
4.612 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 26 Mart'ta alıyoruz. 31 Mart 2024 yerel seçimleri gerçekleşecek yaklaşık 5 gün sonra. Normalde bu bölümde seçimler için hazırlanmayı tasarlıyordum. Fakat düşündüm ki gelecek hafta zaten muhtemelen yerel seçimlere ilişkin konuşacağız. Bu haftayı da seçimlere yedirmeyelim. Hele hele önümüzde etli bir konu gelmişken bu konuyu es geçmeyelim. Nedir o etli konu? Tabii ki Karabük Üniversitesi.
Fakat Karabük Üniversitesi üzerinden Türkiye'deki erkeklik krizini ve yükselen yeni nesil milliyetçiliği aynı potada ele almaya çalışacağız. Bir tür beyin gimnastiği diyebilirsiniz buna. Biraz kafamızı çalıştırmaya çalışacağız. Konumuz belli. Uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Efendim konumuz Karabük Üniversitesi. Üniversitede çoğu Afrikalı 12.500 yabancı öğrenci bulunuyor. Bu da toplam öğrencilerin dörtte birine denk geliyor. Kent merkezindeki nüfusunda onda biri. Başka bir ifadeyle üniversite kampüsüne bir giriyorsunuz, her yer, her dört kişiden biri çikolata renkli. Biz çikolata renkli arkadaşlarımız ile farklı eğitim pozisyonları ile seni Karabük Üniversitesi'ne bekliyoruz.
Karabük Üniversitesi bu durum yüzünden tren topik olmadı. Bu durumu teşhir eden bir olay yaşandı. Çünkü bu durum zaten yıllardır Karabük'te böyle. Yani yeni olmuş bir şey değil. Son 3-4 yıldır özellikle Afrikalı öğrenci sayısında ciddi bir artış var. Fakat sosyal medyada Afrikalı öğrencilerle yattıktan sonra genital bölgelerinde uçuk çıktığını anlatan itiraflar bir anda Türkiye'nin de gündeme haline geldi. Ne gibi itiraflar mesela? Sadece Enes adlı YouTube kanalı bu itiraflar üzerine konuşmuş. Mesajlar şu şekilde. Admini utancımdan sahte hesap ile yazıyorum. Lütfen paylaş. Herkes bilinçlensin. Geçen hafta Nijeryalı biriyle birlikte oldum. Allah cezamı verdi ve şu an yüzüm, genital bölgem uçuk dolu. Yanlış bilmiyorsam tıptaki adı herpesti bunun. HPV de olabilir. Tam bilmiyorum ama gerçekten çok sıkıntılı bir hastalık ve çok bulaşıcı. Korunmasız ilişkiden sonra bulaşabiliyor. Diyor ki genital bölgem uçuk doldu. Çok fena kaşınıyor. Hastalık kaptığımı düşünüyorum. Lütfen paylaştı arkadaşlar. Korunmasız. Kimseyle bir şeyler yaşamasın.
Konu hem seksi bir konuydu, ya da seksi demeyelim de seksle ilgili bir konuydu diyelim, hem de zaten alttan alta yanan sığınmacı gündeminin üzerinde yavaş yavaş ısınan bir konuydu. Tüm bunların yanında Ramazan ayındaydık ve İslami duyarlılığımız da yüksekti. Afrikalı öğrencilerle seks yapan Müslüman-Türk kızları konusu ise haliyle ilgi çekiciydi. Hem bir Türk meselesiydi, hem de bir Müslüman meselesiydi bu mesele.
5 dakikalık zevk için bütün hayatını mahvettiler. Rabbim şuur nasip etsin. Yani bu Müslüman ülkede ne yazık ki Müslüman dediğimiz gençler böyle bir anlık zevkler uğruna büyük hatalar yapabiliyorlar, büyük hatalara düşüyorlar. Konu her açıdan ilgi çekiciydi fakat konunun ele alınma biçimi konudan daha enteresan bir boyut kazandı. Türk kızları ve zenci erkekleri bir arada işleyen sosyal medya içerikleri ortalığa döküldü. Türk kızlarına da sitem edildi. Karabüllülük Üniversitesi ifadesi trend topik oldu. Evet ben de ilk gördüğümde güldüm. Karabüllülük Üniversitesi demişler.
İnstagram fenomeni Onur Babacan'ı takip ediyor musunuz bilmem, o şöyle almış meseleyi. Karabük Üniversitesi'nde yaşanan olayların bu kadar gündem olmasının tek sebebi Türk erkeğinin penis boyu ve ecnebi erkek kompleksi. Üniversitelerimiz ne idüğü, nasıl alındığı ve nasıl mezun edildiği belirsiz yabancı öğrencilerle dolduruldu. Türk öğrenciler sınıfta azınlıkta kaldı, kimse umursamadı. Fakat penis boyu standartların üzerinde olan birileri Türk erkeklerine tercih edildi diye bütün ülke ayağa kalktı.
Kaldı ki bu olaylar kesin bile değil, fakat söylentisi bile yetti. Ülkeye milyonlarca sığınmacı doldurulmuş, Türk milletinin kültürel ve sosyal yapısı yok olmaya doğru gidiyor, üniversitelerimiz bile yabancıların işgali altında, fakat bu millet için 5 santim kadar değeri yok. 10 santimde olabilir diyorlar. Konu hem cinset içerikliydi hem de bir politik meseleydi. Sulandırmak için söylemiyorum. Ortada çok bariz bir sorun var. Ticaret için, para için doldurmuşlar binlerce Afrikalı öğrenciyi bir kampüse. Derdimiz eğitim falan değil, para kazanmak istiyoruz bunu yaparken. Ha parayı biz mi kazanıyoruz? Yoo, yurt dışı eğitim şirketleri kazanıyor ama olsun. Sonuçta ihracat kalemidir bu da.
