
4.510 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 19 Mart 2024'te alıyoruz. Şimdi girişi biraz uzatacağım, şimdiden söyleyeyim. Seçimden önce dinleyeceğiniz, sondan bir önceki podcast kaydı bu. Hepiniz hoş geldiniz. Geçen haftaki Erdoğan'dan sonra bizi ne bekliyor başlıklı bölüme yoğun ilgi gösterdiğinizi görüyorum.
Bu ilgi nedeniyle teşekkür ederim. Ben bu kayda hazırlanırken Erdoğan'dan sonrasına ilişkin Devlet Bahçeli'nin de bir açıklaması oldu kendi kurultayında. Bu açıklamayı sizlere sunmak isterim. Geçenlerde basından öğrendiğim kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın bir konuşması özellikle sol cenahlarda büyük bir iştah ve tahrik unsuru olarak kabul edilmiştir.
Buradan Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a diyorum. Ayrılamazsın! Türk milletini yalnız bırakamazsın! Şimdi bu açıklamaları seçimden önce seçmen kitlelerine duygusal bir motivasyon kazandırmak için yapıldığı görüşe hakim. Reisi sevenler safları sıkı tutsun gibi bir tınısı var açıklamaların arka planına. Çünkü belli ki oy verdiğimiz kişi Erdoğan olmayınca
Bu vatan millet edebiyatı pek tutmuyor. Yani oy verdiğimiz kişi Erdoğan değil derken şunu demeye çalışıyorum. Sancaktepe belediye başkanı seçmekle vatanın ve milletin bekasının ne ilgisi var? İlgisi yoksa iktidara neden oy vereyim ki? Gibi bir bakış açısına iktidar seçmenin sarılma potansiyeli olduğu ortada. Bu bakış açısını kaşıyan da bir yeniden refah var. Ya bu diyor yerel seçim ne olacak ki?
Bu potansiyele karşı Erdoğan'ın son seçimi, onu yalnız bırakmayın gibi bir hatır-gönül ilişkisi masaya dahil edildi. Bu sayede özellikle yeniden refaha gitme potansiyeli olan Erdoğancılara, git, git ama dur, gitme dur ne olursun deniyor. Git. Git. Git.
Dur, öne alırsın. Geçme, kal. Yalan mı söylüyorsun? Doğrudur, gerçekten de bu biçimde bir duygusal motivasyon yaratılmak isteniyor olabilir. Dahası bu motivasyon sahicidir. Milyonlara büyük bir kahraman olarak tanıtılıyor Erdoğan. Erdoğan ile Erdoğancılar arasındaki ilişki, rasyonel temelleri olan fakat bugün geldiği nokta itibariyle irasyonel olan bir sevgi. Ya bu resmen aşk. Fakat tüm bunların yanında bir de rejimin değişen karakterini konuşmuştuk geçen hafta.
Erdoğan, mevcut rejimin kurucu lideri olarak tarihsel bir figüre dönüştürülüyor. Bu haliyle Erdoğan için söylene gelen, Menderes-Özal-Erdoğan devamlılığı hakikati ıskalıyor. İkinci Abdülhamit, Atatürk-Erdoğan gibi bir devamlılık daha doğru oluyor. Bu dediklerimizi teyit edecek şekilde şöyle devam ediyor Bahçeli. Cumhur İttifakı olarak yanındayız, beraberindeyiz. Yedi yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz.
Lafa bakar mısınız? Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri. Yani ilk yüzyılın kurtarıcı lideri Atatürk, muhtemelen öyle kavranıyor. İkinci yüzyılın kurtarıcı lideri olarak Erdoğan resmediliyor. Muhtemel ki Erdoğan düzenini değiştirmeye namzet bir alternatif önümüzdeki dönemde üremezse, Erdoğan'dan sonra Erdoğan kültü ile baş başa kalacağız. Erdoğan kültü. Yani çocuklarımız falan ders kitaplarında Erdoğan'ın ne büyük bir kahraman olduğunu dinleyecekler.
Diyelim ve bu konuyu belki daha sonra yeniden konuşmak üzere rafa kaldıralım. Ve pazar akşamına dönelim. Şimdi akşam saatlerindeyiz. Evde Zeynep ile oturuyorum. O televizyonda Hobbit'i izliyor ve filmi benim de izlediğimi düşünüyor. Zeynep'e göre beraber film izliyoruz fakat benim aklımın bir köşesinde Tren Topik endişesi var.
Ya bu hafta ne yapsak, neye çalışsak? Pazar oldu, hala önümüze düşen etli bir konu yok ki normalde cuma gününden, perşembe gününden hazırlık yapmaya başlıyorum. Ya bu hafta ne yapsak? WhatsApp'tan arkadaşlarıma yazıyorum. Ne yapsak, ne konuşsak? Gelen cevaplar da beni tatmin etmiyor. Herkes diyor ki, Ali Koç'u konuş kardeşim, gündemde Fenerbahçe var, Süper Lig var, Galatasaray var falan. E sonuçta gündemde futbol var, haklılar.
Futbol, ya da Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti diyelim, ya da her ne haltsa o, gündemi domine etmiş durumda. Hem de seçimlere iki hafta kala. Başlı başına bu bile gündem bana kalırsa. İki hafta sonra seçime gideceğiz, fakat en önemli konumuz futbol. Tamam konuşalım, haklısınız da. Ben ailemi ve eşimi seven biriyim. Bu memlekette futbol konuşulur mu? Ben niye durup dururken sülaleme sövdüreyim? Kaldı ki aramızda bizleri dinleyen pek çok kişi Ali Koç'a örneğin laf etsem benden nefret edebilir hale gelir. Dinleyicilerimi durup dururken neden kaybedeyim?
