
3.680 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 12 Mart 2024'te alıyoruz. Şimdi kayıt tarihi söyleyince aklıma geldi. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin üzerinden tam 53 yıl geçmiş. Bu askeri müdahalelerin her biri nizama yani düzene kalıcı bir iz bırakan müdahalelerdi. 2010'lu yıllara dek süre gelen devlet düzenimizin köklerini 1971'de bulabilirsiniz. 2010'lu yıllara dek bu kökten yürüyen gövde bir devamlık arz etti desek yeridir. Fakat 2010'lu yıllardan itibaren keskin bir dönüşümün yaşandığı da ortada. Fransız geleneğinde bu tip köklü değişimlerin ardından Cumhuriyete numara veriyorlar. 1. Cumhuriyet, 2. Cumhuriyet, 3. Cumhuriyet gibi. Daha önceki bölümlerde bu işi detaylandırmıştık. An itibariyle Fransa 5. Cumhuriyetini yaşıyor. Fakat bizde bu eğilim yani Cumhuriyeti numaralandırma çabası 1960'da baş gösterse de devamı gelmedi. Mesela 27 Mayıs'ın komutanı Cemal Gürsel darbenin ardından gazetelere verdiği ilanlarda 2. Cumhuriyetin kurcusu unvanını birkaç kez kullanmış fakat daha sonra bundan vazgeçmişler.
Ardından 1990'lı yıllarda liberal eğilimli bir hareket, 1923 Cumhuriyeti'nin mevcut dünya düzenine adapte olamadığını, revize edilmesi gerektiğini tartışarak ikinci cumhuriyeti savunuyorlar. O yüzden ikinci cumhuriyetçiler olarak anılıyorlar bu 90'larda ortaya çıkan hareket. Fakat onlar da AKP döneminde yetmez ama evetçilikle sarılıp gidiyorlar. Eğer ki cumhuriyetimize numara verseydik, bugün zihnimiz daha berrak halde olabilirdi. Yani fonksiyonel olabilirdi bu numara verme işi. Çünkü numaralar işlevseldir. Numarasız cumhuriyet yüzünden sanki 1923'den 2010'lu yıllara dek kesintisiz bir cumhuriyetten bahsediyormuşuz gibi davranabiliyoruz. Halbuki 2010'lu yıllarda Erdoğan düzeninin köklerini saldığı cumhuriyet ile
Örneğin 12 Mart 1971'de ya da 1946'ta kurulan cumhuriyet aynı cumhuriyet değildir. Bugün yeni bir rejimle karşı karşıyayız. Ve bu rejimin kurucusu olarak Erdoğan bir daha seçimlere girmeyeceğini, aday olmayacağını söylüyor. Enteresan. Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçim. Ama buradan çıkacak netice
kardeşlerim için bir emanetin devri olacak. Onun için de hazırlıklarımızı buna göre yapıp adımı da buna göre atmamız lazım. Ki çok farklı bakanlara karşı gereken cevabı istiyoruz ki 31 Mart akşamı verelim. 1 Nisan'dan itibaren de yeni bir dönemi İnşallah başlatalım. Konu hakkında türlü yorumlar hızlı haberciliğin ve yorumculuğun gölgesinde yapıldı. Bu sözlere sosyal medyadan ilk reaksiyonlar Erdoğan'ın daha önce de benzer açıklamalar yaptığı, bu sefer de yalan söylediği şeklindeydi. Fakat hızlı yorumculuğun, hızlı gazeteciliğin zihnimizi tembelleştirmesine müsaade etmemek adına bu konu bence bir trend topik bölümünü hak etti.
