
5.800 kelime · ~29 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar bir biblioterapiye daha hoş geldiniz. Hoş geldiniz hoş bulduk. Hemen konumuza girelim mi? Girelim tabi. İsmini asla yani Rumuzu'nu ve İyime iladesini de asla okuyamadığım bir şey. Takipçi bu. Rumuzu dahi okunmuyor.
Remdrem gibi şeyler. O kadar tedbirli davranmış ki, ismini vermediği yetmiyormuş gibi. Yani normalde şeyden biliyorum çünkü, Instagram'dan da ara ara mesajlar gönderiyor biliyorum. O zaman da okunuyor. Evet, e-mail göndermiş, bundan da okuyamadım, böyle bir rumuz. E sorusu okunuyor mu? O gayet, gayet net hem de. Tamam, o bize yeter.
Kendimden hayli küçük biriyle sevgili oldum bundan üç aya kadar evvel. Son bir aydır da daha fazla kapılmamak için ayrılalım modundaydım. Alkol aldığım zamanlar içimden çıkan bayan Hyde sayesinde uzaklaştırdım kısmen de olsa kendimden ama kırıcı ve saygısızca cümlelerimi hatırlayamıyorum bile. Bir önceki ilişkinin arasında çok az bir mesafe var. Bu ayrı. Kıskançlık ve yaş farkı konuları ayrı yıprattı beni ve onu maalesef. Yani bir önceki ilişkinin arasında çok az bir mesafe var. Bu ayrı. Kıskançlık ve yaş farkı konuları ayrı yıprattı beni ve onu maalesef. Neşemi kaybettim. Haydımla ne yapacağım? Bayan Hayd. Bayan Hayd. Ah evet bu güzel bir umudu. Hayda. Şimdi Dr. Jekyll and Hyde'ı hatırlayalım. Yani sarhoşluğun pistir mi demek istiyor bu ilişkimiz?
Buna mı dikkat etmeliyiz? Evet, buna dikkat edelim. Biz, bayan Hyde'la kendisi alkolüyken, üstüne bir de biz alkolüyken hiç karşı karşıya gelmeyelim. Evet, o zaman biz bugün nasıl efendi gibi içilir, bunu anlatan kitaplar seçtik.
Hayır. Tabii ki bunun seçmeni... Alkol bütün kötülüklerin anasıdır. Bu doğru. Kitaplarda biraz böyle bir şey olacak. Evet, böyle bir alt mesaj olacak. Şimdi önce bir şeyi hatırlayalım mı? Robert Louis Stevenson'ın novellası şey Dr. Jekyll ve Hyde'ı hatırlayalım. Hatırlayalım. Bunu zaten bilmeyen yoktur. Bir kişinin sabah farklı, akşam farklı olması gibi... ...içinden bir canavar çıkmasıdır. Dr. Jekyll'ın yarattığı... ...akşamları dönüşür. Dr. Jekyll, Victorian dönemin... Evet. ...çok saygın, tam komilfo derler ya Fransızlar. O dönemin böyle adaba muhaşeretine ve beyefendilik kurallarına sıkı sıkı riyayet eden... ...muteber, saygın, her annenin hayalindeki damat, kız annesinin gibi bir kişiliktir. Fakat tabii bunun içerisinde çok büyük bastırılmışlıklar vardır. Toplumun getirdiği, süperegonun getirdiği sebeplerden dolayı. Ve bu bastırılmışlıklar da Mr. Hyde olarak geceleri ortaya çıkmaya başlar. Ve itlik, serserilik peşinde koşan Mr. Hyde'ı izleriz. Ve yavaş yavaş da Mr. Hyde, Dr. Jekyll'a galip gelmeye başlar hikaye boyunca. Şimdi, bravo teşekkür ederim çok güzel özetledin. Şimdi hepimizin içinde bir hide var zaten değil mi? Yani onu mesela Freud'a göre de Jung'a göre de aslında hepimizin içinde zaten birer hide var. Karanlık tarafımız mı hocam? Evet ve biz bunu hani baskılıyoruz zaten. İşte Freud'a bakarsan İd, içimizdeki o hayvansal dürtüler. Bravo evet. Arkeoloji tarafından bastırılıyor. Evet. Ve işte sonra da bazı durumlarda ortaya çıkabiliyor. Özellikle ne yaptığımızda dışarıdan başka bir uyarıcı mesele aldığımızda. Alkol gibi. Alkol gibi.
Şimdi ben konuyu şöyle ele aldım. Seninle böyle konuştuk ya. Hani buradaki durum bu Bayan Hayd'ın sevgilisi, sevgilisinden ayrılması falan değil. Bayan Hayd'ın demek ki sabote etmesi durumu. Yani mutluluğunu aslında sabote etmesi. Kendi mutluluğunu sabote ediyor. Kendi mutluluğunu sabote etmesi. Yani alkolü de aldıktan sonra içinden kendinin de tanımadığı kötü sözler söyleyen biri çıktı. Bir sabotajcı çıkıyor. Evet ve mutluluğunu sabote ediyor. Evet. Şimdi bu çok aslında görülebilen bir şey. Buna self-destructive dediğim şey yani öz yıkım yapabilen insanlar tabii ki var. Öz yıkım nedir hocam? Adı üstünde diyoruz. Şöyle çoğu durumda kendine zarar verme davranışı bu yani öz yıkım kendine zarar verme davranışı insanların zor duygularla bir başa çıkma yolu.
