
2.824 kelime · ~14 dk okuma
Yaşamımızın en ortak ve doğal evresi nasıl ve neden bir meseleye sonuna dönüştü dersiniz? Güzel bir uykunun keyfini bilmekle birlikte uykuda geçen her anımızı vicdan azabına dönüştüren şey nedir? Uyku sahiden boşa geçen bir zaman mıdır? Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde haddimizi epey aşarak hayatımızın en ortak faydası olan uyku meselesine bakacağız. Nedir bu uyku? Niye uyuyoruz? Neden bunun hayalini kuruyoruz? Neden hayalini kurduktan sonraki evrede pişmanlık duyuyoruz? Ve ideal olanı nedir? Şart mıdır?
''Hayat bir uykudur. Ölünce uyanır insan. Sen erken davran. Ölmeden önce uyan.'' demiş Mevlana Celaleddin Rumi. Şimdi böyle deyince aklıma geldi. Kendimi de tutamadım. Mevlana Celaleddin Rumi böyle duyunca Mehmet Serdar Kuzuloğlu gibi kulağınızda çınlıyor olabilir de hepsi ayrı ayrı anlamlar taşıyor şüphesiz. Mesela Mevlana... Yanlış hatırlıyor muyum? Mesela şimdi konuşurken aklıma geldi. Yalan olmasın. Farsçadan gelen bir kavram. ''Efendi'' anlamına geliyor. ''Efendi'' de dönüşüyor tabii. Yani efendinin karşılığı olarak dönüşüyor.
Bizans Rumcısında, daha doğrusu işte Anadolu-Bizans Rum kültüründen devşirilmiş bir kelime. Hatta bazılarının böyle efendinin Tanrı'yı, Allah'ı simgelediğinden dolayı insanlar ya da başka şeyler için kullanılmamasını söylerler. Rumi ise malumunuz hani Romalı demek, Rumi. Şimdi Roman falan diyorlar, Anadolu Romalısı diyelim hatta.
Celaleddin'de kendi ismi bakıldığında yani Romalı Celaleddin Efendimiz böyle demiş, hayatın bir uyku olduğunu, insanın ölünce uyandığını ve hikmete erenin, kemale erenin erken davranıp ölmeden önce uyanan olacağını bize bildirmiş. Tabi buradaki uyku, ölüm ve yaşam bunların hepsinin tabi uyku uyanıklık özellikleri. mecazi, metaforik anlamları var. Bugün bizim bahsedeceğimiz şey böyle değil. Biz böyle bayağı bildiğimiz kelime anlamıyla, sözcük anlamıyla duyduğumuzda aklımıza ilk gelen karşılığıyla uykuya bakacağız. Üstelik çok ironik bir ayrıntıyla başlayayım, ironik ve alabildiğine kişisel. Bu programı kaydetmeden önceki gece hayatımın yani bilmiyorum daha uzun bir örneği var mıydı ama en uzun
en deliksiz, en keyif veren uykularından birini yaşadım ve böyle gayet keyifli olarak ama büyük bir telaşla uyandım. Dolayısıyla bu bölümün böyle bir ironisi oldu benim için. İlginç bir hatırası oldu. Tabii bilmiyorum bazıları podcastleri yatınca daha kolay uykuya geçmek için dinliyorlar. Benim kişisel gözlemlerim ve aldığım mesajlar bunu gösteriyor. Siz de bunlardan biri misiniz bilmiyorum. Umarım uykunuza yenik düşmeden dinlersiniz çünkü uykunuza anlam katacak. onunla olan ilişkinizi değiştirecek bazı ayrıntılara bakacağız bu bölümde. Uyku deyince, daha doğrusu uykuyu da kapsayarak pek çok şey deyince aklıma gelen şeylerin başında başucu eserim olarak tanımladığım, her fırsatta andığım ve başvurduğum ve her bulduğum boşlukta tekrar okuduğum ve iktidara geldiğimde müfredata sokacağım Gündüz Vatsaf'ın Cehenneme Övgü kitabından bir pasajla sizlere uyku hakkında bir şeyler aktarmak istedim.
Şöyle diyor Gündüz Vahsaf Cehenneme Övgü kitabının Geceye Övgü adlı pasajında. Gece düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis. Kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır. Sokakta devriye gezen nöbetçi polis dışında. Askerler de hepimizden önce yatağa girerler. Dünyanın bu en baskıcı kurumunun mensupları, En erken yatanlardır aynı zamanda. Aslında tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu tüm kurumlarda... Tüm kurumlar totaliter değil midir zaten? İnsan her zaman erken yatmak zorundadır. Yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde...
Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk üstüne kurulu olan ve her iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman geç yatanı suçlar, erken yatanı değil. Avrupa feodal toplumunda tüm kent sakinleri mumlarını aynı saatte söndürmek zorundaydı, bayramlar dışında. Düzen ve baskı güçlerinin doğal yapısı her zaman belirli bir uyku saatini zorunlu kılar. Bu belirli saatin erken bir saat olması da yine onların doğal yapısından kaynaklanır, diyor Gündüz Vastaf.
Sonra böyle altta yazıp bazen hoşuma giden alıntıları paylaşayım sizlerle. Diyor ki, gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır ama geceleri kendimizi özgür hissederiz. Kitaplar gece okunur, sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız. Çıplaklık geceye özgüdür, gündüze değil. Geceleri aşık olur. Birbirimize aşkımızı geceleri ilan ederiz. Gündüzler bizi mantığımızı kullanmaya, kendi hapishanemize kapanmaya zorlar. Savaşlar genellikle şafak sökerken başlar. Ezenler bile geceleri daha fazla özgürlüğe sahiptirler. Gündüzlerin rasyonel insanı zevk-ü sefa peşinde koşan insanla yer değiştirir geceleri. Gün ışığı bir tuzaktır, ışığı bizi kör eder ama geceleri gözlerimiz fal taşı gibi açılır. Uyuyamayan, uykusuzluk hastalığı çeken kişiler, karanlığın getirdiği sınırsız özgürlük ve gerçeklikle baş edemeyen kişilerdir.
İşte böyle diyor Gündüz Vassaf. Öncelikle hani haddini aşan yaşam rehberinde, haddimizi aşarak bir konu haline getirmemizden de anlaşılacağı gibi uyku bir mesele. Öyle bir mesele ki sanki tercihen içine girdiğimiz, tercihen yaşadığımız bir şeymiş gibi. Oysa biyolojik bir ihtiyaç malumumuz. Peki bunu soruna dönüştüren şey ne? Mesela uyuyamadığımız zaman problem. uyuduğumuz zaman problem, uyuduğumuzda aldığımız keyif bile demin de bahsettiğim gibi başlı başına bir probleme dönüşebiliyor. Peki uykuyu soruna dönüştüren şey ne? Sanıyorum temel gerekçe ömrümüzde kapladığı ya da kaplamayı istediği, talep ettiği zaman diliminin
devasalı. Yani uyku nihayetinde bugünün çağdaş insanı adına düşününce hiçbir şey yapmama hali gibi bir şey. Uyuduk. Ne oldu? Yattık, uyuduk. Şimdi bu çağ için nihayetinde düşününce teklif edilmesi dahi kabul edilemez bir beklenti. Yani ömrümüzün üçte birini alacak. Sabit olarak, bilinçsiz olarak hatta bir zaman geçireceğiz ve karşılığında tam olarak ne aldığımızı bilmeyeceğiz. Ama ona karşılığını vermediğimizde
ona gerekli zamanı ayırmadığımızda doğan marazlarında sorumluluklarıyla yüzleşeceğiz. Dolayısıyla bu uykunun soruna dönüşmüş olması özellikle çağdaş yaşamda bunu bir parantez açayım bir önceki bölümde daha doğrusu ne oluyor iki önceki bölümlerde işlediğimiz iki bölüm boyunca zaman mevhumundan hatırlayacağınız üzere zamanın içerisinde gecenin keşfedildiği bir dönem var saatin icadı ile birlikte gece keşfediliyor. Gece yaşanılabilir hale geliyor. Elektriğin de keşfiyle birlikte artık güneşin battığı zamanlar karanlık zamanlar değil. Üstelik ölçülebilir zamanlar. Dolayısıyla bir sürü şeyle dolmaya başlıyor. Geceyi dolduruyoruz kendi içerisinde. Dolayısıyla gece de yaşanılabilir bir hale gelince geceyi uykuyla geçirmek ağırlıklı olarak hani güneş battığında insanların uyuduğu biyolojik saatlerinden ötürü düşünüldüğünde
Geceyi uyuyarak geçirmek çok ağır bir vicdan azabına dönüşebiliyor. Çünkü yapabilecek kim bilir daha ne kadar çok şeyimiz var. Bir de tabii sözcük olarak uyuma ve uyku ile ilgili kavramlarda bir anlam bozukluğu var. Daha doğrusu bir yaftalama söz konusu sürekli. Mesela işte şey denir ya, uyuma.