Zira Erdoğan, alelade bir sağ lider gibi değil, tarihsel bir figür olarak kavrandığında hakikati daha iyi kavrayabiliyoruz. Erdoğan, sadece bir hükümet lideri değil, aynı zamanda bir kurucu lider pozisyonunda. O halde, onun kurduğu rejim sürerken, onun bir kenarda emekli hayatı yaşaması mümkün müdür? Bu bölümde işte bu soruya cevap arayacağız. 2028'de Erdoğan'a veda mı ediyoruz? Fakat çok daha önemli bir sorumuz daha var. Erdoğansız bir Erdoğan düzeni mümkün müdür? Değil ise Erdoğan'ın değişmesi, Erdoğan düzeninin de değişmesi anlamına gelmez mi? O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Erdoğan neden bu benim son seçimim dedi. Sosyal medyanın hızlı yorumculuğu, tarafgirlik yaratan didişme ortamı ve bu didişme ortamının konvansiyonel medyaya da sıçraması sonucu hakikati tam göremiyoruz. Erdoğan'ın bu benim son seçim ifadeleri ilk değil. Belki gördünüz, belki görmediniz. Ama bu açıklamaların ilki 2009'da yapılıyor. Mesela, taaa 2009'da, 2011'de son kez milletvekilliğine aday olacağım diyor Erdoğan. Değerli arkadaşlar, biz bugün varız, yarın yokuz. Kimler geldi, kimler geçti bu makamlarda. Biz de gelip geçeceğiz. Bakın ben açıkladım. 2011'de Allah ömür verirse benim son milletvekili adayını öldürdü. Ben tükürdüğümü yalamam, onu da söyleyeyim. Gerçeği değil de etkilinşeme odaklı sosyal medya haberciliği, Erdoğan'ın bu sözlerini alaya aldı. Ama bir dakika durup düşünün lütfen. Erdoğan'ın milletvekiliğine aday olduğu son tarih ne?
2011. Adam doğru söyledi. 2011'de milletvekilliği adaylığından sonra, 2014'te cumhurbaşkanlığına aday olduğu milletvekilliğinden istifa etti. O tarihten bu yana da parlament üyesi değil. Yani, bu son milletvekilliği adaylığımdır dedikten sonra gerçekten son kez milletvekilliğine aday oldu. Elde var bir. Demek ki 2009'daki açıklamalarda bir tutarsızlık yok. Gelelim 2012'deki açıklamasına. Tarih 29 Eylül 2012. AKP kurultayına gidiyoruz.
Tüzüğümüz gereği bu büyük kongrede son kez genel başkanlığa aday oluyorum. Yetki verilirse Allah ömür verirse üç yıl partimin başındayım. ardından partimin vereceği sorumlulukları yüklenerek o alanlarda görev ifade edeceğim. Allah ömür verirse bu can bu bedende olursa inşallah farklı görevler, farklı ummanlar altında yine bir olacağız, yine beraber olacağız. Burada da bu benim son seçimim demiyor. Parti genel başkanlığına son kez aday oluyorum diyor. E hala AKP genel başkanı demek ki yalan söylemiş demeden önce oraya da biraz daha yakından bakalım. Sevgili dostlar adam 2012'de son kez genel başkanlığa adayım diyor ve 28 Ağustos 2014'te cumhurbaşkanı olduğu gün yasa gereği partisinin genel başkanlığından da istifa ediyor.
Ve iki yıl dokuz ay boyunca AKP genel başkanlığı görevini önce Ahmet Davutoğlu ardından Binali Yıldırım üstleniyor. Ve 16 Nisan referandumundan yaklaşık sadece bir ay sonra, 21 Mayıs 2017'de AKP kongresinde yeniden partisinin başına geçiyor. Şimdi didişmeyi bir kenara bırakalım ve şunu söyleyelim. Bu kişi, yani Erdoğan, taaa 2007'den bu yana cumhurbaşkanı olmayı kafasına demek ki koymuş. Yani 2009'da yaptığı açıklama da, benim son milletvekilliği ad açıklaması da, daha sonraki son genel başkanlığımdır açıklaması da aslında cumhurbaşkanlığı takvimini önüne koyduğunun bir kanıtı niteliğinde.
2009 demedim bakın. Ta 2007'den beri cumhurbaşkan olmak istiyor. Arşiv ortada. Erdoğan, Ahmet Necdet Sezer'in görev süresinin sona ermesine yakın tarihlerde, cumhurbaşkanı olabilecek güçteydi ve bunu istiyor muydu? Evet istiyordu. O tarihlerde cumhurbaşkanı meclis belirliyordu ve mecliste AKP çoğunluğu zaten vardı. Ama karışık yıllar. 27 Nisan Ey Muhtıra krizi, cumhuriyet mitingleri, TSK'nın tavrı, 367 krizi falan derken,
Erdoğan kendisi cumhurbaşkanı adayı olamadı ama tartışmalı bir açıklamayla Abdullah Gül'ü kendi cumhurbaşkanı adayı olarak gösterdi. 11. Cumhurbaşkanı adaylığı için yaptığım son değerlendirmeler bütün bu araştırmalar neticesinde bir ismi ortaya çıkarmıştır. O da değerli bugüne kadar beraber bu yolda olduğumuz Bu hareketi beraber kurduğumuz Abdullah Gür Sembolik bir açıklamadır bu ve siyasi tarihimiz açısından da enteresandır. Nisan 2007'de yapılan bu açıklamadan önce Cumhurbaşkanı'nın kim olacağı çok büyük tartışma konusu olmuş, o dönem seküler kesimler türbanlı bir first aid'i olur mu tartışmasıyla oyalanmıştı. Cumhurbaşkanlığı makamı üzerindeki tartışmalarda da Türk Silahlı Kuvvetleri müdahildi. TSK'nın bu tartışmaya müdahil olmasının gerekçesi ise Cumhurbaşkanı'nın aynı zamanda başkomutan olma sıfatıydı.