Fiziksel olarak mı zarar vermek, ruhsal olarak mı zarar vermek? İki türlü de. İki türlü de. Yani hayatının gidişatına zarar vermek olarak da bunu düşünebiliriz. Ruhsalden, kastımızdan. Mesela böyle koluna jiret atan tipler vardır. Ben askerde çok görürdüm. Onlar da öz yıkımcı mı sayılır? O da aynı şekilde tabii ki. O da öz yıkımcı. Kendine zarar verme, yani bunun kendine zarar vermenin verdiği acı bunaltıcı duygulardan geçici olarak uzaklaşmasını sağlıyor kişinin.
Eski Müslümcüler mesela Gülhane Parkı'nda kollarına jilet atan babayı dinledikten sonra... Şu an bizim tabii fiziksel bir öz yıkımdan bahsetmiyoruz. O da var. Konunun o tarafı da var. Ama bizim bahsettiğimiz tarafı şu an daha çok hayatına zarar verme. Hayatının gidişatını sabote etme. Oysa mesela bayan Hayt günlük anlamda mutlu bir ilişki de yaşayabilir. Yani bunu sabote etmese, kötü sözler söylemese, sürekli bir sorun çıkmasa belki de anın tadını çıkartacak. Yani hani gençmiş, değilmiş, belli olmaz yarın öbür gün ne olacak, belli olmaz, iyi de gidebilir her şey. Evet. Onun örnekleri de var. Ama bunu sabote ediyor sürekli. Çünkü aslında muhtemelen bu onun genellikle yapmayı tercih ettiği bir şey olabilir. Ki zaten işte bağımlılıkla beraber yani alkol, uyuşturucu kullanımı, yani bağımlılık değil, alkolik bağımlı olduğunu bilmiyoruz ama bunların kullanımı da işte zaten o şeyi el ele gider. Yani kendi hayatına zarar vermeyle el ele gider. Alkolle ilgili bir sorun var yani ortada sonuçta. Evet bunu söylediğine göre kendisi özellikle alkol aldıktan sonra. O zaman alkol denince aklımıza gelen yazarlardan birine mi geçelim? Tamam evet geçelim ama önce bir şunu da söylemek istiyorum. Şimdi mesela depresyon ya da yemek bozuklukları gibi bazı böyle ruh sağlığı sorunları kişinin hayatının kontrolden çıktığını hissetmesi neden olabiliyor. Evet. Bu durumlarda da bu tip kişiler hayatlarında tekrar bir miktar kontrol hissetmek için... ...kendilerine zarar verebilirler. Yine bu fiziksel de olabilir, yaşantısına zarar vermek de olabilir. Kontrolü ele aldığını hissetmek istiyor. Yani ben kontrol ediyorum bu ilişkinin. Çünkü nereye gittiğini bilmiyor ya o ilişkinin mesela. Nereye gittiğini bilmiyor. Hayır, kontrol bende. Bunu nasıl yapacağım? Bunu nasıl yapacağım? İşte bunu bir şekilde o ilişkiye zarar vererek... Bu ilişkiye zarar vermek demek aslında sonunda kendine zarar vermek demek. Kendi mutluluğuna zarar veriyorsun. Bu arada yapılan araştırmalara göre kendine zarar verme davranışı bileceğin bireylerin çoğunda ikinci bir ruh sağlığı sorunu zaten bulunmakta. Yani bu ruh sağlığı yahut bir travmaya bağlı olabiliyor. Bir travmaya bağlı ruh sağlığı sorunum var benim zaten. Bu yüzden öz yıkımcı bir karaktere dönüşüyorum. Evet.
Şimdi burada demek ki esas dönüp bakmak lazım ki, buradaki o travma neydi? Yaşadığı sorun ne? Ya bunda ne yapacak? Ailesinde öz yıkım var mı hikayede? Evet, bu da çok önemli. Ailede muhakkak aynı davranışları sergileyen biri oluyor. Çocuk görerek öğreniyor böyle şeyleri. Tabii, biri oluyor.
Yani ne yapacak? Gerçekten yine psikoterapi, psikoanaliz, bilmiyorum yani psikologla görüşmek bence çok iyi bir fikir olabilir. Her zaman uzmanlara tavsiye ediyoruz. Çünkü bunun arkasında ne var? Yani neden sen öz yıkım davranışını tercih ediyorsun? Muhakkak ki başka bir sebebi, altta yatan başka bir sebep var.
Var. Konuşması çok uzun sürer tabi şimdi. Bunu uzmanlara bırakalım. Uzmanlardan da tabi seans ücretlerinde insaflı davranıyorlar. Rica edelim. Evet. Biz burada zart zurt uzmanlara danışın diyoruz ama gazoz kapayla verilmiyor bu paralar uzman efendiler. Evet, doğru. Şimdi o zaman... Öz yıkım denince akla gelen ilk yazar. Aynı zamanda da galiba benim en sevdiğim yazar. Yani şimdi bu kitabı okurken... Öyle mi? En sevdiğim yazarın Ernst Hemingway olduğuna karar verdim. Karar verdin mi? Evet. Olay bitmiştir. Kişilik olarak da tabii yani o da çok öz yıkım yaşamış bir adam. Zaten sonunda da tüfeği ağzına sokup beynini patlattı. Bu tüfeği ağzına sokup patlatma olayı ailesinde var zaten. Ailesinde var, evet. İşte yine bu da aynı şey bahsettiğimiz şey zaten yani kendine zarar verme yani öz yıkım hayatına zarar verme... ...yine çocuğun aileden öğrendiği bir şey genellikle insanın yani çocuk demeyelim artık. Ama örneğin Semingway en başından beri zaten bir şekilde kendi hayatının gidişatını... ...zora sokmaya çalışan bir yazar değil mi? Ölümle yüzleşmeyi seven bir yazar. Bravo çok güzel.
