
5.842 kelime · ~29 dk okuma
Masal anlatmak, kendi hakkını, kalbini masallar dünyasına götürebilmek. Ne güzel şey değil mi? Hikayeyle anlatabilmek, mış gibi gerçekleştirebilmek, gerçeği masalla buluşturabilmek, kendi kalbinin izinde bir masalın yolcusu olmak, bugün Konu, bunu çocukluğumdan beri heyecanla, şevkle yapan, mücadelesini de bununla veren, Judith Liverman. Judith hoş geldin, iyi ki geldin, iyi ki buradasın. Hoş bulduk. Çok mutluyum burada olduğum için. Çok teşekkürler, ben de çok heyecanlıyım seninle konuşmak için, masal dünyasını seninle keşfetmek için diyeyim. Çünkü masallar gerçekten o kendimizi bulabildiğimiz, belki gerçekte ifade edemediğimizi ifade edebildiğimiz yerler sanki değil mi? Kesinlikle öyle, evet.
Senin masal dünyasıyla tanışman sanırım bayağı çocukluğuna götürüyor bizi, değil mi? Evet, yani çocukken de masal vardı o anlamda, şanslıyım. Bir de şöyle bir şey var, Fransa'da zaten masal anlatmak her ülkede de bir kere ölüyor. Ne zaman ölüyor? İşte çiftli zamanda ölüyor ama özellikle ekrana geldiği zaman masalcılar, geleneksel masalcılar susuyor. Sonra unutuyoruz, sonra tekrar hatırlıyoruz. Şimdi 70'lerde Fransa'da ve Avrupa'da
Bir yeniden canlandırma oldu masal anlatıcılığı ve şanslıyım ki benim ailem ve genel olarak zaten Fransa'da böyle bir canlandırma olduğu için çocukken masalcılara çok denk geldim. Hem ailemin masalcı derneği vardı, festival düzenliyorlardı hem de okullara masalcı geliyordu. Profesyonel masalcı okullara geliyordu. Ben hatırlıyorum onları ilkokulda, ortaokulda.
Sadece küçük çocuklar için değil, sadece bir anaokul işi değil. Gerçekten hala çok net bir şekilde ortaokulda masalcı sınıfımıza geldiğini hatırlıyorum edebiyat dersinde. Harika bir performans yapmıştı. Bir de festivaller vardı. O yüzden o anlamında şanslıyım. O yeniden canlandırmanın bir parçasıydım çocukken. Şahit olabildim, dinleyebildim. Ailemin de anlattığı, ailemin arkadaşları da anlattığı masalları. Bu benim için çok büyük bir zenginlik.
Ve şanslı oldum ki sonra Türkiye'ye geldiğim zaman, yani Türkiye'ye ilk geldiğim zaman masalcılar susmuştu. Yani o aşama geliyor, ekranlar geliyor, masalcılar susuyor. Ama daha yeniden canlandırma olmamıştı. Ve ilk anlatmaya başladığım zaman herkes şey dedi, ya yok ya Türkiye'de hiç kimsenin ilgisi çekmez. Bizim anlatıcılar vardı eskiden ama kimsenin ilgisi çekmiyor. Çünkü artık dizi var, televizyon var, radyo var. Ne gerek var anlatmaya?
Ben de inandım gerçekten. Demek ki burada hiç kimsenin ilgisi çekmez. Hele ben yetişkinleri anlatan bir insan olduğum için herkes bana şey dedi. Çocuklara belki bir miktar tutar ama yetişkinler asla asla. Modası geçmiş bir şey yapıyorsun dendi. O kadar çok dendi bana ki modası geçmiş bir şey yaptım.
O yüzden ilk başladığım zaman gerçekten çok böyle büyük bir iddia ile başlamadım. Böyle bir masal düzenledim. Birkaç arkadaş daha geldi. Sonra sevenler oldu. Geri geldiler. Arkadaşlarını getirdiler. Küçük küçük. Sonra böyle 30'dan 60, 60'dan 100, 100'a 500, 500'e 1000. Pandemiden önce her ay 1000 kişiyi masal anlatıyordum. Yani hem bütün Türkiye'yi gezdim hem İstanbul'da. 4 ayrı mekanda yapıyordum. İstanbul'da her ay 6 tane, 4 ayrı mekanda 6 masal geceyi düzenliyordum. Bir de yani Antalya, Ankara, Bursa, çeşitli şehirlerde. İşte Eskişehir'e çok gittik. Birçok şehirlerde. Meğer, evet modası geçmiş ve geçmemiş. Bazı şeylerin zamanı yok bence. Masalları unutuyoruz. Sonra hatırladığımız zaman şey yapıyoruz. Aa evet, bunu özlüyordum aslında.
Ve şaşırtıcı oluyor çünkü birçok insan şey düşünüyor, hikayeler zaten ekranda anlatılırken neden hala yüz yüze, yan yana, can cana anlatmaya isteyen işimiz var? Başka bir işlevi oluyor. Sadece neyi anlattığımız değil, sadece masal değil meselesi. Yani masal da güzel.
Ama mesele yan yana, can cana, yüz yüze anlatmak. Metinsiz, ezbersiz, işte biraz şu an yaptığımız gibi yani podcast neden o kadar popüler? Televizyon varken, ekran varken. Yani bir farklı temaslara isteyeceğimiz olduğunu düşünüyorum.
Cüdüt çok güzel tanımladım. Hatta bir yerde böyle tüylerim diken diken oldu. Çünkü aklıma şu geldi. Biz sıcaklık kavramını çocukken aslında öğreniyoruz. Yani çok soyut bir kavram. Daha doğrusu aslında çok somut bir kavram sıcaklık. Ama biz sıcaklığı sevgiyle, şefkatle, o böyle kucaklanma hissiyle bağdaştırmayı aslında çocukken öğreniyoruz.