Zaten bu Karabük'e yabancı öğrenci doldurma işini de hizmet ihracatını teşvik ada altında yapıyorlar. Yabancı öğrenci sayısı bakımından Türkiye dünyada ilk 10'da yer alıyor. Türkiye'de 182 ülkeden 300 bin uluslararası öğrenci var. Karabük'te bu alanda Türkiye birincisi. Altını çiziyorum, kent merkezinde 130 bin kişi yaşayan bu kentte 10 küsur bin Afrikalı öğrenci doldurmuşlar ve bu alanda bu kent Türkiye birincisi.
Tüm bu verilerde ileriye gitmek mümkün, geri gitmek mümkün. Yani eskiden şöyleydi, şimdi böyle olmuş, şu kadar artmış falan filan mümkün. Ama basit bir örnek vereyim. 2002 yılında 72 üniversitede toplam 18 bin yabancı öğrenci varmış. Bugün bu yabancı öğrenci sayısı 300 bine ulaşmış.
Bunların hepsi ama odak konumuzu kaçırmamızı engelliyor. Bu 300 bin öğrencinin her biri Türkiye'ye her yıl 10 bin dolar kazandırıyor. Bu da sektörün yıllık 3 milyar dolar döviz getirdiği anlamına geliyor. Fakat bu doğrudan eğitim ihracatından elde edilen gelirdir. Bir de dolaylı gelirler var. Bu kadar öğrenci burada para harcıyor, alıyor, veriyor, ekonomiye can veriyor vs. vs. Hizmet İhracatçıları Birliği Eğitim Komitesi Başkanı Doçent Doktor Mustafa Aydın, sektörün 5 milyar dolarlık bir gelir getirici faaliyet olduğunu pandemi döneminde A Haber'de anlatmış. Ülkemizde şu anda 178 bin uluslararası öğrenci var. Bu öğrencilerimizin farklı sektörler, yani parakendest sektörü, emlak sektörü, turizm sektörü ve tabii ki eğitim sektörü olmak üzere ortalama yılda 5 milyar dolarlık bir girdi sağlıyor.
Bu 5 milyar doların yaklaşık olarak yarısı yurt dışından Türkiye'ye öğrenci getiren hizmet ihracatçılarına ödeniyor. Yani yurt dışı yabancı eğitim firmalarına. Pandemide de okullar kapatılıp bu firmalara ödeme yapılamayınca iflas riski baş gösteriyor. Zaten rektör de bu nedenle televizyon televizyon bu pandemi meselesinde derdini anlatıyor. Aynı zamanda hizmet ihracatçıları birliği de ya ödeme alamıyoruz, teşvik lazım diyor.
Dolayısıyla bu son dönemlerde ortaya çıkan bu olumsuzluk, uluslararası öğrencilerimizin bir kısmının kendi ülkelerine dönmesi, bir kısmının ülkemizde kalması, gerek ülkelerine dönen öğrencilerimiz gerek ülkemizde kalan öğrencilerimiz bir kısım ödeme sıkıntısı içerisine girmiş durumdalar. Şimdi bunu şu yüzden anlatmıyorum. Yapacak bir şey yok. Yabancı öğrenciler bize para getiriyor. Ne güzel işte. Ses çıkarmayın buna demek için paylaşmıyorum. Ya öyle kontrolsüz bir kapitalistleşme, öyle kontrolsüz büyük bir piyasalaşma yaşıyoruz ki kafayı yemiş durumdayız. Ya bu nasıl bir plansızlıktır? Üç kuruş para kazanmak için üniversitenin dört öğrencisinden birini yabancı öğrencilerden oluşur hale getiriyorsunuz. Ya diyenler oluyor ki, efendim İngiltere'de üniversitelerin yarısı yabancı öğrencilerden oluşuyor. Ya burası Oxford mu?
Eton Koleji mi burası? Cambridge mi bu okul? Hiçbiri değil. Yahu Karabük Üniversitesi'nden bahsediyoruz. Karabük Üniversitesi. Bu arada 2021 yılında atanan rektör Refik Polat da açık açık söylüyor. Ya diyor, neredeyse bana verilen ödenek kadar ilave gelir yarattım. Bunu da nasıl yaptım? Refik Polat diyor ki, ülkü ülke gezdim. Çat, Etiyopya, Somali her yeri gezdim. 90 ülkeden öğrenci buldum.
Nerede yoksulluk var, nerede kriz var, nerede savaş var, oralardaki en başarılı öğrencileri Türkiye'ye davet ettim. Adamın vizyonu bu. Şaka zannediyorsunuz değil mi? Şaka zannediyorsunuz. Yok, şaka değil. Beyefendi böyle bir vizyonun sahibi. Nerede kriz var, nerede savaş var, nerede yoksulluk var, ben oradayım diyor. Hadi gelin, 3 yıl önce NTV'de yayınlanan Doğru Tercih programına gidelim. Karabük Üniversitesi Rektörü Refik Polat'a kulak verelim. 90 farklı ülkeden öğrencimiz var. Özellikle şunu belirtmek istiyorum. Dünyanın neresinde yoksulluk var, savaş var, orada biz varız. En fazla Somalili öğrenci Karabük'te, en fazla Çatlı öğrenci Karabük'te, en fazla Suriyeli öğrenci Karabük'te.
