
4.098 kelime · ~20 dk okuma
Gençlik yaş ile mi tanımlanır, zihniyetle mi bilmiyorum. Yüzyıla doğru ilerleyen ortalama ömürde gençlikte yaşa takılmakla erken yaşlanmak arasında algısal gelgitler yaşıyoruz. Haddini aşan Yaşam Reperinin bu bölümünde hiç bitmeyecekmiş gibi görünen dertler ve tasalarla dolu gençlik denen o eşsiz zaman diliminin Türkiye yansımalarına dinleyicilerimizin katkıları eşliğinde bakacağız. Giriş kısmında dinleyicilerimizin katkıları eşliğinde dedim, bunun bir gerekçesi vardı. Geçtiğimiz bölümün sonunda bir çağrıda bulunmuştum. Bana görüş ve düşüncelerinizi bildirin sıradaki konumuzla ilgili diye sağ olsun epey bir katkıda bulunmuşsunuz. Biraz kulak verelim isterseniz. Türkiye'de genç olmak bence ne kadar zorlayıcı da olsa insanı güçlü kılıyor. Yapması gereken, vermesi gereken savaşın farkına vardır insanın.
2024 yılında 20'li yaşlarında bir genç olmak, küçük bir akvaryumda çırpınan ve bir gün okyanuslarda yüzeceğini hayalden bir balık olmak gibi. Kire kafadan kiracı olduğun için çok geriden geliyorsun. Kazandığın paranın artık %50'si kiraya gidiyor, %30'u faturalara gidiyor. Yani sadece yaşamaya çalışıyorsun.
Kariyer rotamı akademisyen ve bilim insanı olma yoluna bir hayalle başlamıştım. Ama yani öylesine olmak istiyordum ki Nazım'ın gizelerindeki gibi. Bu sonuca bakıyorsun, yılların geçmiş, günlerin geçmiş. Kaybolup giden bir gençlik diyemeyeceğim ama kaybolup giden bir gençlik yılları diyebileceğim ben buna.
Ne kadar her şey zor olmasına rağmen bilim insanı olmak istiyorum. Çünkü yaşadım diyebilmemiz lazım bence. Ve bunun önüne hiçbir şeyin, hiçbir ülkenin, hiçbir başka şeyin engel almamızı sağlamamız lazım. Katkılarınız için tekrar teşekkürler. Birçok paylaşım gelmiş. Genellikle erkeklerden gelmiş. Onun sebebini çözemedim. Dinleyici kitlemiz mi? Erkekler ağırlık mı? Yoksa paylaşımda erkekler biraz daha mı cesur? Bilemiyorum. Bir yandan da tahmin edeceğiniz üzere Türkiye'de genç olmak diye bir konu başlığı koyunca bir dokun bin ah işit benzeri bin bir sitemde dinledim. Dolayısıyla böyle kendimi terapist gibi hissettim.
böyle bir dert babası Marco Paşa gibi bir hissiyata kapıldım. Sanki bütün bu dertlerin çözümü bendeymiş ve bu programa sıkışan zaman diliminde bütün hepsine karşılık ve şifa bulabilecekmişim gibi bir sorumluluk hissettim. Elbette öyle bir iddiam yok. Yine tahmin edebileceğiniz sebeplerden ötürü paylaşımların hepsine yer veremedik. paylaşılan ve yer verdiğimiz kısımların da tamamını kullanamadık. Çünkü 12 dakikaya varan ses kayıtları vardı. Baya dertli dinleyicilerimiz, baya paylaşmaya meyel takipçilerimiz varmış ama hepinize çok teşekkür ediyorum. Benim de, PodB ekibinin de çok hoşuna gitti. Bundan sonraki bölümlerde elimizden geldiğince bu özelliği kullanacağız. Dolayısıyla programın ilerleyen dakikalarında da serpiştireceğiz. Sizin gibi kıymetli dinleyicilerimizin
bizlerle paylaştığı görüşlerin bir kısmını. Her bölümde yaptığımız gibi programda işleyeceğimiz konunun başlığını, kavramlarını, birazcık böyle yapı sökümü desek, ne desek bilmiyorum. Bir netleştirelim istiyorum. Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda, kaba şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlerine karşı saygısızlar, anne babalarına karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar. Benim sözüm değil bu bir alıntı. Anneniz ya da babanızın alıntısı olma ihtimali yüksek ama kesinlikle bu döneme has bir şey değil.
Ünlü antik Yunan düşünürü Aristoteles'in M.Ö. 335'e dayanan, kendisine atfen aktarılan alıntılarından biriydi bu. Değişen bir şey var mı bilmiyorum. Aradan geçen binlerce yılın devamında değişmiyor bir şeyler. Ne değişmiyor? Yaşı ilerlemiş olanların, yaşı genç olanlara karşı sitemi, yaşı genç olanların ilerlemiş olanlara karşı tahammülsüzlüğü değişmiyor. Dün de böyleydi, M.Ö. de böyle.
