Podcast

Çok Meşgulüz

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ne olursa olsun meşgul olmak ya da edilmek istiyoruz. Bu doğamızda var. Neden? Mesela şu an neden buradasınız? Haddini aşmaktan çekinmeyen yaşam rehberiniz sizi bu konuda meşgul edecek.



Bölümde Bahsi Geçen Alıntı:

Enis Batur: “Ördek tüyü önemli, birilerinin ördek tüyü üzerinde çalışması lazım”






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.102 kelime · ~16 dk okuma

Sürekli bir şeylerle meşgulüz. Çoğundan da alabildiğine şikayetçiyiz. Fakat yine de mümkün olan her fırsatı bir şeylerle doldurma telaşındayız. Hiçbir şey yapmamanın yarattığı vicdan azabı, bir şeylerle meşgul olmanın potansiyeli yüzünden. Peki bu kaçınılmaz mı? Hiçbir şey yapmadan durmak da bir meziyet olabilir mi? Bu bölümde yine haddimizi aşarak meşguliyet hastalığının sebep ve olası sonuçlarına bakacağız.

Sizi meşgul etmeye aday yeni bir bölümden merhaba. Öncelikle merak ediyorum şu an beni neden dinliyorsunuz? Ne durumda dinliyorsunuz? Sahiden bu kaydı yaptığım stüdyonun bu konforlu ortamında bir başıma karşımda İngilizisyon Mahkemesi sorgucuları gibi bekleyen Pod B ekibinin huzurunda hep kendi kendime bu soruyu soruyorum.

Acaba beni şu anda nasıl dinliyorlar? Ne yaparken dinliyorlar? Ne amaçla dinliyorlar? Genellikle podcast benim anladığım kadarıyla bir meşguliyet aracı. Çünkü podcast dinlerken yapabilecek çok fazla şey var. Belki onu bu kadar güzel, kıymetli yapan da bu. Yani onu dinleme esnasında başka bir şeyle de ilgilenebiliyoruz. Dolayısıyla başka şeylerle de meşgul olabiliyoruz. Peki. Önemli olan konu şu, benim bu anlamsız merakımdan kaynaklanan sorular içine ekleyelim. Acaba şu an podcast dinlemekle mi meşgulsünüz? Yoksa bir şeyle uğraşırken bir yandan da podcast mi dinliyorsunuz? Yani hangisi öncelikli?

Transkriptin tamamını oku

Belki de hani insanın çoklu işlem yapamayan bir organizma olduğunu hatırlarsak, yani aynı anda sadece gerçekte bir tek şeyle uğraşabildiğimizi düşünürsek, hatırlarsak muhtemelen bu öncelikte sürekli yer değiştiriyordur. Yani ilginizi çeken bir şeylerden bahsetmeye başladığım anda muhtemelen dikkatiniz, odağınız podcast'e dönüyor. Öteki türlü alternatifimle rekabete giriyorum gibime geliyor. Şimdi yaşamın amacını ve onunla ilişkimizi ölçen zaman meselesini önceki bölümlerimizde hallettik diyebiliriz. Sanıyorum dinlemişsinizdir. Dinlemediyseniz de arşivimizi bir kurcalamanızda fayda var. Sırada o esnadaki faaliyetlerimize geldi. Yani bu hayatı bize ayrılan zaman içinde yaşarken bir meşguliyet içerisindeyiz.

Ama neyine meşgulüz, ne yapıyoruz, ne bekliyoruz? Bu bölümde ona bakacağız. Kavramlar üzerinde düşünmeye başlarken, önceki bölümlerde değindiğimiz bir temayı, bir daha doğrusu deneyi, tekrar hatırlatayım sizi ayrıntılarına fazla girmeden, bir grup gönüllüye hiçbir şey yapmadan 15 dakika durma deneyi uyguluyorlardı. Yani hiçbir şey yapmadan uyumak yasak. Onun dışında yapmanız gereken tek şey rahat bir koltukta oturup 15 dakika beklemek. Alternatifiniz ne? Kurtulmak için bu azap dolu dakikalardan bir düğme var basıyorsunuz ve hakkınız doluyor. Yani istediğinizi yapmakta serbestsiniz. Düğmeye bastığınızda olan şey ise kendinize elektrik vermek. Dolayısıyla 15 dakika hiçbir şey yapmadan durmaktansa kendimize elektrik vermeyi tercih ediyoruz. Bu hepinizin çok kolay uygulayabileceği bir deney. Hatta bunun için meditasyon yapanlar bile var malumunuz. Bir deneyin bakalım bir gün. En azından şu podcast bittiğinde saatinizi kurun. 15 dakika boyunca hiçbir şey yapmadan bir durmayı deneyin. Dolayısıyla hiçbir şey yapmadan durmanın bile zor olduğu bir hayatta bir şeylerle meşgul olmadan zaman geçirme elbette imkansız. Meşgale dediğimiz şeyin biraz kelime, sözcük kökenine bakalım isterseniz. Her zaman yaptığımız gibi, tahmin edeceğiniz gibi Öztürkçe bir sözcük değil. Bu Arapçadan dilimize geçmiş.