1500 aşkın Suriyeli öğrenciyiz. En fazla Yemenli öğrenci Karabük'te. Nerede sıkıntı varsa biz oradayız ve onlara elimizi uzatıyoruz. Ve onların en iyilerini okutup eğitim vermenin üzerine kurulu bir sistemimiz. Ne yüce gönüllü adam görüyorsunuz değil mi? Bu arada üniversite 2007'de kurulmuş. Bakın toplam nüfusu 250 bin, merkez nüfusu 130 bin olan Kent Karabük. Üniversite öğrenci sayısı kaç biliyor musunuz? 50 bin. İşte o 50 binin de 13 bine yakını yabancı öğrencilerden oluşuyor.
Bu yabancı öğrencilerin de büyük çoğunluğu Afrikalı. Zaten bu yüzden Karabük'te üniversitenin adı Bacasız Demirşelik olmuş. Biliyorsunuz, Karabük Demirşelik Fabrikası ürününde Bacalı Demirşelik belli, Bacasız Demirşelik de üniversite. Çünkü 2007'den bu yana üniversite kentin ticaretine de katkı sağlamış. E düşünün, dışarıdan gelen 50.000 kişiden bahsediyoruz.
Hadi bir kısmı Karabüklü ailelerin çocuklarıdır, deyin ki 25-30 bin kişi. Karabük bu alanda, yani yabancı öğrenci alanında da Türkiye birincisi. Rektör Refik Polat bunun YÖK tarafından da desteklendiğini söylüyor. Yani sadece Refik Polat'ın marifeti değil bu, YÖK de destekliyor. Şu anda herhalde yabancı öğrenci sayısında birinci sıra... Birinci sırada olduğumu zannediyorum, YÖK'teki verdiler bilmiyorum ama... YÖK başkanımız sizi çağırıp hani... Hocam ne yaptınız da bu çocuklar toplam bir örnek olarak hani... Şimdi
siz herhangi bir plana sadık olmadan, olası riskleri analiz etmeden, kentin imarına ilişkin, sosyolojisine ilişkin, geleceğine ilişkin hiçbir ulusal ölçekli stratejinin parçası olmadan, E iyi işte yabancı öğrenciler Karabiyo'ya gelsin, para da getiriyorlar, ne âlâ. Diyorsunuz da kardeşim halk bu ya. Ya bir halka taşıyamayacağı bir yük yüklenir mi? Hiç mi sosyoloji bilmezsiniz? Bu kadar insanı tek bir yere koyup paranızı sayarken aşağıda hiç mi sorun çıkacağını düşünmezsiniz? Hiç mi sorun çıkmayacak diye varsayarsınız? Ya da çıkacak türlü sorunlar hakkında hiç mi endişelenmezsiniz? Ya bu ne rahatlık?
Öğrenciler arasında da etkileşimler farklılaşıyor haliyle. Bu arada, yabancı öğrencilerin hepsi %100 İngilizce eğitim veren bölümlerde okuyorlar. İlk bir sene İngilizce eğitimden ve Türkçe eğitimden geçiyorlarmış, ardından okumaya başlıyorlar. Dolayısıyla bazı bölümlerde neredeyse tüm sınıf Afrikalı. Mesela, inşaat mühendisliği 3. sınıfın listesini paylaşmışlar sosyal medyada. Sadece 2 Türk var. Geri kalanların hepsi Afrikalı. Tabii bu marjinal durum, ülke çapında reaksiyonlar da neden oluyor.
Karabük'teki tribün grupları bir akşam vakti bir araya geliyor ve bir basın açıklaması da yapıyor. Biz bugün taraftar grupları olarak şehrimizde yaşanan olaylardan dolayı bugün burada toplanmış bulunmaktayız. Yaşanan son olay basit bir cinsel ilişki olayı değildir. Senelerdir var olan mülteci sorunu her gün daha farklı bir şekilde gündeme gelmekteyiz. Biz Türk vatandaşlarının Karabük'te yaşadığı unutulmaktadır. Biz ırkçı değil, vatansever Türk gençleri olarak sesimizi buradan duyurmak istiyoruz.
Eğirli kişilik bir sınıfta hazırlık olmayı hak etmiyoruz. Bilinçsiz ve yabancılıkla cinsel birlikteliğe karşıyız. Bakın, sivil toplumun öldüğünün net bir göstergesidir bu. Kentte böyle bir infial durumu var. 4 kişiden biri, 4 öğrenciden biri Afrikalı. Fakat hiçbir sivil toplum kuruluşu bu konuya ilişkin bir ses edemiyor. Sivil toplum kuruluşları sessiz. Kim ses çıkartıyor? Tribün grupları ses çıkartıyor. İşte sivil toplumun ölümünün resmi. Şimdi bir önceki bölümde bu politik doğruculuğu ele almıştık.
Politik olarak doğru olanı kavrama işi, ancak entelektüel kapasitesi belli bir vasatın üzerindeki kesimlere aittir. Haliyle halk kesimlere her zaman politik olarak doğru reaksiyonlar vermezler. Bu nedenle halk kesimlerine yukarıdan parmak sallamak, doğrusu budur diye uyarmak, bizlere politik doğruculuğun bıraktığı bir hastalık maalesef. Biraz önce dinlediğiniz bası aşamasında politik olarak doğru olmayan bazı ifadeler var. Mesela ne diyor tribün lideri? Yabancı ırkla cinsel birlikteliğe karşıyız diyor. Şimdi bu ifadeye tetiklenmek ulan ırkçısınız işte demek mümkündür. Fakat bu mümkündür de bu kavrayış ne hakikati yakalar ne de bu kavrayışın bir faydası var. Ama yine de vaziyeti tespit edelim. Karabük Üniversitesi gündeminde ırkçılık görünür oldu mu?
