
3.386 kelime · ~17 dk okuma
Bu bir utanç bölümüdür sevgili Fullersızlar. Yani sizin için rahat bir bölüm de. Kafa dinlemelik benim için utanç bölümü. Ta geçen sene Nilay Örnek'le bir sohbet kaydetmiştim.
Nilay bir gazeteci, yazar. Ben onu Nasıl Olunur isimli podcastinden tanıyorum. Birçok farklı alandan insanla röportaj yapıyor. Ünlü ünsüz.
Zaten röportaj işini öğrenmek için başından beri takip ediyorum. Eşiyle birlikte başka bir yayına da başladı. Yemekte bile yemek konuşuyoruz isimli. Ne hakkında olduğunu tam anlayamadım.
Kendisiyle merak hakkında, gazetecilik hakkında, İstanbul hakkında konuştuk. O gün ben kendimi pek iyi hissetmiyordum. Neyse ki Nilay muhabbeti alıp götürdü. Diyeceksiniz ki kaydı ne yaptın bunca zamandır?
Turşusunu mu kurdun? Evet, kurdum ve yeni podcastlerine yolladım. Valla çok bahanem var. Ödevimi köpeğim yedi seviyesinde.
Hakikaten bazı dosyaları kaybetmişim. Bazısı da plansızlık, programsızlık. Yani işte en son altruizm hakkında bir bölüm yaparım diye başladık. O kendi içinde bir seri oldu.
Ondan sonra insanlığın sonu serisine yol açtı. Gaza geldikçe büyüyor işler. Onun da final bölümünü unutmadım bu arada. Yapay zeka ile alakalı tehditler.
Yalnız bu hafta her türlü yapaylıktan uzakta, dağ başında olacağım. Gelecek hafta dönünce hakkını vererek yaparız. En azından bu sohbeti yapay zeka bizi ele geçirmeden çıktığımız iyi oldu. Pod B stüdyosundayız.
Bizliyorum çünkü Nilay Örnek burada. Hoş geldin Nilay. Hoş bulduk. Merhabalar.
Demin de konuşuyorduk aslında. Bir günah işledim. Dedim ki nasıl Nilay olunur diye bir program yapayım. Sonra da hemen kendime bir tokat attım dedim.
Bu çok klişe. Konuk aldığımız bölümlerden beri örnek aldığım bir insansın. Benim odaklanmak istediğim kavram merak kavramı. Ben yapı itibariyle insanlara karşı pek merak duymuyorum.
O yüzden de insan hikayelerini ortaya çıkarmaya çalışan senin gibi insanların duyduğu merakı ben merak ediyorum. O farklı bir tip de merakmış gibi geliyor bana. Yani ben her şeyi merak eden birisiyim aslında. Yani sadece insanları değil, bir de hikaye severim.
Bir şey hikayeleştirildiğinde severim. Onun için de biraz insanlara bakıyorum tabii. Bir de duygu anlamayı severim ben. Ne hissedip de bunu yapıyor?
Niye bunu yapıyor o? Anlamayı severim. Nasıl Olunur serisinde tabii ki pek çok ünlü ve şöhretli isim de geldiği için... ...biraz daha o kişinin hayatını da merak eden bir podcast de dönüşmüş gibi oldu ama... ...temelde aslında... Ne var bunda da?
Mesleğini farklı oldu ve farklı yaptı. Onu merak ediyorum aslında. Yoksa ne zaman uyuyup kalktığı, kimle sevgili olduğu hiç umurumda değil. Yaşını bilmiyorum.
O da umurumda değil. Misal Atatürk'ün kilosu umurumda değil ve fakat kilolu bir çocukmuş. Dözlemlemeye daha çok vakti olmuş gibi düşünüyorum. Öyle misin diyorum.