Bu bir şeylerle meşgul olma, bir şeylerle uğraşma halini anlatıyor. Yani meşgale, iştigal, neyle iştigal ediyorsunuz, neyle uğraşıyorsunuz sorusunda olduğu gibi meşgale dediğimiz şey de esasında anda ya da daha genel bir uzamda yaşam dediğimiz süreçte uğraştığımız şeyler. Ama bu iştigal dediğimiz şey kimi zaman yine kelimenin kökeninden beslenen işgal ile sonuçlanabiliyor. Yani bir şeylerle iştigal ederken onun hayatımızı işgal eder hale gelmesi hiç de sıra dışı, ihtimal dışı, az görünen, az rastlanan kavramlardan değil. Tabi uğraştığımız şeylerin niteliği, önemi ve önceliği de var burada söz konusu olan ve ne yazık ki buradaki kabiliyetimizi

En azından daha yumuşak bir tabirle inisiyatifimizi, önceliklerimizi kendimizin belirleme imtiyazını kaybetmiş durumdayız. Yani uğraştığımız şeylerin niteliği nedir? Onların önemi nedir? Önceliği nedir?

Onlar bu kadar zaman ayırmaya değer mi, değmez mi konusunda ki kararları ne yazık ki artık çok azımız verebiliyor. Hep bizim adımıza birileri, bir otorite bunlar adına karar veriyor. Bu bazen ismini cismini bilmediğimiz bir kollektif bilinç oluyor. Mesela ne bileyim işte TikTok'da yükselen bir trend olabiliyor. Bu efendim hepimiz bir anda bir şeyleri yapmaya başlıyoruz. Ya da geleneksel, daha böyle kültürel kodlardan, yerel kültürel kodlardan beslenen şeyler olabiliyor. Ya da aileden, arkadaşlarımızdan gördüğümüz alışkanlıklar olabiliyor. Ama hani neyine uğraşabiliriz? Acaba bu uğraştığımız şey uğraşmaya değer mi, değmez mi konusunda hiçbir zaman kendimizi ikna edemiyoruz ve hep bir onaya, bir ikna edinmeye ihtiyaç halinde hissediyoruz. Bu yetkimizi, bu tamamen aslında bize has duygu, düşünce durumunu başka otoritelere devrettik.

Bundan bahsedince aklıma Twitter hesabım geldi. Twitter hesabımda 2013 yılında bir paylaşım yapmışım ve o paylaşımı artık böyle neden yapma ihtiyacı duyduğumu da hayal meyal hatırlıyorum. Sürekli olarak, hocam sen de bunlarla mı uğraşıyorsun falan. hani var ya meşhur karikatür millet aç aç diye haykıran karikatür insanların böyle sürekli size bir öncelik sürekli daha kıymetli daha makbul şeyleri suratınıza çarpma hırsı var ya bunlarla mı uğraşıyorsun memlekette bu kadar evet kardeşim bunlarla uğraşıyorum işte o yazdığım mesajda aynen şöyle diyorum ki sabittir benim twitter hesabımın başında da memleket ve dünya dertlerini siz çözün ben küçük meselelerin adamıyım bunlarla da birileri ilgilenmeli nihayetinde Değil mi? Küçük şeylerle ilgilenmeliyiz. Küçük meselelere bakmalıyız. Bazılarımız da böyle şeylerle uğraşmalı. Hatta bu paylaşımı yaptıktan birkaç sene sonra Enis Batur'un konuk olduğu bir televizyon programında çok ilginç bir söylemi vardı. Aynı kapıya çıkan ve benim bu kısa birkaç cümlelik mesajımla paylaşmaya çalıştığım şeyleri çok daha iyi anlatan. İsterseniz gelin bir de ona kulak verelim.