ama böyle bir gerekçeye de ihtiyacı yoktu o dönemde TSK'nın. Yani zaten genelkurmay başkanları politik şahsiyetlerdi. Bu nedenle dönemin genelkurmay başkanı Yaşar Büyükhanıt 12 Nisan 2007'de şu açıklamayı yapmıştı. Seçilecek cumhurbaşkanım aynı zamanda da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başkomutanıdır. Bu yönüyle Silahlı Kuvvetleri de yakından ilgilenmektedir. Bu nedenle biz hem cumhurbaşkanımızın hem de başkomutanımızın aynı zamanda Silahlı Kuvvetleri ve Türk
Milletinin sahip olduğu cümletin temel değerlerine. Anayasanızda ifadesiyle bu anlayış, demokratik ve sosyal devleti idare eden devletin üniter yapısına bağlı. Bu açıklamadan 15 gün sonra da 27 Nisan E-Muhtırası gündemimize girecekti. Asker, Cumhurbaşkanını kendi belirlemek istiyordu fakat böyle bir yetkiyi de askere devretmek istemiyordu AKP.
Erdoğan'ın henüz o tarihte cumhurbaşkanı olmak istediğini de bugün biliyoruz. Sizlere dönemin tanıklıklarını uzun uzun dinletmek istemiyorum. Ama şu ortada. Erdoğan, Abdullah Güyü Çankaya'ya gönderdikten sonra sıradaki cumhurbaşkanı olmayı kafasına koymuştu. Fakat bir dakika. O tarihler için, yani Türkiye henüz parlamenter sistemdeyken, cumhurbaşkanlığı koltuğu başbakanlığa nazaran icracı değildi. Cumhurbaşkanlığı daha sembolik bir koltuktu. Devletin birliğini temsil eden bir makamdan ibaretti. Daha uhrevi bir anlamı vardı. Dünyevi işler başbakandayken uhrevi temsil cumhurbaşkanındaydı. Bir başbakanın,
Hele ki tek başına iktidar olan bir partinin genel başkanı olarak bir başbakanın yetkileri çok daha fazlaydı. Peki, Erdoğan cumhurbaşkanlığını neden bu kadar istiyordu? Bu soru cebimizde dursun, bölümün devamında bu soruya cevap arayacağız. Çünkü güzel soru.
Fakat şu bu son seçimim çıkışlarının manipülatif olduğuna ilişkin iddiayı tartmaya devam edelim. Muhalif medya, 2009'daki son milletvekilliği adaylığı ve 2012'deki son genel başkanlık adaylığım açıklamalarını bence biraz manipüle etti. Çünkü adam gerçekten son kez 2011'de milletvekiline aday oldu, çünkü 2014'te cumhurbaşkanı oldu, 2012'de de son kez AKP genel başkanlığına aday olduğunu söyledi. Evet, burada bir tutarsızlık var. Fakat yine de 2014'te cumhurbaşkanı olduktan sonra zorunlu da olsa parti genel başkanlığından istifa etmek zorunda kalmıştı. Yani Erdoğan'ın daha önce çeşitli bağlamlarla ifade ettiği son seçimin ifadeleri tümüyle yanlış olmadı.
Yani daha önceki verdiği taahhütleri kısmen de olsa yerine getirdi. Aslında siyaset gündemini daha yakından takip edenler için bu açıklama yani geçen günkü bu benim son seçimim artık benim için final açıklaması şaşırtıcı olmamalı. Zira 14 Mayıs 2023 seçimlerinden önce de yani daha son genel seçimlerden önce de Erdoğan benzer bir açıklama yapmıştı. Tarih 10 Aralık 2022. Yer Samsun.