Tabii ki diyor. ...işte futbol maçı yapılacaksa sen daha kenarda bekleyen bir çocuk oluyorsun... ...daha gözlemlemeye öğreniyorsun,
hayvanlarla ilişki kuruyorsun vesaire diyor mesela. Bir taraftan da yakın tarih kaydı tutmak istediğim için de bir meraka sahip oldum. Hafızamız kötü ya, yazılı hafızamız daha da kötü, biz yazmıyoruz. Yani bu anı sen farklı yaşıyorsun, ben sana bakarken farklı yaşıyorum... ...ve iki yıl sonra anlattığımızda bambaşka şeyler anlatacağız ya.
Aynı dönemi yaşamış insanları da bazen konuk ediyorum. Aynı olayı yaşamış. Birisi 50 bölüm sonra konuk oluyor. Siz de anlatır mısınız diyorum.
Bambaşka anlatıyor ama ikisinin de kaydını almış olalım diyorum. Bu hep mi böyleydi peki yoksa sonradan geliştirdiğin bir şey miydi merak? Hep böyleydim ben. Özellikle doğaya karşı meraklarım var ve insan duygusuna, psikolojisine karşı da meraklarım var.
Kayropraktör geliyor bize. Ben konuşurken taktuk, kafamı çeviriyor, yok kolumu bilmem ne yapıyor. Bir gün bir şey anlatırken hayvanlara masaj Yapılıyor mu? ERK'den girdik.
Çok yakın bir arkadaşının at masörü olarak dünyayı gezdiğini, bayağı Rus oligarklara gidiyormuş, yok işte helikopterleriyle aldırıyorlarmış da. Çeşitli ünlü yerlerde bazı masözler olur ya, uyutma taktikleri varmış. Koca adamları görünce bir düğmelerine basıyorlar, bir yeri biriyorlar, uyutuyorlar. Sen zannediyorsun ki çok güzel masajda uyudum ama aslında o senin düğmene basmış.
Şimdi ben üç saat masaj hakkında muhabbet edebilirim. O ana kadar hiç aklıma bile gelmeyecek bir şey. At masajı yaparak dünyayı dolaşmak mesela. Herhalde o itiki oluşturuyor yani bir enerji veriyor sana.
Tabii tabii merak ediyorum. Sonra o kitapları alıyorum. Her Umut Orta Karar ikinci kitabımın ismiyle bir bina projem var mesela. Mimari açıdan değerli hikayeli binalar arşivi.
Oraya baksan, yazıları okusan merakta nasıl bir manyaklık içinde olduğumu zaten görürsün. Çünkü aşamalarını yazıyorum. İlk önce şunu merak ederek şuna bakmaya başladım. O kitaba bakarken bunu gördüm.
Çok hoşuma gidiyor. Bir dedektiflik yapıyorum yani kendimce. Çok küçük bir örnek. Narmanlı Yurdu ya da Narmanlı Han olarak bildiğimiz pek çok sanatçı işte Ahmet Hamdi Tanpınarı'ndan Aliye Berger'in orada bulunmuştur, eser üretmiştir, şudur budur.
Şimdi ticaret yapan iki adam zengin, almışlar. O kardeşlerden birinin Carl Berger'in öğrencisi olduğunu buluyorum. Keman dersi alıyor çocukluktan. Sonra Aliye Berger'le muhtemelen o ilişki kurdu.
Muhtemelen onların sanatçılara daha açık bir tarafı var. Orada bir sanatçı komünitesi, Andy Warhol'un fabrikası gibi bir yer kendilerince o senelerde yani. Hani düşün elliler falan. Yani bu ilişkiyi sezince, bulunca çok acayip heyecanlanıyorum ben.
Eserlerin de içeriğine dair daha çok bilgi ediniyorsun. Yani ben Ölmeme Günü diye bir yazı ve hikaye yazmıştım yıllar önce. Aslında rakı içtiğin gün ölmezsin dizesinin doğduğu masanın hikayesini yazmış oldum. Bak şu konuşmada bile duramıyorsam yani düşünsene o araştırmalar neler neler.