Masallar sanki işte o bize bakım veren kişiyle bizim aramızda böyle bir de genelde hafif bir fısıltıyla hani böyle bağıra bağıra değil de daha sakin sakin yumuşak yumuşak hafif tonlarda anlatılan genelde loş bir ortamda anlatılan ve o yüzden de her noktasıyla bizim yakınlık intimacy dediğimiz şeye nokta atışı yapan şeyler masallar yani sen anlatırken fark ettim hiç düşünmemişim bunu bu haliyle ve aklıma şey geldi yani kızımı kucağımda tuttuğum ve hani o haliyle benim onu çok iyi hissettiğim onun beni çok iyi hissettiği tam o göğüs göğüse karın karına kontak içerisinde onun nefes alışverişlerini duyduğum onun beni duyduğu böyle birbirimize sadece dönük olduğumuz o anda aslında masal eşittir şefkat,huzur,sakinlik,içe dönüş bilmiyorum sende neler uyandıydı İlla değil benim için. Tabii ki öyle masal var. Yani çocuklarımız kucağımızda tuttuğumuz. Ama o temas illa böyle yumuş yumuş bir şey olmak zorunda değil. Masallar komik, masallarda şiddet var.
kuyunun dibine gidiyoruz, cadıyla karşılaşıyoruz diye korkuyoruz. Yani illa ninni gibi bir kucak değil, illa uyutmak için değil. Şöyle düşünüyorum, örneğin gözümün önünde bir meydan anlatıcısı geliyor. Çok haklısın. Yani 365 derece etrafında insanlar var. Kah önde büyük adımlara, büyük hareketlerle birlikte gidiliyor. İşte kartal yuvasına gidiyoruz. Anahtar çekiyoruz. Sonra gidiyoruz işte gemilerle savaşıyor, savaşılıyor. Yani yumuşak olmak zorunda değil masal. Veya uyutmak zorunda değil. Yani tam tersi. Bu biraz garip bir meslek yapıyorum. Çünkü tabii ki bir performans ya da bazen iltifat olarak bir iki kere başıma geldi.
bir geliyor diyor ki ah teşekkür ederim gösteriniz harika meşil meşil diyordum amacımız bu değil yani amacımız sizden ürütmek değil normalde masal geceye gelen insanlar uyumuyor tercihen uyumuyor çok haklısın sen söylerken benim de bir yandan da bu sefer gözümde belli ki bak bu senin anlatımınla da ilgili Yani gözümde bir anda daha böyle, daha sonra kitaplarda okuduğumuz masallarda o heyecanla nereye gidecek, ne yapacak, şimdi buradan ne öğreneceğiz? Kahraman'la özdeşleştiğimiz haller geldi aklıma. Aynen öyle. Zaten bence masalın olayı bu. Masallar, yani her bir hikaye içinde bir dert var. Bir mesele var, bir dert var, bir sorun var. Yani sorun olmasa, çatışma olmasa masal yok. O yüzden bir sorun, bir sıkışma, bir içinden çıkma. Tabii ki her hikaye öyle.
Roman da öyle, film de öyle, masal da iyice, demin söylediğim gibi, iyice Karhaman'la eşleşiyoruz. Çünkü bizi benzemeyen bir, yani film seyrettiğimiz zaman, bu o, o bana benzemiyor, o işte Hollywood oyuncu bir... Yani oyuncu yani sarışın bir kadın görüyorum orada. Yine de bir miktar eşleşebilirim ama o kadar değil. Kitaplarda belki küçük kitaplarda ilüstrasyon olabilir. Ama masal dinlediğimiz zaman sadece bir ses var. Ve bana anlatan kişi ideal olarak aslında masallar eve getirir. Yani masalcı biraz dinleyici kekesini tanır ve buraya ait bir şeyler ekler. masalı Türkiye'ye getirebilir. Ben örneğin bir kırmızı başlık kızı anlatsam, kırmızı başlık kızın sepetinde bir tarhana çorbası koyarım. Yani masalcı eve dair, kültüre dair, bu bulunduğumuz çağa dair. Belki anlattığı çocuk çok iyi tanıyorsa, belki ismi takar. Belki sevdiği bir şeyler ekler. Belki o yanda bir oyuncak koyar. Belki kırmızı başlık kız aldığı yanda ayıcığın aldığı sepeti.
Çocuğa ait veya yetişkine ait veya çağa ait veya kültüre ait bir şeyler ekleyebiliriz. Ve o yüzden iyice kişi şey diyebilir, yani bana benzemeyen bir oyuncu yok ortada. Bilmediğim ve başka bir dünya tasferi'den de bir kitap ilüstrasyon da yok. Ayrıca anlatan kişi tanıyorum ve anlatan kişi bana diyor ki ben oradaydım gördüm. Çünkü masalcılar yalancıdır diyorlar ki ben oradaydım bu masal ciddi, ciddiye al. Vallahi biz diyoruz ki beni çok ciddiye al çünkü ben yalancıyım. Bu meselesi çok seviyorum anladığı da masalcılar kendilerini yalancı derler. Derler ki gel sana koca bir yalan anlatayım. Ama bu yalanlar o kadar inanarak anlatıyor ki masalcı. Bu mesele bir kişi için kişisel olmalı.
Anlatım masaları çok ciddiye alıyorum. Ve bir kişi çok ciddiye alarak bize bir şey anlattığında... ...otomatikman biz de ciddiye almaya başlıyoruz. Bütün bunlar birlikteyiz, birlikte dinliyoruz, birlikte ciddiye alıyoruz. Orada anlatan kişi çok mühim bir şeymiş gibi görünüyor onun için anasında. Derken iyice kahramanla eşleşiyoruz ve iyice kahramanın derdi...
Sınavını kendi sınavımız olarak görüyoruz. O yüzden işte mağaradan çıkabildiğinde, hedefine ulaşabildiğinde, engellerini kaldırabildiğinde biz de inanmaya başlıyoruz. Günün sonunda kendi engellerimizi kaldırabileceğimize. Bence burada gerçekten bir büyü var. Her hikayenin verdiği bir büyü. Roman da öyle yapar, ekran da böyle yapar. Ama masal bizden bir tık daha fazla hayal etmemizin istiyor. Ve ne kadar veriyorsak o kadar alıyoruz.
Ben sana şunu soracaktım ama sen, ben bunu sorana kadar sen cevaplamış oldun yani çünkü bu seri mücadele üzerine ya ben de masalda mücadele senin için nasıl bir metafora karşılık geliyor diyecektim ama aslında masallar kendi içinde zaten bir mücadele yani bunu anlatmış oldun değil mi? Mutlaka, mutlaka mücadele. Bütün mesele o. Ve hep şey diyorum, masallar çocuklarımıza ve yetişkinlere ümit aşılıyor. Mücadele edebilmek için bence umudumuz olması gerekiyor. En büyük engel umut eksikliği. Çünkü hiçbir şey, yaptığımız şey işe yaramayacağını düşündüğümüz andan itibaren vazgeçiyoruz, denemiyoruz.