Ooo, hem de nasıl. İnanmayan Twitter'a Afrikalı maymunlar yazsın da aratsın. Bakın nasıl bir literatürle karşılaşıyorsunuz. İlgimi çekenlerden birkaçını söyleyeyim size. Mesela biri, porno sektörünün Yahudilerin elinde olduğunu, Yahudilerin bu porno işinden anladıklarını, Afrikalıları da porno sektörüne Yahudilerin soktuğunu anlatmış ve şöyle devam etmiş.
Bir erkek ve kadın sokak ortasında zina yapsa bunu kaç kişi izler? Yüz? Bin? Evet, bir aile çok kişi izler diyebiliriz. Ancak bir hayvan ile kadın cinsel ilişkiye girse kaç kişi izler? Milyonlar!
Yahudiler bunu bildiği için porno sektörüne hemen Afrikalı maymunları soktular. Bu arada paylaşımları gördüğünüzde ilk dikkatinizi çeken, Türklerin penis boyuna ilişkin iddialar. Neymiş efendim, Türklerin penis boyu küçükmüş. Olacak iş miymiş? Türkler atla özdeş bir ırkmış, zaten penis boyu da atla özdeşmiş. Gülmeyin, sosyal medya bu iddiayı genetik açıdan ele alan ırkçı hesaplarla dolu.
Yahudilerin pornolarda gösterdiği gibi değil her şey. Orada ışıklandırma var, ilaç var, kamera ilesi var. Var oğlu var. Siz de bunlara bakıp sonra moralinizi bozuyorsunuz. Hatta tüm aşağılık kömürleri de öyle zannediyorsunuz. Ayrıca dünyanın en büyük penisi bir beyaza aittir. Bu iletiler münferit değil. Emin olabilirsiniz. Afrikalılar iletilerde maymunlar, yamyamlar, kömür kıçlılar olarak resmediliyorlar.
Bu arada, aa terbiyesizler bak bak bak hele ırkçılara demiyoruz. Ortada tümüyle vülger, bayağı günlük bir tepki var. Ortada bir reaksiyon var. Halk kesimleri gündelik yaşar, gündelik reaksiyonlar verirler. Siz memlekete 10 milyon yabancıyı çok kısa bir süre içinde doldurursanız, bu gündelik reaksiyonun ırkçı bir hatta gerçekleşmesi sürpriz olmaz.
E ortada bu reaksiyona yön verecek insani bir politik çizgide olmayınca sonucun böyle olmasına da şaşırmamalıyız. Bu haliyle Türkiye'de yükselen ırkçılığı normalleştirmeyelim ama ırkçılaşan gençlerin bu reaksiyonun eseri olduğunu kavrayalım. Bu sığınmacı göçmen meselesi çok çeşitli bağlamlardan ele alınmaya değer. Fakat Karabük Üniversitesi'ndeki olaylar yükselen öfkenin büyük ölçüde erkeklikle ilgili olduğunu da ortaya koydu bence.
Politikacılardan gelen tepkiler, kızlarımıza sahip çıkalım şeklindeydi. Karılarımıza, kızlarımıza yabancı ihtilası karşısında sahip çıkılması gerekiyordu. Mesela CHP'nin esi genel başkan yardımcısı, şimdilerde de yenilik partisi genel başkanı Öztürk Yılmaz, bir Afrikalının bir Türk kızını yanağından öptüğü bir fotoğrafı paylaşarak şöyle yazmış. Gelip hepinizi kovacağız. Buna and olsun.
Göçmenleri şirin göstermek için bu rezilliği yapan şerefsizler bizden değildir. Kızlarımıza sahip çıkalım. Bu kızlarımıza sahip çıkalım meselesi bana oldukça enteresan geldi. Dediğim gibi konunun çok çeşitli bağlamları var. Birçok açıdan ele almak mümkün ama bana enteresan gelen mesele bu meselenin cinsiyet bağlamı.
Bunun yanında sosyal medyada sadece benim gözlemlerime dayanan bir sonuç da şu. Yükselen yeni nesil milliyetçiliğe destek verenler, öfkeli genç Türkler genel olarak erkeklerden oluşuyor. Bu karılarımıza kızlarımıza sahip çıkalım temalı paylaşımları da tahmin edersiniz ki erkekler yapıyor. O halde güzel bir soruyla devam edelim bölüme. İdeolojilerle, dünya görüşleriyle cinsiyetimizin erkek veya kadın olmamızın bir ilgisi var mıdır?
Yani erkeklerin yöneldiği ideolojilerle, kadınların yöneldiği ideolojiler aynı mıdır ya da farklılaşmakta mıdır? Bu güzel soruyu siz düşüne durun, biz bir de reklam arasına gidelim. Aradan önce şu soruyu sormuştuk. Erkeklerin yöneldiği ideolojilerle, kadınların yöneldiği ideolojiler arasında bir fark var mıdır? Kısa bir cevap verelim. Son 5 yıl hariç, ideolojilerin cinsiyet dağılımı kabaca aynıydı. Yani sosyal demokratların yarısı kadın, yarısı erkek, milliyetçilerin yarısı kadın, yarısı erkek, liberallerin yarısı kadın, yarısı erkek, muhafazakarların yarısı kadın, yarısı erkek gibi. Fakat son 5 yılda, Türkiye'de hem de dünyada, erkeklerle kadınların politik yönelimleri birbirinden ayrışmaya başlıyor. Financial Times dergisinde, 26 Ocak 2024 tarihinde çıkan bir makale oldukça enteresan. Makalenin başlığı, Any Global Gender Divide Is Emerging, Türkçe ifadesiyle, yeni bir küresel cinsiyet ayrımı ortaya çıkıyor şeklinde. Makalede işlenen veriler, dünyanın en büyük araştırma şirketlerinden Gallup'a ait. Makaleden çeviriye kulak verelim.