Sürekli ölümle flört eden bir yazar. Yaşamın değerini ölümle flört ettiği zaman anladığını söyleyen... ...o adrenalinden beslenen, o duygudan beslenen... ...ve bunu da bu klasik bilinir ya maço tavırlarından... ...Örnstein-McVeigh'in. Yani Binici Dünya Savaşı'na gidip ambulans şoförü olması da aynı şey. Savaş muhabiri olması da aynı şey. Boğa güreşlerine gidip bakalım boğa mı ölecek, matador mu ölecek diye heyecanla seyretmesi de aynı şey. Hayatı, boks yapması da aynı şey. Hep böyle hayatta ölümün sınırlarında dolaşmış birisi. Seçtiğimiz kitap da nedir? 1926 tarihli? Güneş de doğar. The sun also... Sun also rises. Sun also rises. Güneş de doğardaki kişiler, savaş sonrası değer yargıları yiten, değişen yaşamları üç aşağı beş yukarı birbirine benzeyen yiğitik insanlar. Bu sabah yaptığın yorumu bir daha yapsana. Hani dedin ya ben bunu gençken okumuştum romanı.
Bir konuyu ben özetleyeyim. İki Dünya Savaşı arasında geçiyor hikayemiz. Ben kendime göre özetleyeyim. İki Dünya Savaşı arasında, yani Birinci Dünya Savaşı'nda katılmış ve orada yaralanmış, gazi olmuş ama sağ dönmeye başarmış bir nesil var. Gertrude Stein'in deyimiyle Lost Generation, kayıp nesil olarak adlandırılan yazar, çizer, Entel, Dantel tayfa bunlar.
Şimdi bunlar ölümle çok yüzleşmiş oldukları için hayatla olan ilişkileri de değişmiş... ...böyle bir amaçsız, serseri, günü gününe yaşayan hedonist bir hayata savrulmuşlar. Genellikle bunlar da yazarlar. Bunlar beş arkadaşlar. İsimlerini bulursam söylerim, bulamazsam da çok önemli değil zaten. Jake, Brett, Mike, şey Charlotte diyorsun, yok Charlotte değil, bir Fransız ismi şeyin, Jake'in... Amerikan isimler yani hepsi sonuçta. Ve bizim Jack Robert, Bill Brett ve Mike. Los Angeles Lakers ilk beşi gibi bir ekip bunlar. Ve bunlardan bir tanesi anlatıcısı aynı zamanda romanın. Jack Barnes'ın ağzından anlatılıyor. Jack Barnes'ın dramı da şu, savaşta yaralanmış fakat cinsel ilişkide bulunamayacak hale gelmiş. Yani şöyle testisleri sağlam. Dolayısıyla arzusu var. Ancak maalesef aksiyonla geçemiyor. Evet. Erekte olamıyor. Ya da işte kesilmiş... Şimdi hatırlamıyorum. Öyle bir şey. Sevdiği kadınla beraber olma imkanı yok. O da Lady Bratashley, sevdiği kadın. Evet. Sevdiği kadının başkalarıyla olan ilişkilerini tanıklık edip... ...onunla dertleşmek durumunda kalan. Kadın da buna aşık olduğu için mutlu olamıyor bir türlü başka erkeklerle. Yani gerçekten aslında güzel bir imkansız aşk hikayesi.
Arka planda bir taraftan da ön tarafta bu beş kafada Fransa ve İspanya'da takılıyorlar devamlı ve oradaki hedonist yaşantıları anlatılıyor. Bununla ilgili güzel yorumlar var. Sonra yavaş yavaş şey yaparım ama 1920'lerin bohem hayatı gibi modası çok kolay geçebilecek bir türde sapasağlam ayakta duran hala tazeliğini ve yoğunluğunu koruyabilen bir roman yazmış Ernst Seming ve 1957'de Harry King tarafından aynı anda film oyalanmış. Okuduğum zaman yaşadığım şey de ben anlamadım sorunun ne olduğunu. Yani bu insancıkların... Çünkü o zaman biz tabii yani bu kadar tarih bilgisine de sahip olmadığımız için değil mi? Yani o Birinci Dünya Savaşı onların yani Büyük Savaş. Weimar Cumhuriyeti Almanya'da yaşanırken. Büyük Savaş dedikleri şey yani Birinci Dünya Savaşı o zaman ikincisi olacağını bilmedikleri için Büyük Savaş diyorlar. Hatta ne var biliyor musun? Bir de Amerikalılara taktığı şey isim Demokrasi Savaşı.