Ama olabilecek, fark yaratabilecek, belki bir ihtimal kazanabileceğimize inanıyorsak o zaman deneriz, mücadele etmeye başlarız. En önemli şey bu bence gerçekten. Yani ekoloji için bunu düşünüyorum. Genellikle herkes dünyamıza hepimiz değer veriyoruz. Peki ekolojik davranan ve ekolojik davranmayan insanların arasındaki bence baş farkı
Yaptığım işe işe yarar mı? Yani gerçekten elektrikler söndürmek bunca fabrika çalışırken fark yaratacak mı? Gerçekten bu plastik torbayı almamak bunca plastik tüketilen bir dünyada fark yaratacak mı? Fark yaratacağına inanan kişi adım atıyor. Gerçekten. Ve bunun için şeye inanmamız gerekiyor. Bir hikayeye inanmamız gerekiyor.
Masalları yani dünyanın dinlediği ve dünyanın anlattığı masallar değişirse dünya değişeceğine çok inanan bir insanım ve tam da bu sebep için. Daha önce benden önce deneyenler var mı? Zor ihtimallere rağmen yola çıkanlar oldu mu? Çoğu masaların özeti bu. Yani ihtimaller düşüktü, yine de denedi. Yani başarabilecek en son kişi oydu, yine de başardı. Ben bunu seviyorum. Masalda üç kardeş varsa, birinci işte
abi güçlü işte süper yola çıkar o başarmaz ikinci işte böyle o da işte akıllı gelişmiş işte o da elinde bir takım kaynaklar var o da başarmaz ama üçüncü hiç kimsenin inanmadığı kardeş olur küçük daha böyle olgunlaşmamış zaten evde at kalmamış ona böyle at olmadığı için işte eşek veriyorlar eşek üstüne çıkıyor böyle çok yavaş giderek zaten kendisi saf Zaten elinde hiç kaynak yok. O başarır. Masallar genellikle zor ihtimalle olan kişiyi kahraman olarak seçiyorlar. Bu bize umut aşılaması için çok önemli bir rol oynuyor bence. Yani onu görmek, evet. inandığımız kişi değil, ihtimal vermediğimiz kişi masallarda başarabiliyorsa belki o kişi biz olabiliriz. O zaman bazen kendimizin başarmasına hiç ihtimal vermediğimizde şöyle bir şekilde soralım. İçimizdeki masalı susturduğumuzda yani o masal ihtimallerini tamamen kendimizi kapattığımızda ne oluyor? Ve böyle birine ne dersin? Yani o masalı nasıl açmalı için, masalcının sesini nasıl açmalı içinde sence bir insan?
Yani bence en önemli şey hissetmek. Aslında içimizdeki masalların bitemiyor... ...ama içimizdeki malzemesi bitebiliyor. Şimdi masal aslında duyu, dili kullanan bir şey. Eğer bir insana garip bir ses veriyorsan... ...eğer ona değişik bir koku veriyorsan... ...böyle burnuna falan böyle onu şaşırtacak böyle değişik bir koku... ...diyelim böyle şu an senin bulunduğun odada bir tak... Birden odaya giren bir kızarmış ekmek kokusu giriyor. Birden beynin çalışmaya başlar. Der ki, bu ne? Niye stüdyoda şu an bir kızarmış ekmek? Ve bu garip tak tak tak. Acaba hemen beynin şeyde, acaba yan tarafta bir fırın mı açılıyor? Acaba hemen bir hikaye uydurmaya başlar.
Değil mi? Hele bu koku ve sese şey ekle, bir bedende hissettiğim şey, birisi dokunuyor arkada, biri... Yani hemen birleştiriliyor ve şey diyoruz, aa galiba bu oldu. Hele görüntü ekliyorsan o zaman direkt anlatmaya başlıyoruz.
Neden insanların içindeki hikayeler biter? Çünkü hissetmemeye başlar. Bir gün oluyor yoğunlaşmış, acilleşmiş hayatımız içinde. Her şey acil, her şey koştur, her şey yetişmeye çalıştığımız hayatlarında. O kadar yetişmeyi, o kadar kendi hayatımızın peşini koşmaya başlıyoruz ki gün boyunca ne kokladım bilmiyorum. Değişik bir ses var mıydı?
Vallahi emin değilim. Gördüğün farklı bir şey var mıydı? Yok. Acıktın mı? Hiç hissetmedim. Çişin geldi mi? Unuttum, bilmiyorum. İşte bir ara falan böyle bedeninde sıcak mıydı, soğuk muydu? Ancak ağrı geldi zaman. Ağrı saplandığında uyanıyoruz. Aa bedenin varmış ve şu an çalışmıyor. Hemen garaja gider gibi doktora gidiyoruz. Bunu çözün çünkü yarın hemen çalışır vaziyette lazım bana. Her gün kullanıyorum vallahi ama doktor der ki ne zamandan beri acıyor?
Çok da emin değilim. Vallahi emin değilim yani. Puslama çok acıdı onu biliyorum ama daha önce var mıydı bilmiyorum. Şimdi kendi bedenini hissetmeyen, etrafındaki kokuları, görüntüler, tatlar, renkler, işte kelebekleri falan fark etmeyen kişi malzemesi yok ki hikaye örebilsin.
Yani bütün bunlar yün gibi. Yani malzeme. Ve yünden örülür ip, ipten dokunulur halı. Bizim masalımız bir halı. Ve yani hikaye dokumaya, örmeyi bilmeyen hiç kimse yok. Ama malumsuz kalmış insanlar var. Ve o yüzden biraz yavaşlamak gerekiyor tabii ki. Biraz mola vermek gerekiyor. Biraz ben bugün ne yaşadım? Ben bugün ne hissettim? Bazen eğitimlere gidiyorum ve genellikle en çok erkekler bunu söyler. Böyle bir yetişkin beyaz yakalı erkek şikayeti var. Şöyle bir şikayet, öyle gidiyor. Akşam eşim bana diyor, bugün ne yaptın? Anlatacak hiçbir şey bulamıyorum. O nereden anlatacak bir şey bulduğunu hiç bilmiyorum. Nereden bulunuyor bu hikayeler? Var mı bir kaynak? diye şikayet eder. Şimdi bu çok önemli bir soru ama. Bugün ne yaptın? Eğer akşam eve gelince bugün ne yaptım sorusuna sanki böyle geçilmesi imkansız bir sınav sorusuymuş gibi yani ay tüh falan böyle oradan çalışmamıştım ben böyle
Buradan geleceğini düşünmüyordum bu soruyu falan gibi bir soruna dönüşüyor. Gerçekten büyük bir stres uyandırıyor kimi insanlarda. Soracaklar, ben bilmiyorum. Bu bence dert edilecek bir durum yani. Evet, eğer akşam bu hafta ne yaptım diye bilmiyorsak o zaman bir mola. Gerçekten ne yapıyorum ben bu bana verilen bir tanecik hayatımla?