İnşallah 2023'te milletimizden kendi adımıza son defa istediğimiz destekten alacağımız güçle Türkiye 100 yılının inşasını başlatıp bu kutlu bayrağı gençlerimize teslim edeceğiz. Şimdi Erdoğan'ın bu döneme kadar olan bu son seçim ifadelerini ele almış olduk. Bu nedenle gözyaşları içinde kahkaha atılan o meşhur emojilerle sürülen sosyal medya iletileri gerçeği yansıtmıyor. Yalan söylemiş falan filan. Bunlara katılmıyoruz. Dolayısıyla hakikat daha farklı. Erdoğan bu zamana kadar yaptığı son seçim açıklamalarında öyle ya da böyle sanıldığı kadar tutarsız değildi. Bu bölümde çok goy goy yapmak da mümkündü ama bu yaptığımız goy goy hakikati ıskalardı. Gerçekten de yasa Erdoğan'ın bir kez daha aday olmasının önüne geçiyor. İlk cumhurbaşkanlığı 2014.
Ama diyor YSK, yeni sistem 2017'de geldi, böylece sistem sıfırlandı. Bu yüzden diyor YSK, Haziran 2018'de Erdoğan aslında ilk kez cumhurbaşkanı olmuş gibi muamele ederiz. Nisan 2023'te YSK'dan yapılan açıklama bu yöndeydi. Açıklamada yeni sistemle gidilen ilk seçim 24 Haziran 2018'dir. Erdoğan'ın birinci beş yıllık görevi 24 Haziran 2018'de başladı denildi. 2018 ilk seçimi kabul edildi, 2023 ikinci seçimi kabul ediliyor. E bu haliyle 2028'de aday olamıyor. O da zaten biraz önce dinlediğiniz biçimde, hem 2022'de hem de geçen gün bunu söylüyor.
O halde Erdoğan ya yasayı değiştirecek ki bunun için anayasanın değişmesi gerekiyor ya da sistemi 2027'de veya daha önce seçime götürecek ki bir dönem daha aday olabilsin. Ne demek bu? Bekir Bozdağ 9 Mart'ta sosyal medyadan yazmış. Şöyle diyor eski adalet bakanı. Bu seçim Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın da ifade ettiği gibi son seçimidir.
Zira anayasaya göre cumhurbaşkanının görev süresi 5 yıldır. Bir kimse en fazla 2 defa cumhurbaşkanı seçilebilir. Ancak yine anayasaya göre cumhurbaşkanının ikinci döneminde meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Anayasanın bu hükmüne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın 3. defa cumhurbaşkanı adayı olması anayasal hakkıdır.
Yani önümüzdeki dönemde göreceğimiz şey belli. Erdoğan, 1 Nisan'dan itibaren bir anayasa değişikliğini gündemine getirecek. Nabız yoklayacak. Olursa ne hâlâ? Olmazsa, 1-2 yıl içinde erken seçim gündeme gelecek. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde alınacak bir seçim kararıyla Erdoğan bir daha adaya hale getirilecek. Ama şu ortada, Erdoğan 2026'da veya 2027'de veya 2028'de
Ya ben memleketin 25 yıldır başındayım artık yeter emekli oluyorum demeyecek. Böyle bir şey olmayacağını biliyoruz değil mi? Olmayacak zira Erdoğan'ın kendi rejimi bu. Bu rejimde Erdoğan olmayacaksa biz bu rejimi niye sırtımızda taşıyoruz?
Bu rejimde başka herhangi bir kişiye mevcut Cumhurbaşkanlığı yetkileri verilemez. Mevcut Cumhurbaşkanlığı yetkileri Erdoğan'dan başkasına verilirse o kişi bu devleti yönetemez. Bu rejim Erdoğan'ın yönetmesi üzerine, Erdoğan'ın üzerine dikilmiş bir gömlek gibidir. Bu gömleği başkası giyemez, başkasına olmaz bu gömlek. Dolayısıyla Erdoğan'dan sonra bu koltuğa kim oturursa otursun yetkileri tartışma konusu olacaktır.
Şimdi burada kısa bir araya gitmenin tam zamanı, dönünce tüm bu anlattıklarımı gerekçelendireceğim, bu rejim meselesinin ne demek olduğunu biraz daha açacağım. Bu kaydı 12 Mart'ta alıyoruz. 12 Mart muhtırasının 53. yıl dönemi. Bölümün başında demiştim ki, cumhuriyete numara verseydik zihnimiz daha berrak olurdu. Şu anda yaşadığımız sorun, devlet denen nesnenin 100 yıldır kesintisiz devam ettiği, hükümetin değişmesi halinde devletin eski karakterine kavuşacağı yönündedir.