Harbi kebir deniyor ya Osmanlı'da da. Evet. Bu savaşın etkilerini biz tabii insanlar üzerine bıraktığı etkiyi bilmeden bu romanı ilk okuduğumuzda okumuşuz. Ben de aynı şekilde. Yahut Hemingway'in bütün romanlarını. Ki bizim de katıldığımız bir savaş. Evet ama şeyi bilmiyoruz yani o savaştan sonra o savaşa katılanlar nasıl bir ruh haliyle döndüler? Şimdi birebir mesela Osmanlı'da yaşamış, katılmış, dönmüş adamın ruhali farklı. Bir de aslında Amerika'da hiç böyle bir şeye ihtiyaç yokken gelmesine ihtiyaç yokken yine de gelmiş, savaşmış. Mesela Hemingway öyle. Evet, Amerika'nın o savaşı niye katıldı da zaten? Evet, yani onlar demokrasi savaşı demişler gene onun adına o zaman. Onun gelip katılması ve sonra Amerika'ya dönememesi... Avrupa'da kalması. Avrupa'da kalması çünkü artık Amerika'ya döndüğünde Amerika'da o izolasyonda yaşamış olan savaşla hiç işi olmamış bir takım Amerikalılar, onun artık anlaşabileceği Amerikalılar değil. Onları irite ediyor, onu irite ediyor o Amerikalılar çünkü hiçbir şeyle alakaları yok.
Vatanına yabancılaşmışlar yani. Vatanlarına yabancılaşmışlar. Yersiz yurtsuzlaşmışlar aynı zamanda da. Günü gününe yaşamak, alkol ve geçici eğlencelerde buluyorlar ve bir yön arıyorlar kendilerini hepsi aslında. Ama o yön bulunamıyor ve bu yüzden acılar çekiliyor.
Bunu değerlendirmeden bir bakıcaksın, ne hale ya burada, enternet alternatifleri mi? Tabii, ne oluyor diyorsun, evet. Boyam takılmaları da mı okuyacağım ben 306 sayfa boyunca diyebilirsin... ...ama henüz hem gibi hiçbir zaman yazıldığı gibi okunmaz. Evet, doğru, bravo. Yanıltıcı bir yazardır. O sapasağlam ve yalın dilinin, lafı uzatmaktan kaçınan edebi süslemelerden hoşlanmayan dilinin altında... ...çok sert ve can acıtıcı zekaya hitap eden betimlemeler vardır her zaman. Bunu sorumuza bağlayacak olursak, bütün karakterlerde ama bütün bu biraz önce saydığın karakterlerde... ...ama özellikle Jake'de ve Lady Brett'de, Lady Brett Ashley'de öz yıkım şeyleri var, ne diyeyim, davranış modelleri var. İşte Jake... Lady Brita hiçbir zaman sahip olamayacağı için sık sık teselliyi alkolde arıyor, başka ilişkilerde arıyor. Böyle boş, gereksiz şeyler yaşıyor, romantik ilişkiler yaşıyor. Asla tatmin olmuyor. Hayatına bir amaç bulamıyor. Bulamadıkça da gitgide kendini o özgürlüğüme bırakıyor. Tahrip etmeye. Evet kendini tahrip etmeye bırakıyor.
Bu da tabii bir de kişilik şeyiyle beraber de işliyor bu. Yani kendi benliğini aramakla da çok alakalı bir şey. Bu karakterlerin hepsi bu romanda. Bunlar gencecik insanlar bir de. Gencecik insanlar kendi karakterlerini, kendi benliklerini arıyorlar. Ve bunu ararken bulamazlarsa şayet, önlerine çok engel çıkarsa,
İşte o zaman bir öz yıkımı, eğer başka risk faktörleri de varsa, anne babadan görmüş olmak, bağımlılık vs. vs. gibi. O zaman, işte geçmişte yaşanmış bir travma, o zaman hoş geldin nur topu gibi öz yıkım. Travmanın kralını yaşamış bunlar. Dünyanın en kanlı tarihin olaylarından birinin içine bunları sokmuşlar. Yani sistem bunları, bu gencecik insanları hayatlarının baharında kan, ölüm ve terörün içerisine sokmuş zaten ve hala bunun şokunu yaşamaktalar belki de. Dünya da bir öz yıkım içerisinde o sırada. Dünya kendi kendini yıkıyor. Bravo, çok güzel söyledin. Dünya savaşları niye çıkar zaten? Zaten dünya sürekli yıkıyor kendini. Yani işte pandemi de bence öyle bir şeydi. Yani bu durumu yıkıp yenisini kurmak lazım abi dendiği zaman artık kim varsa düğmenin başında. Onlar düğmeye basarlar ve işte büyük bir savaş çıkar, büyük bir salgın çıkar. Bir şey olur ve ondan sonra yeni bir sistem kurulur. Evet bundan sonra herkes evden çalışacak arkadaşlar falan gibi bir...
...kurala geçilip, normalde yapılamayacak düzenlemelerdir bunlar çünkü. Bu insanlar da hayatlarının yönünü bulmaları, karakterlerini, kişiliklerini bulmaları... ...ve iyi zaman geçirmeleri gereken bir dönemde... ...savaşın içerisine sokulup çıkartılmışlar. Ve belki de bundan dolayı bir şeyin hıncını çıkarmak istercesine de... ...kendilerini ve hayatlarını tahrip ederek yol alıyorlar. Kah bir boğa güreşinde, kah Fransa'daki bir barda, kah İspanya'daki bir... Fiesta'da. Zaten ilk adı Fiesta'ymış kitabın. Ondan sonra yayıncısı demiş ki, daha güzel bir isim geldi benim aklıma. Eski Ahit'ten alıntı yaparak Güneş'te doğara bulmuş. Ne güzel yayıncıdır o yayıncı. Tabi bu ismi kitaba koydu. Şimdi mesela KK'lardan bile... Ama bazı baskıların hala Fiesta diye, Fransa'da ve İspanya'da Fiesta adıyla yayınlanmış. Karakterlerden biri Mike Campbell, Lady Bride eşliğinin nişanlısı. Bu arada da tabii o şey, o dekadan hayat var yani. O onunla nişanlı, bunun nişanlı ama onun karısı var. Aynı zamanda sevgilisi var, bunun bilmem nesi var falan. Yani böyle bir sürü drift ilişkiler var o dönemin. Bir zamanlarki tabirle Dallas. Dallas, evet. Dallas'ı bağlamışlar yani. Şimdi mesela Mike da sürekli kendine zarar verici davranışlarla mücadele eden bir karakter. O da kişisel ve finansal istikrarını sürekli baltalayan... ...alkolizm ve kumar bağımlılığıyla mücadele ediyor mesela sürekli. O da kendini tekrar tekrar hakikaten yok etmeye çalışıyor. Kız verinecek tipler değil bunların hiçbiri.