Şöyle gözümde canlandırıyorum. Merak dediğin şey aslında sınırlı bir kaynak. Her gün yenilenen sınırlı bir kaynak. Ama sanki sende öyle çalışmıyor da bu iş.
Bir şey yakaladığın zaman o seni tekrar şarj ediyor. Şimdi biraz yaş aldıkça belki kendi işimi yapıyor gibiyim. Yani merak ettiğim insanları konuk ediyorum. Mesela işte bitki ressamlığı kitabı aldım.
Kocamanda bir kitap 600 sayfa falan okuyacağım. Çok istiyorum ama zamanım yok. Dedim ki ben bir bitki ressamını konuk edeyim. O zaman hem kitabı okumuş olurum hem güncel olur.
Ders çalışmak istediğin alanda konuk davet ediyorsun. Jeolojiye çok meraklıyım mesela. Ya kuş gözleminden geldiğim nokta kaldırımların içindeki fosiller oldu. Ben bu sefer fosiller aramaya başladım.
Hani eskiden gazetedeyken aslında hiç istemediğin konularla da çok ilgilisin. Yani ben politikada, sporda ya da cinayette hani Münevver Karabulut'un cinayetiniyle aylar geçirmek durumundayım. Ama artık bugünkü hayatımda Twitter'ı bir saatten sonra bırakıp meraklarıma dönebiliyorum. Bunun için metodik bir yaklaşımın var mı?
Keşke. Kaotik devam ediyor yani. Ya işte yaş biraz o kaotiklikten beni biraz arındırdı. Ben de sistem mistem olsa çok başarılı bir insan olurdum.
Başka bir şeyler yapabilirdim ama yapamıyorum. Sende şöyle bir his oluşuyor mu? Yetersizlik kelimesi aklıma geldi. Birazcık tarif edeyim aklımdakini.
Bunca konuyu öğrendikten sonra sanki dünyanın aslında sandığından çok daha büyük olmasını fark etmek ve kendini küçük hissetmek. Hem de nasıl? Hem tatminsizlik hem yetersizlik. Mesut Süre'yi konuk ettiğimde o çok gülmüştü.
Ya kuş gözlemine yeni başladım ve bu yaşta başladım yani yetişemiyorum falan gibi bir şey söylemişim buna tamam. Ya keşke çocukken öğrenseydim diyorsun. Yani altı yaşında birisi bana jeolojiyi böyle güzel anlatsaydı... ...ya da doğadaki ağaçlar,
bu bitkiler nasıl yetişir? Yani dersten not almak için çalışan bir insan olmasaydım... ...keyfini alarak, gerçekten öğrenerek çalışan bir çocuk olsaydım... ...çok daha iyi olurmuşum diye düşünüyorsun.
Ben hep çevremdekileri anlatırım. Onun için de çok konuşurum. Yani bir şey öğrendiğim anda ya yazmam gerekir, ya şimdi podcastlerde anlatıyorum. Sevdiğimin fil hafızası var.
External hard drive gibi yanımda kitap okuyorum, onu anlatıyorum. Ama o çok güzel bir alışkanlık çünkü onu anlatırken ne anladığını da yorumlayarak anlattığın için. Tabii, tabii. Hakikaten öyle ama genellikle yazı yazmaya çalışıyorum.
İşte o bahsettiğim bina hesabını ilk önce Instagram'da açmıştım. Açma nedenim biraz o. Herhangi bir konu var mı böyle başladığın, ondan sonra da ya ben bunu hayat boyunca devam ettirmem lazım dediğin? Düşünmem lazım.
Yani bu aralar işte iki yıldır, iki buçuk yıldır o mimari işini... ...devam ettirebilmem güzel bir şey. Ama mesela ben tenis oynuyordum.
Gençlere ders falan da veriyordum. Ve dedim ki ben okulu bırakacağım, üniversiteyi. Tenisçi olacağım. Ya da işte en az bir sekiz yıl falan... ...Michael Jordan'a platonik aşkla geçti.
