Podcast

Biraz Daha Zamanınız Var Mı?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir önceki bölümde zamanın icadının temeline bakmıştık. Şimdi sıra geldi zamanın düşünsel ve felsefi kısmına.



Bölümde İsmi Geçen Kitap: Momo - Michael Ende






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.847 kelime · ~14 dk okuma

Sabır insanoğlunun tek kalesidir demiş Ahmet Hamdi Tanpınar Saatleri Ayarlama Ünitesi'nin bir bölümünde. Zamandan bahsetmiştik bir önceki bölümde insanın icat ettiği, hani keşfettiği değil ama icat ettiği, adlandırdığı, anlandırdığı ve anlamlandırdığı bir değer olarak zaman kavramına bakmıştık. İşin kökenine, onu nasıl tanımladığımıza ve ona neden önemli hale getirdiğimize bakmıştık. Dilerseniz bu bölümde de işin birazcık düşünsel kısmına eğilelim ve felsefi anlamda bizim için zaman ne ifade ediyor? Ve bu kadar kıymet verdiğimiz zaman kişiye göre, duruma göre, yaşa göre, döneme göre neden farklı algılanıyor? Biraz da ona bakalım. Ama önce bu zamanı mümkün kılanlara biraz zaman, biraz da kulak verelim.

Zamana yönelik emin olduğumuz tek bir şey var, o da zamanın sürekliliği. Mesela evrendeki başlangıcını ya da bitişini kestiremiyoruz. Dahası bize ne kadar rının bahşedildiğine dair hiçbir bilgimiz yok, tahminimiz bile yok. Dolayısıyla sonsuz sayıdaki seçenekler ve ihtimaller eşliğinde bir anlamda gelişine yaşayıp gidiyoruz. Yani zaman dediğimiz kavrama yönelik bilgimiz zannettiğimizden çok daha az. Bir de zamanın tabii algısallığı var, göreceli olma hali var. Mesela anlarımız birbirine has değil. Geçtiğimiz günlerde YouTube'da bir söyleşi dinliyordum.

popüler şarkıcılarımızdan biri bir sebeple hapishanede geçirdiği günlerini anlatıyordu ve diyordu ki haftada bir saatlik görüşme vaktimiz vardı ve o bir hafta geçmek bilmezdi ama görüşme anının başladığı o bir saat birkaç dakika gibi gelirdi hepimiz için diyor hani şu meşhur görelilik görecelilik gibi terimlerle andığımız zamanın o kişiye göre ana göre olma hali. Yani hafta içi iş gününün bir türlü bitmek bilmeyip, cumartesi ve pazarın göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçmesi gibi bir şeyden bahsediyorum. Zamanı doğrusal bir düzen olarak ele aldığımızda bir türlü var olamadığımız tek bir an var. O da şu an. Yani şimdiki an, bu kişisel gelişim vs. gibi mevzuların, bu içe dönme, içe kapanma, sesini dinleme gibi çabaların da çok böyle üstünde durduğu, kaşıdığı kavramlardan biri var ya anda olmak, anı yaşamak. İşte anlık farkındalık, bilinçli farkındalık gibi böyle bir sürü isim bulmaya çalıştığımız mesele neyi anlatıyor bize? Aklımızın aslında bir türlü var olamadığı yeri. Yani aklımız sürekli ya geçmişte ya gelecekte. Bir türlü olamadığımız yer, bir tek bulunamadığımız an, içinde bulunduğumuz an.

Transkriptin tamamını oku

Oysaki işte herkes her fırsatta bizi oraya yönlendirmeye çalışıyor. En büyük korkumuz da yine zamanla ilgili. Nedir o? Zamanın boşa geçmesi. Vakti değerlendirmek diye bir şey var ve neredeyse modern bir ibadete dönüşmüş halde. Ve ne garip ki bu Ur'daki çabalarımızın büyük çoğunluğu bizzat zaman öldürmekten ibaret. Yani vaktimizi değerlendirmek için bir şey yapma derdine düşüyoruz.