Futbol taraftarlarının büyük ölçüde mankurt olduğunu bilmez misiniz? Bu taraftarların ortasında objektif bir bakış açısına sahip bir yayın yapmanın imkansız olduğunu bilmez misiniz? Hadi beni geçin Fatih Altaylı bile söylüyor. Çok enteresan. O yüzden artık ben bu futbol falan bunlardan tiksiniyorum. Yani taraftarlar da yavşaklaşmışlar. Herkeste genel bir lagarlık, bir kifayetsizlik. bir onursuzluk diyeceğim artık. Böyle mi olur ya? Altaylı'nın bu konuşmayı Gağız Saray Başkanı Dursun Özbek ve Murat Kurum'un yakınlığına ses çıkarmayan Gağız Saray taraftarı için yaptığı zannedilmiş. Fakat yayının başını sonunu dinledim, tüm taraftarlar için söylüyor. Yani Gağız Saray taraftarlarından başlıyor, herkes bu işe dahil diyor. Gerçekten de öyle.
Türkiye'de futbol taraftarlığı bir tür mankurtlaşmanın adına dönüştü. Futbol severlik ortadan kalktı, artık taraftarlık son derece ön planda. Kimin haklı olduğu, sportmenliğin ne ölçüde önemli olduğu falan artık hak getire. İşte bu yüzden yeminliydim, futbol konuşmam. Pazar akşamı futbol konuşmayacağım kararını vermiştim. Hatta Zeynep de diyor ki, kaşınma bak, bu konuyu konuşma. Peki neye hazırlanmalıyım diye de kös kös düşünüyordum. Aklımda da bu Dem parti hakkında konuşmak vardı. Ben de kararlıyım. Bu Dem parti seçmenle ilişkin hazırlık yapıyorum. Zihin dünyalarını kavramaya çalışıyorum. Dem partilerle konuşuyorum.
Türkiye'nin her yerinde, sokak röportajlarında vatandaşlar oy verecekleri partiyi gururla söylüyorlar. Mesela AK Parti'ye vereceğim diyor, yeniden Refah'a vereceğim diyor, Erdoğan'a vereceğim, İmamoğlu'na vereceğim, CHP'ye vereceğim falan. Fakat Dem Parti seçmenleri, kameraları rahat konuşamıyor. Dem Parti'ye vereceğim oyumu diyemiyor. Ne diyorlar peki? Kendi partime vereceğim diyorlar. 31 Mart'taki seçimlerde oyunuzu hangi partiye verecektiniz? Kendi oyu partimize vereceğiz kardeşim. Hangi parti?
hangisi ise odur. bir kere izninizi verirsen teyze? olmaz. neden? selahattin ayyub'un torunlarıyız. van'da, diyarbakır'da yapılan sokak röportajlarını izledim. böyle onlarca örnek derledim. dem partililer tedirginler. partilerini söyleyemiyorlar. söyleyende delikanlılık yapıyor.
31 Mart'taki seçimlerde hangi partiyi verecek? Abi oy parti bellidir. Hepimizin partisi. Milletin şu anda konuşma tarzı korku. Bu korkudan yana da kimse konuşamıyor. Ama ben konuşurum. Denetimim var, her şeyim var. Belki yakalar yakasın da hiç umurumda değil. Herkes korkuyor. Valla desem BDP'ye vereyim beni tutuklarlar. Öyle bir şey yok. Tutuklasın. Yabancısı da değiliz. Onun için BDP.
Bana kalırsa üzerine konuşulmayı hak eden bir meseleydi bu. Fakat şapkadan tavşan çıkarmış olacaktık, gündeme olmayan bir konuyu didikleyecektik. Derken bir şey oldu. Trendtopik tanrıları şimşeklerini üzerimize atmaya başladı.
Ben futbol konuşmayacağım diye kararlı bir halde gündemi takip ederken bir baktım ki Trabzon karışmış. Fenerbahçe maçından sonra her ne olmuşsa olmuş ve Trabzonlular maçın ardından sahaya inmiş. Futbolculara saldırıyorlar, futbolcular da taraftarlara saldırıyor. Meydan savaş. Görüntülere bakıyorum ve içimden sürekli yok artık çekiyorum. Hemen YouTube'u açtım. O sahibi bayağı altını alıp yatırıyor ve dövüyor. İyi yapmış abi. Ben kötü yapmış demedim. Bana da saldırırsan... Hiçbiri olmasaymış. Onu içeri sokmasalarmış. Eren abi bir şey söyleyeceğim. Adamın biri ben atar gider yapıyor. Geldi buraya bana saldıracak. Kusura bakmasın abi. Herkes babasının oğlu. Benim annemin çok güzel bir lafı var. Diyor da eve ağlayarak gelme. Senin anan ağlayacağını başkasından mı sağlasın? Yok oyuncu gidip saldırsa tamam derim. Şimdi bu saldıran adamın oğlu sağdağın futbolcu olsa onun futbolcusu onun oğluna böyle bir şey yapırsa ne olur? Onu diyorum işte. Sizin canınız yanda bunlar patlayacak mı?