Bir koluma düşüp omzumdan dirseğime kadar bir Japon mangasında... ...Michael Jordan smaç atarken bir çizimini buldum. Onu dövme yaptıracaktım.
Yaşım da on altı. Annem hemen yaptır deyince vazgeçtim. Çünkü albüm böyle bir şey, onaylaması gerekiyor. O kadar derindi ki o dönemlerdeki o tutkularım.
Ya da bir aşık oluyorsun. Bütün her şey ona bağlı gibi hissediyorsun. Bitince iki yıl sonra tamamen unuttuğun bir insan olabilir o. Ama tabi bilge öyle bir şey değil ya aslında.
Yani seninle hayat boyu yaşayabiliyor. Şimdi sessiz düşünüyorum. Onun için toparlak bir cevap olmadı ama. Daha iyi böyle.
Yani şöyle bir şey oluyor. Ben bir yerlerden bu merakımı paylaşıyorum da. Gazetecilik şeyi burada devreye giriyor. Demek ki diyorum bana ne kadar uygun bir işmiş.
Bakıyorum başkaları da benimle aynı bakmaya başlıyor ya da benden daha çok biliyorlar ve öğretmeye başlıyorlar bana da bir şeyler. Birisi bir uygulama atıyor sana ne bileyim bir pelikanın dünyayı gezişini izleyebiliyorsun. Sonra da bir topluluk haline geliyorsun. Yani yemeği içmeye de ben çok meraklı bir insanımdır.
En çok hoşuma giden şey bir kültür taşıyıcısı olması. Bir şaraba, bir peynire, bir bademe bile bakarak, tadına bile bakarak eğer ki iyiysen o konuda çok şey anlayabiliyorsun. Tarım anlıyorsun, iklim anlıyorsun, iklim krizine gidiyorsun oradan. Türkiye'nin coğrafyasını anlıyorsun, dünya coğrafyasını anlıyorsun, ticaret anlıyorsun, para anlıyorsun.
Anlatabiliyor muyum? Yani futbol sadece futbol değilse, avokado da sadece avokado değil ya. Yani ben onu öğrenmekten sonsuz keyif duyuyorum ve çevremde de böyle insanlar varsa özellikle farklı alanda bilgili insanlar. Ya aşık oluyorum.
Yani hakikaten böyle yetenekli, bilgiye aç, meraklı insanlar. Böyle doğa gözlemcisi Emrah Çoraman konuğum olmuştu. O zamanlar Almanya'daydı. Ya çocuk Komşum olsun istiyordum ya.
Yani kapısını çalıp bir kide bir sormak istiyorum. Biri bana böyle soruma cevap verince en iyi anlıyorum. Seramik kursuna gittim. Çok kötüydüm herhalde.
Çünkü hocamız hepimize şu muameleyi yapıyor. Bizler sevgilisinden ayrılmış ya da boşanmış depresyon içinde ve orada kendimizi bulmaya geldik. Kendimizi keşfedeceğiz. Ya ben diyorum ki peki niye Arap sabunu kullanıyoruz bunu çözerken diyorum.
Kimyasından mı falan? Bana şey anlatıyor, kendimi bulmamla, yoğurarak elde edeceğim şeyi. Ya ben ruhani bir şey merak etmiyorum, tamam mı? Niye bu?
Soruma cevap yok. Bildiğini anlatıyor. Öyle insanlar mesela beni çok rahatsız ediyor. Soruma evet mi, hayır mı?
Gazetecilikten bahsettiğinde, bu merakını paylaştığında tatmin oluyor muydun insanlardan aldığın reaksiyondan? Şöyle sorabilirim daha basit bir şekilde, gazetecilik çevresinde senin gibi insanlar var mıydı? Vardı ya, vardı aslında. Yani bir ölüm ilanındaki isimlerden manşet çıkartıyoruz.