Ama yaptığımız şey çoğunlukla o vakti öldürmek, heba etmek oluyor. Yaptığımız her ne olursa olsun hep daha iyisinin mümkün olduğuna yönelik kafamızda bir şüphe, bir vicdan azabı var. Ne kadar ilginç. Ve vakit dediğimiz şey, o atasözünde, o deyişte olduğu gibi gerçekten de nakit. Yani nakit karşılığı var. Hayatımızdaki en kıymetli, en soyut, düşünün, ne olduğunu dahi bilmiyoruz. Yani zaman diye bir şey yok, icat etmişiz ve bunu bir şeylerin hareketine, güneşin hareketine, ekinlerin hareketine, hayvanların hareketine, bir şeye, suyun hareketine, kumun hareketine bir şeye bağlamışız. Adına zaman demişiz, bütün hayatı ona göre kurmuşuz ve örneğin mesela emeğimizi onunla satıyoruz. ve zaman dediğimiz şey bir anlamda paraya dönüşüyor ve parayla da satın alınabiliyor. Yani biz bir sohbet esnasında masamıza gelen bir peynirli simidi yerken aslında fırıncının o simidi yapabilme, susamcının o susamı tarlasına ekme, işte o buğdayı hasat etme, onu una çevirme, onu fırına taşıma, onu fırında pişirme, simit haline getirme, arasına peyniri domatesi dizme emeğinin karşılığında gereken

zamanı satın alıyoruz. Onların hepsini biz de yapabiliriz ama bunu yapmıyoruz. Onun yerine birisi zamanını ayırıyor, bir ürün ya da hizmeti ortaya koyuyor ve biz onu satın alıyoruz. Yani zaman satın alıyoruz. Zaman satın alınabildiği için yani hayatımızdaki en soyut icatla nakde dönüştürülebildiği için

her şeyden daha kıymetli hale geliyor. Çünkü hangi zamanı, hangi emeği, hangi birimle fiyatlandırabileceğimiz konusunda hiçbir pusulamız yok. Ve yaşamın haberdar olduğumuz nimetleri ve vadettiği potansiyelleri yüzünden her zaman En büyük stres kaynağımız zaman haline geliyor. Yani hayata sürekli intro'yu geç, skip intro tuşuyla bakıyor gibiyiz. Hep böyle bir sağ alt köşede bir düğme arıyoruz. Onun için sürekli olarak işte karşımızda lafı uzatan insanlar bizi bayıyor. Özet geç falan, sadede gel. İşte ne diyeceksen de falan gibi kavramlara geliyoruz. Bu hayatımızın her yerine sızmış durumda. Ve bu alandaki en çok kafa yordum, daha doğrusu en ilgimi çeken kavramlardan biri de boş zaman. Ne kadar ilginç değil mi? Boş zaman.

Yabancı dillerde özellikle mesela İngilizce'de bununla ilgili daha çeşitli adlandırmalar var. Mesela free time diye bir şey var değil mi? Serbest zaman diye Türkçe'ye belki çevirebileceğimiz... Yani boş zaman ile serbest zamanın ifade ettiği, dikkat çektiği iki farklı kavramdan söz ediyoruz. Sanayi devriminde tabii ki ortaya çıkıyor bu kavramlar. Yani boş zaman dediğimiz şey, endüstri toplumundan önce hayatımızda yok. Mesela...

Antik dönemde, Kairos, Kronos'tan bahsettiğimiz yıllarda hiçbir şey yapmadan geçinilen, daha doğrusu şöyle diyelim, herhangi bir sorumluluğa, yükümlülüğe bağlı olmayan zamanlar bizim en elit, en asil duygularımız ve çabalarımızın zamanları olarak adlandırılmış. Yani diyelim ki işte tarlada hasadı, ekini kaldırmak zorunda olmadığımız zaman dilimi bizim en insani şeylerle uğraştığımız zaman. Örneğin şiir yazdığımız zaman ya da bir tiyatro seyrettiğimiz zaman, güzel bir şarkıya kulak verdiğimiz zaman. Yani gerçekten bizim o insan olma halini gerçekleştirebildiğimiz zaman, bugün adına serbest zaman dediğimiz şey. Peki, bugün karşılığını o mülakatların bilmiyorum. Ben hayatım boyunca çok ilginç bir tesadüf olarak birçok iş yaptım ama hayatım boyunca hiç iş mülakatı denen şeye maruz kalmadım. Hala var mı bilmiyorum ama çok meşhur bir klişedir ya. Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?

elinin körünü yaparım. Boş zamanlarda yapılacak bir şey olduğunda o zaten boş zaman olmuyor ki, serbest zaman olmuyor ki mesela. Neyi tanımlıyor serbest zaman, boş zaman? İşten ve sorumluluktan serbest kalan zamanı tanımlıyor. Bakın ne kadar ilginç bir şey. Yani öznemiz, işimiz, sorumluluğumuz, okulumuz, falanımız, filanımız. Bunlardan bir ara serbest kalıyoruz, özgürleşiyoruz. Bir görüşme saati geliyor.