M.S. 15.000 yılında da muhtemelen böyle olacak. İnsan var olduğu sürece. Benim bakış açım başka olacak bu programda. Ben hani kontrolden çıkmış gençlerin kaba şekilde yemek yiyip yetişkinlerine yaptıkları saygısızlıklarından bahsetmeyeceğim. Ben biraz Orson Welles kafasındayım. I Know What It Is To Be Young şarkısında da geçtiği gibi o meşhur sözleri bir hatırlayalım. Ne diyordu Orson Welles? Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum ama sen yaşlı olmanın ne olduğunu bilmiyorsun.
Bir gün sen de aynı şeyleri söyleyeceksin diyor ya, I know what it is to be young but you don't know what it is to be old. Ve şöyle bir sevdiğim Fransız sanıyorum atasözüydü, diyor ki gençler bilebilseydi, yaşlılar yapabilseydi dünya bambaşka bir yer olurdu diyor. sahiden de böyle sanıyorum. Gençler bilemiyor, yaşlılar biliyor ama yapamıyor. Yaşlılığın sahip olduğu şey ne? Tecrübe. Gençliğin sahip olduğu şey ne? Acemilikten kaynaklı cesaret, cüret ve kabiliyetler. Bunların kesişimi mümkün mü? Birazcık da ona bakacağız. İsterseniz Türkiye'de genç olma meselesinin ayrıntılarına bakmadan önce ilk dinleyici yorumumuza bakalım. Muhammed Sadık Ekmen'e kulak verelim.
Türkiye'de genç olmak esasında hakikaten çok ciddi bir mücadele demek. Başından sonuna kadar ve sadece güncel bir mücadeleden bahsetmiyorum bu. Artan bir mücadeleden bahsediyorum ve hakikaten Türkiye'de genç olmak bir yandan da çoğu şey noktasında bir sıfır iki sıfır geride başlamaktır. Dolayısıyla kolay bir şey değildir diyebilirim özellikle.
Türkiye'de genç olmak dedik başlığımıza. Peki bunu parçalara ayıralım. Birinci parçamız Türkiye, ikinci parçamız genç, üçüncü parçamız olmak. Şimdi ilk konuyu dinlemeden önce bir başka dinleyicimize kulak verelim. Murat Koç'u dinleyelim. Abi Türkiye'de genç olmak.
dünyaya göre hayatı bir sıfır geriden başlıyorsun. Yani özellikle kırsal ve taşlarda, İstanbul'un kırsalında inanılmaz zor. Özellikle okumayan gençler, yani çalışma hayatına mücbih sebeplerden dolayı erken atılan gençler için daha kötü. Evet, ilk sorumuz Türkiye'de genç olma meselesinde hangi Türkiye? Yani Türkiye'nin neresi? Mesela hangi şehri? İstanbul'dan mı bahsediyoruz genç olma bahsinde? Ne bileyim Samsun'dan mı? Malatya'dan mı? Tokat'tan mı? Kars'tan mı? Van'dan mı? Türkiye'nin hangi şehrinin hangi semtinden bahsediyoruz? Hani belki bir Orta Anadolu şehrinde çok anlam ifade etmese bile
Örneğin benim doğup büyüdüğüm İstanbul'da semt dediğimiz şey neredeyse apayrı şehirleri, apayrı yaşamları temsil eder durumda. Yani İstanbul'da Levent'te örneğin doğup büyüyen bir genç olmak ile Esenler'de doğup büyüyen genç olmak arasında sadece o küçük coğrafi farktan ötürü dahi epey bir fark var. Dolayısıyla buradaki sormamız gereken sorulardan biri, hangi Türkiye, Türkiye'de genç olma gibi iddialı bir başlığın altını eşelerken, öncelikle kafamızda bütün bu ihtimallerin ortak paydasını konuşacağımızı aklımızda tutalım. Yani sadece Beyaz Yakalı değil, sadece büyükşehir de değil. Sadece büyükşehirin küçük semtinde ya da büyük semtinde, sadece varlıklı ailede ya da orta sınıfta, alt sınıfta bütün bunların ortalamasını, vasıtını almaya çalışacağız. Türkiye dediğimizde kastımız bu. Peki genç dediğimizde ne anlıyoruz? Onun için de Turgut Geçer'e kulak verelim.