Bir keresinde bir Nobel almış fizikçiyi dinliyordum, Pierre Lejeune'i televizyonda bir söyleşi programında. Söyleşiyi yöneten hanım ona sordu, ne üstünde çalışıyorsunuz dedi şu sıralar. Devamlı gülümserdi Pierre Lejeune. Büyük bir gülümsemeyle efendim dedi biz iki yıldır büyük bir ekip ördek tüyleri üzerinde çalışıyoruz.

Nasıl oluyor da su tüyün üstünde kalıyor, içeri geçmiyor? Yani bir tür pardesü gibi bir donanıma sahip. Hanım haklı olarak şeyi sordu. Şimdi koskoca bir ekip, laboratuvar vesaire hani bu ne için dedi yani ne sağlayacak bize bu dedi. Valla dedi biz bunu düşünmeden işimizi yaparız. Sonra sağlayacağını biliriz, bilmez değiliz. Örneğin araba lastiklerinin frene basıldığında yağmurlu havada çok rahat durdurulabilmelerini sağlayan malzeme bizim bu çalışmalarımızdan sonra ortaya çıkmıştır. Bu uçak tekerlekleri için de geçerlidir dedi. Ve buna benzer pek çok alanda da şey olacaktır. Şimdi aslında ördek tüyü üstünde çalışmak önemli. Birilerinin ördek tüyü üstünde çalışması lazım, onun neden su geçirmediğini çıkartması lazım. Eğer bir toplumun bütün ögeleri, bütün bireyleri, son hücrelerine kadar aktualitenin, gündemin, siyasetin içinde yer alırlarsa o toplum güdük kalır.

Patron da dediği gibi ördek tüyü önemli, birilerinin ördek tüyü üzerinde çalışması gerekiyor ki o sayede üstüne su yapışmayan ördek tüyünün ilhamıyla üstünde su tutmayan lastikler imal edelim ki canımız malımız daha emniyetli olsun. Dolayısıyla hani uğraştığımız şeylerin önemli olup olmadığını muhasebesini yapma hastalığı, bu her şeyi bir verime, her şeyi doğrudan bir sonuca çıktı ya, hatta mümkünse paraya çevirme hırsını bir kenara bırakmakta fayda var. Çünkü icatlar tarihine baktığımızda, özellikle benim gibi meraklıysanız, biraz tarihçesini kurcalıyorsanız, bütün icatlar tarihi neredeyse başka hiç kimsenin dert etmediği meseleler üstüne kafa yoran mucitlerin tarihidir aslında. Hiç biri ihtiyaçtan doğmamıştır.

Hiçbir icat birileri talep ettiği için ortaya çıkmamıştır. Gündelik hayatınızda karşınıza çıkanlara şöyle bir tarayın kimse fotoğraf makinesi diye bir şeyin var olmasını talep etmemiştir. Kimse otomobiller olsun işte biz artık bu at arabalarından sıkıldık gibi dertlere düşmemiştir ama birisi onu icat etmiştir. Kafaya takıp mesele edip meşgul olup onunla ve hayatımıza soktuktan sonra vazgeçilmez hale gelmiştir.

Okul hayatında başlar bu zehirli tohum. Hani vardır ya öğretmenlere sorulan en sık sorulardan biri. Hala da öyle mi bilmiyorum. Benim okul yıllarım çok geride kaldı ama. Hocam bu gerçek hayatta ne işimize yarayacak diye bir soru vardır. Bu ilkokuldan üniversiteye kadar kulağıma çalınmıştır. Ne işimize yarayacak?

İşte problem de budur. Öğrendiğimiz her şey, duyduğumuz her sözcük, her bilgi, karşılaştığımız her insan, her olay bir gün bir yerde, bir başka şeyde bağlanarak bir sonuca ulaşır ve bir işe yarar. Her şeye ortaya çıkar çıkmaz işe yarama arzusuyla bakmak, ondan böyle bir işlevi beklemek, böyle bir talep yaratmak hayata yönelik belki de en büyük haksızlıklardan biri. Çünkü hayatın en anlamlı yanlarından biri bu rastlantısallığı. Amaçsız, plansız, tesadüfi şeylerin anlamı ve işlevi zamanla ortaya çıkıyor. Yani bugün sizin için hiçbir anlam taşımayan bir şey belki de birkaç gün, birkaç sene ya da bir an başka bir şeyle birleşerek çok ilginç süreçleri tetikleyebiliyor. Dolayısıyla hani bu kavramlar bahsini kapatırken