Bunlar geyik yapıyor, altı dolu bir şey konuşan yok. Sosyal medyaya bakıyorum, ortalık yangın yeri. Trabzonspor taraftarı bir grup mankurt da havalimanını tutmuş, milleti çağırıyor, gelin buraya diyorlar. Bu gün bize yapılan haksızlığa karşı bütün eşimizi, dostumuzu havalimanına bekliyoruz. Bütün taraftarımızı havalimanında bekliyoruz. Analarını, avratlarını... Polisten, polisten önüne bağlı. Havalimanına kimse sokmuyor. Tüm taraftarı havalimanı kapsağına bekliyoruz. Polisler önlem almış, taraftar havalimanına sokuyormuş. Bunlar da yardım çağırıyor, hadi polisleri de aşalım diye. Sözde bunlar bir de devlet milliyetçisi yani. Neyse. Dedim ki mecbur futbol konuşacağız, yapacak bir şey yok. Yani gündem önümüze bomba gibi düştü. Ben de zaten bunu konuşmak istiyorum. İçim içimi yiyor da bir yandan tedirginim. Allah'ım diyorum beni bu zorluktan kurtar. Futbol konuşmayı çok istiyorum ama beni bunların zorbalıklarından koru yarabbim diyorum. İşte bu yüzden zaten millet eyyamcı oluyor. Bu esnada tren topikleri takip ediyorum. O da ne? Tüm bu cücün arasında iç kulvardan kaptırıp gelen bambaşka bir konu daha var. Tren topik tanrıları ikinci çimşeği çaktı.
Yine bir futbolcu ama bu sefer siyasete girmiş bir futbolcu Gökhan Zan tüm bu curcuna içinde tren topik olmayı başardı. Hayda! Ne oldu ki demeye kalmadan öğrendik ki Türkiye İşçi Partisi Hatay Belediye Başkan Adayları olan Gökhan Zan'ı adaletten çekmiş. Gökhan Zan bir şey diyor, tipliler başka bir şey diyor. Nedir bu tantana? Bir Trabzon'a bakıyorum bir tipe. Kul istedi bir tane, Allah verdi iki tane. Öyle oldu madem kaderimize boyun bükelim. Gelin bu bölümde politik doğruculuğu konuşalım.
Politik doğruculuk mu? Ne alaka demeyelim. Daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Üzerine düşüneceğimiz kavramın adı politik doğruculuk. Fakat bu ifade bir çeviriden oluşuyor. Kelimenin kökeni Amerikan İngilizcesi. Aslı politically correct. Bunu bizimkiler Türkçe'ye politik doğruculuk olarak çevirmişler. Fakat bu ifadenin farklı coğrafyalarda kavranması aynı zamanda olmuyor. Mesela, İngilizce ifadenin ABD'de popülerlik kazanmaya başlaması, 90'ların ilk yarısında gerçekleşiyor. Yani, Amerika'da cılız da olsa, 90'larda political correct kavramı dergilerde, gazetelerde zikredilmeye başlıyor. Kavramın üzerinde yükseldiği fay hattı ise, ırkçılık ve cinsiyetçilik. Biliyorsunuz, Sovyetler dağıldıktan sonra artık sınıf çatışmaları eksenli bir politik mekanizma devreden çıktı, bunun yerine kimlikler ön plana çıkmaya başladı.
İşte bu zemin üzerinden bir politically correct kavramı yükselmeye başlıyor 90'ların ilk yarısında. Zaten ekşi sözlükte, politically correct başlığındaki ilk altı sayfada Amerika'dan örnekler veriliyor. Yani diyor ki ABD'deki sözlük yazarları, Ey Türkiye'deki halkımız, buralarda böyle bir şey var haberiniz olsun. Daha size gelmedi ama. Bu başlıktaki ilk entri de ta 2000 yılında girilmiş. Uzun zaman önce, 3 Haziran 2000 tarihinde Orlando adlı ekşi sözlük yazarının Politically Correct başlığı altındaki ilk entrisi şöyle. Aman kimse hakkında yanlış laf etmeyelim. Kimseyi laflarımızla zedelemeyelim. Bir şey hakkında yorum yapacaksak kesin kez doğru olanı söyleyelim. Aynı zamanda kibar davranalım. Zihniyetinin arkasındaki terim.
Henüz bu tarihlerde bu kavramın Türkçe ifadesine aşina değiliz. Politik doğruculuk diye bir kavramdan habersiziz yani. Ekşi Sözlük'te de bu kavramı duyan ve ABD'de bulunan yazarlar dertlerini anlatmaya başlamış. O yıllarda konuyu nasıl kavradığımızı gösteren arşiv niteliğindeki entrilerden hoşuma gidenler de oldu. Mesela bir tanesi, ''İnsan kel değildir, alnı biraz uzun olabilir demek politically corrected'dir'' demiş. İşte buna benzer şeylerle alaya alınmış ama ta 2000'li yılların başından bahsediyorum.
Fakat son derece ileri görüşçü bulduğum bir yorum, henüz ilk sayfanın sonunda, Portakal adlı yazar tarafından taa 2001'de paylaşılmış. Şöyle demiş Portakal. Birçok eğlenceli olabilecek sivri atraksiyonun körelmesine sebep olan, uçlardaki şeyleri ortalamaya çekerek uçlarda gezenlerin daha popüler olmasına sebep olan mentally challenged bir akım. Portakal kardeşim, nasıl bir öngörü, nasıl bir analist kabiliyetidir bu? Kendisini tebrik ederim gerçekten. Çünkü politically correct akımı zaman içinde social justice warrior ve woke akımlarını da teklifleyecek ve bir bütün halinde Türkiye'ye de gelecek.