veya avluda havalandırma saatimiz geliyor ve serbest zaman dediğimiz, boş zaman dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Üstelik belki de hepimiz o boş zamanı yaratabilmek için yaşamdaki bütün çabamızı yürütüyoruz ama anında bir vicdani yüke dönüşüyor. Boş zamanımız var, ne yapacağım? boş zamanımı ya boşa geçirirsem? Düşünebiliyor musunuz? Boş, serbest zamanı bile bir etkinliğe, bir verimliliğe, bir sonuca, bir nihayete ulaştırma gibi bir derdimiz var. Kendimize kalan vakit dahi modernite tarafından işgal ediliyor yani. Modern yaşam çünkü duranlıktan nefret ediyor. Öyle kendi başına bir kenarda durup kaz gibi düşünen bir insanın kimseye, hiçbir şeye, hiçbir mekanizmaya faydası yok. Dolayısıyla her boşluğu bir

aktiviteye döndürmek zorundayız. Bir uğraşa, bir sorumluluğa dönüştürmek zorundayız. Boş zamanlarımızda podcast dinlemeliyiz, kitap okumalıyız. Peki, işin birazcık hani düşünsel kısmı buydu. Gelin şimdi biraz da bu zamana yönelik arayışlarımıza ve onun uğruna düşüncelerimize bakalım.

Zaman, modern yaşamın yapı taşığı. Hani birçok farklı vesileyle anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla çok tutarlı ölçülmesi ve üstünde bir uzlaşı sağlanması gerekiyor. Çünkü zaman dediğimiz şey, çağdaş iş yaşamını ve ticareti de mümkün kılan şey. ilginç bir ayrıntı olarak zamanın bu kadar tutarlı ölçülmesi ulaşım dediğimiz şeyle başlıyor. Örneğin trenin icadından itibaren yani yine sanayi devriminden sonra tren seferleri çok uzak mesafeleri kat etmeye başlayınca aynı saat dilimini yaşayan ya da bugün artık adına

zaman dilimi dediğimiz, time zone dediğimiz, zaman bölgeleri dediğimiz, bizde de yaz saati, kış saati gibi tartışmalarda sürekli gündeme gelen kavramlar ortaya çıkıyor. Yani örneğin Londra'da saat sabah 7 iken Paris'te öyle olmuyor. İstanbul'da, Riyad'da, Moskova'da farklı saat dilimleri yaşanıyor. Bu daha sonradan tabii uçaklarla, özellikle jet uçaklarıyla bambaşka bir nokta Mesela küçük bir parantez açayım. Bu ulaşımla ilgili meseleyi tekrar döneceğim birazdan ama Jet Society diye bir kavram var. Değil mi? Bu Jet Society. Birçok kişi ne anlama geldiğinin veya kökenini bile bilmez, merak etmemiş olabilir. Küçük bir ilgi kırıntısı olarak sizlerle paylaşayım. Jet uçakları, yani jet motorlu uçaklar, pervaneli uçakların yerine jet motorlu

Tabi ki bugünkü ile kıyaslanmayacak kadar yavaş ama o güne göre çok hızlı motorlar icat edildikten sonra tabi ki o zamanlar uçak yolculuğu, uçak seyahati, uçmak çok çok yüksek maliyetli ve çok varlıklı olanlara has bir ayrıcalık, bir imtiyaz. Örneğin işte Paris'ten uçakla Londra'ya geçip öğle yemeğini ya da akşam yemeğini yiyip tekrar dönen bir zümre ortaya çıkıyor aynı gün içerisinde. O zamana kadar hayal bile edilemeyen bir şey. Ve bu insanlara jet sosyete deniyor. Yani jet uçaklarla seyahat edebilecek insanlar. Dolayısıyla işte zaman dilimleri de buna göre yerleşiyor. Bir adım geriye gittiğimizde, mesela zamanı kim tayin ediyor? Kilise çanları. Her saat başı, her yarım saatte bir, bazen her 15 dakikada bir çanlar. irili ufaklı çanlar belirli düzenlerde çalarak zamanı belirliyor. Dolayısıyla zamanın efendisi o zamanlar din uleması, dini zümreler, odaklar ve sonrasında saat kuleleri ve masa saatleri, sonra kol saatleri bu dini otoritenin gücünü zayıflatıyor ve esnaf sınıfının yükselişini sağlıyor. Çok ilginç bir mesele ama bugün böyle girip de fazla vaktinizi almak istemiyorum. Yani aslında saat dediğimiz, zaman dediğimiz şey dinin elinden alınarak