baktığımız zaman genç olmak, bugün yeni bir şeyler öğrendiğin sürece gençsin deniliyor. Bunu kim demiştir? Japonlar demiştir herhalde. Sonuçta yüzünün üstüne kadar yaşamak artık çok normal onlarda ama bizim toplumumuza baktığımız zaman genç, 20 ile 50 yaş arasına genç diyebiliriz bence. Çünkü bu 50 gitgide artıyor bizde de ömürler uzadığı sürece. 20-50 ama bence bugün 2024 Türkiye'si için genç bir yaş. Bunun yarısına baktığımız zaman 35 yani şairin zamanında dediği yaş 35 geldik yolun yarısı aslında bugün gençliğin yarısı olmuş. Evet genç dediğimiz şeyin genel kategorik olarak tanımı biraz değişiyor tabii ülkeden ülkeye ya da araştırmadan araştırmaya bazen de ilgi alanına göre değişim gösteriyor. Örneğin en genel tanımıyla işte 15-19 yaş arası genç kabul ediliyor, onun altı çocuk kabul ediliyor. Gençliği 20-24'e kadar çıkaranlar var ama hani sahiden böyle bir şey mi gençlik? Yani bugün 15 ile hadi zorlayalım 25 yaş arası bir şey midir gençlik? 80-85 yıla dayanmış ortalama ömürde, örneğin çocuklarımızı düşünelim, bizden sonraki kuşağın teknik olarak, istatistiki eğrilere bakıldığında 100 yıllık bir ömrü olacak. O 100 yıllık ömür içerisinde gençlik 25 yaşta biter mi?
veya yaşta tanımlanan bir şey midir? Orası birazcık düşündürücü çünkü gençlik elbette yaşta kolayca tanımlanabilecek bir kavram fakat zihniyet de işin içerisinde büyük bir belirleyici. Yani gençken yaşlı bir zihniyette olmak, yaşlı bir bedende genç bir zihne sahip olmak da mümkün. Dolayısıyla bu zihinle bedenin bir çatışması da söz konusu genç tanımı içerisinde.
Türkiye'yi ve genci diyelim ki hallettik ki öyle bir iddiamız yok. Haddini aşan yaşam rehberi sadece kafanıza soru işaretleri serpiştirmek için faaliyet gösteriyor malumunuz. Türkiye'yi ve genci hallettik. Peki bu olmak meselesine bakalım. Olmak meselesinde benim anladığıma değinmeden önce dinleyicilerimizden Ali Doğan'a kulak verelim. Yorgun geçen bir haftanın sonrasında diyorsun ya işte bir sabah gideyim bir kahve içeyim. Alkol kullanıyorsan işte bir bara gideyim bir arkadaşlarımla takılayım veya dışarıda yemek mi yiyeyim diyorsun.
Her şey çok pahalı. Yani istediğin gibi dinlenemiyorsun, keyif çatamıyorsun. Hayat tadını çıkartamıyorsun bir noktada. Ben İzmir'de olmama rağmen hani mesela 4 seneden beri herhalde denize maksimum 3 kere gitmişimdir. E diyorsun ki okey çalıştık, çabaladık, dinlenemedik. E ne yapalım? Ağlayacağız mı? Hayır. E tak çare tekrardan çalışmak. E bu sonucuna bakıyorsun yılların geçmiş, günlerin geçmiş. Kaybolup giden bir gençlik diyemeyeceğim ama kaybolup giden bir gençlik yılları diyebileceğim ben buna.
Olmak meselesinde demin de dediğim gibi hani sadece bu yaş dilimini yaşamaktan mı bahsediyoruz yoksa gereklerinden nasiplenmek mi onu da bir netleştirmekte fayda olabilir aklımızda ama bunun bir kesin doğrusu da yok onu da bir anlatalım ama Mesela gençliğe atfedebileceğimiz bazı genellemeler var. Mesela gençlik nedir? En başta acemilik ve keşif. Yani hayata karşı acemisiniz, her şeye karşı biraz yabancısınız. Karşınıza çıkan pek çok şey yeni. İlk tecrübeniz, yani ilişkilerde, işlerde, yeteneklerde, becerilerde, bebeklikten itibaren, insanın bilinci oturmaya başladığı andan itibaren hayat dediğimiz şey bir keşif dönemi ve o keşif
daha çok işte gençlik yıllarıyla noktalanıyor. Ne acı ki! Hiç öyle olmasına gerek yok iken. Dolayısıyla gençlik, hayata karşı acemi olduğumuz, uzmanlaşmaya çalıştığımız ve bu uğurda birçok yeni şeyi keşfettiğimiz enteresan, kendine has bir dönem. O yüzden de çok bereketli bir zaman dilimi gençlik. Kısa olmasına rağmen içine çok şey sığdırdığımız bir dönem. Yani yine biz istatistiksel olarak bakalım, 15-25 veya 15-30 yaş arasına, hadi genç diyelim, 15-30 yaş arasındaki o geçen 15 yıl içerisindeki yaşadıklarınız, tecrübeleriniz, öğrendiklerinizi
30 ile 45 yaş arasında yaşayamıyorsunuz büyük oranda. Bu nedendir? Hani tarihin gereği midir? Dünyanın kuralı mıdır? Elbette değil ama genellikle o yaşlardan sonra hayat dediğimiz şey, o bildiğimiz rutinin koşturmacası içerisinde geçen bir sürece dönüşüyor. Tabii bir de gençliğin itirazla, reddiyeyle ilgili olan bir kısmı var. Ona değinmeden önce gelin dinleyicilerimizden Osman Arslan'a kulak verelim.