Ve gerçekten de Portakal adlı da ekşi sözlük yazarının dediği gibi, uçlarda gezenin daha popüler olmasına neden olacak, mentalitemizi değiştirecek bir akıma dönüşecek. Bu konu üzerine çok uzun konuşmaya değer. İyi de daha kitabi bir tanım yapsan olmaz mı? Hala tam olarak anlamadık bu politically correct nedir? Bu tanımı bir gazeteciden, Ruşen Çakır'dan dinleyelim. 30 Temmuz 2019'daki yayınını bu ifadeye ayırmış Çakır. Siyasi doğruculuk ya da siyaseten doğru olarak kullanılıyor. İngilizce'de daha çok kullanılan bir kavram. Bu aslında esas olarak toplumlarda sayıca az olanların, güçsüz olanların haklarının sivil toplum tarafından, vatandaşlar tarafından dil alanında korunmasını hedefliyor.
Dilimizde türlü değişimler oldu. Bilim adamı değil, bilim insanı demeye başladık. Bayan değil, kadın demeye dikkat ediyoruz. Bazı bazı tartışmalı ifadeler de dilimize bu sayede girdi. Seks işçiliği gibi. Amerikalılar, mesela siyahailere, nigger ya da negro demiyorlar artık.
Afro-Amerikan ifadesi politik olarak doğru kabul ediliyor ve dolayısıyla bu dayatılıyor. Hatta o kadar ki Eti'nin negro bisküvileri artık nero diye satılıyor. Konuya ilişkin firma iki yıl önce bir basın aşaması bile yaptı. Dilara Tunç adlı YouTube kanalı bu meseleyi o tarihlerde gündemine taşımış. Açıklamasında şöyle diyor Eti. İnsan hakları ve tüm insani değerlere aykırı şekilde ten rengi sebebiyle ayrımcılık ne yazık ki küreselleşen dünyada halen en büyük sorunlar arasında yer almaktadır. Günümüzde negro kelimesi de maalesef bazı ülkelerde ayrımcılık ifadesi olarak kullanılabilmektedir. Yıllar önce kakaolu bisküvimizi tarif etmek amacıyla seçtiğimiz marka ismimizin ülkemiz ve kültürümüzde hiçbir karşılığı olmadığı halde çok nadiren bile olsa olumsuz çağrışımlara sebep olacak şekilde kullanılmasını kabul edebileceğimiz bir durum asla olamaz.
E bu iyi bir şey. İnsan konuşurken empatik olmalıdır. Kullandığı ifadeler birilerini incitebilir. Bu haliyle politik doğruluk kötü bir şey değil. E değil tabii, neden kötü olsun? Gayet de iyi bir şey. Fakat sonuçları itibariyle bugün yeniden el alınmayı da hak ediyor. Yani önümüze konanı güzel yiyelim de yerken de bir düşünmek gerekiyor. Bir kere söz konusu politik doğruları zihninde doğru kavrayıp doğru kullanan kesimler doğal olarak toplumun entelektüel vasatının üzerindeki kesimlerden oluşuyor.
E haliyle bu politik doğurucu dili doğru kavrayanlar da, geniiiş halk kesimleri değil, bir entelektüel azınlık haline geliyor. Bayan değil kadın, bilim adamı değil bilim insanı gibi dildeki cinsiyetçiliği reddeden yaklaşımlar, geniş halk kesimleri tarafından değil, bu tartışmaya hak veren entelektüel çevreler tarafından sahipleniliyor. Onun ardından, halk kesimleri içinde yayılmaya başlıyor. E tabii, herkese de yayılmıyor. Özellikle kent çeperlerinde ya da tarşada yaşayan kesimlere bu tartışmalar ulaşamıyor. Böylece, birbirinden giderek ayrılan iki ayrı toplumsal bilinç oluşuyor. Bir tarafta cinsiyetçi olmayalım derdiyle dertlenip, herkesi kendi beyan ettiği cinsel kimliğiyle kabullenmeliyiz diyenler, non-binary birey tartışmaları, üçüncü kuşak feminizmler falan, bir anda da şöyle tipler.
Kadın erkek her anlamda sizce eşit mi? Hayır abi olur mu? Dünde kitapta bile yeri yok abi. Erkek üstün kadından abi. Niye? Biz çalışacağız, kadınlara bakacağız abi. Kadın gibi çalışacak, ben evde oturacağım, ben evde yatacağım. Araba gibi çalışacak, bana para mı getirecek? Hangi delikanlının kitabını yazacak? Dayı bu. Kadınların hepsi abi. Oturacaklar, erkekler onlara bakacak.
Dolayısıyla iki ayrı bilinç düzeyiyle ortadan ikiye yarılan toplum kesimleri birbiriyle aynı dili bile konuşamıyorlar. Bu kesimlerin birbiriyle savaştığı arena olarak da sosyal medya karşımıza çıkıyor. Bu sokak köpeği tartışmalarında da, kaçak, göçmen, sığınmacı, mülteci tartışmalarında da aslında politik olarak doğru olanı savunmaya çalışanlarla türlü endişelerin beynini yediği geniş halk kesimlerinin didişmesini gözlemliyoruz. Vatandaşın isyanını diğer taraf anlamaya çabalamıyor, ırkçılık yapmayın diye ayar veriyor, parmak sallıyor. Bu tavır karşısında zihni politik doğruluk gibi işlerle hiç meşgul olmamış vatandaşlar iyice bileniyor, öfke nöbetleri geçiriyor, hatta kayışı iyice kopartıp gerçekten ırkçılaşıyor, neonazileşiyor.