meşgale dediğimiz şeyin, iştigal ettiğimiz, meşgul olduğumuz şeylerin bütünü olduğu ve bunların en başta anlamsız gibi görünse bile mutlaka bir gün bir anlam ihtiva edebileceği ve insanlık tarihini bugünlere getiren bütün çabaların çoğunluk için hiçbir anlam taşımayan gayretlerden doğduğunu bir aklımıza yazmış olalım ve kısa bir aranın ardından bir bakalım neyle meşgulüz, ne yapıyoruz bütün bu uğraşlar ekseninde. Neyine meşgul olduğumuz meselesi esasında çoğumuz için farklılık gösteriyor. Ama genel ölçekte baktığımızda çoğumuzun hayatında günlere ve saatlere bölünmüş meşguliyetlerimiz var. Yani ağırlıklı olarak hafta içi dediğimiz o iş günlerinde işimizi yapıyoruz ve eğitimimizi sürdürüyoruz. Okullar pazartesiden cumaya. En azından Türkiye'de böyle, yurt dışında böyle değil. Mesela İtalya'da cumartesi günleri de okul var. Neyse hafta içi eğitimimizi sürdürüyoruz. Hafta içi genellikle işimizi yapıyoruz. Cumartesi günü yarım gün çalışılacak diyen kanserojen patronların cehennemde özel bir loja için biriktiğini hatırlatmak isterim bu fırsatta. Neyse. Dolayısıyla bu hafta içi bir yoğunluğumuz var. Bir de gün içinde bir yoğunluğumuz var. Yani bu günün başlamasıyla, güneşin doğmasıyla batması arasındaki zaman dilimini iş ve eğitime ayırıyoruz. Onun dışındakiler bize ait zamanlar. Dolayısıyla büyük bir çoğunluğumuz ya işlerimizle meşgulüz, ya okulumuzla meşgulüz. Ve meşgul olduğumuz zaman dilimi genellikle hafta içi ve genellikle güneşin aydınlattığı zaman dilimlerim.

Ama herkes için böyle değil. Mesela kendi kişisel rutinimi düşündüm. Şimdi ben her hafta ne ile meşgulüm? Bir gazete sayfası hazırlıyorum. Malum böyle koskoca bir gazete sayfasını doldurmam gerekiyor her hafta. Her hafta bir bülten hazırlıyorum. İşte o bülten ki gazete sayfasından çok daha yoğun bir emek gerektiriyor günler bazında. Ve bu podcast'i hazırlıyorum. Şüphesiz bu da apayrı bir emek. Bunun dışında işte her hafta bir iki tane en az konuşma

yapıyorum insanların huzurunda canlı olarak ve bütün bunları gerçekleştirmek için de girmek, katılmak, meşgul olmak zorunda olduğum toplantılar var. Dolayısıyla benim de böyle bir düzenli gibi görünen ama düzensiz ve sürekli yeni bir şeyler üretmeye zorlayan bir rutinim var. Mesela baktığımızda genel anlamda hani benim bir istisna olarak düşünelim. Bu genel ölçekte baktığımızda uğraştığımız şeyler içerisindeki en büyük şikayet konusu mecbur olarak uğraştığımız şeyler. Nedir bunlar? İşte işimiz, okulumuz veya her neyse mecburen uğraştığımız, rutin olarak uğraştığımız şeyler, rutin sorumluluklarımız ve modern yaşamın

İlk döneminde yani modern yaşamı neyle başlatalım? Bir sürü milat koymak mümkün ama benim bu bahsedeceğim eksende endüstri sanayi devrimini koyalım. O zamanlarda hani Marx'ın, Karl Marx'ın da çeşitli söylemlerine ve metinlerine geçen şekliyle Yani otomasyonun, makinaların kudretinin insanın el gücünden, maharetinden, becerisinden çok daha fazla ve hızlı ilerleyeceğini öngörerek büyük bir artık zaman kalacağı öngörülmüş. Yani insanın emeğine bu kadar ihtiyaç duyulmayacak. E üretim de makinalar sayesinde çok ucuzlayacak. Eskisi kadar çok para kazanmamız, çok bedel ödememiz gerekmeyecek. Dolayısıyla bu kalan boşlukta insanlar gerçek hayatta neyine meşgul olmak istiyorlarsa onu yapacaklar. diye fanteziler kurmuşlar işte o meşhur örnektir işte sabah keman çalacak, öğlen balığa çıkacak, akşam bir tiyatro oyununu izlemeye gidecek, sonra işte hafta içi bilmem ne kadar çalışacak gibi bir hayat. Hala hepimizin fantezisi öyle olmadı ama öyle olmaması için bir gerekçe yoktu. Öyle olmamasını biz istedik, biz tercih ettik ya da