falan böyle hani kendine gel, olayların farkına var anlamında bir uyarıdır. Uyuma, uyanık ol mesela değil mi? Uyanık olma gibi bir kavram vardır. Sürekli olarak böyle tetikte olma halini belirtir veya işte uyumuşsun falan, bilmem kim bilmem ne yapıyor, sen daha uyu falan. Böyle uyumak sanki insanın böyle en pasif, en edilgen, en savunmasız ya da böyle en faydasız, işlevsiz olduğu bir an gibi görünüyor. Ama bir yandan da öyle olmadığını biliyoruz.
Uykunun bir de evreleri var, çeşitleri var. Öyle uyku deyip geçmek kolay değil ama çok fazla vakit almaması için çok ayrıntılarına girmeyi düşünmüyorum. Ama işte bir de uyku teknikleri var. Mesela böyle uykuyla ilgili sürekli problem yaşayan biri olarak, hani yayını çok da kişiselleştirmek istemiyorum ama bu cümlelerime sızan anlamlardan sanıyorum fark etmişsinizdir. Uykuyla arası çok hoş olan biri değilim. Uykudan, vicdan azabı duyanlardanım. Hayatı kaçırıyormuş gibi, daha doğrusu yapabileceğim diğer şeylerden beni alıkoyuyormuş gibi hislere kapılıyorum bazen. Dolayısıyla çok az uyuyorum ve bunun sıkıntılarını ve psikolojik huzursuzluklarını yaşıyorum. Çünkü iyi bir şey yapmadığımı biliyorum. Onun için böyle daha kısa zaman diliminde, daha çabuk uykuya geçebilmek mümkün olur mu gibi düşünüyorum. Mesela bazen bugün erken yatayım diyorum, gece 1'de yatağa giriyorum, sabah 7'de kendimi hala işte oradan oraya dönerken, dinlediğim podcast'in, bilmem nenin bir sonraki bölümünü açarken buluyorum. Dolayısıyla daha hızlı uykuya geçme tekniği var mıdır? Daha az uykuyla daha verimli bir dinlenme mümkün müdür gibi bir sürü teknikleri inceliyorum, araştırıyorum. Özellikle askeriyede kullanılan metotlar var. Çünkü tahmin edeceğiniz üzere bir askerin cephede, siperde, olmadık şartlarda gürültü, patırtı, toz toprak ve bir sürü uyaran ve stresin altında çok belirsiz düzenlerde uykuya dalması bekleniyor ki dinlenebilsin diye. Bunların hepsini denedim. Hepsi büyük palavra.
Hiçbir işe yaradıkları yok. Siz de boşuna denemeyin. Belki savaşta, cephede, tepemizden bombalar yağarken, şarapnerler uçarken işe yarayabilir ama rahat yatağımızda dönüp dolaşırken her zaman kendimizi yeni bir TikTok videosunda ya da o haset duyduğumuz kişinin Instagram Story'lerinde buluyoruz. Bu vesileyle birkaç TikTok videosu ve Instagram Story'sine bakarken biraz nefeslenelim ve uykunun performanslı dönüşmesine bakalım.