Mesela 10 milyon tane, affedersiniz, insan olmayan yaratık var. Araplar, Afganlar, Pakistanlılar, bunlara insan diyemeyiz. Bunlar kesinlikle insan değil. Bir dakika abi, ben genetiğine çalıştım bu işim, ben biliyorum bu işi. Bu konuda lütfen. Genetik olarak bunlar insan değil, bunlar hayvan. Yani öyle, öyle demeyelim ama şimdi. Hocam ben genetik çalışıyorum. Genetikte de amigdalası bu adamların daha büyük. Yani daha ilkel bir beyine sahipler. Polis doğurucuların endişesini de vatandaşlar anlamaya çalışmıyor. Hakikaten doğrudur, ıkçılık yükseliyor. Ve bu sahiden tehlikeli bir şey. Fakat bunu söyleseniz bu sefer de sığınmacı sorununu görmezden geldiğiniz zannediliyor.
ama politik doğurucular ders vermeye devam ediyor, ''ıkçılık yapmayalım'' vs. İyi de ''ıkçılara ıkçılık yapmayın'' tavsiyesi bu ortamda tarçılık buluyor mu? Yani bu sizin politik olarak doğru yerde durmanız, politik olarak doğru sonuçlar yaratıyor mu? Yani sizin bulunduğunuz konum, aslında sizin faydanıza mı? Geniş kesimler ne anlatıyor bu entelliler diyor, duyarcılar diye karşı çıkıyor.
Gençler ise bu ortamda politically incorrect'i tercih ediyor. Şimdi buna politik yanlışcılık mı diyelim, yoksa politik doğru olmayancılık mı diyelim bilemedim. Sonuçta çoğumuzun gözlediği Z kuşağındaki zorbalık aslında bir tür reaksiyon. Yani bu politik doğruculuğa, woke akımına, SJV hareketine duyulan bir reaksiyon. Zorba gençler bu akımları duyarcılık olarak niteliyor ve gündelik hayattaki tüm öfkelerini duyarlılık gösteren kesimlerden çıkarıyorlar.
Elbette bu zorbalığın başka başka sebepleri de var. Yani sadece söz konusu politik doğuruculuk yüzünden gençler zorbalaşıyor demiyorum. Fakat bu anti duyarcılık olan kısmı bahsettiğim politik doğuruculuk akımıyla ilgili. Yani dediğim şu, bu duyarcı kitleler de bu zorba gençlerin ihtiyacı olan malzemeyi söz konusu bunlara veriyorlar işte. Birisi Twitter'da çocuğunun kız olacağını yazmış mesela. Müjdeli bir haber veriyor kendince. Ya kızım olacak diyor yani.
Adalet Savaşçısı bir ablamız konuya hemen müdahale olmuş. Çok güzel. Şiirsel ya, şiir gibi. Tabii böyle ifadeler Twitch'teki gamer gençlik tarafından alay alınıyor. Şimdi biraz önce dinlediğiniz ablamızın yazdığı yanlış mı? Yani doğru. İşte politik olarak doğru. Bu esnada bu duyarlılık halinin tam tersinin yürüyebileceği bir ortam sağlanıyor ama. Ne diyebiliriz duyarcıların tam tersine? Ben zorbalar diyorum. Duyarcılarla zorbalar. Bu tip bir dialektik bence meseleyi çözüyor.
Bu anlattıklarımın Tipin Gökhanza'nın adaylığını geri çekmesiyle ne ilgisi var diyebilirsiniz. İlgisi benim bir hatıramda saklı. Yani geçmişte başımıza gelen bir olay, bana bu ikisi arasında bağ kurdurttu. İzin verin anlatayım. Aa durun bir dakika, bir reklam arasına gidelim sonra anlatayım.
Evet, hatıramı anlatayım demiştim. Sene 2010. 14 yıl önce. O tarihte üniversiteler üzerinde kapsamlı bir reform hazırlığı var. Öğrenci Hareketi de tüm bu hazırlıklara müdahil olmak istiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül rektörlerle bir araya geliyor, kapı önünde yüzlerce öğrenci protesto ediyor.
Başbakan Erdoğan toplantı düzenliyor, öğrenciler yine rahat vermiyor. Hakikaten her yerde öğrenci eylemleri var. Gündemi de bayağı eşgal ediyor bu eylemler. Yani gündemdeler. Bu toplantılar yapılırken kapıda binleri bulan öğrenci kitlesi dağılmamakla direniyor. Salonlara giren üniversiteliler de AKP'lileri yumurta atıyor. Öğrenci hareketinin o dönemki sloganları çok matrak. Hayaller! Üniversite! Gerçekler! Şeksiye! Hayaller!
Şimdi diyeceksiniz ki şemsiye ne alaka? İş öyle komik bir noktaya varmıştı ki, tüm iktidar tetkilileri yumurtalardan korunmak adına yanlarında şemsiyeli korumalarla dolaşıyorlardı. İşte şemsiye o alaka. Şarkılar enteresan, sloganlar da öyle. Hayat kısa, yumurtalar uzun. Ben de tüm bu süreçte öğrenci hareketinin aktif bir parçasıyım. O tarihler itibariyle İzmir'de, Ankara'da, İstanbul'da, ülkenin köklü üniversitelerinde bir iktidar yetkilisinin olaysız bir toplantı yapabilmesi mümkün görünmüyor. Gerçekten artık AKP ile üniversitelere gelmemeye başlamışlar. Biz de çok rahatsız, nerede olsa protesto ederiz, üniversiteler bizimdir gibi bir özgüven de var bizde.