Fark ettin mi? Hoşuma gidiyor mu? Gitmiyor mu? Rahatsız mıyım? Oradan çıkıyor kendine. Çok haklısın bu arada. Yani psikolojik taraftan şunu da eklemeye çok isterim. Yani o anda kalabilmeyi hep biz abartılı bir eylem olarak alıyoruz ama yani yoğun iş temposunda camın kenarına gidip... bir dakika iki dakika yani daha da uzun değil yani bir dışarının kokusunu içine çekmek bir dışarıya bakmak yani gökte uçan kuştan şimdi bahar geliyor böyle açan çiçeklere o yolda belki iki tane durmuş arabaya birinin park edişine fark etmez yani bir şeylere baktığın zaman kendi o
içine sıkıştığın dünyadan çıkıp başkasının hikayesine ya da bu başkası bir insan olmak zorunda da değil yani bir kuşun hikayesine de dahil olabiliyorsun aslında bir ağacın bir kuşun bir insanın hikayesine dahil olmaya başlıyorsun sanki sanki o 1-2 dakikalık mola bir anda sana başka bir hikaye olarak geri dönüyor Evet ve ilk başta bir dakikalık mola diyoruz. Neyinden mola? Sanki hayattan mola gibi. Ama bunu niye yapıyoruz? Mola olarak ilk başta ve ondan sonra gönül ister ki mola olmasın. Hayat böyle aksın. Yani yoğunlaşıyoruz tabii ki. Odaklandığımız zaman elbette etrafımızdaki bütün sesler...
Sönecek yani bir makale yazıyorsak veya bir rapor hazırlıyorsak odaklanmamız gerekiyor ve bu odaklandığımız sürece etrafındaki hiçbir ses girmeyecek. Sonra çıkıyoruz bir şey yok. Ve o an bütün dünya kapılar içine geri girmeli. Biz ilginç bir şekilde odaklı zaman ve ondan sonra bütün bedenle yaşadığımız zamanlar yerinde garip bir İki şikayeti var. Hem odaklanamıyorum hem etrafımdaki lezzetleri almıyorum. Çünkü devamlı bir kirli kafa sendromu biraz. Yani istemsiz bir sürü düşünceler var. Ne düşünmekte olduğumu bilmiyorum ama oradayım. Genellikle bunlar kaygılı düşünceler. Şimdi gönül ister ki gün içinde rapor hazırlıyorum, ne kadar odaklanabiliyorsam 45 dakika mı hiç kopmadan odaklanabiliyorsam, tebrikler. 45 dakika odaklandım, raporumu bitirdim. O süre içinde bölünmedim, maillerime bakmadım, whatsapp mesajlarıma bakmadım. Sadece ve sadece raporumu yaptım. Elbette bu rapor yaparken taze pişmiş ekmek kokusunda girmedi.
O da çünkü WhatsApp mesajı gibi beni böyle bilirdi. Etrafındaki sesler, kuş civiltisi olsun, inşaat sesi olsun fark etmez onlar girmedi. Çünkü odaklanabilen bir insanım. 45 dakika odaklandım. Sonra bitti. Dünya içeriye giriyor. Oh diyorum burada aslında bir inşaat sesi var ve bir kuş civiltisi öteki tarafında. Ben biraz parka gideyim bu taze ekmekten bir dilim alayım. Parkta kendimi çok verimli bir
10 dakika vereyim, keyifli, böyle güzel, dostla konuşayım. Sonra belki bir sonra odaklanacağım bölümüne geçeyim ve kendime yani güzel kullanacağım. Bu çok odaklı süreleri kısıtlı tutacağım hayatımda. Kaç kere böyle bir yoğun bir şeyin içinde girebilirim? 45 dakikalık.
Belki 6-7-8 sonra bitti. Yani gün bitti sonra. Beyin çünkü yorulur ve o yüzden beden için bir şeyler yapmak, beslenmek, sosyallik için hem hareket lazım, hem dost görmek lazım. Yani böyle bir denge tutturabiliyorsak. Ama biz aslında biraz böyle bu çağın hastalığın içinde yoğun bu odaklanma yok.
Bu yoğun odaklanma olmadığı için bu rapor bitmiyor 45 dakika içinde. Sürekli bölünüyoruz. Aynı anda mesajlar, mailler, komşumun şeyleri bloke etmeye çalışıyoruz. Bütün bunlar bir gerginlik yaratıyor, bir sinir yaratıyor. Ondan sonra bir kaygı yaratıyor. Sonra kaygılı düşünceler başlıyor. Burada kendi odaklanma gücümüze güzel bakmıyoruz.
Bu masallara çok güzel bağlanılıyor. Çünkü masal anlatabilmenin küf noktası bu. Bir odaklanma sanatı. Öğrencilerime yıllardır en çok öğrettiğim şey bu. Bir anlatıcı, anlattığı masala aynı zamanda anlattığı insanlara kadar odaklanacak ki. Anlatıcı için bu benim dinleyicilerim, benim masalım ve benim bedenimden başka hiçbir şey olmayacak.
Akşam ne yiyeceğim? Şu an kızıma biri bakıyor mu? Acaba kızım beni özlüyor mu? İşte haftaya başka bir şey... Yok. Onlar yok. Onlar girmiyor. Sadece ana ait olan her şey. Ama bu sadece ana ait olan her şey dediğim zaman şey demiyorum, sadece masal. Değil mi? Çünkü masal dinleyen insanlarda var. Ya da sadece masal ve masal dinleyenler değil. Çünkü ben bu masalı bedenimle anlatıyorum. Ve şeye inanıyorum, odamızın o kadar da sivri olması gerekmiyor. Ana ait olan her şey. Hem bir beden içindeyim, bu beden susuyor, bu beden yoruluyor, bu beden hareket ediyor, bu ses açılıyor, kapanıyor. Hem önümde dinleyen sana var, hem bu masalı. O üçü birlikte tutabiliyor muyum? Ve bunun için şey yapmamız gerektiğine inanıyorum.
Şey karar vermemiz gerekiyor. Şu an odam neye vereceğim? Ve eğer biz bunu yapabiliyorsak öyle bir şey oluyor ki dinleyicilere de odaklanmasını sağlıyoruz. Yıllar önce bir konferansta masal anlatmıştım böyle bir saat boyunca. Konferans çok yoğun bir konferans. Yani böyle gün boyunca aslında bir şirketin içinde gün boyunca onların toplantılar, rakamlar, şeyler, eğlence. Böyle çok dolu onlar böyle bir oteli gittiler ve dolu bir gün içinde.
