz bilgiyi de alakasız bir zamanda dile getirerek arkadaşlarınızı kendinizden soğutabilirsiniz.
Bunlar kadar dikkat çekmeyen ama bence daha devrimci olacak bir uygulamadan bahsedeyim bakteriler. Onları birer fabrika olarak kullanabilirsin. Bunu da yapıyoruz zaten binlerce yıldır. Bira, peynir, yoğurt böyle oluyorlar.
Ama niye bunlarla sınırlı kalalım? Yeni yeni yemekler üretebiliriz. Plastikleri eritebiliriz. Atıkları biyoyakıta dönüştürebiliriz.
İstediğimiz ilacı üretebiliriz. Her konuda birçok proje var. Çünkü bakterilerin genlerini değiştirmek en kolayı. Lab otomasyonu sayesinde binlerce paralel deney yürütebiliyorsun.
Her birinde ufak bir değişiklik yapmışsın. İçlerinden bir tanesi işe yarasa tamam. İşin ilginç yanı, bence bu öyle domuzu ineği değiştirmekten çok daha riskli. Çünkü bakterilerin kullanımını kontrol edemiyorsun.
Kendi çöplüğündeki plastiği bir şeylere dönüştürmeyi denedin, o bakteri dünyanın diğer ucunda mutasyona uğrayıp balıkları öldürebilir mesela. Yani bir yandan yerel etik kurullarına en az takılacak şey gibi gözüküyor. Bir yandan da uluslararası etkisi en fazla olacak şey bu. Bunları şimdiden konuşmamız lazım aslında.
Bilmem ne şirketinin editlediği bakteri başkasına zarar verirse ne olacak? Kim kimi nasıl dava eder? Nasıl önleriz? Bunlar 50 sene sonrasının konuları değil, şimdinin konuları.
Hatta dünün konuları. Ama işte herkesin kısa vadeli yerel dertleri öncelik alıyor. Klasik sorunumuz. Yalnız bence en tartışmalı örnek sivrisineklerden geliyor.
Sıtma taşımasınlar diye bunların genleriyle epeydir oynuyorlar zaten. Fakat ne çözüm üretirsen üret. Onun bir şekilde o popülasyonun içinde yayılması lazım. Sivrisinek, haşerat, tarla faresi fark etmez.
Bir şekilde yayman lazım. Nasıl yayacaksın? Bir çalışmada bölgedeki sivri popülasyonunun genetiğini yeterince değiştirebilmek için oraya mevcutun tam 10 katı sineğin salınması gerektiği ortaya çıkmış. Düşünsene Afrika'da bir yerdesin köyüne geliyorlar sizi bu beladan kurtaracağız diye sonra milyonlarca sinek salıp gidiyorlar.
Bu soruna çözüm olarak gene drive diye bir şey keşfettiler. Herhangi bir değişikliğin sonraki nesle aktarılmasını garanti eden bir mekanizma. Normalde ne oluyor? Anneden gelen genetik kodlarla babadan gelenler karışıyor.
150 senelik Mendel kanunları gereği. Dolayısıyla senin o modifiye ettiğin gen yavruda ifade edilmeyebiliyor. İşin şansa kalmış. Ama o genle birlikte bir CRISPR mekanizması da yerleştirirsen ve bunu da doğru şekilde kodlarsan diğer ebeveynden gelen geni kesip atıyor.
Onun yerine kendini kopyalıyor. Böylece yavruda modifiyeli genden iki kopya olacak. İlla ki onu taşıyacak. O çocuk ileride çiftleştiğinde de aynı şey oluyor.
Hem modifiyeli geni var hem de karşı taraftan gelecek alternatif geni kesip atan mekanizma. Sonuç olarak o gen geometrik olarak yayılacak nüfus içinde. Bunun insanlara uygulanması zor. Yani Bill Gates çip taktı yerine Gene Drive takacak bize derlerse yakında pek inanmayın.
Zaten uygulansa bile manasız. Bizim üreme hızımız çok yavaş. Ama hızlı üreyen canlılar için pratik bir çözüm. Ve böyle modifiyeli bir sivrisinek yaptılar bile.
Erkekler, dişi yavruları öldüren bir gen taşıyorlar. Sadece erkek yavruları oluyor. Ve her biri de o öldürücü geni taşıyor. Kısa süre içinde bölgede dişi kalmıyor, ortam bir mühendislik fakültesine dönüyor.
Yöntem bu. Bu şekilde başlangıç nüfusunun sadece yüzde birinin modifiyeli olması, bir sene içinde çöküşü garantilemeye yetiyormuş. Pilot proje bile yapıldı. Florida'da milyonlarca modifiyeli sineği salmışlar.