Yani sebebi ne? Sebebi onda da işte Britta duyduğu, imkansız onunla. Mike'ın Britta duyduğu aşk. Bu yüzden yapıyor. Aynı zamanda dünyanın içine bulunduğu durum yüzünden yapıyor. Ama ne yapıyor? İşte kendini yıkmak için yine alkoleye başvuruyor, kumara başvuruyor. Kendinin parasını da tüketiyor. İnsanların ona duyacağı saygıyı da tüketiyor. Bir de böyle bir şey var öz yıkımda tabii. Yani etrafını kendinden aslında soğutmak. Yani bayağı komplike bir ruh hali. Bir de bir ego da var orada bence. Yani birisi beni mahvedecekse o ancak ben olabilirim. Aa evet doğru söylüyorsun. Yani savaş, orada bir meydan okuma bir şey de var. Evet. Bir isyan da var yani. Zaten hani başta da dedim ya, yani bir şey var, bir sorunu var. Onunla baş etmek için bunu yapıyor gene. Yani bu da bir baş ötme yöntemi. Bu da bir yardım çığlığı diyebilir miyiz aslında? Tabii ki, tabii ki. Kesinlikle yardım çığlığı. Zaten herkesin görebileceği şekilde yaparlar. Yani herkesin dikkatini çekecek şekilde bir öz yıkıma da giderler. Gelin beni durdurun mu diyor yani aslında. Her gün Tabii. sarhoş olur, her gün yıkılır, her gün tekrar yardım çağrısında bulunur aslında. Birisi beni durdursun. Birisi beni durdursun, evet yardım çağrısı. Çünkü yardım isteyebilmek de çok önemli bir meziyet ve şey gerektiren, ruh sağlığı gerektiren bir şey. Yani düzgün bir şekilde ve sakin bir şekilde yardım istemek aslında göründüğü kadar kolay bir şey değildir. Hiç değil, evet. Yani yardım istemek bir sanat hatta bence. İnsanın kendi egosunu bir tarafa bırakması lazım. Kendi çaresizliğini kabul etmesi lazım. Başka insanlarla...
Belli bir düzeyde ilişkiye tekrar koyulabilmesi lazım. O insanlara güvenebilmesi ve askeri bir sevgi duymaya başlaması. Onlara sinirlenmemesi lazım. Çünkü sinirinden de insan kendine zarar verebiliyor. Evet. Bunun için aslında psikolojik danışmanların olması işte çok iyi. Egoyu en azından bir kenara koyabilirsin. İşi bu. Yardım istenecek en kolay insan. Zaten psikolojik danışmana gitmem lazım lan benim dediği zaman... tedavi başlamış sayılır. Çünkü o zaman kendi sorununu kabul etmiş. Çünkü bizim şeyimiz için de dinleyicimiz için de aslında böyle bir tebrik edilir durum var. Kesinlikle. İçindeki o haydı fark etmesi bence çok önemli bir şey. Tanışmış o haydla sorunun adını koymuş. Kendini sabote ettiğinin farkında. O haydın onu oradan rahatsız ettiğinin.
Evet yani şu anda gerçekten sayın hanımefendi bu değil mi? Hanımefendi evet. Sayın adını bilmediğimiz Rum uzunu okuyamadığımız hanımefendi... ...bir kere en önemli adımı atmış, sorumun adını koymuş. Demiş ki benim böyle bir derdim var. Bundan dolayı bir şey yapmam lazım. Sağ olsun bize de lütfetmiş sorusunu göndermiş. Eminiz bundan sonraki adımı da gidip bir danışmaktır bir uzmana. Fakat bizim romanımızdaki yani Güneşli Duvar adlı çok güzel romanımızdaki karakterlerin böyle bir durumları da yok.
Evet. Onlar yalnızlıklarıyla ve birbirleriyle baş başalar. Ve aslında kendilerinin en büyük düşmanları da kendileri. Evet. Bir tane kitabı tekrar okuduktan sonra çok güzel internette bir yorum duydum. Burak Erdoğdu yazmış. Kısaca paylaşmak istiyorum. Ernest Hemingway'in her kitabı gibi diyor. Aynı sert tesiri yaratır. Ancak güneş de doğar bir yönüyle diğerlerinden ayrılır. Bu sefer karakterlerin boğuşması gereken vahşi hayvanlar ya da faşistler yoktur. İlk romanı bu arada Ernest Hemingway'in bu. Bu ilk kitabında tek düşman. Karakterlerin bizzat kendileridir. İnsanın en kadim ve en amansız düşmanı. Kendileriyle savaşan ve sürekli çelişen bir avuç hergelenin oradan oraya sürüklenen sıradan ve kaotik yaşamıdır güneşte doğar demiş Burak Erdoğdu. O zaman ikinci kitabımıza geçelim mi?