ABD'de Gallup verileri, liberal ve muhafazakar dünya görüşünde cinsiyetlerin kabaca eşit olarak dağıldığı onlarca yıldan sonra, 18-30 yaşları arasındaki kadınların artık çağdaşları olan erkeklerden %30 daha liberal olduğunu gösteriyor. Şimdi çeviride liberal ve muhafazakar olarak ikiye ayrılmış politik akımlar fakat Türkçe'de bunların karşılıklarının çeşitlenebileceğini söylemeliyim. Şöyle desek daha doğru olur. Son 5-6 yılda ortaya çıkan araştırmalar gösteriyor ki genç kadınlar genç erkeklere göre daha özgürlükçü, genç erkekler genç kadınlara göre daha otoriter eğilimlere sahip.
Sadece ABD verisi değil, dünyanın her yeri böyle. Altı çizilmesi gereken bir diğer nokta, gençlerin genel olarak zamanlar üstü bir hadiseyle böyle olduğu değil. Yeni nesil gençler, yani 2000'lerde doğanlar arasında böyle bir eğilim gözlüyoruz. Yani örneğin sizin yaşınız 30'un üzerindeyse eğer, sizin gençliğinizde böyle bir eğilim yoktu. Yeni gençliğin eğilimi bu. Kadın ve erkekler arasında bir ayrılışma var.
Almanya'da da ABD'dekine benzer bir durum var. Orada da genç erkeklerle genç kadınlar arasında özgürlükçülük, otoriteryenlik bağlamında %30'luk bir fark oluşmuş. Birleşik Krallık'ta da bu fark 25 puan. Polonya'da 18-21 yaş arasındaki erkeklerin yarısı aşırı milliyetçi Konfederasyon Partisi'ni desteklerken aynı yaşlardaki kadınlarda bu oran %18.
Sadece Avrupa'da değil, Güney Kore'de de benzer eğilimler gözleniyor. Yükselen yeni nesil sağcılık ya da 21. yüzyılın faşizmi diyenler de var buna, işte her ne yaşanıyorsa o şey büyük oranda erkekler tarafından destekleniyor. Bunun türlü nedenleri olabilir.
Bir kere, genç, yoksul erkekler mavi yakalı iş gücünün önemli bir kısmını oluşturuyor. E, göçmen veya yabancı nüfus da genel olarak aynı işlere talip. Dolayısıyla, yerli erkek işçilerle yabancı erkek aşıçları arasında bir rekabetin yaraşanıyor olması olan... Bu değerler bizim değil mi? 14 milyon mülktedir sokmuşlar lan! Şu, şu! Lan şurada bir tane var! Lan! E, öyle...
Peki ya Türkiye? Gallup'un araştırmasında Türkiye yok. Ama Türkiye'deki araştırmalar, Türkiye'de sığınmacı göçmen nüfustan rahatsız olanların oranının %80'lere dayandığını gösteriyor. Üstelik bu %80'lere dayanan nüfusta kadın-erkek ayrımı yok. Yani kadınımız da rahatsız göçmen nüfusta, erkeklerimiz de. Rahatsız demeyelim, endişeli diyelim. Bu söz konusu nüfusun yaratacağı türlü hadiselerden insanlar haklı olarak endişeliler. Halkımızın ekseriyeti sığınmacı göçmen nüfus nedeniyle endişeli ve rahatsız.
Beni de bu %80'in içine dahil edebilirsiniz. Ben de bu vaziyetten rahatsızım ve endişeliyim. Konuyu demografik bağlamıyla sonraki bölümlerde uzun uza diye ele alacağız. Fakat bu bölümde ilgilendiğimiz konu, bu endişenin politik akımlara yön veriyor olup olmaması olacak. Yani %80'imiz bu vaziyetten rahatsız da, bu vaziyetten rahatsız olmamıza rağmen %80'imiz Zafer Partisi'ne oy vermiyor. Zafer Partisi'ni ele alalım. Bu sorun üzerinden yükselmeye çalışan bir milliyetçi parti.
Gallup'un verileri arasında Türkiye yok fakat Türkiye'de Zafer Partisi'ne oy veren gençlerin cinsiyet kırılımına araştırmalarda ulaşmak mümkün. Kondo'nun gerçekleştirdiği Gençlerin Politik Tercihleri Araştırması 2024 başlıklı raporunda 18-29 yaş arası gençlerin politik eğilimleri araştırılmış. Buna göre Zafer Partisi'nin bu yaş grubundaki oy oranı %5.2 olarak ölçülmüş.
Bu çok ciddi bir oy oranı. Bu haliyle gençler arasındaki 6. parti konumunda Zafer Partisi. Genç seçmenler içinde CHP, AKP, MHP, İyi Parti ve Dem Parti Zafer Partisinden daha çok oy alıyor. Fakat şimdi soruyu biraz değiştirelim. Sadece genç erkek seçmenler arasında bir ölçüm yapalım. Zafer'in oyu %8'e yükseliyor.
ve 3. parti konumuna geliyor. Genç kadınlarla detaylandırdığımızda ise Zafer'in oyu %2'ye düşüyor. Yani bu haliyle denebilir ki Zafer partisine oy veren her 5 gencin 4'ü erkeklerden oluşuyor. Bu çok büyük bir oran. Bu bir tesadüf mü? Faşizm ile erkeklik krizleri arasında bağ var mı?
Bu konuda faşizmin psikanalitik temelleri bağlamında çok sayıda makaleye ulaşmak mümkün. Görülen o ki, erkeklik kriziyle, erkeğin güç yitimiyle faşizm arasında doğrudan bir korrelasyon kurmak mümkün. Erkeklik krizleri belirli dönemlerde derinleşiyor. Bu dönemler özellikle ekonomik krizin derinleştiği veya aynı anda yükselen bir kadın hareketinin gerçekleştiği dönemler. Yani erkeğin güç yitimi, faşizme dönük talebi arttırıyor.