Esnaf sümresinin, bu mercantilizmin, sekülerizmin vesaire bir sürü şeyin yolunu, izini açan enteresan da bir devrimin parçası. Tabii mekanik saatler geliyor, sonra mekanik saatlerle birlikte güneş ve ayın kutsallığı da kayboluyor, o büyü bozuluyor. Çünkü o zamana kadar insanlar zamanı tayin etmek için sürekli güneşe ve aya bakıyor ama mekanik saatler bunu ortadan kaldırıyor. kendi zamanını yaratan, üreten ve yöneten insan ortaya çıkıyor. Bu da bizi doğadan kopartıyor, düzene baş kaldırıyor ve tabii ki kaçınılmaz olarak bütün bunların sonunda gece icat ediliyor. Gece, mekanik saatlerden önce, zamanın ölçülmesinden önce var olan bir kavram değil. Çocuk kavramı, genç kavramı Endüstri devriminden sonra ortaya çıkıyor. Çünkü ondan önce iki tip insan var. İşte bebek ve insan. Yani çalışabilir ve çalışamayan insan var. Sonrasında genç, çocuk falan gibi, ergen gibi birçok ara tabir, birçok ara dönem icat ediliyor. İşte zamanın icadı ile birlikte de gece ortaya çıkıyor. Çünkü öncesinde gece ölçüyle bilen bir zaman derimi değil.

battı hadi işte yatalım ne yapalım çünkü dışarısı çok tekinsiz. Evin içerisinde hiç yapacak bir şey yok. Zaten karanlık her taraf. Dolayısıyla gecenin bir anlamı yok ama saatin, zamanın, elektriğin, ışığın, aydınlatmanın keşfiyle birlikte gece de keşfediliyor insan tarafından. Ve bu gece kavramı güneşin aşınmasıyla birlikte Cezeri gibi kişilerin aslında o yarattığı büyüyü ortadan kaldırıyor.

Bir hoşuma giden kitabı tavsiye etmek isterim. Mutlaka duyanlarınız vardır ama bu Michael Anden'in 1970'lerde yazdığı Momo kitabı çok enteresandır. Bu zamanla ilgili ilginç bir şeyi anlatır bize. Hırsızlar tarafından gelip zamanları çalınan fakir bir şehrin öyküsünü anlatır. Bu gri takım elbiseli, duman adamlar vardır ve aslında işveren sınıfını temsil eder. Çünkü aynen patronlar gibi işçilerinin zamanlarını çalarlar temsili olarak bakıldığında.

Dolayısıyla hani bu zamana yönelik düşünceler, işin felsefi yaklaşımları böyle ve son parçamızda isterseniz esas bütün bunları kafaya takmamıza sebep olan meseleye gelelim. Zamanı nasıl daha anlamlı hale getirebiliriz? Evet, şu ana kadarki ara özetibi yapmak gerekirse zamanın keşfinden bahsettik, nasıl ölçmeye çalıştığımızdan bahsettik, bizim için neden önemli olduğuna baktık ve onunla ilgili kurduğumuz dünyanın parametrelerine göz attık. Şimdi bakalım onu neden bu kadar kafaya takmışız? Çünkü onu daha anlamlı hale getirmek istiyoruz. Neden? Daha önceki bölümlerde de değindiğim gibi, yaşam denen bir mevzu var. En iyi şartlarda, hani en iyi şartlarda demeyeyim ama, istatistik olarak baktığımızda 80 yılını yaşayacağız. Yani bize bir 80 yılı vermiş. E onun 20-25 yılı zaten sivilceydi, hormondu, işte sevgiliydi, depresyondu, okuldu, işte servisti, bir sürü dertlerle geçiyor. Sonraki belki bir

5-10 yılı hayata tutunma, bir ilişki kurma, bir yaşam inşa etme, bir kariyer yolu çizme. E zaten sonra 15-20 yılı o ram çatladı, bu ram patladı. Ay belim ağrıyor, ay şu ram sızladı gibi böyle binbir türlü artan dertle geçiyor. Dolayısıyla hani bir üçte birinin de en iyi şartları da kendim için söyleyemeyeceğim ama...