Geçelim, ben doyamam Örsemin Bey'den bahsetmeye çünkü. Tamam, o zaman geçelim. Bıraksan bütün program sadece ondan konuşabilirim yani. O yüzden de geçebiliriz, evet. Tamam, Edgar Allen Poe, Kara Kedi. Evet, bir başka güzel insan daha. Edgar Allen Poe, tabii çok enteresan bir gerçekten yazar. Polisiye suç edebiyatının babası. Karanlık edebiyatın babası. Bu Kara Kedi çok kısa bir, 72 sayfalık bir öykü. İlk defa 19 Ağustos 1847'de The Sultan's Evening Post adlı gazetede yayınlanmış. Suç psikolojisinin ele alındığı öykü genelde yazarın Gammaz Yürek isimli öyküsüyle birlikte ele alınır. Biraz Dostoyevski'nin suç ve cezasını da hatırlatıyor bana. Evet. Şimdi şöyle bir adam anlatıcı son derece böyle tatlı, iyi huylu, güzel huylu bir adam. Çok hızlı her şey oluyor zaten 72 sayfada pat küt olup. Çok iyi huylu bir adam. Evcil hayvanları çok seviyor. Hayvanları çok seviyor. Gördüğünü sahiplenmek istiyor. Bir tane de böyle çok sevdiği bir karısı var. Karısı da onun gibi bir hayvan sever. Aynı zamanda insan sever. Böyle harika mutlu bir hayatları var. Kadın işte eve bulduğu tatlı hayvanı getiriyor. Onu da sahipleniyorlar falan. Bir tane kara kedileri var bunların. Pluto. Pluto mu? Ben de Jupiter diyecektim az kaldı. Yok Pluto. Pluto evet doğru. Fakat adam birden bir dönüşüm yaşamaya başlıyor. İçinde böyle bir işte onunla içindeki aslında Mr. Hyde çıkıyor. Ve önce evcil hayvanlarına kötü davranmaya başlıyor. Kedisine kötü davranıyor. Böyle hikayeyi acaba anlatsam mı? Sonundaki her şeyi söyleyeyim bence.
Önce kedisine kötü davranmaya başlıyor. Vereyim spoiler'ı vereyim spoiler'ı mı diyoruz? Vereyim spoiler'ı, emin olamadım şimdi. Verme verme zaten. Peki tamam. Vermeden anlatabilirsin bence. Tamam inşallah. Neyse önce kedisine kötü davranmaya başlıyor. Bu kedisini hatta iple ağaca asıyor. Öyle söyleyeyim. Aslında çok hoş bir ilişkili vardı o ana kadar ama bir alkol sorunu yaşamaya başlıyor. Bravo evet bu da aynı şekilde bir alkol problemi yaşamaya başlıyor. Bütün kötülüklerin anası, bacısı, dayısı, eniştesi olan...
Alkole garp oluyor bu da ve bir gece eve sarhoş dönüyor. Ayaklarına dolanan kediyi uzaklaştırmak istiyor. Kedi korkuya kapalı anlatıcı ısırıyor. Vay sen misin bunu yapan diyen anlatıcı ki onun ağzından dinliyoruz zaten. Hayvanı yakalıyor cebinden çıkardığı çakıyla kedinin bir gözünü çıkarıyor hocam. Ha önce bunu yapıyor. Evet doğru. Sonra ona çok batmaya başlıyor. Bir de gözü de yok ya artık.
Evet, her gördüğünde fena olmaya başlıyor bu sefer. Her gördüğünde fena olmaya başlıyor. Ondan sonra da alıyor bir iple bunu evlerin dışındaki ağaca, bahçelerdeki ağaca asıyor kedi. Önce bir vicdan azabı çeker gibi oluyor. Ondan sonra iyice sinirleniyor bu vicdan azabını kendisine çektirdiği için kedi.
Evet, astıktan sonra yine vicdan azapları başlıyor, suçluluk duygusu başlıyor. Sonra bir tane hep böyle gittiği bir şey var, bar var. Daha doğrusu böyle bir sürü bir yerlere gidiyor sürekli eşliği için. Bir tanesinde bir kedi görüyor ve o kediyi şöyle söyleyeyim bir şekilde sahipleniyor. Kediyi astığı gece de yangın çıkıyor evinde bu arada. Eşiyle beraber kaçmak zorunda kalıyorlar. Yeni sahiplendiği kedi de simsiyah. Sadece ama göğsünde bir iz var. O izi de şimdi söylemeyeyim ne olduğunu. O göğsünde bir iz var. Beyaz. Beyaz bir iz var. Ama git gide başka bir şeye dönüşüyor o iz. Ondan sonra bir bakıyor ki eve geldiğinde bir görüyor ki bunun da bir gözü yok. Bu kedinin de bir gözü yok. Uy anam. Evet. Karısı da bu sefer kedinin gözü de olmadığı için ona daha da böyle bir şey şefkatle yaklaşıyor mu? Kadına da sinir olmaya başlıyor. Gözü dönüyor adamın. Adamın gözü dönüyor ve kediye de kadına da bir şey yapıyor. Neyse sonra da öz yıkım hikayesi adamın yani gitgide artan şiddetle beraber yani şimdi
Bu tabii çok sembolik olarak ben bu kitabı seçtim ve kullandım. Yanlış anlamasın bizi. Edgar Allen Poe'da her zaman her şey semboliktir zaten. Bize hani bu şeyi yazan, siz de beni iyice deli yerine koydunuz, manyak ettiniz. Ben bir kedinin de gözünü çıkartmam yahu. Yahu kedi öldürmem. Nasıl bir şifa acaba kendisini öneriyorsun bu kitaptan? Bu da çok sembolik bir şey var. Yani git gide hani diyor ya bizim dinleyicimiz kötü sözler, yani düşünmek bile istemediğim kötü sözler söylüyorum. Hatırlamak bile istemediğim.