Birçok mecrada tam tersi bakış açısına sürekli yer verilmekte. Farklı bir bakış açısı, zenginlik yaratması açısından böyle bir yaklaşımda bulunacağım. Genç bir erkek olarak değerinin sıfır olması diyebilirim. Her bakımdan sıfırsın. Sürekli sana düşman bir ortam var. Devletin gözünde hiçbir değerin yok. Sürekli görmezden geliniyorsun. Sorunların hiçbir şekilde önensenmiyor.
Gençliğe has önemli ayrıntılardan biri de bu bütün insanlık mirasının reddi. Çünkü hani genç dediğimiz bir anlamda artık birey olarak da, zihin olarak da, hayaller olarak da insanın kendisini var etme mücadelesinin Başlangıcı, minadı yani ergenlikle özdeşleştirdiğimiz işte ben buyum, benim kıyafetim bu, benim saç şeklim bu, sakalım böyle, küpen böyle, dinlediğim müziğin tarzı bu gibi kendini dünyaya var etme, kabul ettirme yarışı ile geçiyor. Dolayısıyla bu da neyi gerektiriyor? insanlık mirasının reddini gerektiriyor. Yani sizden önceki her şeyi reddetmek zorundasınız. Çünkü sizden önceki her şey ve herkes alabildiğini aptal, dünyadan habersiz, gerçekleri görmeyen insanlardan oluşuyordu. Ama siz şimdi o çıkardığınız yeni müzik akımıyla, yeni saç modeliyle, yeni giyim tarzıyla, yeni konuşma şekillerinizle, yeni tavırlarınızla, hallerinizle, terimlerinizle
Bütün bu ekosisteminizde yepyeni bir kuşağı inşa edeceksiniz. Dolayısıyla gençlik birazcık insanlığın o kolektif mirasının reddini de içeriyor. Bu varoluşun itirazlara bağlı olduğu bir çağı anlamalıyız gençlik dediğimizde. Çünkü hani demin dediğim gibi bu bir varolma arayışı. Modasıyla, söylemiyle, akımlarıyla ötekine karşı bir alternatif sunma ve mensup olabileceğimiz bir alternatif yaratma arayışı.
Mesela bu yaşadığımız çağa yönelik birçok farklı insan tanımları var. Bir sürü bir önceki kuşak için hiçbir şey ifade etmeyen terimlere sahibiz insanlarla ilgili, hallerle, tavırlarla ilgili. Bütün bunlar bu kuşağın jargonu, bu kuşağın akımlarından oluşan bir kavram. Tabii ki bir görünmezliği de içeriyor. Hani dinleyicilerimizden Osman Bey'in de bahsettiği gibi görünmez hale geldiğinizi hissediyorsunuz ve görünebilir olmaya çalışıyorsunuz.
Tabii ki bütün bu düzen içerisinde ne oluyor? Kayalara çarpmaya başlıyorsunuz çünkü tarih sizin doğumunuzla başlamıyor. İnsanlık sizin gençliğinizle birlikte yeni bir, yepyeni kolektif anlamda dünya ölçeğinde bir şekil almak istemiyor ve başlıyorsunuz kayalara çarpmaya, duvarlara, cam tavanlara takılmaya başlıyorsunuz ve o da ayrı bir umutsuzluk yaratıyor. Gelin anlatacaklarımızdan önce dinleyicilerimizden Sinan Kuroğlu'ya kulak verin.
Türkiye'de olmak, genç olmak ne demek? Olamamakla eşdeğer diyebilirim. Evet, pesimist bir bakış açısı ancak. Realite bunu gösteriyor. Çoğu kişi gençliğini yaşayamıyor %90-95'e. Kendime maalesef iyi yatırımlar yapmadım. Bunun ceremesini de şu yaşlarda çekiyorum. Beni minor olarak unutlandıran şeyler olsa da Türkiye'den, genel olarak
çok umutlanmıyorum. Hatta şöyle hissediyorum diyebilirim yani sanki batan bir gemideyiz. O gemideki farelerden biriyim ve yavaş yavaş batışa şahit oluyorum. Ancak bazı tırnak içinde yurt dışına giden arkadaşlarım, arkadaşlarımın arkadaşları o gemiden kurtuluyorlar. Ancak ben halen o gemideyim ve yavaş yavaş batışı izliyorum. Demin de bahsettiğim sebeplerden ötürü tarihin her döneminde, her kuşalında gençlik umutsuzluğun zirvesi. Yani umut dolu bir gençlik zaten kendi varoluşuna aykırı bir şey. Gençlik umutsuz olmak zorunda. Bütün sahip olduğu umutlara rağmen yaşadıkları, karşılaştıkları, karşısında mücadele etmek durumunda olduğu dünyanın devasağlığı karşısında kaçınılmaz bir umutsuzluğun içerisine düşüyor.