Yakında rutin olacaktır herhalde. Tabii illa soykırım yapmak zorunda değilsin. Aynı yöntemle tüm sivrisineklerin gece ışıldamaları da sağlanabilir. Yahut tam bir distopya malzemesi olarak bir silah haline getirip sıtmadan çok daha kötü şeyler yaymalarını sağlayabilirsin.
E kötü niyetli olmasan bile kaza çok olası. Virüsler ve bakteriler sağ olsun farklı türler arasında gen geçişleri oluyor. E şimdi sivrileri yok edelim diye yola çıktın. O gen bir şekilde arıları zıplamış olsun.
Onların nüfusunu çökerteceksin. Başka bir gene drive ile o etkiyi durdurmaya çalışman lazım alelacele ve onun da başka bir etkisi olacaktır. Sınırları aşan her şey gibi bu da bir uluslararası kriz potansiyeli taşıyor. Bir ülkenin Sağlık Bakanlığı kullanmaya karar verdi, etkisi komşuya sıçradı, ne olacak şimdi?
Yani hiçbir şey olmasa bile en azından buna uluslararası regulasyon şart. Şimdi efendim, gelelim insana. Yine gelecekten bahsetmiyoruz. Bu teknoloji hali hazırda insanlar üstünde uygulandı.
En çarpıcı örneği de şu. Çinli bir araştırmacı dünyanın ilk modifiyeli bebeklerinin doğduğunu açıklamıştı. Tamamını gizli yürüttüğü araştırmasına katılan çiftlerde baba HIV pozitif, anne HIV negatifti. AIDS'e sebep olan virüs.
Bunların çocuklarında, embriyo halindeyken, Virüsün hücrelere girmesini kolaylaştıran bir proteinle ilişkili olan geni kapatmışlar. Başarılı olsaydı bile AIDS'e bağışıklılık sağlamayacaktı. Sadece virüsün bir varyantına karşı direnç arttıracaktı. Tam başarılı da olmamış, çocuklar aynı genin hem susturulmuş hem de aktif versiyonlarını taşıyorlarmış.
Yani olay acil bir tıbbi gereksinimden çok embriyoda bir değişiklik yapıp rahme koyarsak bu tutar mı denemesi olmuş. O yüzden büyük yankı uyandırdı. Çinliler de adama hapse attılar. İşin esas şok edici kısmı bu olay 2018 yılında yaşanmıştı.
Adam çoktan hapisten çıktı bile. Kalıtsal kas erimesinden muzdarip insanlardan yardım talebi almış ve başka bir labda tekrar çalışmaya başlamış. Tek örnek bu değil yalnız. Aradan geçen sürede CRISPR'a dayalı en az bir tedavi yöntemi yasallaştı bile.
En azından İngiltere ve ABD'de. Orak hücre anemisi diye bir hastalık var. Kanda oksijen taşıyan proteinin şekli bozuk olunca işini iyi yapamıyor. Çare olarak yetişkinlerden bir grup kök hücre alıyorlar.
Bunların genlerini modifiye edip tekrar kemik iyiliğine enjekte ediyorlar. Öncesinde de o değişikliği taşımayan diğer hücreleri kemoterapiyle öldürüyorlar. Böylece yeni hücreler baskın oluyor. Şimdilik bu tedavinin fiyatı 2 milyon dolar civarı.
Ama zamanla düşecek. Geldiğimiz nokta bu. Şu an böyle tedavi edilmiş insanlar var. Ama tabii çok az sayıdalar.
Açıkçası bu konulardaki yavaşlığımızın maliyetinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Sürücüsüz arabalarla paralellik kurayım. Yeni bir durum. Yasal anlamda karışık bir durum.
Bir kaza olduğunda kimi sorumlu tutacağın belli değil. Aynı zamanda dramatik de. Dünyanın öteki ucunda birileri işe giderken otomobil kendi kendine zart diye fren yapmış mesela otoyolda. kaza olmuş bu haber olup önüme düşüyor.
Ama düşünürsen çok ayarsız bir hassasiyet bu. Çünkü araştırınca görüyorsun ki şu an devam eden pilot projelerde sürücüsüz arabaların kilometre başına kaza oranları birkaç kat daha az. Yüzde 10, yüzde 20 değil, birkaç kat daha az. Üstelik karıştıkları kazaların da çoğunda suçlu tarafı olan insanlar çıkıyor.
Mevcut teknoloji, sahada denilen teknoloji bu seviyede. Demek ki sürücüsüz araba teknolojisinin geciktiği her sene binlerce insan fazladan ölüyor. Fakat bunların hiçbir haberi olarak önüme düşmüyor. Alıştığımız normal bu çünkü.