İyi gazeteci zaten merak eden, ayrıklığı merak eden insan bence. Yani oradaki anomaliği merak ediyor. İlk şey soru sormak zaten. İşte çok konuğumda söylüyor, felsefecisi de söylüyor... ...Türker Kılıç da beyinle ilgilenen bir bilim insanı da söylüyor bunu.
Ne diyorlar? Bizim Türk eğitiminde iyi cevap vermeye odaklı... ...normalin ötesinde bir bilim insanı olmak için... ...soru üreten,
sürekli sorgulayan insan olman gerekiyor. İyi cevap vermek yetmiyor. Gazetecinin de böyle. Çok ortak noktası varmış bir bilim insanı olmakla aslında.
Yani öyle gibi görünmez ama... ...öyledir. Şimdi yapılmayan bir şey insanlarda unuttular da... Biz de,
sen bana bir cümleyi söyledin, sen söyledin artık onu. Onu benim tekrar söylemem haber değil. Bir şey ekleyip söylemem gerekiyor. Bilimde de öyle ya.
Yani sen bir şey söyledin, bir artısını söylemeli. Şey demiyorlar mı mesela, hayır bir gazeteci objektifliğini korumak için kendi şeyini katamaz. Yorum katmak değil ki, fikir katmak değil bu. Yeni bir bilgi katmak.
Bilgi katmak, tabii. Diğerini de konuşabiliriz. Yani yorum katma, ya nasıl bakarsın? Özellikle de merak duyduğum bir konuysa.
Aklına bir sürü fikir geliyor. Ya şunları paylaşayım. Tabii ki o yapılabilir. Yani hele senin çok iyi bildiğin bir alansa.
Gazetecilikte dedim ya uzmanlık alanları. Biri çevre muhabiri olabilir. Biri daha çok tarihi eserlerle ilişkili biridir. Biri sağlık muhabiridir.
Yani bir sağlık muhabirinin bilgisi azımsanamaz mesela. Onun yorumu olduğunu bildiğimiz sürece, birinin ağzından bir şey eklemediği sürece bunda hiç sakınca yok. Biz onun için aslında biraz daha bilgili, alanındayı, entelektüel insanlar olmak zorundaydık. Onun için de ilk gazeteciler aslında, ilk daha başarılı ismi duyulan gazeteciler gazetecilik eğitimi almaktan çok başka alanlardaki entelektüel birikimleriyle, bilgileriyle gazeteci oldular.
İlla ki beşen birkaç doğru soru sormayı yolda öğrenebiliyorsun ama gazetecinin tarafsızlığı konuşulurken... ...bence tarafsız olmak mümkün değil ama vicdanın tarafında olmak daha doğru bir şey. Tek kelime söyleyeceksek halk bile değil yani.
Halkın iyiliği neye göre, neyin çoğunluğuna göre. O vicdan tarafında olursan da zaten pek çok insan öyleydi. Öyle başladılar ve gelişti. Gazetecilik öldü mü diye bir dramatik soru aklıma geldi de hani sonuçta işin gidişatı bari senin de içinde bulunduğun medyumlar da değişti zaten.
İdealindeki meraklı ve belki de işte vicdanını ön plana çıkaran bilgili gazeteci tipi birkaç tane insan bir araya gelse bu işi devam ettirebilirler mi? Yoksa artık ekonomik trendler, teknolojik trendler o kadar kuvvetli oldular ki bu işin geri dönüşü yok. Yok geri dönüşü olmadığını düşünmüyorum ama yöntemin, tarzın, medyasının her şeyin değiştiğini düşünüyorum, geliştiğini düşünüyorum. Yani benim başladığım dönemlerde bir haber yapacakken aşağı iniyordum, bizim arşiv var, gazete küpürlerinden arşiv istiyordum.
Arşivlerden küpür çıkıyordu, oradaki fotoğrafı kullanıyordum ve ansiklopediden bilgi ediniyordum hala. Yani şimdi dönem öyle bir dönem mi? Ama bizim de alışkanlıklarımızı değiştirerek yani gazeteciler değil benim kuşağım insanların da değiştirmesi gerekiyor. Geçen gün bunu Nurcan Akat da konuştuk.