Mesela ekonomik krizleri ele alalım. Erkeğin, ailenin ekonomik sorumluluğunu üstlendiği, aile reisi baba rolüne büyük zarar veriyor krizler. Ekonomik yoksunluk, kadınların da iş yaşamına daha kolay girmesine ve evin erkeğinin eksiklik hissesi duymasına neden oluyor. BBC Türkçe, 2019'da ekonomik yoksunluğun artmasının ardından iş gücüne katılan ev hanımlarıyla konuşmuş, müthiş bir röportaj yapmış. Benim ismim Nurcan Celep. 47 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. Memleketim Çorum. Tekstil, taşeron şeyinde. Akşam 9'da işbaşı, sabah 6'da paydos. Ücretimiz 65 milyon. 47 yıllık hayatımda hiç işe gitmemiş bir anneyim ben. Neden çalışıyorsunuz derseniz, silüğün yaptığımızdan dolayı evimizin borcu var. Sonra düşündüm, taşındım, işim tek başına bunların üstesinden gelemeyeceği için
Eşime şöyle dedim, ben işe başlayacağım, çalışacağım. Gerçekten de çok zoruna gitti. Dedim ki, yani hayatı paylaşmak güzel ama seninle paylaşmak daha güzel. Ekonomik yoksunluğun arttığı dönemlerde ev hanımları da iş gücüne zorunlu nedenlerle katılıyor. Fakat bu durum geleneksel erkeklik kodlarında hasara neden oluyor. Biraz önce dinlediğiniz Durcan Hanım'ın vurgularına dikkat edin. Ne diyor? Eşimin çok zoruna gitti, diyor. Zaten mikrofon uzatılmış, vaziyeti dikkatli şekilde ele alıyor, devamında da eşini koruyor. Çünkü biliyor ki karısı çalışan erkek rolü geleneksel normlara göre düşük. sorumsuz bayağı bir erkek ölüdür. Nurcan Hanım da eşini korumaya çalışıyor. Asla öyle gece hayatı falan yoktur, sorumlu bir kocadır, yanlış anlamayın demeye çalışıyor.
Eşim çok mükemmel bir insandır. Şimdiye kadar bizi hiçbir zaman için ekonomik sıkıntısı komşularımda daha iyi bilirler. Bize bunları hissetmemiş insana nasıl ben destek olmam dedim. Nereye gidelim, nereye gidelim derken bunlar aklıma geldi. Hele gece hayatı asla. Ben bir hafta gittim ve eşimin gözleri dolu dolu beni işe gönderdiği anlara şahit oldum.
Nurcan Hanım tekstilde çalışıyor. Eşi de karısını işe gönderirken ağlıyor. Nurcan Hanım eşinin üzerindeki yükü alıyor. Diyor ki, öyle gece hayatı falan da yoktur. Düğün yaptık, borçlarımız birikti. Bir süreliğine çalışmak durumundayım. Aman ha, kocam erkektir.
İşte bu hikayeden ekonomik nedenleri olan bir erkeklik krizi çıkarabilmek mümkün. Sorumluluğunu yerine getiremeyen, güçsüz ve dolayısıyla iktidarsız bir erkek. Şimdi bunun genç halini düşünün. Bu örnekte evli olanı ele almıştık, şimdi genç ve bekar olanı ele alalım. Geleceksiz, cebinde beş kuruş parası yok, kadınlarla teması neredeyse hiç olmamış, kasabada, taşrada veya kent çeperlerinde büyümüş bir genç erkeği hayal edin.
Aşık oluyor, kendince seviyor, hayaller kuruyor. Fakat evlenmeye, bir yuva kurmaya maddi gücü yetmiyor. Üstelik bu katmanlarda bu durumu anlayışla karşılayabilecek kadın sayısı da azalıyor. Yani bir aşk hayatı da yaşayamıyor, kadınlar ona bakmıyor.
Zira kadınlar da ekonomik olarak daha güçlü olan erkekleri aynı gerekçelerle seçmeye başlıyorlar. Teferruatları atlayalım. Mutlu bir yuva kurma, aşık olma, sevme, sevilme olasılıklarının giderek azaldığı öfkeli bir bekar erkek grubuyla karşı karşıyayız. Bekarlık bu erkeklerin suçu değil, sistemin dayatması. Ama hakikat bu. Öfkeli, bekar erkekler.
Şimdi tüm bunlara sayısı 3 milyona ulaşan, 18-24 yaş arasında olan ve ne eğitimde ne istihdamda olan gençleri ekleyin. E peki, eskiden böyle bir sorun yok muydu? Eskiden köylerde yaşarken evliliklerimiz görücü usulü gerçekleşirdi. Everilirdik, evlenmezdik, everilirdik. Yani birimiz birimize verilirdi. Dolayısıyla kadınlarla diyalog kurmak zorunda değildi erkekler. Anaları bir kız beğenir, aileler kızı ister, sorun başka sorunlar yaratarak da olsa çözülürdü. Fakat artık kadınları ikna etmek zorunda olan genç erkekler büyük bir bariyerle karşılaşıyor. Kültürümüzde de böyle bir şey yok. Yani bir kız tavlama işi genel olarak ayıp sayılan bir şey bizde.