İşte insanlar üstünde yapılan genetik terapilerde de benzer bir durum var. Bakın baştaki temayı tekrarlayayım. Biz zaten Tanrı'yı ne zamandır oynuyoruz. Kendi üstümüzde de oynuyoruz.
İşte çocuk yaparken gittik, herkes gibi genetik test yaptırdık. Yasal olarak zorunlu zaten kaç yıldır. Eğer ciddi bir şüphe çıksaydı çok büyük ihtimalle çocuğu aldıracaktık. Bu da gayet normalleşmiş vaziyette.
Kimseye açıklamana bile gerek yok. Herkes tabii ki aldıracaksın diyor. O çocuğu aldırmak yerine rahimdeyken ufak bir değişiklik yapılsa, çocuk da normal doğsa, daha mı kötü olacak? Yani etik olarak tartışmalı kısım o mu?
Tüp bebekte de aynısı var. Embriyoları kontrol ediyorlar, en iyisini seçiyorlar. Seçmeyip de yazı tura atmak daha allaklı demiyoruz. Peki en iyisi de yeterince iyi değilse, birazcık editlemek gerekiyorsa?
Ha buraya kadarki her şey tamam da bundan sonrası Tanrı'yı oynamak. Tıpkı sürücüsüz arabalarda olduğu gibi mevcut teknoloji kullanılmadığı için her gün insanlar ölüyor veya sakat kalıyor. etik kaygılar hakkında bir dünya yazı okudum. Ama herhangi bir hastalık için o etik kaygıların fırsat maliyetini hesaplayana rastlamadım.
Yani o hastalıktan her sene ölenlerin sayısını veriyorlar da buna ulaşmak kolay sonuçta. Önemli olan ilgili teknoloji hangi noktada, risk hangi noktada. Yani bir tek orak hücre anemisinde mi o risk eşiği aşılmış hakikaten? Şimdi bu işin gidişatını tahmin etmek zor değil.
İlk kullanımlar başka bir çözümü olmayan böyle tıbbi durumlar için olacak. Şu an o seviyedeyiz. İkinci adımda risk azaltıcı uygulamalar olacak. Yani mesela Akdeniz mutfağıyla beslenirsen kalp damar hastalığı riski azalıyor ya, bir gen terapisiyle de aynı başarıya ulaşabilirsin.
Sürekli kuzu tandır gömmene rağmen. Üçüncü adımda artık siparişe geçiyor iş. Tamamen opsiyonel şeyler. En sık rastladığım endişeler de bu da yönelik olanlar.
Designer babies deniyor. Tasarım bebekler. Çocuğum sarışın olsun, efendim zeki olsun, psikolojik rahatsızlıklara yatkınlığı az olsun, daha iyi maratoncu olsun, daha iyi podcastçi olsun. Böyle bir geleceğe karşı uyarıyorlar bizi.
Ben de valla aksine tam o geleceği istiyorum kardeşim. Bir kere bu gelecek sandığımızdan daha uzakta bence. Zeka serisinden hatırlayacaksınız. Orada genleri epey konuşmuştuk.
Vardığımız sonuçlardan biri zekanın muhtemelen yüzlerce genle ilişkili olduğuydu. Bunları da kimse henüz bilmiyor tam olarak. Bilsek bile hangi sırayla aktive oldukları da çok önemli. O kombinasyon sonucu çok değiştiriyor ve o sırayı bilmiyorsun.
Ve o genlerin de sadece zeka ile ilişkili olmadıklarını düşünürsen, işe yarayacak herhangi bir modifikasyonun başka bir şeyleri bozması gayet muhtemel. Dolayısıyla böyle karışık konulara müdahalelerin yasallaşması uzun sürer. Belki de hiç olmaz. Bu teknik zorluğu aradan çıkarıp genel konuşalım.
Tasarım bebek kavramını ben korkutucu bulmuyorum. Bir yer altı labında yapılmadığı sürece, yani belli standartlara uygun yapıldığı sürece deniyor ki zenginler ayrıcalık kazanacakmış. Bu günü geçtim, 2000 sene önce de bunlar parayı bastırıp çocuklarını en iyi yemeklerle besliyorlardı, en iyi kıyafetleri giydiriyorlardı, dış görünüşleri en iyi oluyordu yani. En iyi hocaları tutuyorlardı, en iyi işlere sokuyorlardı.