Erdoğan kritik bir toplantı yapacak o tarihlerde Dolmabahçe'de. İstanbul'daki öğrenciler de aynı gün miting yapacaklar. Toplantıyı protesto edecekler. Fakat aradan 3-4 gün geçti. Bir öğrendik ki toplantının yeri değişmiş. Önceki toplantı İstanbul Dolmabahçe'deydi. Millet de Dolmabahçe'ye miting koymuştu. Fakat yeni toplantı nerede biliyor musunuz? Erzurum'da. Erzurum'da mı? Evet, Erzurum'da. Ben bu kritik toplantının İstanbul'dan Erzurum'a alındığını ilk öğrenince içimden çok gülmüştüm. Ya dedim başbakana İstanbul'da rahat toplantı yaptırtmadı öğrenciler. Bence aynı gün İstanbul'daki mitingde konser falan olsun, çağıralım tanıdığımız şarkıcıları, protestoyu kutlamaya çevirelim. Gönderdik Erdoğan'ı diyelim, o ancak Erzurum'da toplantı yapabilir diyelim, İstanbul bizimdir diyelim falan filan. Orada da diyelim ki tepki öylesine büyük ki. Başbakan İstanbul'da rektörlerle toplantı yapamıyor. Duyun artık öğrencinin sesini. E siyaset bu, siyaset yapalım yani. Ama tırnak içinde söylüyorum, politik olarak doğru olan bu değildi. Madem bu toplantı Dolmabahçe'de yapılacaktı, biz de Dolmabahçe'de protesto edecektik, o halde Erzurum'da yapılacaksa Erzurum'a da gitmeliydik.
Arkadaşlara diyorum ki, ya etmeyin, eylemeyin. Ne işimiz var Erzurum'da? Orada keserler bizi, rezil rüsva oluruz, linç ederler, ölü çıkar. Arkadaşlar da diyorlar ki… İstanbul bu memleketin bir yurdu da Erzurum değil mi? Biz yurtsever gençleriz. İstanbul'la karşı çıkıyorsak, Erzurum'da da çıkacağız.
Anladım güzel, haklısınız. Erzurum da bu memleketin yurdudur. Ama biz gidersek orada kent meydanına toplanıp Tayyip kaç kaç kaç yumurtalar geliyor diye bağırırsak başımıza gelecek olan 3 aşağı 5 yukarı belli ya. Taktik yok, strateji yok. Politik olarak doğru olanı keşfetmeye çalışıyorduk.
İstanbul'da bu memleketin bir kenti, Erzurum'da. Erzurum'u neden terk ediyoruz ki? İstanbul'da protesto edebiliyorsak, Erzurum'da da edebilmeliyiz. Ya politik olarak doğru olan sizin dediğinizdir de, bizim bu yaptığımızın sonuçları üzerine biraz düşünmeye değmez mi?
Yani doğru diyorsunuz da İstanbul'da yapabildiğimizi Erzurum'da da yapabilmeliyiz de, e yapamayız işte belli değil mi bu? Zaten yapamadık. Erzincan'da polis yolu kesti, hadi dedi geri dönün. Dönersin dönmezsin derken biz kente giremeden gerisin geri döndük.
Aradan geçen 14 yıl sonra Gökhan Zan'ın adaylığının tip tarafından geri çekilmesi bana bu olayı anlattı. Nedenini anlatırken Gökhan Zan olayının perde arkasına biraz da sunayım size. Şimdi Gökhan Zan kim? Eski bir futbolcu. Peki, Metin Kurt gibi sosyalist bir futbolcu mu? Değil. Hatta 2023 seçimlerinde İYİ Parti'nin adayı. Fakat İYİ Partili de diyemeyiz. Adam benim derdim Hatay diyor. Hatay'ın sorunlarını gündeme diyeceğim diyor. Bunu demesinin miladı da 6 Şubat depremi.
Yani çok özel bir durum var ortada. Deprem döneminde de samimiyetle elini taşın altına koyuyor ve kendisini siyasetin içinde buluyor. Bakın bu kişi, yakinen biliyorum, siyasete girmiyor. Yani kendisini tanıdığımdan demiyorum. Ama siyasetin içine çekiliyor. Bu sayede de halktan bir iltifat görerek popülerleşiyor. Tip de tüm bunları bilerek gel kardeşim diyor.
Lütfü Savaş'a eli gitmeyen Hataylılar Gökhanzan adı altında birleşebilir. Buraya kadar bana kalırsa her şey okey. Bence kusursuz. Hatta Gökhanzan'a sunulan teklif de bence doğru. Fakat bundan bir ay kadar önce CHP'liler Hatay'da seçim çalışmaları yaparken, CHP'li seçmenler endişelerini bu kampanya ekibiyle paylaşıyorlar. CHP seçmenleri Lütfü Savaş'ın kampanya ekibine çarşıda, pazarda, orada burada karşılaşınca diyor ki,
Oylar bölündü. Çok fazla insan tipe oy verecek. Lütfü Savaş kazanamayacak. Lütfü Savaş için çalışan, kampanya yürüten isimler de el altından halk kesimlerine Gökhanzan'ın zaten bir hafta kalı adaletten çekileceğini, böylece Lütfü Savaş'ın kesin olarak kazanacağını söylüyorlar. Kullanışlı bir yalan sayılabilir bu. Halkla ayaküstü kurulan temaslarda el altından söylenen kullanışlı bir yalan. Gökhanzan çekilecek.