Halbuki bu tez, muhalif kesimlerin büyük bir yalanı yaşaması neden oluyor. Eskiye geri dönüş yok. Bunu unutalım. Ama şu da var. Yeninin miadı da şimdiden doldu. Yani bir Araf'tayız. Eski öldü, gerçekten yeni olan ise doğmayı bekliyor. Yakın geleceğimiz yepyeni bir cumhuriyete gebe.
Ha bu cumhuriyetin karakteri ne olur? Daha mı batılı olur, daha mı doğulu? Daha mı Türk, yoksa daha mı Müslüman? Daha mı emekçi, daha mı patroncu? Daha mı modern, daha mı geleneksel? Toplumsal düzenimiz ne yönde değişir? İşte bugün yaşanan onca şeyi bu yüzden takip ediyoruz. Geleceğimiz hakkında fikir edinmek için. An itibariyle araftayız. Cennette bir olasılık, cehennemde. Fakat 2002 şartlarına geri dönülemez. Zira ölüyü diriltemezsiniz.
Cumhuriyet ölmedi. Atatürk cumhuriyeti sonsuza dek yaşayacak. Sen istesen de istemesen de. Demeden önce sabır gösterip kulak verin lütfen. Ben Atatürk öldü, fikirlerine rahmet okuyalım, cumhuriyete de güle güle, geçmiş olsun demiyorum. Bu yanlış anlaşılmadan kurtulmak için cumhuriyete numara vermenin fonksiyonel olduğunu söylüyorum.
Nasıl ki 1971'de değişmeye başladı ve 1980'de değişti, nasıl ki 1981'deki cumhuriyetle 79'daki cumhuriyet aynı cumhuriyet değildi, bugün de yaşadığımız benzer, hatta daha köklü bir değişimdir. Şunu da söylemek gerekir. Eskisinden daha despot, daha halk düşmanı, daha çürük bir rejim inşa edildi diye eskisine geri dönmeye çabalamak da anlamsızdır. Zaten dediğim gibi geçmiş olsun, ölüyü diriltemezsiniz.
Fakat buna karşı hükümet ayrı şeydir, devlet ayrı şeydir anlatısı amacından sapıyor ve muhalif kesimlerin kafasını karıştırıyor. Çünkü bu ayrım nedeniyle hükümet değiştiğinde tırnak içinde kutsal olan devletin kaldığı yerden devam edileceği zannediliyor. Çünkü devlet aynı zamanda uhrevi olanı temsil eder. Devlet bir bütündür, bölünemez, parçalanmaz ama hükümet değişebilir. Gelip geçicidir diyorsun, devlet bakidir. Devlet bir milleti yönetir, hükümette devleti yönetir. Aynı şeydir aslında. Devlet bakidir, hükümet geçicidir. Hükümet sandıkta değişir, devlet baki kalır. Devlet tüm toplumun yaşadığı ülkemiz ama hükümet onları yönetenler. Arasındaki fark bu. Abi hükümet geçicidir, devlet kalıcı. Çünkü bunu Atatürk'ün bir sözü var meşhur. Benim nacizane vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Yani bu söz ta bu günlere kadar ulaşmış, etkinliğini kaybetmeyen bir söz olarak düşünüyorum. Devlet, tüm dünyevi özelliklerinin yanı sıra uhrevi karakteri de olan bir mevhumdur. İngiltere'de monarşi ile hükümet arasındaki ilişki bu uhrevi karakteri daha net ortaya koyuyor. Monarşi, devletin onuru ve gururunu temsil ederken hükümet icra organıdır.
Bu haliyle monarşi icraya karışmaz. Zaten karışırsa dünyevi olana karışmış olur. Sezar'ın hakkı Sezar'a. Öyle demek gerekir. Ama hükümet de majesteleri adına yönetir. Monarşi egemenlik gücüne haiz olmanın gereği olarak devletin uhrevi karakterini temsil eder. Biraz önce dinlediğiniz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının devlete ilişkin söyledikleri aslında devletin uhrevi karakterine bir göndermedir.
Hükümeti yani icrayı devletten ayırırken aslında devlete bir kutsiyet atfettiler değil mi? İşte o kutsiyet uhrevi karakteri olan vurgudur. Kutsal devlet. Vatandaşlar devlet derken bu uhrevi anlamı bilinçleriyle kavramazlar.