Yani babamızdan kadınlarla nasıl ilişi kurulur sorusunun yanıtını öğrenmemişiz. Annelerimiz de şehzade muamelesiyle büyütmüş bizi. Gelmişiz 25-30 yaşına ve bir kadının gözünün içine dahi bakamıyoruz. Hayvan gibiyiz sevgili kardeşlerim ve kadınlar suratımıza bakmıyor haklı olarak. Bu sorunu aşamadığımız için öfkeli ve nefret doluyuz. Kavram uydurmaya da bayılırız ya. Bu yeni nesil genç, öfkeli, bekar erkeklere de son zamanlarda insel deniyor. Kendisi de bir insel olduğunu söyleyen yeni nesil, öfkeli, genç erkeklerden biri Efe Aydal, inseli şöyle tanımlıyor. İnsel, involuntary celibate demek, yani bakir ya da bakire olan ama istemediği halde. Başka bir deyişle, kendisini beğenen bir karşı cins bulamayan kişiye deniyor. İnsel, İnternet üzerinde 4chan gibi, Reddit gibi yerlerde gruplar kurup oralarda tecrübelerini, görüşlerini paylaşan kişiler. İnsel kelimesi aslında bir hakaret değil çünkü bu kişiler kendi kendilerine insel diyor. Bu olay öyle bir noktaya geliyor ki bazı terör eylemleriyle bile inselleri bağdaştırıyorlar ve işte 3-4 kişi artık yetti ulan falan deyip elinde silahla milleti öldürmeye başlayınca bu sefer bütün inseller potansiyel olarak terörist gibi görülüyor.
Bu durumun çok radikal örneklerini Güney Sudan gibi şeriatla üretilen ülkelerde görüyoruz. Önce geleneksel bir topluma kapitalizmin derinleştirdiği eşitsizlik ekleniyor. Sonra zenginleşen erkekler başlık paralarının artmasına neden oluyor. Zengin erkekler dört kadın alıyor, yoksul erkeklere ise evlenecek kadın kalmıyor. Zaten babalar da kızlarını daha çok başlık parası veren zenginlere satıyor. Böylece başlık paraları da artıyor ve yoksul genç erkekler için evlenmek bir hayal haline geliyor. Orta Afrika'da veya Sudan, Afganistan gibi ülkelerde tecavüz vaka yadiyeden sayılıyor. Şimdi siz bu ülkelerden genç erkekleri Türkiye'ye getiriyorsunuz.
Bu korkunç bir şey. Çünkü bu ülkelerde kadın, sadece erkeklerin sahip olabileceği bir mal gibi görülüyor. Tıpkı Türkiye'nin geniş kesimlerinde görüldüğü gibi. Ama bu ülkelerde vaziyet biraz daha radikal. Allah'tan mesela bizde başlık parası falan bitti. Ula Bilo, 6500 veriyorlar. 7000 de, 7000 de. 7000. Ula Feyzo, 7000 veriyorlar ne diyorsun? Biliyorum.
Şimdilerde köy usulü başlık parası meselemiz yok. Görücü usulü de büyük oranda bitti. Büyük oranda diyorum. Hala var tabii. Kaldık kadınlarla baş başa. Cennet kuşlarının yaptıkları gibi bir biçimiyle kadınları tavlamak zorundayız. Fakat bu belli düzeyde bir tecrübe de gerektiriyor.
Ya da daha doğrusu, kendi yaş grubunuzdaki kadınlarla sosyalleşme ihtiyacınız var sizin. Okulda, sokakta, iş yerinde, kadınlarla yan yana, omuz omuza bir biçimde gündelik hayatı paylaşan erkekler ancak kadınlarla diyalog kurabiliyorlar. Peki böyle erkek sayısı ya da oranı kaçtır sizce? Bunun yanında erkeklik krizini sadece ekonomik temellerle de açıklayamayız. Çok ama çok açık ki kadınlar özellikle kentlerde, metropollerde çok daha fazla iş yaşamanın içindeler. Yani 80'lere, 70'lere veya hatta 90'lara 2000'li yıllara nazaran 2010'larda daha fazla kadını görür olmaya başladık. Eskisinden daha görünür olmalarının nedeni, beyaz yakalı istihdamın artması ve kadınların üniversite eğitimine daha çok dahil olmasıyla beraber oldu bana kalırsa.
Nitekim makalelerde de birçok veri bunu ispat ediyor. Şimdi burada uzun uzun tanımlamayacağım, uzun uzun anlatmayacağım. Fakat şunu söylemek gerekir. Tüm bu kadın görünürlüğünün orta yerinde gümbür gümbür bir kadın hareketiyle de karşı karşıyayız. Yani hem her yerde kadınlar var, hem de bu kadınlar kendi ölçeklerinde bir feminist bilince de sahipler. Erkeklerin yaptığı her işi artık kadınlar da yapabiliyor. 8 Mart'larda dile gelen şarkıda dendiği gibi.
kadınlar vardır kadınlar vardır kadınlar her yerde kadınlar vardır kadınlar vardır kadınlar her yerde Alın size bir başka erkeklik krizi. Sadece evindeki karısı çalışmak istemiyor, bir de iş yerine gidiyor, kadın yöneticiyle karşılaşıyor. Ya şimdi tırnak içinde söylüyorum, kadın yöneticiye maruz kalan ezik erkek sendromunu yaşıyoruz şu anda. Erkekliğin toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı gücü azalıyor fakat aynı rollerin yüklediği sorumluluklar azalmıyor. Yani erkek istiyor ki itibarım kadından yüksek olsun. Kadınla eşit itibarda olmayayım. Çünkü benim sorumluluklarım kadından farklı. Kadının sorumluluğu üç aşağı beş yukarı erkeğe tabii olmaktır. Evinde otursun, çocuklarına baksın. Peki ya ben? Ben ise bu kutsal ailenin, tırnak içindeki bu kutsal ailenin geçimini sağlamakla mükellefim.