Nurcan Hanım çok iyi bir gazetecidir. Benden bir üst kuşak diyeyim. Çok kadın gazeteci olmak konuşulur onunla. Çünkü Türkiye'nin ulusal basındaki ilk kadın gazetecisi olduğu için.
Ya dedim farklı bir şey konuşalım. Yeni medyayı konuşalım. Peki yeni medyayı niye geleneksel? İki insan konuşuyor aslında.
Biz gelenekselden gelmeyiz. Çünkü şu, yani on yanlışı attıysak arada üç de doğru gitti. Şimdi editörlük sistemi diye bir şey yok. Çok iyi bir editörlük sistemi hala lazım.
Yani işte halk gazeteciliği, herkes kendi haberini versin. Olamaz. O kim bir kere? Hangi amaçlarla, hangi isteklerle?
Haberi öyle yazıyor. Şimdi editörlük öyle bir şeydir ki senin önüne gelir, muhabirin iki gün geçirmiştir o işte, okurken dersin ki bir dakika ya bunda bir şey eksik. Ya da gerçekten öyle mi? Bu vurguyla mı söyledi?
Çünkü senin sezgin, başta bir sezgiden bahsettim ya, birikimin sezgisi de oluyor. Yani bir birikimin varsa o konuda mesela işte birikimli insan onun için çok önemli. Gerçekten bunu mu söyledi dersin? Ya da şu iki soruyu daha sorsana dersin.
Muhabirine söylersin, o iki soruyu daha sorar da haber daha tam olur. Editörlük, iyi muhabirlik, bunların ne olduğunu bir tekrar konuşup yapmamız lazım. Ama esas parayla ilişkimiz bizim. Benim çağımda, benim öğrendiğim şey de bizim parayla ilişkimiz mesafeli bile değildi, yok.
Maaşın olur, girersin. Neredeyse hani bedavaya çalışıyoruz falan. Çünkü tutkuluyuz, gazeteciyiz. Ne kadar doğru bilmiyorum ama ona inanmasak bu kadar sene oralarda çalışmazdık.
Peki aklında böyle başka bir proje var mı? Hayatımın merkezine otursun dediğin bir proje var mı başka? Çok var. Yani ilk önce kendi projelerimden bir şeyler üretme isteği.
Mesela Nasıl Olunur'un kitabını yapmak istiyorum. Ama onu çok zor bir yolla yapmak istediğim için o çok zor bir proje. Çünkü böyle deşifre yaparak hani kim ne konuştu böyle soru cevap değil... ...o podcast dinleyenlere de saygısızlık olur diye düşünüyorum.
Kolaycılığa da kaçıp bir şey yapmak istemiyorum. Bazı ortak noktalardan falan zor bir kitap yapmak istiyorum... ...ve çok iyi olacağını düşünüyorum, çok faydalı olacağını düşünüyorum.
Bir çocuk kitabı yazmak istiyorum işte bu merakla ilgili. Yani diyorum ya çocukken bana birisi bu işleri böyle anlatsaydı çok daha meraklı olurdum ve o işlere girerdim dediğim için. Öyle bir çocuk kitabı yazmaya başladım. Hatta çizeri de başladı çizmeye.
O çizerle çalışmak istediğim için çocuk kitabı da yazmak istedim. Yüzde elli nedeni de o. Bu binaların sitesini yaptım. O çok güzel oldu çünkü bilgiler değişebiliyor.
Yani sen o binada yaşamışsan ve bana bir şey yazıyorsun, birden o yeni bir araştırma açıyor sana. O zaman yazı genişliyor. Şimdi kitap yapsan onu yapamazsın. Mesela bazen binaları o hikaye anlatmaya şey olarak kullanıyorum, vesile.