Bu da öyle hatırlamak bile istemeyeceği şeyler yapıyor bu adam da. Çok sembolik o yüzden. Yani bir kedi üzerinden anlatıyor hikayeyi önce. Hani kedi mi insan mı falan. Ama aynı aslında öfke, aynı kendini mahvetme isteği ve o kadar ki sonunda o mahvetme isteğiyle gerçekten kendini de mahvediyor zaten. Başarıyor yani. Onu da göreceksiniz evet hikayenin sonunda. O mahvetme isteğine engel olamıyor. Yine kendini mahvediyor. Önerdiğin şifa ne hocam dinleyicimize?
Görmesi, yani... Bu iş, bu gidiş gidiş değil mi diyorsun yani, onu mu görsün? Hayır canım, yani hani o şeyi, aynı duyguları farklı, daha yüksek dozlarda başka biri yaşıyor ve... Stilize etmiş Edgar Allan Poe bunu, abartmış. Ne olacak ki bundan başka Şifahatun'a? Bak şimdi sinirlenmeye başlayacağım. Sonra da diyeceksin ki, wife'den bana niye sinirlen? Ne olabilir zaten? Aynı hikayeyi anlatmış Allan Edgar Allan Poe. Sen de güzel, direkt beni tahrip ederek şey yapıyorsun, kendini...
Öz yıkım, öz yıkım yok bende. Karşı yıkım var bende. Bu aynı zamanda Edgar Allan Poe abimizin en alkol karşıtı olan hikayesi bu şikayet yerindeki. Kendisi de alkol sorunu yaşayarak hayatını tüketmiş ve tükenmiş olan bir kişidir. Yani bize şey yapmak düşmez. Herkesin bağımlılığı kendine tabii ki ama her bağımlılık gibi burada da bir şey var. Bütün şimdi bak zaten öz yıkımla diyorum ya el ele gidiyor bağımlılıklar. Yani bunu ben ayırmıyor değilim. Ben böyle kitaplar seçtim. Biz böyle romanlar seçtik değil. Bu ikisi bütün kurgularda el ele gidiyorsa bunun bir anlamı var demektir. Doğru dersin, doğru dersin hocam. Yani demek ki hani romanlar gerçekten hayatın içinden gerçekten yansıtıyor. Yani bütün kurgular bunun üzerine yapılıyorsa, ben oturup da dur böylesini, alkollüsünü bulayım demedim aslında. Ben şeyi unutmuştum bile, Kara Kedi'de, Edgar Allen Poe'nu biliyorsun, Edgar Allen Poe dedim bir aklıma geldi, böyle hatırlıyorum bir şeyler, ben bu alkol konusunu unutmuştum bile.
Çıkınca şaşırdım. İki yazarımız da alkol sorunlu yazarlardı. Şimdi bak üçüncüsünden geldik, o da öyle. O da öyle. Bir ara mani okuyayım da bari geçelim. Vallahi meyaneye çevirdin programı ha. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor efendim.
Evet, şimdi geldik. Anais Nin. Çok az bahsedilen bir yazar olduğunu düşünüyorum Anais Nin'in. Ama çok az bahsedilmeyi de hak etmiş yani. Tamamen erkek egemen bir dünyayı sanki... ...trollemek için yaşamış bir yazarımız. Evet, evet. Kendisinin de çok marjinal bir kişiliği var. Hak etmiş derken tırnak için de hak etmiş diyorum yani. Anladım, tabii tabii. Romanlarında kullandığı karakterler de öyle. Aşk evindeki casustaki Sabina tam olarak öyle. Bu arada çok ufak bir detay vermek isterim. Benim Souffle adlı romanımda Sabina diye bir karakter vardır. Bu karakter de yine Fransızları ve Fransa'nın güneyinden Paris'e gelmiştir. Yepyeni orada bir hayat kurmuştur. Ben orada hiç bahsetmem Sabina'nın geçmişinden, neden adı Sabina'dır vesaire. Tamamen Aşk Evi'ndeki casus romanından yola çıkarak o karakterin adı Sabina'dır ve bu romanı okuyan kişi Sabina'nın geçmişini okuyacaktır. Bu kadar söylüyorum.
1959 yılında yayınlanmış Aşk Evi'ndeki Casus, değil mi? Kitabımız o şu anda. Ana isminde ilginç bir karakter yine. İspanyol, Küba ve Danimarka kökenli ama Fransız kendisi. Bu kadar karışım olursa zaten ilginç bir şey. Danimarka nere, Küba nere? Günlükleri ve erotik yazılarıyla tanıyoruz Aneisne'ni. Günlükleri 11 yaşından başlayarak ölümüne kadar 60 yıldan uzun bir dönemi kapsıyor. Aynı anda iki kişiyle evli kalabilmiş bir kadın yazar. İlk kocasıyla 23'te evlenmiş. 1955 yılında başka biriyle evlenmiş. Her ikisi de birbiriyle tanıyorlarmış. Pardon tanışmamışlar. 1977'de Aneisne'nin ölümüne kadar bu beyefendiler tanışmamışlar birbirleriyle. Çok marjinal bir karakter.