Uykuyu performansa dönüştürmek de tabii önemli bu çağın hastalıklarından biri. Şimdi her şey bir performansa dönüşmek durumunda, her şey bir verimlilik aracına dönüşmek zorunda. Dolayısıyla bütün bu uykuyu da bu tüketici, tüketgen olarak adlandırabileceğimiz modern yaşam insanının bir evresi olarak baktığımızda modern yaşamın durduğu bir an yani biyolojinin, bedenin, bütün her şeyin durduğu bir an modern yaşamında durduğu an oluyor. Dolayısıyla bu yeni nesil tüketicinin her anlamdaki tüketiminin de durduğu bir zaman derimi olduğu için mümkün olduğunca kısa tutulmalı ve mümkün olduğunca anlamlı olmalı. Dolayısıyla bu giyinebilir teknolojiler ve sensörlerin yaygınlaşmasıyla bizzat uyku dediğimiz şey bir de bir sürü cihazla, yazılımla, donanımla işte veri toplanıyor, yataklar
beden ısısına göre şekilleniyor, günün belli saatlerinde farklı özelliklere bürünüyor. Hepsi birden o kişinin uykusunu programlamak, yönetmek, onu bir performansa çevirmek için bir araca dönüşüyor. Sonrasında işte bu yazımla birazdan ileriki dakikalarda ayrıntılarına gireceğim. Bu uykunun performansını da sosyal ağlarda paylaşıyoruz. Yani ne kadar uyudum, Ne kadar nefes aldım, ne kadar dik durdum, eğik durdum. Hani var ya o akıllı saatlerimizde kaç adım attık, bilmem ne yaptık, bütün bunları paylaşıyoruz. Uyku da öyle bir şeye dönüşüyor bakıldığında. Ve uyku deyince aklıma çok enteresan bir şey geldi. Hani mesela uyku deyince uyuyabilmekten bahsediyoruz, uyuyamamaktan bahsetmiyoruz bahsediyoruz. şüphesiz. Çünkü o da bir meydan okuma yani. Her şeye direnebiliriz belirli bir süre. Uyku da onlardan biri. Uykuya da direnebiliyorsunuz. İşte kişisel rekorum yanlış hatırlamıyorsam 48 saat gibi bir şeydi. Bitirmem gereken bir projeyle ilgili. Artık o 48. saatte akli dengem ne boyuttaydı bilemiyorum. Belki hani 48 saat sandığım 36. saatte o kadar aklımı yitirmiştim ama bir yarışma vardı. Bilmiyorum hatırlar mısınız?
Özünde birisi bir sinopsis olarak, özet olarak bize anlatsa dünyanın en gelecek vaat etmeyen, anlam ifade etmeyen yarışması gibi görünür. Dokun Bana diye bir yarışma vardı. Bir alışveriş merkezinin içerisindeki bir arabaya insanlar, yarışmacılar dokunuyordu. Elini çeken kaybediyordu. Mutlaka iki elinden birisinin arabaya değmesi gerekiyordu. Ve iki elini birden çeken kaybediyordu.
6 saatte bir mola alıyorlardı. Yanlış hatırlıyorum, 15-20 dakika. Ve bu bile bir performansa dönüşmüştü ve insanlar canlı yayında bu kadar sıkıcı bir şey saatlerce izliyordu. Alışveriş merkezlerine gidip canlı olarak o insanları görüyorlardı vs. Ve bu uyumama olayının bir performansa dönüşme haliydi esasında. Bu başka bir bölümde, başka bir başlık altında inceleyeceğim bir şey olduğundan çok fazla yine ayrıntılarına girmiyorum.
Bir de ilginç bu hani genel kavramlar başlığı altında bahsetmek için letharjik uyku denilen bir şey var. Letharjik uyku böyle yarı ölü, baygınlık uykusu, kış uykusu gibi bir şey. Yani öyle bir uykudan söz ediyoruz ki belirli şoklarla yaşanıyor bu uykular. Hani ölü mü diri mi anlayamıyorsunuz. Öyle ki bu şekilde
öldüğü zannedilip gömülen, dolayısıyla hayatını kaybeden birçok insan olduğu düşünülüyor. Çünkü tarih boyunca bazı bu letharjik uykudan gömülme sırasında uyanarak etrafındakileri şok eden, hani şu bizim kültürümüzde hortladı denen şey muhtemelen bu letharjik uykudan uyanma. Rekor mesela 20 yıl uyuyan birisi var. 20 yıl boyunca uyumuş, Bu nasıl bir uykudur? Ama en benim adıma ilginç hani böyle gülümseten ayrıntısı, tabii uyandığında bir bakmış ki karısını boşvermiş. E tabii ki yani, come on! Ve uyanınca bir bakmış ki dul kalmış, çok üzülmüş böyle, kahırlar içerisinde uyanmış. Yani affınıza sığınarak şunu söylemek istiyorum. Ya ne olacağıdı diye sorar insan. Bir de aklıma gelen bir film var. Onu da paylaşmadan edemedim. Belki izlemişsinizdir. İzlemediyseniz bir yerlerden bulup mutlaka izleyin. Goodbye Lenin diye bir film var. Goodbye Lenin, Almanya'da Doğu ve Batı Almanya olarak bir duvarla ikiye ayrıldığı sosyalist blok döneminde yani Soğuk Savaş yıllarında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin işgali altında olan Doğu Berlin'le Batı Berlin'in duvarı bir gün geldi, yıkıldı hatırlayanlarınız var. ve o duvar yıkılınca işte Sosyalist Almanya ile Demokratik Almanya birleşmiş oldu Berlin ekseninde. İşte tam o olay olmadan önce filmimizin kahramanın anneannesi bir şekilde bu leterjik uyku gibi bir şeye giriyor.