Mesela geçen gün cümbüşü, cümbüş aletini, müzik aletini, enstrümanını dünyayı kazandıran adamın hikayesini okuyordum. Çok enteresan bir hikaye ve dedim ki ben de bunu başkalarına anlatayım. Hikaye çok hoşuma gitti genişledikçe. Yani bunu sabah okudum tamam mı?
Çıktım eve dönerken Cümbüş Apartmanı'nı gördüm. Gezip Hastanesi'nin hemen yanındadır. Acaba bu aileyle ilgisi var mı? Sonra Bilmem kim, Cümbüşyan.
Onu buldum. Orada o izleci dükkanı varmış. Hani hayatta bu iş para kazanmaz, hayrına yapıyor bu insanlar dersin. Böyle hani organik orada yapılan bir küçük tarım ve onun üstüne lezzetli yiyecekler.
Üstünde de bir galeri var. O apartmanın onları ailecek sahibi. Sonra beyefendinin adresine e-mailini yazdım. Akrabalık var mı?
Sonra bir Ermeni yazar buldum aynı soyadda. Onun şiirlerini okumaya başladım. Bütün cümbüş ve cümbüş yanların bir şeylerini okumaya başlayıp sonra bir iki haftanı bununla geçirip oturuyorsun bir yazı yazıyorsun. Binayı kullanıyorum ben orada.
Mimari açıdan hiçbir değeri de olmayabilir. Okurken sana lezzetli bir hikaye. Orada bir hayat var. Diyelim ki böyle bir hikayenin içine daldın, birkaç gün harcadın, ondan sonra ilginç bir yere gitmedi belki.
Evet. Belki o kanal tıkanıyor bir yerde. Gitmiyor bazen. Ne kadar sık oluyor onu merak ediyorum ve bu sende bir hayal kırıklığına sebep oluyor mu?
Oluyor tabii yani, o kalıyor orada. Sonra Biri bir şey anlatıyor. Yani bende mesela öyle trak apartmanı vardır hikayesi. ama... Böyle Kurtuluş,
Osman Bey tarafında sürekli yürürken trak apartmanı görüyorum. Yani niye bir apartmanın üstünde trak olur? Sonra Serra Yılmaz'la muhabbet ederken işte ben dedi trak ailesinin evine giderdim falan böyle bir şey anlatıyor çocukluğunla ilgili. Bana trak ailesi deyince ben bütün o aileyi araştırmaya başladım bilmem ne.
Ve bu 5 ay sonra birinin bir cümlesiyle geliyor. Onun için böyle araştırıp bıraktığım çok var. Ama onlar da bir gün bir ara inşallah bağlanacaklar. Tohum gibiler yani bunlar.
Evet, evet. Biraz nostalji konusuna bağlamak istiyorum. Sen şimdi bu hikayeleri görüyorsun. Mesela orada işte birinin dükkanı var.
Orada yaşamış 50 sene boyunca ve unutulup gidecek belki. Bir 30 sene öncesinin, belki 60 sene öncesinin İstanbul'uyla ilgili şeyler bunlar. Hem İstanbul'da hem Türkiye'si. O hikayelerden mesela sen dışarı çıktığın zaman yani kafanda belki böyle bir dünya var.
Dışarı bir çıkıyorsun dışarıda işte milyonlarca insan hiçbirinin de umurunda değil. Hiçbiri de bilmiyor bu şeyleri. Yaşadıkları şehri bilmiyorlar. Evet.
Umutsuzluğa yol açıyor mu? Umutsuzluğa değil. Bazen bir kopukluğa yol açabiliyor. Bazen çok dalıyorum senin dediğin şeye.
Çünkü bir bina araştırırken, Bellevue Apartmanı var Harbiye'de, hikayesini yazdım. Sonra da Taksim Palace var İstiklal'in girişinde. Varlık vergisi, yani hepimizin bildiği bir şey. Ama birilerinin anılarıyla bilmiyoruz ya, bilen biliyor tabii de.