Masal bittikten sonra, bir saat sonra, bir saat sürmüştü, bir tane yönetici çıktı. Bana dedi ki, teşekkür etmek isterim dedi. Her yıl burada bir konuşmacı geliyor dedi ve ben kimin olursa olsun hiç odaklanamıyorum. Hep telefonuma bakıyorum aynı anda. Ama az önce dedi, bir saat boyunca telefonuma bakmadım. Niye teşekkür edeyim dedi. Sadece dur, yok öyle değil dedi. Ben en son ne zaman bir saat boyunca telefonuma bakmadığımı hatırlayamıyorum. Bu benim için olağanüstü bir şey. Bir saat boyunca telefonuma bakmamak gece bile olamıyor. Çok önemli bir şey. Artık belki en üst iltifat bu çağda sayende bir saat boyunca telefonuma bakmadığımı biliyorum. Çünkü bizi bölen aletler yani bizi bölen bir teknoloji, bizi sürekli
Bölünmeye de razı olmamız gerekiyormuş güya yani. Eğer telefonlar açmıyor bu dönem diyorsak yanlış anlaşılabilir. Mesajlar atıldı, bazen mailler böyle üç üç defa anlatılabilir. Yani böyle bir ısrar var. Anı bir şey. O yüzden masal da bu odaklanmaya baktığı için benim için çok önemli bir şey.
Eğer masal anlatmak istiyorsam odaklanmama iyi bakmam gerekiyor. Ben de teknoloji kullanıyorum. Ben de teknoloji bazen beni alıkoyuyor. En önemli şeyim odaklanma gücüm. Bir şey olsun istemiyorum. Sadece bir şey değil ama her an karar verebilmek istiyorum. Şu an seninleyim ve sadece seninle olmak istiyorum.
İşte bir saat sonra yürüyüşse, komple yürüyüş. Yani dibine kadar yaşamak mümkün olduğunu düşünüyorum bu odak gücümüzle birlikte. Ve belki en zayıflanan kaslardan biri odak. Onun sayesinde aslında Mazhar öleceğimiz ve inancımız, umudumuz yeniden güçlendirecek malzemeler ve hikayeler öleceğiz. çok güzel açıkladın şeyi merak ediyorum sen bu kadar farklı farklı dinleyici kitlesinin karşısına çıkıyorsun orada masalları uyarlamak aynı masal anlatırken aynı tutkuyla heyecanla anlatmak orada o dinleyici kitlesini takip edebilmek bunlar nasıl oluyor ve sahneye çıkarken heyecanlanıyor musun hala onu da merak ediyorum yani çünkü çok seferler çıktı
Dışarıdan bakınca insanlar heyecanlanmıyor gibi görünüyor. Ben mesela hala ilk defa çıktığım bir yerse konuşmaya arkada çok geriliyorum, çok heyecanlanıyorum. Sahneye adımı attığım anda geçiyor ama. Senin nasıl oluyor acaba? İlk soruyla başlayayım. Aynı masalları farklı insanlara anlatmak. Çok şanslıyım çünkü gerçekten...
Çok farklı ortamlarda masal anlatma şansım var. Beyaz yakalı ortamları, ateş başında yetişkinleri, bazen çocuklara çok az olsa da veya ailelere veya karma gruplara aynı masalları anlatmayı seviyorum. Her yerde. Çünkü biraz şey gibi, yani bazı besimleler herkese iyi geliyor. Zannediyoruz ki, ve ben de uzun zaman şey zannediyordum, bazı masallar işte beyaz yakalı bir çalışanın ilgisi çekmeyecek diye düşünüyordum.
Ama girdim baktım ve evet aslında herkes hayal kurmayı seviyor. Herkes bir hazineye inanmayı seviyor. Ve aslında belki en az masal seveceğini zannettiğin kişi en çok ondan hoşlanan kişidir. Çünkü en az bu dünya ile temas eden kişi olacak. Yani çocuklara az çok sürekli hayalden bahsediyoruz. Ama büyük bir kulede son katına gittiğimiz zaman bir perşembe sabahı hayal kurmak, inanmaktan bahsettiğimizde en çok oralarda iyi geçiyor gerçekten. Çünkü en az ortamlarda bundan bahsediyoruz. Onu seviyorum. Nasıl adapte ediyorum? Sadece
Nerede olduğuma bakarak yani aslında bunu otomatikman yapıyoruz. Çok üstüne düşünmemiz gerekmiyor. Bir hikaye anlattığımız zaman aynı hikaye anlatıyoruz. İşte bizim başımıza gelen bir komik hikaye var. Bir kaza hikayesi işte böyle bir şey. Aynı hikaye iş arkadaşlarımıza anlatıyoruz, patronumuza anlatıyoruz, annemize anlatıyoruz, çocuğumuza anlatıyoruz, eşimize anlatıyoruz, işte kankamıza anlatıyoruz.
Aynı hikaye ama fark etmeden minik minik değişiklikler yapıyoruz. Kullandığımız dili, neyin ısrar ettiğimizi çocuğumuza ve kankamıza anlattığımız zaman bambaşka olabilir. Kendimizi bazen daha olgun gösteririz. İşte deriz ki evet yani çok korkmadım anladım hemen bu belki iş arkadaşlarımıza ama yakın arkadaşımızla ödüm patladı diye anlatabiliriz. Otomatikman bunu yapıyoruz. Çünkü şey diyoruz, ben kimim? Bu ilişki içinde kimim? Kimle birlikteyim? Saat kaç? Neyinden bahsediyoruz? Bunu düşün, aklımıza tuttuğumuz zaman hemen değiştiriyoruz. İnce ince ince. Masallar o anlamında bence kolay adapte oluyor. Aynı masal bir yetişkine ve bir çocuğa anlatılabiliyor.
O güzel oluyor. Bir de yan yana bazen, bunu da seviyorum, bir ortamda yetişkin olur çocuk olur aynı masal dinlerler ama farklı şeyler anlarlar. O yüzden değiştirmesek bile yetişkin ve çocuk çıkıyor bir masal gecesinden ve hatırladıkları veya anladıkları bambaşka olabilir. Bu güzel bir şey çünkü dinleyici de kendi kendi için bir adaptasyon yaratıyor.
Korkmaksa, yani heyecanlanmak kelimesini çok seviyorum Türkçe'de. Çünkü çok geniş anlamlı bir şey. Heyecanlıyım, mutluyum anlamına geliyor olabilir veya ödüm kopuyor anlamına kullanılabiliyor ya. Çok ilginç değil mesela sonuçta. Bugün benim doğum günüm, çok heyecanlıyım. Bugün işte kariyerimi tamamen değiştirecek bir sunum vereceğim. Çok heyecanlıyım yani.