bütün bu yaşanmamışlıklarına, tecrübelerle sertleşmemiş haline, sahip olduğu bütün o kıymetli potansiyele rağmen gençlik dediğimiz şey, o karşılaştığı binlerce yıllık insanlık tarihinin artık enstitüleşmiş, kurumlaşmış, kurumsallaşmış, kökleşmiş yapısına, kültürüne, değer yargılarına karşı bir umutsuz olma haline yazık ki. Peki, hani belki gençliği zıttıyla anlayabiliriz. Gençliğin zıttı yaşlılık mı? Pek de öyle değil değil mi? Hani çünkü gençlik kutbun bir ucu değil. Dolayısıyla yani çizelgenin bir ucu değil, artıyla eksi gibi bir kutuptan bahsetmiyoruz. Dolayısıyla gençlikle yaşlılık arasında bazı ara kademeler de var. Hele ki bugün işte mesela yaşlı ile yaş almış arasında böyle yeni terimlerimiz var değil mi? Özellikle İngilizce'de senior kavramı yani iş yargonundaki karşılığıyla birebir çevirecek olursa kıdemli olma var. hayata karşı kıdemli, tecrübeli olma. O zaman gençlik acemilik midir? Şüphesiz öyledir ama sanıyorum gençliğin kendini tanımlamak için tercih edeceği unvanlardan biri bu olmasa gerek. Ama nedir mesela? Yaşlılık nedir dersek, yaşlılık esasında şüphesiz gözünüzün kenarında çıkmaya başlayan kaz ayakları, saçlarınızda, kaşlarınızda beliren beyaz tüyler, kıllar, böyle bir sürü emareleri vardır ama yaşlılık aslında genellikle bir zihinsel durumdur. Ve bu zihinsel durumdan kastım şu, mesela etrafınızdaki kıyafetlerin, saçların, şarkıların size tuhaf geldiği an benimki. Yaşlanmaya başladığınız andır işte. Ne zamanki böyle internette gördüğünüz mimler, akımlar, trendler size tuhaf gelmeye başlar, işte o zaman yaşlanmışsınız demektir.
Öte yandan mesela çocukluktan itibaren gençlikte yitimine başlanan ve ileri yaşlarda tamamen yok olan bir belirleyici de sorduğumuz sorulardır. Özellikle neden sorusu, neden yetişkinlerin sorduğu bir soru kalıbı değildir. Dikkat edin neden sorusunu her zaman çocuklar veya işte yeni konuşmayı öğrenmiş bebekler kullanırlar. Ve her şeyi merak ederler. Her şeye neden sorusunu sorarlar. Çünkü karşılarında anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştıkları koskoca bir dünya vardır. Dolayısıyla neden sorusu önemlidir, meşrudur. Ama ileri yaşlardaki neden sorusu genellikle hakaret olarak algılanır. İşte biz bunu böyle yapılmasını uygun gördük. Neden?
Hadi bakalım neden? Çok haklı, çok meşru bir soru, çok insanca bir soru ama sorulduğu anda çok dikkatli olarak yönlendirilmediyse bir saldırganlık, hatta bir hakaret anlamına dahi gelebilir. Dolayısıyla neden sorusunun yittiği bir çağdır yaşlanma dediğimiz şey ve bütün bunların ışığında çok da uzatmak istemiyorum ama aklımızda kalması gereken ayrıntısıyla yaşlanmak bedenseldir şüphesiz ama daha çok zihinsel, algısal bir hal ve tavırdır. Üstelik zihinsel olarak o hale girdiğimizde bedenimiz eşlik etmekte gecikmez. Bir anda o da yaşlanıvermeye başlar. Dolayısıyla bu Andrei Tarkovski'nin o meşhur sözünde olduğu gibi bazıları 25 yaşında ölür fakat 75 yaşında gömülür. Siz aman onlardan olmayın. Temel kavramlarımız ve yaklaşımlarımız böyleydi. Şimdi isterseniz bu gençlerin genel yaşam içerisindeki durumuna bakalım Türkiye'yi de eksende tutarak.
Sosyal hayatın içinde spor yapmak, konserlere gitmek, tiyatro ve sinema ile ilgilenmek, farklı ülkelere seyahat etmek oldukça lüks. Oysa gençliğin verdiği heyecanı bu anlarla paylaşabilmek gerekmez mi? Sosyal ve maddi kaygıların yanında bir de güvenlik kaygıları doğuyor. Gece eve dönerken başıma bir şey gelecek mi? Güvende miyim? Geleceği yatırım kaygısında oldukça fazla yaşandığı bir gençlik kuşağı yaşıyor.