kendini kaybediyor, komaya giriyor. O sırada duvar yıkılıyor ve bir anda duvar yıkıldıktan sonra kendine geliyor ve doktor diyor ki, aynen o eski Türk filmlerinde olduğu gibi, sakın bir şok yaşamasın, bir şok yaşaması halinde hayatını kaybeder, ölür falan diyor. Dolayısıyla anneannesinin duvarın yıkıldığı şokuyla karşılaşmaması için, çünkü çok kendini sosyalizme adamış bir vatandaş, televizyonda eski haberleri yayınlatıyorlar, palavradan haber bültenleri yayınlıyorlar sanki duvar hala varmış gibi, eski o Almanya'da satılan ürünleri buluyorlar, onlara getiriyorlar vesaire. Dolayısıyla hani uyku birazcık da bu unutmak için, zihnimizi resetlemek, sıfırlamak için kullandığımız tekniklerden biri. Ama peki mesela hiç uyumamak mümkün mü? O işte pek mümkün değil. Mesela kişisel merakımdan araştırmıştım, hiç uyumayan hayvanlar var mı diye.
Yani hiç uyumayan yok. Uzun süre uyumayan var ama hiç uyumayan yok. Mesela bir ay uyumayan balina türleri var. Katil balinalar, orka dediğimiz. Yunus yavruları var. İlk bir ayları boyunca uyumuyorlar. Veya kuşlar var. Mesela 200 gün boyunca göç sezonunda uyumadan göç ediyorlar. Kanat çırpıyorlar. Lüfer balıkları mesela aynı şekilde göç ederken öyle. Benim favorim zürafa. Hayalini kurduğum o sevimli yaratıklar, hayvanlar. Onlar da günde 5 dakika uyuyorlar ve günü idare ediyorlar. Keşke böyle bir şey olsaydı diyorum. Genel kavramları oturttuğumuza göre gelin isterseniz birazcık biyolojik olarak uyku ile ilişkimize bakalım. Bedenimiz niye uyku istiyor? Uyuyunca ne oluyor? Uyumayınca ne oluyor?
Uyku haline geçmemiz 90 dakika sürüyor normal şartlarda. Hadi ben yattım diye yatağa girdiğimizde vücudumuz eğer çok çok aşırı bir uyku ihtiyacı içinde değilsek ya da işte çok yakın bazı akrabalarımda imrenerek gözlemlediğim şekilde kafasını yastığa değdirir değdirmez mışıl mışıl uyumaya başlayanlardan değilseniz 1-1,5 saat sürüyor bedenin uyku durumuna geçmesi ve nasıl uykunun başladığı da büyük bir muamma çünkü Celaleddin Rumi'nin de dediği gibi uyku öyle bir anda geliyor ki bilinç onu fark edemiyor. Ne zaman uykuya başladık, ne oldu da uyandık onu hiç bilmiyoruz. Üstelik araştırmalara göre yani uyku sırasındaki gözlemlere göre insan esasında deliksiz bir uyku çektim dediğinde dahi aralarda bazen uyanıyor ama onların çoğunun farkına varmıyor. Nadiren uyandığımızın farkına varıyoruz. Burada tabii iç etkenler var, dış etkenler var. Mesela işte nocturnal uyanma denen bir mevzu var. Akşam yatarken çok su, sıvı tükettiyseniz o gece 3-4 gibi sizi kaldırıp tuvaletin başına diken uykusuzluklar da var şüphesiz. Akademik çalışmalardan bahsedeyim isterseniz, notlardan derlediğim. Tabii uyku gibi genel yaşanan bir olay hakkında pek çok araştırma var. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde Indiana Üniversitesi'nin insomnia dediğimiz artık uykusuzluğun sahiden, kim zaman kişisel olarak teşhisini kendim koymuş gibi olmayayım da, yaşadığım insomnia hali.