Bakırköylüyüz biz mesela, çok bunu yaşayan çevremiz vardı. Ben biraz arkadaş çevresinden falan biliyorum ama onları böyle birebir okumak, hislerini anlamak falan çok acayip bir duygu oluyor. Pandemideydi. Bir gün böyle taktım, o iki apartman birbirinden bağımsız bakarken ben varlık vergisi okumaya başladım.
Ama işte bunları anlatmadıkça, tekrar etmedikçe, o duyguları bugüne taşımayınca... Yani benim arkadaşımın ninesi var mesela. Hep bir yağ tutarmış ocağın üstünde. Evde bıçak yok, silah yok.
Eve saldırırlarsa bir gün, hani onu kızdırıp silah olarak kullanabilmek için. Hayatın boyunca böyle bir uykuya daldığını düşünsene. Birileri basabilir ve eşyalarını alabilirler gibi bir korkuyla yaşamış. Ulucanlar cezaevine gittiğimde çok beğenmiştim yine müze halini.
Çünkü orada sanki bir hesaplaşma varmış gibi. Yani burada bu kötü şeyler oldu. Zindanların önünden geçiyorsun, işkence sesleri dinletiyorlar. Müze haline getirilmiş, yatan insanlar orada.
Bizim bildiğimiz edebiyatçılar, şairler, politikacılar, onların eşyaları var. Biraz bir şey gösterilmeye çalışılmış eğer güzel bir tarih okumasına da meraklıysan. Ama çıkıyorsun sonra diyorsun ki, ulan bugün de böyle. Hani hesaplaşma var gibiyken olmaması seni mutsuz eden.
Yoksa bu kadar nostaljiye meraklı olmazdık. Yani Turgut Kazan'la sohbet ederken, Turgut Bey hukuk açısından en kötü dönemi yaşıyoruz dedi. Yani adalet için en kötü dönem. Adam bütün darbelerden etkilenmiş.
Cezaevine girmiş, dört buçuk senesi var. Pek çok müvekkili, Uğur Mumcu'dan, Yaşar Kemal'e düşün yani Cem Karaca'dan, Genco Erkal'a. Son altmış yıldır avukat yani bir şeyler görmüş adam. En kötü dönem bu dönem.
Mesela o Taksim Palas, şimdi altında bir tane kozmetik firması var, hayatta da görmezsin. Neyse kapısına mimari bir tabela çaktırmış binada yaşayan birisi. Şimdi orayla ilgili ben bir şey okudum, gazete küpürü. Varlık vergisini ödeyebilmek için insanları evlerinde açıkarttırma yapıyorlar.
Yani sen evine herkesi çağırıyorsun, bir ilan veriyorsun. Diyorsun ki 12 Mart 1950'de şu apartman, şu dairede bütün eşyalar satılacaktır. Ya bir gazeteci bir tasvir etmiş. O insanların çamurlu ayakkabılarıyla, ipek halılarının üzerinden basması, birbirleriyle rekabetleri, o tablolar, evin sahibi, kadının hissettiği şeyler.
Orada oturan adam aslında bu varlık vergisine karşı çıkan bir avukat. Bu böyle olmamalı, kanuna aykırı falan diye çok demeç veriyor. Demeç verdiği için yaşı aslında varlık vergisi nedeniyle sürülmesine el vermeyen bir yaş. Hani altmışsa mesela adam altmış beş.
Ama varlık vergisini 65'e çekiyorlar adam yüzünden ve adam her şeyini satmak zorunda kalıyor ve Aşık Ali'ye gönderiyorlar. Evet flarsızlar yanlış duymadınız. Muhabbet burada çat diye bitti. Artık bu noktada nasıl saçmalamışsam orayı öyle bir kesip atmışız ki tüm kanıtları yok etmişiz.
Yani ham kaydına bile ulaşamadım. Neyse. Nilay'a teşekkür ediyorum bir kez daha. Anlayışı içinde.
Yayınlarına bakmayı unutmayın. Beni de daha da ayı yemezse birkaç güne dönmüş olurum ve hep beraber serimizi noktalarız.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.