Bugün kazandığımız gelirlerde yarına, geleceğimize yatırım yapabilecek miyiz diye düşünmeden edemiyoruz. İşte tüm bu kaygıları taşımak, Türkiye'de genç olmak demek. Dinleyicilerimizden Gözde Atıç'ı dinledik. Habitat Derneği'nin her yıl yenilediği bir araştırması var. Ben de ilgiyle takip ediyorum. Habitat Derneği diye arama yaptığınızda siz de internetten ulaşabilirsiniz. Gençliğin İyi Olma Hali adlı bir araştırma bu ve adından başlığından da anlaşıldığı üzere her yıl gençlerin birazcık hallerini, durumlarını, ahvallerini ölçüyorlar ve her yıl aşağı yukarı aynı sorularla devam ettiğinden
yıllar bazındaki seyrini de görebiliyorsunuz. Bu iyi olma halinin en son araştırması, geçtiğimiz yıla denk gelen en son araştırmasında yaşamından mutlu olduğunu söyleyen gençlerin oranı Türkiye'de %46. Bir önceki seneye kıyasla epey bir düşüşten söz ediyoruz ve gelecekten umudunu kesenlerin oranı ise %56. Düşünebiliyor musunuz? Ben düşünmekte zorlanıyorum. Yani gelecekten umudu kesmek çok ağır bir yük. Çünkü gençlikte mesela 20'li yaşlarındaki bir insanın gelecekten kastettiği ile benim gelecekten kastettiğim arasında arada olabilecek bütün aksilikleri bir kenara koyarsak en aşağı bir 30 yıl var. Yani 20'li yaşlarındaki bir kişinin gelecek dediğinde önünde bir 50-60 senesi var. Ben bal gibi biliyorum ki benim önümde 50-60 60 senesi var. sene yok ama gelecekten umudumu kesmiş değilim. Hiçbir zaman da öyle bir ruh haline girdiğimi hatırlamıyorum. Çok isyanlarım oldu şüphesiz. Yaşama dair mutsuzluk hissettiğim çok günler oldu ama umudu kesmek çok ağır bir yük olsa gerek. O da bu kuşağa has oldu. Bunun çok haklı gerekçeleri de var. Birazdan onların ayrıntılarına gireceğim. Ama Türkiye'de genç olmak demek en başta azınlık olmak demek.
Örneğin ben ilkokuldayken Türkiye genç nüfusuyla böbürlenirdi ve bize derslerde de özellikle yanlış hatırlamıyorsam hayat bilgisi derslerinde Türkiye'nin genç bir nüfus olduğu, gençliğe yönelik potansiyelinin çok olduğu anlatılırdı. Oysa bugün baktığımızda Türkiye İstatistik Kurumu'nun Resmi verilerine de göz attığımızda Türkiye'de artan kesim gençler değil, yaşlılar. Türkiye'de yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı 2023 yılında %10.2'ye çıktı. %10.2 şöyle anlatılabilir, Cumhuriyet tarihinde ilk defa ulaştığımız bir seviye, ilk defa ikihaneli sayıya ulaşmış durumda.
yaşlıların toplam nüfus içerisindeki oranı ve yine haberlerden sanıyorum takip etmişsinizdir 2024 itibariyle Türkiye'nin ortanca yaşı yani Türkiye'de yaşayanların ortalama yaşı diye kabaca bir tercüme yapalım 34 oldu. Bu epey ilerlemiş bir yaş. Dolayısıyla hani gündemden de takip ediyorsunuzdur. En azından bu kaydı yaptığın günler bir anlamda hani tırnak içerisinde emekli terörüyle geçiyor. Sürekli bütün gündemde emekli var. İşte emeklilikte yaşa takılan, taşa takılan, maaş alan, işte bayram ikramiyesi alan, bilmem ne promosyonu alan gibi sürekli emeklilerle ilgili sanki Türkiye'nin başka bir derdi yokmuş gibi bütün olay emeklilerin her ay ne kadar alacağı gibi şüphesiz önemli. Önemsiz olduğunun iddiasında değilim. Erken yaşta emekli olmuş birisi olarak ama Türkiye'nin başka meseleleri de var ve şunu da söyleyelim. Hani Türkiye'de genç olmak sahiden bir mesele ve araştırmalara göre %56'sı gelecekten umudu kesme noktasına gelmiş. Peki hani eminim irite edici olabilir bazılarımız için ama şunu da bir soralım. Türkiye'de genç olmak zor, kabul. Yaşlı olmak kolay mı?
O da az bir mesele değil, değil mi? Türkiye hızla yaşlanıyor. Yaşlanmanın sebebi de doğurganlık oranının düşüşü. Bakın Türkiye'de istatistiklere baktığımızda doğurganlık oranı 1970'li yıllarda 5.64'tü. Yani kadın başına doğum oranı ortalama 5.64'tü. 2022 yılına geldiğimizde bu 1.62'ye geriledi. Yani kadın başına 1.62 çocuk doğuyor.
Bir ülkenin nüfusunun kendini sürdürebilmesi için kadın başına ortalama 2.1 çocuk doğurması lazım. Yani her ailenin, daha kabaca tabirle, her ailenin en az 2 çocuk yapması lazım ki genç olması, sürdürülebilir olması mümkün hale gelsin. Türkiye'de durum böyle değil.
Ve en ilginç ayrıntı en büyük düşüş doğurganlıkta pandemide yaşanmış. Oysa ki ben tam tersini düşünmüştüm evlere kapandığımız dönemde tavşanlar gibi üreriz diye düşünmüştüm ama demek ki hani bu dünyaya bir çocuk getirmek istemiyorum duygusunun harlandığı an pandemide eve giren naylonları bile dezenfekte ettiğimiz o anlarmış. Şimdi bir de tabii Türkiye'de yaşam deyince hatırlamamız gereken genel nasıl bir ülkeyi paylaşıyoruz diye baktığımızda Türkiye'de ciddi bir yalnızlık problemi de var ileride işleyeceğimiz konulardan biri. Türkiye'de yine istatistiklere baktığımızda 5 milyon 200 bin kişi yalnız yaşıyor.