Çocuğun belli bir potansiyeli varsa onu maksimum şekilde kullanmasını sağlıyorlardı. E şimdinin tek farkı o potansiyeli de biraz yükseltecek olmaları. Eşitsizlik argümanı o kadar dramatik değil yani. Şunu diyorlar, eşitsizliği kalıcı hale getirecek diyorlar çünkü genlere yazılacak.
İyi de o endişe nesiller arası bir endişe. Lakin teknoloji o kadar uzun süre pahalı kalmayacak ki. Her şeyin en fazla bir nesil içinde ayağa düştüğünü gördük. Cep telefonlarına bakmanız yeterli.
İlk çıktığında büyük lükstü. Şu an en fakir insanların, yani temiz su bulamayan insanların dahi cep telefonu var. Aynı kalitede değil ama %80-90 oranında aynı şeyleri yapabiliyor. Dolayısıyla tasarım bebeklerin bence tam tersine demokratikleştirici, daha doğrusu eşitleştirici bir etkisi olacaktır.
Böyle bir ortamda da modifiye olmamak ayıplanacak. Bile bile aptal veya çirkin veya aşırı agresif birini dünyaya getirmek, bugün bilerek sakat çocuk doğurmak gibi algılanacaktır. Ülkeler bu tip opsiyonel değişiklikleri tamamen yasaklayabilirler ama bence bu pek olası değil. Çünkü bir yerde yasak olsa başka yere gidip terapini yaptırırsın.
Türkiye'ye kellik tedavisine gelenlerin yerini kellik yeni tedavisi için gelenler alır. O yüzden bence daha ziyade belli şeyler herkese açık olacak ve kısa zamanda ucuzlayacaklar. Esas eşitsizlik tehlikesi bireysel kullanıcılar arasında değil, patent sahibi olan şirketler arasında olabilir. CRISPR'ın bu arada patent tarafı apayrı bir hikaye.
Arap saçına dönmüş, mahkemeye düştüler. ABD'de ayrı, Avrupa Birliği için de ayrı karar verildi. Ve bu sadece Cas9 enzimi içindi. O günden beri yüzlerce yeni patent başvurusu yapılmış.
Üstelik bunlar baz teknoloji. Bir de bunları kullanarak işte mesela çocuğun yaratıcılığını %100 arttırma yöntemi diye bir şey patentleyebilirler. o etkiyi yaratmanın da tek bir yöntemi varsa, o konuda monopoli oluyorsun. Bugün nasıl Google, Amazon gibi devler var, her türlü bilgimizi kontrol eden, ileride de öyle şirketler çıkabilir.
Bu esasında ayrı bir bölümü hak ediyor, daha sonrası için. Şimdi yarım yamalak konuşup mundar etmeyeyim. Ama lafı şuraya getirecektim. Tüm bunları hiç sorgulamadan, hemen öyle basma kalıp, efendim öjenik, ari ırk, Hitler, Tanrı'yı oynamak gibi yorumlar yapan uzmanlardan sıkıldım ben.
Bazen böyle bir bölüme hazırlanırken hep aynı tip içerikleri tükettiğim için afaganlar basabiliyor. Neyse haftaya sakinleşirim merak etmeyin. Şimdi bu bölümü de tek başına anlamlı olacak bir içerik olarak hazırladım. Ama insanlığın sonu serisine kolayca bağlayabiliriz.
Daha önceden konuştuğumuz biyolojik tehditlerin altını çiziyor zaten. Ayrıca bir sonraki durak olan yapay zeka ile de alakalı. Yapay zeka tehdit edilince terminatör gibi robotların ciu ciu diye bize lazer sıkarak öldürmesi pek kastedilmiyor. Onun yerine insanların yapmadığı veya yapamadığı bir mikroorganizmayı anlattığımız tekniklerle tasarlayıp üstümüze salması çok daha olası.
Yine bir yandan ciu ciu sesleri çıkarabilir tabii. Onun da kendine göre bir mizah anlayışı olacaktır. Evet flarsızlar geçmiş olsun, bugün de CRISPR'ı öğrenmiş olduk. Hepinizi genetiği değiştirilmemiş gözlerinizden öperim.
Tüm bölüm boyunca bir kere bile Gattaca filmine referans vermediğim için kendimi de tebrik ederim. Ve patronlarıma da ayrıca teşekkür ederim. Hiçbir pazar araştırması falan yapmadan tamamen zevkine yaptığım bu bölümleri mümkün kıldıkları için. Mehmet Erdoğan, Ümit Karayakalı, Taylan Bilal, Haşim Solmaz, Serbest Kitaplar, Sabah Deniz Gülensoy, Gökhan Samur, Selim Sanje, İhsan ve Meryem Bayraktar.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.