Fakat tabii Gökhan Zan'ın adalıktan çekileceği şeklinde bir dedikodu, Lütfü Savaş'ın AKP'li rakibinin de tadını kaçırıyor. İstiyor ki Gökhan Zan adalıktan çekilmesin. Gökhan Zan'ın çekilmemesi bu kişinin işine geliyor. Böylece iktidar cephesi Gökhan Zan ile aracılar vasıtasıyla görüşmeye başlıyor. Diyorlar ki Gökhan kardeşim adalıktan çekilme, dile bizden ne dilersin?
Gökhan Zanda endişeli. Ya diyor zaten kazanamayacağım. İyi de seçimleri kaybettikten sonra ben ne yapacağım? E benden adaylıktan çekilmemi de istemiyorlar. Sadece adaylığına devam et diyorlar. Çekilme diyorlar yani. E alevi problemler falan da var. Valla diyor ben adaylıktan çekilmem de gelecek endişelerim var. Bir kere bu siyaset batağına saplandık. Benim bu bataktan çıkmam lazım. TRD'de spor yorumculuğum olur. Hatay Spor'da bir görevim olur.
Futbola dönmem lazım benim geri, ekmeğim benim buradan. Ama şimdi bu kadar politikleştikten sonra buraya dönmek zor. O yüzden bir el atın. Ayrıca bu seçimde falan derken sıfırı tükettim, bana bir de para lazım. Burası kurtlar sofrası. Gökhan Zan tüm bu görüşmeleri yaparken aynı zamanda telefon görüşmeleri de kayda alınıyor. Ama Gökhan Zan bunu bilmiyor. Çünkü iktidarla Gökhan Zan arasında aracılık yapan isimler, CHP adayı Lütfü Savaş'la da görüşüyorlar. Ya oyun içinde oyun var, burası çok kirli bir yer.
Böylece Gökhan'ın konuşmaları kayıt altına alınmaya başlıyor. Maalesef iki kişinin arasındaki bu görüşmeler ortalığa da sıçradı. 1 dakika 48 saniyelik telefon görüşmesinin ilk 59 saniyesinde Gökhan Zan'ın bu süreçte ekibinde yer alan coğrafya öğretmeni Turgay Kocakay'ın sunumunu dinliyoruz. Tuvaletten sessiz konuşuyorum. AK Parti il başkanlığındayım. İçeride şey var, Adem Yeşildağ. Sonra AK Parti'nin şeyi, adayı Mehmet Öntürk. Konuştum ben.
Tamam. Kasıt ne? Spor bakanlığı mı? Belediye mi? Yoksa külliye mi? Bize sorsun biz de genel merkeze bildirelim. Olumlu olumsuz size döneriz Duru Gaybey dediler. Ya o kadar konuştuk ki sağ olsun çok iyi karşıladılar. Kahveler, sohbetler baya iyi karşıladılar yani. Ben bir iki hediye de getirdim. Ailede engelli var. Ailesini garantiyeye alması lazım. Hepsini söyledim. O yüzden yükseltebilirim rakamı. Beşe çıkarabilirim yani.
Şimdi açıkçası Gökhanzan'ın geleceğine ilişkin endişeleri ben insani buluyorum. Sosyalist mücadelenin içindeki kişiler son derece fedakar insanlardır da, herkesten böyle bir fedakarlık beklemek pek mümkün gelmiyor bana. Türkiye esasına şöyle bir bakın Allah aşkına. Bu fedakarlığı sosyalist olmayanlardan beklemek ya da bu kültürün içinden gelmeyen, bu politik bilinçte olmayan birinden böyle bir fedakarlık beklemek sizce mantıklı mıdır? Ya da böyle bir kişi geleceği için endişeliyse eğer bu ayıplanacak bir şey midir? Gökhan Zan bugün bana gelse, ya Ozan dese ben seçimden sonra ne yapacağım hiç düşündün mü? Ben böyle çekildim, sürüklendim siyasete ama ne yapacağım ben seçimden sonra diye endişelense haklısın derim açıkçası.
Yani meseleyi anlayabildiğim kadarıyla ortada kirli bir insan var evet ama hepimiz kadar kirli arkadaşlar. Geleceği için endişeli. Seçilemeyecek. Siyaseti bırakacak. Zaten siyasete girerken de düşüne taşına girmiş biri değil. Buraya sürüklenmiş biri. Öyle keskin politik duruşu olan biri de değil. Ne sağcı ne solcu. Futbolcudur futbolcu. Adaletten çekilmeyi zaten düşünmüyor. Şu süreç bir bitsin de hayırlısıyla diyor. Bu esnada kendisine ulaşılıyor. Adaletten çekilme deniyor.
O da diyor ki, ben zaten çekilmeyeceğim de ne yapacağım bilmiyorum. Hatay Spor'a dönsem beni alırlar mı? TRT'de yorumculuk yapabilsem yaptırırlar mı falan? Yani adamın seçilemeyeceğini anlamasıyla beraber siyaset devreleri tümüyle devre dışı kalıyor. Abi şöyle, herhangi bir şey olur, bu spor yorumculuğu olur TRT'de, açıyorum. Şeyi de söylediler, Hatay Spor'la ilgili de olabilir. Ha, Hatay Spor'u alırsa, mesela Hatay Spor'u alırsa,
Şimdi bu konuşmalar kayda alınıyor. Diyorum ya, Türkiye siyasetimiz kurtlar sofrasıdır diye. Herkes Gökhan Zan gibi saf değil. Milyarına milyar katacaksın da pozunu yer sofrasına vereceksin. Delegeleri satın alacaksın da, işte biz siyaset yapıyoruz diyeceksin.