Üstelik barınma kriziyle boğuştuğumuz bu günlerde yani barınma krizi dediğimiz hani bu kira fiyatlarıyla, satılık ev fiyatlarıyla ölçtüğümüz ve artık başında bir dam olmasını bir fanteziye çeviren süreçte yine de 5 milyonu aşkın kişi yalnız yaşıyor. Bunun büyük bir bölümü de yaşlılardan oluşuyor ve kadınlardan oluşuyor. Neden? Çünkü erkekler daha kısa yaşıyor, kadınlar ileri yaşlarda kocalarını kaybediyorlar, hayatlarını yitiriyor ve yalnız yaşamak durumunda kalıyorlar. Ve barınma krizi alışkın olmadığımız yeni kültürel kodlar doğuruyor. Bakın hani Türk yaşam kodlarında, Türkiye'deki yaşam şartlarına baktığımızda çoğu şeye alışkın değiliz. Mesela paylaşımlı ev dediğimiz şeye alışkın değiliz. Evet çoğumuz kalabalık evlerde yaşıyoruz, evimizi ailemizle paylaşıyoruz.
Ama paylaşımla ev başka bir şey. Yani arkadaşlarınızla bazen bir arada olmayı tercih etmediğiniz hatta sırf kirayı paylaşmak adına arkadaşlık hukuku bile içermeyen insanlarla ev paylaşma mecburiyetimiz var artık. Üstelik ev paylaşma dediğimiz şey birçok şeyi paylaşma. Mesela banyoyu paylaşma, tuvaleti paylaşma, buzdolabını paylaşma, suyu paylaşma gibi kültürel olarak aslında pek alışkın olmadığımız yeni şeylere alışmak durumunda bırakıyor bizi. Ama bugünkü konumuz değil. Bu arada lafını etmişken Türkiye'nin %40'ı kalabalık evlerde yaşıyor. Ve gençlere yönelik araştırmalara baktığımızda Türkiye'deki gençlerin %51'inin kendine ait bir odası yok. Bu önemli ayrıntılardan biri. Yani birey olarak yaşamda var olmak isteyen bir kişinin aslında bunu gerçekleştirebileceği kendine ait en küçük haznede kendine ait bir odası da yok. Kendine ait bir odası olmayan birinin tabii ki toplumda da kendine ait izole bir yaşama
kolaylıkla düşünebiliriz. Ve tabii aynı sebepten dolayı evlilik meselesi devreye giriyor. Türkiye genç evlenen nüfuslardan biri ama orada da yaş ilerliyor. Fakat evlilikle ilgili şöyle bir parantez var. Türkiye'deki evliliklerin temel motivasyonu erkekte de ama özellikle kadında kendine ait bir hayat kurabilme. Yani benim bu evde bir odam bile yok, bari evleneyim de hiç yoktan bana ait bir tuvaletim, bana ait bir yatak odam, bana ait bir mutfağım olsun, bana ait bir banyom olsun derdiyle insanlar, gençler özellikle evlenme hayali kuruyor ama evlenme yaşı da yükseliyor. Tabi sebepleri muhtelif ama bunun içerisinde maddi, manevi birçok ayrıntı vardır tahmin edersiniz.
Erkeklerde 28.3 olmuş o evlenme yaşı, kadınlarda 25.7 ve işin ilginci evlilikler daha kısa sürüyor ve boşanmalar da sürekli artıyor ve bu dönemde evlenmek de evlilik almak da öyle kolay mesele değil. Mesela yine sayılara baktığımızda istatistikler 2023'te Türkiye'de boşanmaların %33.4'ünün evliliğin ilk 5 yılında gerçekleştiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu ilk 5 yıl evliliklerin kaderinde kritik.
%21'i ise evliliğin ilk 6 ile 10 yılı arasında gerçekleşiyor boşanmaların. Dolayısıyla hani bu ilk zaman dilimi ilginç, önemli, kritik, belirleyici. Yanlış aklımda kalmadıysa zaten hukuken boşanma davası açabilmek için 6 ayda evli kalmak gerekiyor. Aslında bir istatistik olsa 6 ay bittiğinde boşananların oranını bize verse o da ilginç bir gösterge olabilir.