gönüllü olarak razı geldik karşılığında sunulanlara bakarak hani sen biraz daha çalış, ben sana biraz daha para vereyim, sana biraz daha para verdiğim için senin çalışarak ürettiğin ürünü biraz daha pahalıya satalım ki sen biraz daha kazandığın parayla biraz daha pahalanmış ürünü al diye bir sonsuz döngünün içine girdik. Neyse, sonuçta hayatımızın büyük bir bölümü iş dediğimiz kavramın ekseninde dönüyor. Üstelik bu işin bir kısmı tanımlı iş. Yani mesela işinizi sabah 9'da başlayıp akşam 6'da biten bir süreç gibi düşünebilirsiniz ama öyle değil. Şüphesiz işe gidebilmek için özellikle hani fiziken çalıştığı mekanda bulunmak zorunda olanları düşünelim. Sabah 9'da ya da 8'de orada olabilmek için en az bir saat öncesinde uyanıyorsunuz, işte yıkanıyorsunuz, hazırlanıyorsunuz, işte servislerinize, otobüslerinize, arabalarınıza biniyorsunuz, trafikte bir yol harcıyorsunuz, bir zaman harcıyorsunuz.

Sonra işinize geliyorsunuz, işinizden dönüş ayrı bir zaman, onun için hazırlık ayrı bir zaman. Evden çalışıyoruz bazen değil mi? Evden yanıtlanan elektronik postalar, mesajlar, bilmem neler bunlar da hep gizli mesailer. Ve işin mesela hani geçim için mecburi olmadığı durumlar da var. Şimdi tekrar Marx'ın fantezisine dönersek esasında bugün o fanteziyi yaşamak için önümüzde hiçbir engel yok. Bugün çok kudretli otomasyon destekli hatta yapay zeka destekli otomasyon imalat süreçlerimiz var. Dolayısıyla artık birçok kararı vermek için insanlar olayların süreçlerinin başında durmak zorunda değil. Makineler çok kusursuz, hiç yorulmadan, hata yapmadan ve büyük bir tutarlılıkla, büyük bir sadakatle işlerini yerine getiriyorlar, görevlerini tamamlıyorlar. Dolayısıyla aslında insanın büyük bir boş zamanı ve ürün ve hizmetlere ulaşmak için

daha az ödemesi gereken bedel olduğu bir dönemdeyiz. İşte bu alanda vatandaşlık maaşı mı desek, evrensel temel gelir mi desek bir sürü ismi var. Bu Universal Basic Income dediğimiz UBI olarak da adlandırılan. Ben ona ne diyelim vatandaşlık maaşı diyeyim. Yani bir insana sadece insan olduğu için hiçbir ön koşul beklenmeden, sunulmadan verilen maaş. Al kardeşim bu senin vatandaşlık maaşın. Emekli maaşı gibi düşünün.

falan hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Sadece var olduğunuzdan ötürü verilen maaşlar. Şimdi dünyanın pek çok ülkesinde bu denendi. Türkiye'de bildiğim kadarıyla bir deneme yapılmadı ama Afrika'dan işte Kuzey Amerika'ya, Güney Amerika'ya, Uzak Doğu, Asya her yerde denendi bu. İlk denendiği ülkelerden biri İskandinavya'nın, Kuzey Avrupa'nın gözde ülkelerinden ve pek çok alanda işte mutluluk olsun, verim olsun, gelir olsun pek çok alanda en üst sıralarında olan İsveç'te gerçekleştirildi bu deneylerden biri. Ancak İsveç'te bu deney gerçekleştirilirken, yanlış hatırlamıyorsam, sendik olduğunu iyi hatırlarım da, kömür sendikası olabilir, dedi ki eğer insanlara çalışmadan, hiçbir şey yapmadan, sadece insan olduğu için maaş verirseniz kimse çalışmaz, büyük bir işsizlik dalgası başlar, herkes tembelliğe düşer dedi. Buna rağmen deneyi gerçekleştirdiler, başladılar ve çok ilginç bir şey oldu. Ne oldu biliyor musunuz?