uyku ile geçtiğini düşünürsek hani sahiden çok kısa bir hayat yaşıyoruz. Neye kıyasla yani neyi düşününce yapabileceklerimizi, yaşayabileceklerimizi maruz kalabileceklerimizin ihtimalleri düşününce çok kısa bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ama bu ne zaman aklımıza geliyor? Yine doğamız gereği zaman azaldığında aklımıza geliyor. Gençken var mı hiç böyle bir derdimiz? Çocuğun var mı öyle bir dert? Hani hiç duydunuz mu? Günlerde nasıl akıp geçiyor, nasıl da hızlı akıp gidiyor zaman diye. Bunlar hep ihtiyar laflarıdır, ihtiyar replikleridir bütün bunlar. Şimdi dolayısıyla bakalım şu yaşlılıkla çocukluk arasındaki zaman algısı neden fark ediyor? Yani neden yaşımız ilerledikçe zaman daha hızlı akıyormuş gibi geliyor?

Bunu epey kafaya takmıştım bir dönem, epey bir şeylerden araştırmıştım. Birkaç dakikayla onların özetini sizlerle paylaşayım. Şimdi gençlikteki vakit bolluğu ile ilerik yaşlardaki zaman kıtlığı büyük bir tezat oluşturuyor. Ve bu yüzden o anları giderek daha fazla hırsla ve istekle yeni şeylerle doldurabilme derdine düşüyoruz.

Zihnimizi sürekli diri tutmaya çalışıyoruz. Çalıştırmaya gayret ediyoruz. Hani en basitinden düşündüğünüzde bu zihin antrenmanı, jimnastiği mi diyelim, ne diyelim, aktivite olsun diye derler ya işte, sudoku çözün, bulmaca çözün falan filan. Onu sürekli işler halde tutmak adına. Neden şimdi böyle? Gelelim şu asıl meseleyi tekrar dönelim, dağıtmadan. Gençlikle ileri yaşlardaki, hatta yaşlılıktaki zaman algısının farkının sebebine bakalım.

Yaşlılık ve gençlik arasında zamanın akış farkına yönelik ilginç bir araştırma, daha doğrusu bir teoriden de bahsetmekte fayda var. Şimdi yaşlandıkça günler birbirini kovalıyormuş gibi, böyle bir an gibi geçiyor. Gençlikte böyle değil. Gençlikte günler bitmiyor, sabahtan akşama kadar böyle, akşam olmak bilmiyor. Peki bu neden? Bunun nedenleriyle ilgili düşüncelerde ortaya şu çıkıyor. Gençken çok daha fazla keşfettiğimiz, tecrübe ettiğimiz ve yaşadığımız günlere sahibiz. Yaşlandıkça günler giderek birbirine benzemeye, sıradanlaşmaya başlıyor. Gençken, çocukken hatırlayabildiğimiz bütün dönemlerde birçok şeyi ilk defa yaşıyoruz. Yani ilk düşüş, ilk saklambaç, ilk sevgili, ilk öpüşme, İlk hayal kırıklığı, ilk işte meşrubat içtiğimiz an, ilk öğretmenimizden takdir gördüğümüz ödev. Her şey bir ilk ve her şey çok büyük. Benzersiz, eşsiz ve hayatımız her gün böyle niceleriyle dolu. Yeni kelimeler, sözcükler duyuyoruz. Yeni insanlar tanıyoruz. Yeni yeni şeyler, adetler, kavramlar, kurallar, kaideler öğreniyoruz. Ama daha sonra günler hepsi birbirinin karbon kopyası haline dönüyor. Her gün aynı saatte kalkıyoruz. Aynı ceketlerle, aynı gömlekleri giyiyoruz. Aynı yollardan, aynı işimize ya da evimize dönüyoruz. Aynı insanlarla, aynı insanları çekiştiriyoruz. Dertlerimiz, tasalarımız, hepsi mümkün olduğunca bir örnekleşiyor. Dolayısıyla yaşlandıkça, yaş aldıkça günler birbirini kovalayıp duran, birbirinin kopyası, hiçbir ayrımı olmayan anlara dönüşüyor. Şimdi aradaki fark ne? Gençken bol bol zamanımız var. Yani gençken zamanımız var. Bol bol mu bilmem ama algı olarak öyle. Gençken zamanımız, yaşlandıkça paramız var. Gençken paramız yok, zamanımız bol. Yaşlandıkça paramız daha fazla, hani bol ya da değil ama her halükarda daha fazla, büyük bir aksilik yoksa. Ama zamanımız daha az. En azından her geçen gün önümüzdeki gün sayısının arkamızdaki gün sayısı kadar olamayabileceğini biliyoruz için için. Dolayısıyla gençken bir şeye ulaşmak için zaman harcıyoruz, yaşlandıkça para harcıyoruz. Yani gençken elimizde bol olan şey zaman, onu hoyratça harcayabiliyoruz. Yaşlandıkça elimizde azalan şey zaman, çoğalan şey para. Dolayısıyla daha bol olanı harcamaya meyilliyiz.