Müzmin uykusuzluk, bir türlü uyuyamama halinin içerisinde çok ilginç bir etki ortaya çıkmış. En büyük gerekçelerden biri sürekli saate bakmak. Saat kaç oldu? Bak kaç saat oldu hala uyuyamadım. Stresi bizzat uykusuzluğun sebeplerinden biriymiş. Britanya'da Cambridge Üniversitesi'nin araştırması, sağlıklı bir beden için 7 saat uykunun yeterli olduğunu söylüyor. Hani bu 8 saat uyku diye bir şey var ya, 7 saatte yatıyormuş. Ama işte bu süreden daha az ya da daha çok uyku da akıl sağlığını ve bilişter yetenekleri olumsuz etkiliyormuş. Yani bunlar nasıl ölçülüyor?
Yani kişiden kişiye göre değişmez mi bilmiyorum ama demek ki en azından ortak, vasat, ideal olarak 7 saat uykuyu gösteriyor Cambridge Üniversitesi. Yine Britanya'dan kalıçlandıran üniversitesi gün içinde bu kısa kestirmelerin faydalarına yönelik bir araştırma yapmış. Benim de en büyük hayallerimden biridir. Bir türlü beceremiyorum. şekerleme, öğle kestirmesi, ara uyuklamalar deriz ya, bu gün içerisinde, öğlen vakitlerindeki 30 dakikalık uyku özellikle ileri yaşlarda beyin işlemini çok yükseltiyormuş. Hem de gece uykusunun kalitesini arttırıyormuş. Avustralya'da Queensland Üniversitesi'nin ilginç bir araştırması var. O da uyku apnesiyle, ki korkunç bir şeydir. Hani bazen denk gelirsiniz, böyle bir horlayan bir insan vardır. Arada nefesi kestirir, sonra...
diye böyle bir insanlık dışı seslerle kendine gelir falan. Böyle ilk şahit olduğumda çok rahatsız edici gelmişti. Sonradan o insanlar için üzülmeye başladım. Böyle yakalarına yapışıp uyan uyan ölüyorsun falan diyesim geliyor. Korkunç bir şey. Neyse bu uyku apnesiyle Alzheimer arasındaki bağı keşfetmişler ama tam bir yumurta tavuk ilişkisi gibi yani hangisinin hangisini tetiklediğini anlayamamışlar. Uyku apnesi mi Alzheimer'ı tetikliyor yoksa Alzheimer mı uyku apnesi yapıyor? Çünkü ikisinin bir arada görünmesinde
ciddi bir sıklık keşfedilmiş. Tabii uyku ne işe yarıyor diye baktığımızda en başta beyindeki toksinleri temizliyor. Bununla ilgili çok güzel bir TED sunumu var. Russel Foster'ın uykunun nörobilimi diye Neuroscience of Sleep başlığıyla. Türkçe altyazısı da var. Tavsiye ederim izlemek isteyenleriniz için. Beyin için ciddi bir arınma metodu. E peki az uyku ne yapıyor? Mesela az uyku ile ilgili baktığımızda 60 yaş üstündeki özellikle kişilerin bu derin uyku dediğimiz hani o REM uykusu vardı ne REM uykusu dediğimiz
O uyku süresinde %1 kayıp yaşadığında demans riskinin yani kognitif faaliyetleri yitirme riskinin %27 arttığı ortaya çıkmış. Dolayısıyla ne kadar derin uyuyabilirsek beynimizin işlevleri de o kadar sağlıklı bir şekilde devam ediyor. Az uyuyunca ne oluyor? Bir kere cildimiz bozuluyor. kalp damar rahatsızlıklarımız artıyor, bağışıklık sistemimiz zedeleniyor, beyin fonksiyonlarımız geriliyor, obezite, kanser gibi bir sürü şeye yol açıyor. Dolayısıyla çok uyumamız lazım. Ama nasıl olacak bu uyuma? Yani mümkün mü? Değil. Uyuyamıyoruz. Yani herhalde beni dinleyenler için de, o ben iç uykuyla derdim yok, mışıl mışıl uyuyorum diyenlerinizin sayısı
yok deyince kadar azdır. Bunun en büyük sebeplerinden biri de tabii ki teknoloji, modern çağın araçları uyumamamız için elinden geleni yapıyor. Ama ben şu anda beni bu kadar adını almışken uykusu gereğiyle göz kapakları ağırlaşa ağırlaşa, nefesi yavaş dinleyenleri o tatlı uykularından ve şekerleme fırsatlarından alıkoymamak için bu bölümü bu arada kesiyorum. Bir sonraki bölümde yine devam edeceğiz uykuya. Uyandıktan sonra teknolojinin uykuyla olan ilişkisine bakacağız. Yeni bir bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.