O maaşı alan insanların büyük kısmı o maaşa sahip oldukları için işlerinden ayrıldılar ve oradan elde ettikleri gelirle gerçekten yapmak istedikleri işlere girdiler ya da o işleri kurdular. Girişimci oldular yani mikrokredi mucizesinde yaşandığı gibi Hindistan'da döneminde mucidine Nobel ödülü kazandıran. Yani insanlar yaşamak için mecbur oldukları işi yapmak yerine Hayalini kurdukları işi yapmaya yöneldiler bu sayede. Dolayısıyla hani bugün meşgul olduğumuz şeylerin büyük bölümü tercihen meşgul olduğumuz şeyler değil özünde baktığımızda. Bunun büyük bir kısmı işte toplumsal ezberlerden ya da işin ve eğitimin gerektirdiği kurallardan karşımıza çıkan şey. Dolayısıyla kas ve zihin gücünün teorik olarak bu anlamsızlaşmaya başladığı bu dönemde düşünmemiz gereken şey şu, bütün bu vatandaşlık maaşları gibi konuların da ekseninde. Biz mesela mevcut düzeni, statikoyu koruma arzusunda, hırsında iken işimizin mi derdindeyiz yoksa mesleğimizin mi?

Çoğu zaman bunu birbirine karıştırıyoruz. Yani işle mesleğin aynı şey olduğunu zannediyoruz. Hayır, mesleğimiz başka, işimiz başka. Yani çoğunlukla aslında korumak istediğimiz şey işimiz. Ama bunu meslekler üzerinden bir tartışma gibi götürüyoruz. Şimdi bugünkü konumuz olmadığı için iç detaylarına girmiyorum. Ama bu verimlilik aldatmacası bizi bütün bunların içerisine sokuyor işte. Her şeyi bir verim, her şeyi bir performansa dönüştürmek istiyoruz. Yaşamın kendisini de kaçınılmaz olarak. Eskiden sadece iş dünyasının argümanı olan verimlilik bugün hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. Her şeyi bir performans aracına çeviriyoruz. Şimdi ne dedik? Hayatımızın büyük bir bölümünü işimiz ya da eğitimimiz alıyor. Peki işten ya da eğitimden arta kalan bir zaman da var. O zaman gerçekten bize ait bir zaman mı? Yani serbest zaman mı? Özgür zaman mı? Boş zaman mı? Ya da kötü tabiriyle baktığımızda hayır. Şimdi iş dışındaki uğraşlarımızın çoğu da yaptığımız şeyi bir gözümüzün önüne getirelim. Hadi sizi böyle iki saniyelik bir düşünme payı bırakayım. Bu aşık aldığınız anda ne yapıyorsunuz?

Evet, evet ben de aynen öyle. Elim telefona gidiyor, telefonda bir şeyleri kurcalamaya başlıyor. Mesajlara bakıyorum, sosyal ağlardaki paylaşımlara bakıyorum, ona bakıyorum, buna bakıyorum. Ve iş dışındaki uğraşlarımızın çoğu bu dijital ağlarda zaman öldürmekten ibaret hale geldi. Oysa yani bu da bir mesai. Yani o da bir meşguliyet, o da bir meşgale. Üstelik karşılıksız bir emek. Yani bizim örneğin Twitter'da harcadığımız mesai, Twitter için sunulmuş. ücretsiz bir mesai ona veri sağlıyoruz, onun reklamlarını görüntüleyerek onun para kazanmasına iştirak ediyoruz. Dolayısıyla zihnimizin, vaktimizin ve emeğimizin gönüllü ve karşılıksız bir teslimiyetinden bahsediyoruz. Ama burada kaçınılmaz olarak aklıma şu da geliyor, mesela ben çocukken