Tabii genel veriler bu şekilde ama bir de bu kuşağın yani bu çağı, şu yüzyılı, şu seneleri yaşayan gençliğin kendine has, özel, benzersiz, eşsiz dramları var. Ayrıntılarına girmeden Gözde Ataç'a kulak verelim. Gençlik kavramı pandemi öncesinde konserlerle, festivallerle bütünleşen bir kavram iken, şu an ev genci gibi yeni kavramlar türemiş durumda. Pandemi sonrasında artık eskisi kadar sosyalleşme ihtiyacı da duymaz hale geldik. Evet, pandemi diye bir şey yaşadı bu kuşak. Kendinden önceki kuşakların tecrübe etmediği, daha doğrusu bu anlamda tecrübe etmediği bir şey. Yani işte yurt dışında okuduğunu zannedenler evinin arka odasında, bilgisayar başında eğitim aldı.
Bir mezuniyet töreni görmeden üniversite öğrencileri mezun olduğu, bir kep fırlatma anı yaşayamadığı, çoğunun yıllıklarda bir ortak fotoğrafı olmadığı, çoğu evinden dışarı çıkamadığı, annesiyle, babasıyla, kardeşiyle bir evin içerisinde aylarca tıkılık aldığı, akranlarından, yaşıtlarından, arkadaşlarından, sevgililerinden kopuk dönemler yaşadı dolayısıyla pandemi bu yaşadığımız dönemin genç kuşağının üstündeki en büyük yüklerden biri oldu. Bir diğeri ise biraz Türkiye'nin kanayan yaralarından ona değinmeden önce isterseniz Emir Savaşkan'a bir kulak verelim. Türkiye'de genç olmak tam doğu ile batının arasında kalmış, kendini batıya doğru yönünü çevirmiş ancak doğunun da gerçekleriyle yüz yüze kalarak ve arada kalmış bir hayat olarak düşünüyorum. Yani 25 yaşından ve sonraki hayattan da beklentim. Kendime vakit ayırabileceğim, sevdiğim şeyleri yapabileceğim. Aynı zamanda sevdiğim işin yanında da iyi bir ekonomik durumla sevdiğim hayatı yaşayabileceğim bir hayat bekliyorum. Bunu Türkiye'den mi bekliyorum yoksa başka bir ülkeden mi bekliyorum? Şu anda en büyük soru işareti de bu zaten açıkçası kafamızdaki. Evet, küresel kutuplaşmadan bahsediyoruz. Küresel kutuplaşma ve kimlik meseleleri hem dünyanın hem Türkiye'nin sorunlarından biri. Bu konuda bizimle görüşlerini paylaşan dinleyicilerimizden biri de Muhsin Kulbak. Onu dinleyelim isterseniz.
diyorum ki nereye gideceğiz abi, ne olacak, ne olacağız yani. Yani böyle tam olarak o anlamdan ümü göremiyordum. Yani benden daha büyük bir güç var bu ülkede ve bu güç çoğu şeyimi kısıtlıyor mu? Bazı dönemler kapandığında yani kendinizi muhtaç hissettiğinizde, bu ülkeye muhtaç hissettiğinizde bu ülkenin size bir şey vermediğini görüyorsunuz.
Evet işte küresel kutuplaşma ve kimlik meseleleri hem dünyanın hem de kaçınılmaz olarak Türkiye'nin meselelerinden biri. Zihinsel olarak, ilkesel olarak, yaşam olarak, kültür olarak sürekli daha da küçülen parçalara bölünüyoruz ve bu parçaların birbiriyle olan mesafesi artıyor, birbirleriyle olan geçişkenlikleri azalıyor. Ve giderek daha zorlaşıyor hayat herkes için ama tabii demin de bahsettiğim gibi gençliğin kendine has, kendine özgü meseleleri, sorunları, arayışları, beklentileri, arzularıyla düşündüğümüzde bu kutuplaşma hali, bu kimlik sorunları kendine yer ayıran gençler için ekstra bir sorun katman oluyor. Ve son bu kuşağı has dram da iç ve dış göç. Türkiye hem içeride ciddi bir göç dalgası yaşıyor, bir yandan da mikro göç diye adlandırabilir miyiz bilmiyorum ama şehirlerin artan maliyetleri sebebiyle merkezinden çeperlere doğru bir göç söz konusu, özellikle büyük şehirlerde artan kiralar sebebiyle. Bir yandan da dış göç var, düzenli düzensiz Türkiye'ye giren birçok ülkeden birçok insan kendi kültürüyle, kendi beklentileriyle, hırsıyla, arzusuyla, kendi gençliğiyle, kendi hayalleriyle geliyor ve bütün bunlar ortada plansız, kaotik, bir anlamda kaostan umulan bir düzeni yaratan kendine has bir durum oluşturuyor.
Türkiye'de genç olmaya bakıyoruz, Türkiye'ye baktık, gençliğe baktık, olma meselesinin dertlerine baktık. Peki bu oluşun ardından ne geliyor? Kendimizi hayata hazırlamak için eğitiyoruz, ardından çalışma hayatına giriyoruz ve gençliğimizi tamamlıyoruz. İşte bu evreye de bir sonraki bölümde bakacağız. Haddini aşan yaşam rehberi haddini aşabilir ama zamanını asla. Önümüzdeki bölümde Türkiye'de genç olmanın
eğitim ve çalışma hayatındaki yansımalarına bakacağız. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.