Çünkü, müşkül duruma düştükleri durumda, devletin yardıma koşmaması halinde söylenen, nerede bu devlet ifadesi, devletin uhrevi değil, dünyevi kimliğine işaret ederken, devlet ilelebet yaşayacaktır ifadesindeki devlet, uhrevi karakterlidir. Umarım anlatabildim. 6 Şubat'tan sonra, Devlet Bahçeli'nin de sık sık ifade ettiği bu uhrevi karakterdir. Devlet, dünyevi değildir. O, olmayanı oldurandır, size şah damarınızdan daha yakın olandır. Hakim, havi ve hadimdir. Nerede bu devlet denilmez. Devlet, bastığınız her yerdedir. Deprem bölgesinde her şey var. Sadece devlet yok diyen kanı bozuklar, size söylüyorum. Devlet, baktığınız ve bastığınız her yerde, tüm heybetiyle, tüm hassasiyetiyle, tüm kümranıyla havidir, hakimdir ve hadimdir.
Devlet kriz dönemlerinde bu uhrevi anlamı vitrine koyar. Nitekim faşizmin hortladığı zamanlarda bu uhrevi anlama yapılan vurgu artar. Devlet kutsaldır. Devlet adeta bir tür tanrı gibidir. Devlet, diğer hiçbir kurumda olmayan bir yetkiye, egemenlik gücüne sahipse bu güce yaslanarak zorla para topluyor, cezalandırabiliyor, affedebiliyorsa,
Bu ayrıcalığı nereden edinmektedir? İşte bu ayrıcalık, devleti geniş kesimlerin mistik bir güç gibi kavrama eylemini güçlendirir. O sayede egemenlik gücüne hak kazanır. O mistik güç sayesinde. Bu nedenle, icracı ile onuru ve gururu temsil eden modern devletlerde birbirinden ayrılmak zorundadır. İngiltere örneğini bu yüzden ifade ettim. Monarşi, temsil makamı olarak onuru ve gururu sembolize eder. Hükümet ise icracı olduğu için dünyevidir.
Bizde de saltanat kaldırdıktan sonra, monarşi lav edildikten sonra devletin temsil makamı için tasarlanan koltuk cumhurbaşkanlığıdır. O makam eleştiriden azadedir. Sembolik yetkilerle doludur. Çünkü cumhurbaşkanlığı makamı uhrevi olanı temsil eder. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı makamı icracı değildir. İcraya karıştığınız anda dünyevileşirsiniz.
O, daha üst düzey bir makam olarak uhrevi olanı temsil eder. Dünyevi olana karışmaz. Dünyevi olan ise başbakan tarafından idare olunur. İşte 2007'de Erdoğan'ın arzuladığı ve 2014'te oturduğu cumhurbaşkanlığı koltuğunun vaat ettiği de budur. Cumhurbaşkanlığı koltuğu ona uhrevi olan, tanrısal olanı vaat eder.
Erdoğan eğer bir kurucu lider, rejim yaratıcısı olmak istiyorsa bunu başbakanken yapması mümkün değildi. Başbakanın yetkileri çok daha fazla olabilirdi o dönemin cumhurbaşkanından ama o yetkilerden ziyade o uhrevi olana sahip olmayı istedi. Çünkü devletin uhrevi karakteri cumhurbaşkanlığına temsil ediliyordu. Bu gaye ile 2014'te cumhurbaşkanı oldu Erdoğan. Ve 2016'daki darbe girişiminin ardından da konumunu güçlendirdi.
Bugün cumhurbaşkanı baş danışmanlarından olan Ayhan Oğan'ın 15 Temmuz'dan sonra CNN Türk'te bir programda söyledikleri bu nedenle üzerine düşünülmesi gereken cinstendir. Bütün bu dışarıdan müdahale etme imkanları olan bürokratik oligarşi yerle yeksan etti. Vesayet sistemini bitirdi. Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz. Bakın beğenin beğenmeyin. Bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan'dır. Fetullahçılar başarılı olsaydı Türkiye'yi belki de bir iç savaş bekliyordu. İyi ki olamadılar.
Fakat 2016'dan itibaren Türkiye'nin girdiği menzilde darbe öncesine geri dönmek olmadı. Rejim değişmeye başladıkça devlet tanrısallaştı, uhrevileşti, mistifike edildi. Bu tarihten itibaren hükümeti yani icra'yı temsil eden makamlar kendilerine dönük eleştiriyi devlet olma sıfatıyla cevapladı. Bakın, dikkat edin, dünyevi olana dönük eleştiriler uhrevi olanı temsil eden bir güç tarafından cevaplanmaya başlandı.