Zamanın ve paranın bol olduğu bir altın oran çağı var. Hani nasıl değerlendirmeli, nasıl adlandırmalı bilmiyorum ama işte o zamanı çok iyi değerlendirmek lazım. Yani hayatımızın bir noktası var. O noktada sağlığımız da yerinde. Oramız buramız çatlamamış, patlamamış. Kariyerimizde belki istediğimiz bir noktaya gelmişiz.

iyi kötü hayallerimizi yaşayabileceğimiz bir noktaya gelmişiz. İşte o altın bir zamanı, anı, vakti hayatın yani Kairos'un perçeminden, topuğundaki kanatlarından tutunmuşuz hayata ve terazide kendimizi tartıyoruz. İşte o zaman dilimini anlamlı hale getirmek için çabalıyoruz. Onun için o anı anlamak, o anı fark etmek, o anı yaşayabilmek ve hakkını verebilmenin derdindeyiz. Ve tekrar ediyorum, vakit gerçekten nakit. Dolayısıyla hepimizin zamanının bir bedeli var. Yani bu bazen maddi bir bedel oluyor, bazen manevi bir bedel oluyor. Bazen bazı insanların sohbetine tahammül etmek adına bir özveride bulunuyoruz. Bazen zamanımızı bir yerde geçirmek için... Örneğin ücret talep ediyoruz. Hani çalışma dediğimiz, mesai dediğimiz, iş dediğimiz şey budur. Bir hizmete, bir çabaya, bir gayrete, bir emeğe ihtiyaç vardır. Ve insan tek başına onun altından kalkamıyordur. Ve birisine o kişinin kendi hizmetine biçtiği bedel karşılığında, zamanına biçtiği bedel karşılığında maaş verir, yövmeye verir ve iş hayatı dediğimiz şey ortaya çıkar. Dolayısıyla maddi karşılığı da vardır. zamanın manevi karşılığı da vardır. Bazen kanunen talep ederiz, maaş gibi, işte tazminat gibi, prim gibi falan filan gibi. Bazen de manevi olarak talep ederiz, duygusal olarak talep ederiz bunun bedelini. Hani ne bileyim böyle ilişki bitiminde ortaya çıkan muhasebeler vardır. Sana yıllarımı verdim falan filan işte bunun özünde yatan da biraz buna benzer bir kavram. Ve zaman ile para arasında ilginç bir ilişki var. Daha fazla zaman için daha fazla para

harcıyoruz değil mi? Hani biraz önce bahsettiğim simit örneğini hatırlayın. Daha fazla şey yapabilmek için satın alabildiğimiz kadar zamanı parayla satın alıyoruz. Bizim adımıza yapılmış ürünleri ve hizmetleri, gayretleri karşılıyoruz. Ve en önemlisi uğruna nice emek verdiğimiz bu artık zamanı düşünün. Yani neden yaşıyoruz bütün bu gayreti, bütün bu çaba, bütün bu uğraş, Emek ne için? Zamanı daha iyi değerlendirmek, daha dolu dolu yaşamak ve zamana yatırdığımız emeğin ve umudun karşılığını mümkün olduğunca fazlasıyla almak ve ortaya çıkan bir artık zaman var. Artık zaman, artık yıllardaki o günler gibi. Mesele işte bu. Tam olarak ne yapıyoruz?

Bütün bunun karşılığında elimizin ne geçiyor? Ortaya çıkan artık zamanımızda, işte paramızla satın aldığımız ya da anlamlı hale getirmeye çalıştığımız, o uğruna çabaladığımız artık zamanda ne yapıyoruz? Düşünmemiz gereken soru bu. ve ne acıdır ki çoğunlukla daha fazla çalışıyoruz. Yani daha fazla artık zaman kazanmak için çalışıyoruz, ortaya çıkan artık zamanımızda da daha fazla çalışıyoruz. Yaşamın teraçlarından biri belki de. Bu bölümde bölümünde ismine, konusuna sığınarak hem haddimi hem de vaktimi fazlasıyla aştım sanıyorum. Son söz Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çok sevdiğim Saatleri Ayarlama İstitüsü romanından olsun.

Bazı insanların ömrü vakit kazanmakla geçer. Ben zamanım. Kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)