Ne kadar farklı duygularından bahsediyoruz aslında. Birinde kalp krizi geçirmek üzeredeyken, öteki sadece pırpır kelimeklerle uçuyoruz. Galiba neyse ki hala bir heyecan var. Yani canlanıyorum o heyecan anlamında. Eğer beni boş ve yine bir gün sahnedeyim, fabrikaya gider gibi, yine bir gün işte iş, o zaman bırakırım galiba.
Ne kadar heyecanlanıyorsa o kadar devam edesim var. Ama çok büyük bir korku yok. Çünkü yıllar içinde şöyle bir anlaşmam oldu dinleyicilerimle birlikte. Arkadaşız, benim sahneye çıktığım sahne ne oluyorsa olsun, bin kişilik bir konferans salonu olabilir veya bir ateşbaşı olabilir veya bir anaokulu olabilir. Her defasında şey inanıyorum.
Soba var, sobanın üstünde kestane var, o sobanın üstünde bir tane çaydanlık çütüyor. Biz bir aradayız. Bazı insanlar örgü örüyor, bir iki amca kaşık uyuyor. Öyle bir ortam hayal ediyorum. Ve biz sadece dost mecliste bir araya geldik.
Ve ben burada nasıl ki biri bir türkü patlatır gibi ben bir küçük bir hikaye anlatacağım. Ve o yüzden o hayalimi sadece büyütüyorum. Bin kişiysem o zaman bir sürü öğü gören, bir sürü kaşık oyan, devasal bir sobamız var ve kocaman bir çaydanlık ama hala bağlam bu. Bir araya geldik. Maksat biraz hayal kurmak. Neden 20 kişiye anlatmaktan korkmayıp da 1000 kişiye anlatmaktan korkayım ki? O sadece bir sürü 20 kişilik gruplar bir araya gelmiş halinde. O imge beni her zaman sakinleştiriyor ve girmek istediğim ilişkiye girmemi sağlıyor. Girmek istediğim ilişki samimi, hakiki bir ilişki, bir buluşma olsun, maskesiz.
İşte böyle kocaman işte ben geldim karşınızda hayal kurdurtuyor. Yani böyle bir acayip bir numarası olması gerekmiyor ki. Yani sadece bir araya geldik, soba yanıyor, çaydanlık çütüyor, bir şeyler anlatalım bari gibi bir yaklaşım var. O anlamında büyük bir korkum yok çünkü yaptığım şey sade bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu sahnedeki Judith'i alayım o zaman eve götüreyim. Evdeki Judith ne kadar masal anlatıyor? Kızınla ilişkinde o tarafı... Çünkü daha fazla yetişkinlere masal anlattığından bahsediyorsun. Orada kendini mesela mecbur hissediyor musun? Çocuğuna masal anlatırken nasıl hissediyorsun? Hiç mecbur hissetmiyorum çünkü doğru düzgün kızıma hiç masal anlatmıyorum.
O kadar. Yani ben aynı zamanda çocuk edebiyatı inanılmaz seven bir insanım. Kızım olmadan önce benim çocuk kitap koleksiyonum vardı. Ve çok sevdiğim çocuk kitaplarım vardı. Ve o yüzden çok genç bir yaşta kızıma sürekli kitap okur oldum. Benim kızım da kitapları çok seviyor. Zaten ona her yaş doğum gününde bir kitap yazdım. Çocuk kitapları. Onun için yazmaya başladım.
Ve ilginç bir şekilde ona gerçekten ilk hikayeyi anlatan babası oldu. Çünkü babasının çocukken onun babası yani kızının dedesi iki oğullarına masal anlatıyordu. Ama ne tür bir masal? Onlara iki tane tavşan yaratmıştı karakter ve her akşam ama bu ortaokula kadar devam etti. Her akşam bu iki tavşanların başka bir macerası uydurarak anlattı.
Ve benim kocam böyle bir doğal bir anlatıcıya alışık olduğu için, kızım birkaç aylıkken bir baktım ki anlatmaya başlıyor. Önce ona benim kızımın adı Mirabel, Mimi'nin maceraları anlatıyordu. Ve beni bir zaman sonra çok küçükken şey istiyordu... Böyle bunu anlatma, bana memleketin maceraları anlatıyordu. Ve ilginç bir şekilde birçok ebeveynlere verdiğim bir tavsiyeyi kocam yapıyordu. Çok uzak bir şey aramayın. Çocuğunuza yaşadığı günü tekrar anlatın. Benim kocam bunu her gün yapıyordu. İşte yaptığımız şeyi birazcık değiştirerek, birazcık süsleyerek günü anlatıyordu. Sonra şimdi onların bir koala var ve aylardır devam eden ve gerçekten benim çocukluğumdaki alışkanlığın yatak.
Bu yüzden benim kızım biliyor. Yani yatma saati geldiği zaman hep şey diyorum, bir, iki mi, üç kitap mı istersin? Hemen üç, o zaman hemen yatağa gidiyoruz. Çünkü eğer çok gecikiyorsan, o zaman iki olur. Gecikiyorsa her şey oluyor. Galiba artık sadece iki kitap kadar zamanımız kaldı. Galiba hemen gitmiyorsak sadece bir kitap, koşa koşa gidiyor.