Böylece muhalefet, uhrevi olanın karşısında olan, bir tür ateistmiş gibi, bir tür müşrikmiş gibi kabul edildi. Bunu en bariz şekilde yapanların başında da bu 7 yıllık dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu geliyor. Soylu'ya dönük eleştiriler devlete yapılmıştır. Devlet de bildiğiniz üzere kutsaldır. Eleştiri konusu yapılamaz. Bu devleti eleştirmek hainlik çerçevesine değerlendirilir. Devlet kimdir peki? Devlet biziz. Biz devletiz.
Biz devletiz. Biz devlet olarak suçluların peşindeyiz. Suçluların iftirasını, suçların yalanlarını ve suçların ortaya koyduğu dedikoduları şu gazi meclisin çatısı altına getirdiniz. Devleti töhmet altında bıraktınız. Devlete iftira ettiniz. Burada bu milletin evladı olarak söylüyorum. Vallahi size devlete iftira ettirmem. Billahi size devlete iftira ettirmem.
İşte bu şekilde kavranan devletin başında hem onuru ve gururu temsil eden hem de icra-i temsiyle bulunan kişinin adıdır Recep Tayyip Erdoğan. Eğer siz düzeni değiştirmek istiyorsanız hem uhrevi olana hem dünyevi olana sahip olmalısınız. Bu ikisinin ayrılması halinde düzen kalıcılaşmıştır. Düzeni değiştirmek istiyorsanız uhrevi olana sahip olmalısınız.
Bu haliyle bir tür saltanatı temsil eder Türk tipi başkanlık sistemindeki cumhurbaşkanlığı. Hem dokunulmazdır, uhrevidir, hem de bütün dünyevi olanla müdahildir. Geniş kitleler nezdinde de adı anılırken dahi tedirginlik veren bir makamın sahibidir Erdoğan. Kendisine edilen her bir laf hakaret konusudur.
Mahkemeler onun itibarı için görevdedir. Böylece tanrılaştırılmış, dünyadan koparılmış, mistifike edilmiş, ezelden ebede olan bir devlet tanımıyla karşı karşıya kalıyoruz. Ve bu devlet tanımı çok açık ki halk düşmanıdır. Bizim dünyevi olana ihtiyacımız var.
gündelik hayatın işlemesi için, sağlık sisteminin, eğitim sisteminin, ekonominin doğru işlemesi için dünyevi olan bir devlete ihtiyacımız var. Fakat bize uhrevi olan dayatılıyor. Bu devlete uhrevi kimliği nasıl veriliyor peki? Yani bu uhrevi kimlik nasıl sürekli yeniden üretiliyor? İşte bu noktada İslam dini bu uhrevi anlamı kazandırmak adına işlevsel oluyor. Rejimin imamları devletin mistik anlamını sürekli vurguluyor.
Bu mistik güce direnmenin, itiraz etmenin İslam'dan çıkmak olduğunu her cuma kamuoyuna dikte ediyorlar. Yani mesele öyle ufak tefek bir mesele değil. Türkiye'nin üstüne dünyanın gavurunun çöreklenip burayı bölüp parçalama meselesidir. Onun için Tayyip Bey'i savunacağız. Onun için hükümeti savunuyoruz. Onun için gel dediklerinde geliyoruz. Onun için itaat farzdır diyoruz.
Böylece Erdoğan'ın neyi temsil ettiğini üç aşağı beş yukarı anlatmış oldum diye düşünüyorum. Erdoğan hem onuru ve gururu, mistifike edilen devleti, hakim, havi ve hadim olan, ezelden ebede kadar olan devleti temsilini üstlenir ki cumhurbaşkanıdır, alışageldiğimiz de budur. Ama aynı zamanda dünyevi olan icranın da başındadır ve alışageldiğimiz başbakanlık yetkileriyle de donanmıştır. Bu haliyle bir kurucu lider pozisyonundadır. İcra ve temsil gücünün tek elde toplanması da bunun işaretidir. İşte bu yüzden Erdoğan'dan başka herhangi bir kişi mevcut Cumhurbaşkanlığı yetkilerinde olansa dahi bu devleti yönetemez. Çünkü bu rejim Erdoğan'ın kişisel serüveninden süzülerek, onun için kurulmuş bir rejimdir.
Bu rejimin adı o yüzden Erdoğan rejimidir. Bu rejimde Erdoğan'ın değişmesi demek, sadece bir hükümetin değişmesi anlamına gelmez. Erdoğan'ın değişmesi, düzenin topyekün değişmesini de zorunlu kılar. Bu haliyle Erdoğan istese de istemese de emekli olamaz. Düzenin genetiği gereği, ölene dek Türkiye'nin başında kalmak zorundadır. Bunu benden veya sizden daha iyi bilen kişi de yine Erdoğan'dır.