Fakat Gökhanza'nın Türkiye siyasetinin ne kadar kirli olduğundan haberi de yok. Daha doğrusu o kirliliği farkına varacak bilinçte değil. Yani siz bu kadar kirli bir yerde bunun kirli olduğunu tespit edemezsiniz. Çünkü her şey kirli. O da diyor ki böyle oluyor demek ki işler.
Tabii kaydı alındığından falan da haberi yok. Normalde bu ses kaydını sizle de paylaşmazdım ama Sözcü TV'de falan da yayınlandı. Artık ortalığa saçıldı. Konuşan taraflardan biri olan coğrafyacı Turgay'ın an itibariyle Lütfü Savaş'ı desteklediğinden not olarak ekleyelim. Yani söz konusu bu kaydı alan kişi değil ama bu kaydı yaparken kaydın alındığını bilen kişi şu anda Lütfü Savaş'ı destekliyor. Nereden biliyoruz? Kendisi Turgay Kocakay'a yani Enver Aysever'de Lütfü Savaş'ı desteklediğini de söylüyor. Peki Lütfü Savaş'ı tanıyor musunuz?
Hiç hayatımda görmedim fiziki olarak ama şu anda onu destekliyorum kazanması için. Tüm bu ses kayıtları Lütfü Savaş'ın ekibiyle bağlantılı olan isimler tarafından tipe iletiliyor. Bakın oyuna bakın ya deniyor bak kardeşim siz aday diye koydunuz bunu kirli bir adam. Solcular politik doğurucudur ya politik olarak doğruyu savunurlar ya. Diyorlar ki, alın işte sizin adayınız bu. Sizin adayınız iktidarla pazarlık yapıyor. Tabii, solcuların asabı zıplıyor. Nasıl olur? Nasıl olur da bir tip adayı iktidarla görüşür, onunla pazarlık yapar? Ve olanlar oluyor. Tip, 17 Mart akşamı Gökhanzan'ı adaletten çektiğini duyuruyor. Genel Başkan Erkan Baş da T24'e konuşmuş. Seçimini kazanamamak halinde plan yapılamaz, diyor Erkan Baş. Sosyalist bir ilke koyuyor. Koyuyor da adam futbolcu.
Önce Erkan Baş'ın dediklerini dinleyelim. Tipin yaptığı doğru mu? Doğru. Hiçbir yanlış yok. Dosdoğru. Fakat bu doğruluğun sonucuna bakalım. Tip Hatay'da gerçekten sınıfta kalmış oldu. Hem tutuklu vekil Can Atalay hapisten çıkamadı, hem de tipin Hatay'a alternatif olarak gösterdiği aday patladı. Üstelik tip her ne kadar Gökhanzan'ı adaylıktan çektiğini duyursa da 31 Mart'taki pusulada Gökhanzan'ın adı tip logosu ile beraber basılacak. Yani ortada Hatay'daki tip adına bir öz eleştiri gerektiren konu var.
Fakat diyelim ki Gökhanzan'ı adaylıktan çekmeseler de ne olacaktı? Tüm bunlar hiç yaşanmayacak, gündemde böyle bir konu olmayacak, Gökhanzan zaten seçimlere girecek, alacağı olayı alacak, belki daha sonra kendisine vadedildiği gibi Hatay Spor'a gidecek, belki TRT'de, belki başka bir özel kanalda yorumcu olacak, hayat devam edecekti. Sadece 15 gün bu mesele duyulmamış gibi yapılsaydı, sadece 15 gün yanlış olan yapılsaydı, doğru olan demiyorum bakın, yanlış olan yapılsaydı olmaz mıydı? Ben bunu deyince, ne var ya adam geleceği için endişelenmiş.
Yaptığı ayıpsa da kendisini bağlar. Üstelik tavır değiştirmek için rüşvet almamış ki. Her ne yapacaksa onu yapmak istemiş, seçimden sonrası için de güvence aramış. Boş vermek gerekir, bu kadarını da görmemek gerekir deyince çok karaktersiz biriymişim gibi hissediyorum. Ama maalesef memleketin siyaseti bu kadar karakter kaldıracak kadar temiz değil. Memleket siyaseti tabakaneye dönmüş. İçerisi bok dolmuş.
Siyasetçiler ise debbahlardan oluşuyor. Solcular bu tabakhanede biz de varız diyorlar da her pislikten mideleri bulanıyor. E bu tabakhaneye girip debbahlığa soyunduktan sonra bazı kokuları duymamak gerekir. Bu kurtlar sofrasındaki bir anekdot. İlginç geldi bana. Bu kokuya dayanıp burada çalışacak maharetli kişiye debbahtır. Bir adam debbah olursa
Bir daha ömrünün sonuna kadar kötü koku duymaz. Bence Sol'un sosyalist siyasetin ödeyeceği bedel, gelecek kaygıları olmayan devrimci neferler olmak değil, bu tabakhanedeki pislik kokusuna alışacak debbahlara dönüşmektir. Madem bu tabakaneye girildi, madem bu bok çukuruna dönüşmüş Türkiye'de düzenin siyasetiyle aşık atılmaya çalışıldı, ödenecek bedel hapis ya da mezarlık değil, daha büyük. Debbahlara dönüşmek. Fakat debbahlara dönüşürken de politik bilincinizi korumak. Bu zor. İşte diyorum ya, ödenecek bedel bu diye.
Fakat bana bile kötü gelmeyen Gökhan Zan'ın kokusu bile ağır geldi solculara. Ne diyelim. Tren topi podi medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar burnunuza hep temiz kokular gelsin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.