Benim eşim ona şey der, ya yatağa gidelim çünkü koalanın başına acayip bir şey geldi. Kızım hemen çaba, ne geldi diye hemen koşar koalanın başına. Bugün ne gelmiş acaba? İşte ara ara takip ediyorum. Avustralya'dan gittiler, balonla gezdiler, dünya'ya geziyorlar, acayip şeyler görüyorlar. Ara ara soruyorum. Yani bir haftadır anlatmamış olsa bile, kızıma sorarım şey desem. En son koala neredeydi? Net olarak nerede bıraktıklarını çok iyi bilir. Bu çok önemli bir şey. Yani hafıza çalıştırır. Devam eden bir şey. Benim kızım nerede benden masal aldın dedi. Biraz daha kalabalık ortamlarda. İşte onun sınıfına gidiyorum. Masal geçerleri geliyor, gösterileri geliyor. Yani hiç anlatmadım diyemeyeceğim tabii ki. işte iki dakika daha bitti anlatıyorum ama benim için masal anlatımın en lezzetli kısmı bir grup kişi bir araya geldiğinde biri bir küçücük bir şey anlatırım ama benim 45 dakikalık anlatacağım bir masalı bir kişiye
Yani masal büyümesine alışığım. Kaç kişi dinliyor? Bin kişi olması gerekmiyor ama on, on beş, yirmi, yirmi beş, yüz falan. Yüz çok tatlı bir rakam. Yani benim şu an birlikte çalıştığım mekanların hepsi yaklaşık yüz, yüz elli falan bazen kişi alan tiyatrolar. Daha büyük tiyatrolar doldurabildiğim halde onu tercih etmiyorum. Çünkü yüz, yüz elli hayal kurmak için çok güzel. Kumaracı 50'de her ay masal gece yapıyoruz, kollektifle çalışıyoruz. Onlar 100-150 kişi. Daha büyük olduğu zaman kayboluyoruz, daha küçük olduğu zaman 10 kişi o kadar büyümüyor o masalı. Masalların bir alan kaplamaları, bir zaman kaplamaları,
Masal gecesi yaptığımız zaman bir saat, bir buçuk saat, bazen iki saate kadar sürüyor. Bu büyümesi kaç kişi dinliyor ve kaç kişi birlikte hayal kuruyorsa odaklanma, bahsettiğimiz odaklanma bir dalga aslında ve insanlara birlikte büyüyen bir dalga. Yani tek başıma bir şey hayal edersem bir yere kadar, iki kişi hayal ederse bir yere kadar ama yüz kişi kapalı bir alanda odaklı bir şekilde bir şey hayal ediyorsa Bunun içerisinin, bunun büyüsü, bunun sihiri bambaşka. Ve ben o kadar alışım ki masalların böyle bir alan... Masallara öyle bir alan vermeyi ve öyle büyümelerine izin vermeye ki... ...böyle bir kişiye anlatmak aynı keyif vermiyor bana. Ve şey inanıyorum yani çocuklarımıza gerçekten meşgulen değil de... ...bize çok büyük keyif veren şeyleri barıştığımız zaman... onları dokunuyor. Çünkü bizim mutluluk seviyemiz böyle görmediğimiz ve göstermediğimiz bir şeklinde okuyabildiklerini düşünüyorum. Ve ben bunu çok iyi hissediyorum. Bir kitap varsa, çocuk kitabı varsa ve okurken çok keyif alıyorsa, ben hissediyorum ki kızım bundan daha fazla keyif alıyor ve daha fazla onu isteyecek. Yani kitap okuma, Onun için büyük bir bağımlılık. Çünkü ben de okurken inanılmaz keyifli yapıyorum ve bence hissediyor ikimize keyif verdiğini ve bu yani küçük bir mutluluk kozası yaratıyor. Birlikte acaba hangi kitaplar gelecek, ne olacak? Birlikte kitap eviye, kütüphaneye gideriz, işte seçeriz. Acaba ne olacak?
kitap evinden çıkıp, evi dönmeyi bekleyemiyoruz. Hemen de kafeye gidiyoruz, birlikte hemen okuyalım falan böyle bunları diye. Çok tatlısın. Ve ortak bir zevk olması önemli, öyle. Çok haklısın. Aslında birlikte keyif aldığımız bir şey yaparken o yüz kişinin enerjisi, keyif aldıkları şeyi birlikte yapmaktan geliyor. İki kişi de sanki onu yakalıyorsun, değil mi? Yani o böyle kocaman bir keyif balonunun içerisinde gibi sanki. Yani o iki kişi, yüz kişi fark etmez yani, kaç kişiyse. mücadele sohbetleri içinde konuştuğumuz için şunu sorayım sana Türkiye'ye gelmişsin aslında Türkiye'ye gelmeye Türkiye'de uzun süre kalma duygusuyla gelmeden sonra ama Türkiye'de bir hayat kurmuşsun bitti denilen bir şeyi yeniden canlandırmışsın bunların hepsi zaten kendi içinde bence büyük mücadeleler senin mücadelesini kendine örnek aldığın biri oldu mu? ya da yani böyle bir rol model
Yani hayatımda bana çok pusula olan insanlar var. Şey diyemiyorum, bu bir rol model veya özellikle yani... çok hayran olduğum mücadeleyi, büyük mücadele eden insanlar var. Yani politika anlamında vesaire. Ama aklıma gelen tabii ki bana çok pusula olan, yaratıcılık yolunda pusula olan bazı yazarlar var. Örneğin Julia Kamerun, Sanatçının Yolu. Sanatçının Yolu bir kitaptır. Ondan sonra bir sürü başka kitaplar yazdı Julia Kamerun. Ben 20 yaşındayken bunu keşfettim ve keşfettiğim zaman bana çok büyük bir aydınlatma yarattı.
Çünkü yaratıcılıktan bahsediyordum ve yaratıcılık toplum içinde bahsedilen bir şey olduğundan bahsediyorum. Ve biraz inadına yapılması gereken bir şey olduğundan bahsediyorum. İnanmayanlar olacağından, eleştirenler olacağından ve bu eleştiriciler sadece dışarıda değil, eleştirenlerin en acımasız olanlar içimizde olacağından bahsediyordu. İç eleştirmenden bahsediyor. Benim için çok önemli mücadelelerden biri. İnanmayan tarafına rağmen ona inat, adım atmak.
Julia Cameron'dan bir alışkanlık gibiydi. Her sabah üç sayfa yazmak. Her sabah üç sayfa yaz. Yargısız bir şekilde. Akmasına izin ver. Zorlandım ilk başta. Ne yazacağım, ne olacak? İşte artık belki 25 yıl oldu bunu yapana. Yapmadığım günler var ama hayatımdan çıkmayan bir alışkanlık. Ve yıllar içinde şunu kışfettim. Tamam, ne yazacağımı biliyorum. Zaten akıyor. Ama yazmak için sürekli bir mücadele içindeyiz. Çünkü içimizde bir ses diyor ki, ne işe yarayacak? Kötü oldu yazdığın şey. Aman bu mu vardı senin kafanın içinde? Tüh falan böyle. Yazıklar olsun sana harcadığım sayfalar ve mürekkep.
Değmedi bu sözlere. O önemli bir şey. Sesimiz çıkabilmesi için, hayatta farklı bir şey yapabilmek için ona rağmen adım atmamız gerekiyor. Bazen bu deliştirmen sesi en çok dışarıdan geldiğinde diyoruz ki ben yaparım, ben kendime inanıyorum da çevrem bana inanmıyor. Ben yaparım, ben kendime inanıyorum da işte annem istemez, işte param yok falan.