Bu nedenle Erdoğan'ı alelade bir sağ iktidar gibi kavramak bence hakikati ıskalıyor. Menderes, Özal ve Erdoğan gibi bir devamlıktan ziyade 2. Abdülhamid, Atatürk ve Erdoğan gibi bir devamlılık daha doğru olur. Erdoğan artık tarih sahnesinde ele alınması gereken bir figüre dönüşmüş durumda. Seçimlerde kazanmanız kaybetmeniz artık eskisi kadar önemli değil. Artık tarihsel bir figür. İşte bu yüzden emekli olamaz. E o halde neden 8 Mart'ta TÜGVA'da şunları söyledi?
Benim için bu bir final. Yasanın verdiği yetkiyle bu seçim son seçim. Belli ki yasayı değiştirmek adına bir girişim olacak veya böyle bir girişim olmazsa dahi veya başarısız olursa dahi Bekir Bozdağ'ın formülü devreye sokulacak. E zaten 70 yaşını geride bırakmış bir kişiden bahsediyoruz. Yasa hiç değişmese dahi Bekir Bozdağ'ın formülüyle iktidarını en azından 8-9 yıl daha devam ettirebiliyor. Sonrasına da sonra bakılır artık. Ne olacak? Önceki bölümde tek adam rejimlerinde sandığa giden halkın açlık ve yoksulluğa rağmen neden muhalefete oy vermediğini sormuştuk. Yani çok tuhaf değil mi? Örnek veriyorum. Kazakistan'da daha iki yıl önce insanlar isyan ettiler doğal gaz fiyatları yüzünden. Normal bir rejim olsa gidersin muhalefete oy verirsin. İner Nazarbayev rejimi veya başkası. Fakat böyle bir deneyim bu tip rejimlerde yaşanmıyor. Benzer bir deneyimi biz de yaşıyoruz.
Bu rejimde devleti Erdoğan'dan başkasının yönetemeyeceği gerçeği halk kesimleri tarafından seziliyor arkadaşlar, seziliyor. Böyle bilinçle kavranmıyor. Seziliyor diyorum ve bu kelimeyi bilerek kullanıyorum. Erdoğan, devletin mistik, uhrevi kimliğini temsil ederek geniş halk kesimlerin ezinde dokunulmaz kılınmış durumda. Halk bu ayrımı bilinciyle kavramıyor, seziyor. Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.
An itibarel devlet dediğin, halk nezdinde itibarın adıdır. Dünyevi bir fonksiyonu kalmamıştır. Modern devlet kurumlarıyla vardır çünkü, kurumlarıyla. Bu sayede iktidarlar değişse de kurumsal devamlılık esastır. Düşünün, Atatürk'ün 10 Kasım 1938'deki vefatı dahi bir devlet krizi neden olmadı. Fakat bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurumsuzdur. Bakın bu mesele üzerine uzun uzun konuşmaya değer. Kurumsuz bir devlet, dünyevi fonksiyonlarını askıya almıştır. Dünyevi fonksiyonlarını sadece ve sadece Erdoğan'ın iradesiyle sürdürebilmektedir.
Bakın, bu rejimden Erdoğan'ı çekip alın, 10 gün tatile yollayın. Rejim, kendi içerisinde devletin çarklarını sürdürebilecek kudrette değil, dünyevi olan anlamını kaybetti. Devlet tümüyle uhrevi olanı temsil ediyor. O halde, devlet tümüyle mistifika halde uhrevi olanı temsilden ibaretse, dünyevi bir anlamı kalmamışsa, tanrılaşmışsa, bu durumda bizim birlik ve beraberliğimizi sağlayan şey nedir?
Bu cihan kavgasından öteye geçen bir vizyona kavuşmadıkça, bu didişmeye meze olmaya devam edeceğiz. Ya Erdoğan düzenini değiştirmeye namzet bir alternatif yürüyecek ve bu alternatif Erdoğan iktidarını değiştirecek ya da... Hak tecelli edecek ve Erdoğan ölecek. İşte Türkiye'nin önündeki büyük soru da budur. Erdoğan'ın son seçimi mi, değil mi? Bunları geçelim. Erdoğan giderse, biz bu devleti nasıl ayakta tutacağız? İşte sorumuz budur. Erdoğan'dan sonra biz ne yapacağız? Trantopi'yi polimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, bir nefes sıhhatin bir devletten daha değerli olduğu bilinciyle kalın. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.