Hayat ansiklopedisi diye bir şey vardı, evimizde de vardı ne mutlu ki ve o hayat ansiklopedisi bol resimli, ilüstrasyonlu, böyle çizimli bir şeydi ve insan anatomisinden tren, buharlı trenlerin nasıl çalıştığına kadar pek çok şeyi anlatırdı ve onun sayfalarının içine gömülür binbir türlü hayaller kurardım ve böyle zihnimi doldururdum. Peki şu anda işte YouTube izleyen, podcast dinleyen insanlar acaba aynı şevk, amaç ve sonuçla bunu yapıyor olabilirler mi? Yani benim çocukluğumun hayat ansiklopedisi bugün podcastler olmuş olabilir mi? Pekala olabilir. Dolayısıyla hani ekrana bakan insanları kınamak işin kolay tarafı ama ekrana bakan insanları kınamak

Kitap okuyan bir insanı sayfa çevirmeyle özetlemek gibi. Kitap okuyan insan sayfa çevirmiyor. O sayfalarda yazan bir şeyi okuyor. YouTube izleyen, podcast dinleyen, işte TikTok'ta bilmem ne döndüren insanlar da ekrana bakmıyorlar. O ekranlardan onlara yansıyan, gözlerine, kulaklarına yansıyan şeylere maruz kalıyorlar. Ve bu da ilginç, üstünde düşünmemiz gereken ve çok hızlı yaftaladığımız kavramlardan bir isim.

Ama özetleyecek olursak ne olursa olsun meşgul olmak ya da meşgul edinmek istiyoruz. Sessizlik, durgunluk, dinginlik o hiçbir şeylik bizi çok rahatsız ediyor. Bu bizim doğamızda var. Çünkü varoluşumuzu ancak yaptıklarımızla algılayabiliyoruz ve anlamlandırabiliyoruz. Hani ilk tanıştığımız insanlara sorduğumuz sorulardan biri evrensel ölçekte en çok sorulan ve ilk sorulan sorulardan biri ne iş yapıyorsun, neyle meşgulsün, ne yapıyorsun gibi. Çünkü Alain de Botton'un da bir kitabında vardı, ismini unuttum. Öyle bir çağdayız ki artık kendimizi sadece yaptığımız şeylerle tanımlayabilir bir hale geldik diyordu. Aslında biraz da öyle. Neyle meşgulsek o da bizi tanımlıyor. Dolayısıyla meşgul olduğumuz şeyleri, iştigal ettiğimiz meseleleri bizi tanımlamaları adına da yapıyoruz. Dolayısıyla ya meşgul olmak istiyoruz ya da bir şeylerin bizi meşgul etmesini istiyoruz. Ve bu bir anlam arayışı ama bir yandan da o anlam arayışının sıradanlaşması çünkü çoğunlukla bu meşgul olmak yerine meşgul edinmeyi tercih ettiğimiz bir zaman dilimindeyiz ve bu da zamana yönelik bir evham, ansiyete yaratıyor. Acaba doğru şeylerle meşgul oldum mu? Acaba bu zamanımı iyi değerlendirdim mi? Vesairem. Ve önemli olan konulardan biri bu meşguliyet dediğimiz şey çoğunlukla bizi asıl sorumluluklarımızdan uzak tutacak faaliyetler oluyor. Hani Türkçe'ye çok çevrilmedi ama bu procrastination dediğimiz mesele var ya bu ertelemecilik. Hani çoğunlukla bende şöyle oluyor. Bazen sekmeleri, web tarayıcımdaki sekmeleri kapatıyorum, kapatıyorum, kapatıyorum, kapatıyorum, kapatıyorum. En sonunda bir bakıyorum ki o sabah

Masaya oturduğumda uğraştığım iş karşıma çıkıyor. 10 saat sonra o ilk sekmede korkunç bir şekilde asıl sorumluluğumla yüzleşiyorum. Neden? Çünkü o sorumluluğumun derdine düşmemek için kendime bin tane başka meşguliyet yaratmışım. Ama şunu da biliyorum ki o dalga geçme adına, erteleme adına yüzleşmekten korkma sebebiyle ertelediğim ve araya sıkıştırdığım her şey bir başka zaman, bir başka vesileyle yine işime yarayacak.

Sonsuz ihtimallerin izinde yaşadığımız hayatı bir şeylerle doldurma arayışı hem makul hem de meşrum. Meselenin özü o bir şeyler konusundaki tercihlerimiz işte. Tek engel ise sabırsızlığımız. Haddini aşmaktan çekinmeyen yaşam rehberiniz bu konudaki ipuçlarını dillendirmeye elbette önümüzdeki bölümlerde devam edecek. Haftaya. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)