Bu arada bu işin böyle ideolojik bir tarafı da çok az. Yani İslamcı erkek de böyle, milliyetçi erkek de böyle, sosyal demokrat, CHP'li erkek de. Değişen oranlar da böyle. Bu bir toplumsal cinsiyet rolü. Geleneksel kodların bana anlattığı bu yani. Buradan sıyrılmak çok zor. Ama bu sorumluluğunu yerine getiremiyorum. Aileme bakamıyorum. Yani yükselen kadın hareketi de tersinden bir erkeklik krizi neden oluyor desek yanlış olmaz.
Ya işsiz bu kadar erkek varken ne gerek var kadınların çalışmasına diyen bir İslamcı anlatı da taşrada, kasabalarda yayılıyor. Kadınlar çalışmasa en azından erkekler çalışır, evlerine bakarlar. Kadınların böyle bir sorumluluğu yok ki. Bu sorumluluk erkeklere ait. Niye erkekler dururken kadınlar çalışıyor gibi bir düşmanlık da alttan alta yürüyor Türkiye toplumunda. Peki bu erkeklik krizinin otoriter ideolojilerle bir ilgisi var mı?
Olmaz mı? Karşılaştırmalı Edebiyat Hocası Prof. Nevzat Kaya, Fru TV'deki Kürt mantolu Madonna'yı analiz ederken, Hitler faşizminin erkeklik kriziyle ilişkisini de ele alıyor. Ki bu çok geniş bir literatür arkadaşlar. Yani bunu sadece Nevzat Kaya ele almıyor, gerçekten merak edenler için faşizmle erkeklik arasında kurulan ilişkiyi ele alan milyonlarca içerikten bahsedebiliriz.
Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonasındaki raif karakterini bilir misiniz? O ezik bir erkektir. Niye yaşıyor ki böyle bir erkek denir? Hatta romanın girişinde. Almanya'da okur 1920'li yıllarda, 30'larda Türkiye'ye döner. Sözü Nevzat Kaya'ya bırakalım. ilk önce gönderiliyor bu o Berlin'e. Berlin'in çılgın 20'li yılları. Weimar Cumhuriyeti. Berlin bu ara klasik modernizmde cinsiyet rollerinin en kaygan olduğu dünya başkenti. Ne New York, ne Londra, ne Paris. Berlin. Bunu zaten o Weimar Cumhuriyeti'nin cabaret kültüründen de biliyoruz. Marlene Dietrichlerinden
Sara Leanderlerinden biliyoruz. Berlin neyin başkenti? Erkekliğin yitirildiği inanılmaz liberal bir cinsellik ve cinsiyet anlayışının başkenti. Zaten Berlin bu serbestlisinin faturasını çok ağır ödeyecek Weimar Cumhuriyeti'nden sonra. Öyle bir Adolf adında baba konacak ki bütün bu boşlukları doldurmak için faşizm, Alman nazizmi bütün bu yitirilmiş erkekliği geri getirme çabasından başka bir şey değil. Tüm bu hikayenin ışığında bir fotoğrafla karşılaşıyoruz. Sığınmacı ve göçmen sorunu derinlemesine ele alıp bu konuda vizyon geliştirmediğimiz sürece genç erkeklerin nefret dolu, otoriter ve öfkeli gruplara dönüşmesine şaşırmamak gerekir. Bu gruplara ideolojik aşısını yapacak olanlar da doğal olarak faşizan eylemi yüksek ideolojiler oluyor. Üstelik bu karılarımıza kızlarımıza sahip çıkalım temalı, sağcı, sadece sığınmacı sorunun üzerine de yükselmiyor. Antikomünist, anti-eşitlikçi, anti-solcu, anti-özgürlükçü... Biraz önce dinlediniz işte Efe Aydal'dan. Sol gerici tayfa diye öfke röbetleri geçiren bu gruplar aslında yüzyıllardır karşıt gruplara, karılarımıza, kızlarımıza göz koydunuz diye saldırıyor.
Şimdi hadi gelin ta 180 yıl önce yazılmış komünist manifestoda Marx ve Engels'in karşı karşıya kaldığı suçlamaya verdiği cevaba bakalım. 180 yıllık bir mesele bu. Ama siz komünistler kadınların ortaklaşılığını getireceksiniz diye hep bir ağızdan yaygarayı basıyor bütün Burjuvazi. Burjuva karısını sırf bir üretim aracı olarak görür.
Üretim araçlarının ortaklaşa kullanılacağını duyunca da pek doğal olarak ortaklaşalık kaderinin kadınların da başına geleceğinden başka sonuca varamaz. Gerçekten de komünistler on yıllarca bu erkeklik krizin hedefi oldular. Şimdi de feministler oluyor. Veya şimdi de sığınmacılar üzerinden yükselen yeni nesil milliyetçilik söz konusu bu erkeklik krizi üzerinden yükseliyor. Belki de o yüzden komünist şair Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin destanında, ''Yârin yanağından gayrı
Her yerde, her şeyde, hep beraber ifadesini vurgulamıştı. Yarın yanağından gayrı. Yarın yanağından gayrı Her şeyde, her yerde Hep beraber, hep beraber Diyebilmek için Yarın yanağından gayrı Her şeyde, her yerde Kadınlıklar ve erkeklikler. Her şeyi açıklamıyorlar, biliyorum. Her şeyi bu şekilde açıklayamayız, onu da biliyorum. Ama hayatımızın orta yerinde duruyor kadınlıklar ve erkeklikler. Ama bunlar üzerine oturup derinlemesine düşünmeye çekiniyoruz. Dinlediğiniz için teşekkürler. Trend Topik'i Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar erkeklik krizlerinize yenilmeyin. Hoşçakalın.
Eşlik ol be!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.