Bu çevresel faktörlere çok odaklanıyoruz. Çünkü içinden gelen sesin ne kadar acımasız bir ses olduğunu duymaya ve dinlemeye bile başlamamışız. O susmuyor. O ses susmuyor. Yani hiçbir zaman bence hiçbir zaten çok böyle bir işte bana rol model olan birçok yazarlar artık açık açık
yazma süreçlerinden bahsediyor veya birçok yaratıcılar bundan bahsediyor. Ne kadar tıkandıkları, ne kadar ünlü olsalar ve ne kadar okunmuş olsalar da bu iç eleştirmenin susmadığından bahsediyor. Ve Julia Cameron bunu çok net anlatıyor. Susmuyor.
Ve bu üç sayfalar bunun için yazıyoruz. Ona rağmen ve onunla birlikte, inanmayan tarafımızla birlikte adım atmak. Yani daha önce umuttan bahsediyordum. Umut beslemek tabii ki çok önemli bir şey. Ama şey bilmek gerekiyor. Yani ekolojik bir hareket yaptığımız zaman umut eden ve inanmayan tarafımızla birlikte yapacağız.
Yani her bir plastik poşet kullanmadığın zaman içinden bir ses diyecek ki yani bir adım her adım bir adımdır. Minik olsa bile fark yaratıyor diyen bir tarafı ve öteki tarafında aman sen almadığın poşetin diyelim işte yan artık poşetler parayla satıldığı için insan daha az alıyor ama eskiden şey oluyordu ya insan 20 poşet alıyordu ve almadığın bir poşeti yan kişi falan 25 alacak ne işe yarayacak peki O zaman bu ses, inanmayan ve ümitsiz tarafım, eleştiren tarafımla birlikte adım atabilir miyim? Onu basırarak, onu susturarak, onu öldürerek, onu yok ederek, mümkün olmadığını bilerek birlikte adım atmak. O bence bana çok ilham veren bir şey. Çünkü tabii ki tahmin edersin ki Türkiye'ye geldiğimde, şimdiki Türkçem'den bile daha kötü.
Şu anda Türkçen gayet güzel, bu arada şimdikinden bile kötü diyorsun. Ama sonuçta ana dilim değil. Ve ilk masal anlatmaya başladığım zaman, yani çok kötü yani, 5 yıldır Türkiye'deyim o zaman kendime çok inanmayarak. Ve yapmayabildiğim bir sanat var, eğitimini aldım. Ama bir ülkedeyim ve bu ülkede bu sanat canlanılmadı.
Benden başka hiç kimse bunu yapmıyor. Benden başka hiç kimse bu ilginç bir şey olabileceğini düşünmüyor gibi görünüyor. Ve dilim yok. Ve bu bir dil sanatı. Ve ilk başta arkadaşlarım, yani beni tanıyan arkadaşlar, hikayemi bilenler, işte Fransa'da, Amerika'da bu iş yaptın, burada da anlatır mısın, hep şey diyordum. Yani bu bir dil sanatıdır. Yani mutlaka, olmasa olmaz şey, mutlaka dile çok hakim olmak gerekir.
Ve herkes de ki aman olur mu hiç sen çok iyi konuşuyorsun, hadi anlat biz anlıyoruz falan diye inanılmaz gaz verdiler. Ama uzun zaman direndim içindeki eşliğmen daha çoktu. Yani o yüzden bir ülkede anlatıcı yok, dilim yetersiz. Buna rağmen buna başlamak inanmayan tarafımla birlikte olmuş tabii ki.
Bence bütün yaratıcılığın mücadelesi bir odaklanma mücadele, bir eleştirmen ve inanmayan tarafımıza rağmen bir mücadelesi. Ve bunun için gerçekten Cülya Kamur'un 3 sayfası ilginç bir şekilde bana inanılmaz bir destek oldu. Her sabah içinden ne çıkarsa 3 sayfa doldur. Ve bu bir yargısız ritüel olduğu için çok faydalı. Çünkü ne çıkıyorsa kafe.
Ne çıkarsa kabulüm gibi. Üç sayfa sadece çizdirme yapabilirsin, çiçekler de çizebilirsin. Üç sayfa dolduracağım ama bu bir alışkanlık. Her gün belli bir saatte, belli bir yerde buluşacağız. Buluştuğumuz yer boş sayfa, saat sabah tercihen ve yapacağımız şey üç. Yani kalite kontrolü yok ama yapacağız ne olursa olsun. Bu tür alışkanlık, bu tür ritüel gerçekten bana bir temel olarak geldi.
Her şeye rağmen bir adım bir adımdır gibi. Çok teşekkür ederim şu ana kadar anlattıklarına. Ben çok teşekkür ederim. Benim için ben bu podcastı tekrar tekrar dinlemek istiyorum. Çünkü yani Umut adına, eleştiril iç ses adına, odaklanma adına, anda kalmadığına o kadar güzel şeyler söyledin ki 4-5 farklı podcast anlatırdım ben bunları o yüzden. Çok güzel oldu yani böyle hap gibi üstelik de çok tatlı bir anlatışla anlattığın için çok dinlenesi bence. Bizi dinleyen, bu podcastı dinleyen insanlar nasıl bir cümleyle çıksınlar bu podcasttan ders? Galiba şey konuya girerim yani herkes hikaye anlatabilir. Herkes hikaye anlatabilir. Yeter ki malzemen olsun. Bu malzeme toplamak için yavaşlamak ve duyuları açmak.
O nedenle bu bir dakika, iki dakika veya gün boyunca pencereleri açık yaşayabilmek mümkün. Yani değerli yiyerek. ...şu an neredeyim, şu an ne yapıyorum, şu an nasıl hissediyorum? Bu sorular aslında malzeme toplamak, sonra gün içinde bir mola vereceğiz ve diyeceğiz ki... ...benim günüm nasıl gidiyor? Anlatacak bir şeyim var mı şu ana kadar? Bu haftam, bu dönem? Ve ondan sonra buluşmamız gerekiyor insanlarla. Ve ne var ne yok dediklerinde bu soruyu çok ciddiye almak gerektiğini düşünüyorum. Ve gerçekten hayatımda ne var, hayatımda ne yok? Ve o noktadan nasıl bir hikaye öğrebiliyorum? Bence bu...
Önemli bir alışkanlık. Cüneyt çok teşekkür ederim geldiğin için tekrar. Benim için çok keyifli bir sohbet oldu. Ben de teşekkür ederim. Bütün dinleyenlere de çok teşekkür ederiz. Bizi dinlediğiniz için umarım bol bol masal dinlediğiniz ve bol bol masal anlattığınız, anlatabilecek malzeme ürettiğiniz bir zaman dilimi ayırabilirsiniz kendinize. Çok teşekkürler herkese.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.