Yani evet erkek egemen bir dünyada meydan okuyucu bir tavırlar. Aşk evindeki casusun baş kahramanı Sabina'da bütün metin boyunca içsel çatışmalar ve duygusal çalkantılarla boğuşmakta. Ne yapıyor bu Sabina? Sevgi ve bağlılık için derin bir özlem duyuyor ama kendini yıkıcı arzu kalıplarına ve tatmin etmeyen ilişkilere hapsolmuş buluyor.
Suçluluk ve aldatma duygularının ağırlığı altında ezilirken mutlak bir bütünlenişi arıyor aslında. Her erkeğin bir yönü onun mükemmelini tamamlayan bir parçaya karşılık. Ne yapıyor? Geliyor.
Evet ve işte kendi arzularını tabii ki toplumsal beklentilerle uzlaştıramıyor. Kişisel tatmin duygularını da yine aynı şekilde uzlaştıramıyor. O yüzden de kendi kendini yok etme yoluna doğru sürükleniyor. Sürekli bir kimlik ve kendini keşfetme arayışı var. Bu da hikayenin zaten kendini yok etme temasının tam olarak merkezinde. Aynı zamanda modern kadının kendini keşfediş yolculuğunun kaydını tutuyor bir anlamda diye değerlendirilmiş. Evet doğru.
İçsel Kentler diye dört kitaplık bir dizisi var. Bunun dördüncü kitabı Aşk Evi'ndeki Casus. Kentin sokaklarında aşk denen esreminin peşinden sürüklenen bir kadının öyküsü. Ama aslında bütün kadınların. Şimdi erkekler tarafından genelde böyle şeyler yazılmıştır. İşte Madame Bovary böyle bir kadındır. O da bir öz yıkım hikayesi olarak karşımıza çıkar mesela. Anne Karalina aynı şekilde. Anne Karalina öyledir. İşte Aşk-ı Memnu zaten Anne Karalina ile Madame Bovary'nin... Çakmasıdır desek yalan olmaz. Hani Türkiye kültüründe yeniden üretilmiştir. Bu kadınlar hep ne yaparlar? Toplumun onaylamadığı ilişkilerin içerisine girerler. Aslında tutkularının peşinden giderler, hiçe sayarlar. Aslında onlar dış kaynaklardan... ...onaylanma ihtiyacıyla tabii ki bunu yapıyorlar. Yani sık sık mesela Sabine bu kadar sık romantik ilişkiye girmesinin sebebi... ...zaten dışarıdan onaylanma yine bir benlik arayışı. Onaylanmak istediği için bunu yapıyor. Değerli hissetmek. Değerli hissetmek için evet bunu yapıyor zaten. Yani bir özdeğer eksikliği mi var? Evet. Hocam o zaman özyıkımda özdeğer eksikliği var mıdır? Ay diyemeyiz ama yani bu en azından bir üzerinde durulabilir, bir bakılabilir. Yani hani bu burada varsa binanın durumunda. Bir özdeğer eksikliği söz konusu. Sürekli de işte kendi bütün bu romantik ilişkileri yaşarken daldan dala konarken... ...kendi gerçek benliğini gözden kaçırdığı için de bütün yaşadıkları ona öz yıkıma doğru. Niye? Çünkü başkalarına endekslemiş kendi özdeğeri. Evet, evet.
Sürekli daldan dala konarak her konuda dalın kendisine değerli hissettirmesini bekliyor. Öyle mi? Doğru anlamış mıyım? Doğru. Bravo. Tebrik ederim. Bravo. Aferin bana. Evet. Bazen anlıyorum ya.
Ya bu da... Estağfurullah. Yine bu da bana dinleyicimizin sorusuna çok böyle denk gelir gibi geldi. Çünkü onun da böyle şeyleri vardır, genç aşıkları vardır. Ana isminin? Şey, Sabine Hanım'da. Ve dediğim gibi sürekli o ilişkileri bir şekilde kendisi kurup kendisi yıkar. Çünkü aslında muhtemelen yıkamak istediği başka bir şey var. Belki kendi kendini yıkamak ve yeniden yapmak istiyor.
Şöyle bir şey vardı bak şimdi şöyle düşünüyorum. George Eliot'ın Middlemarch romanında şöyle der daha önce de söylemiştim. İnsan her yeni bir kişiyle yeni biri oluyor diye. Doğru. Belki o da var yani kendini yeniden yıkıp yeniden yapmak. Kendini aramak işte. Yani en doğru kendisini bulmaya çalışmak. Çünkü birlikte olduğun kişiyle beraber gerçekten bir karaktere bürünürsün ya. Evet. Bu mümkün değildir bürünmemek. O bürünmeyen, çok sağlam duran, kendinden hiç ödün vermeyen karakterler... ...zaten genelde ilişki yürütemezler. Bak şimdi de bu var. Yani çünkü ilişki dediğin, biz bunu daha önce konuştuk. İlişki dediğin, evlilik dediğin...
karşılıklı tavizlerdir. Ne kadar taviz verirsen o kadar yürür ilişki. Bu tavizler esnasında da birbirine elbet biraz benzersin. At atın ya huyundan ya suyundan durumu olur. Üzüm üzüme baka baka kararır falan. Evlilikle ilgili böyle bir sürü laflarımız var bizim. Böyle olurken birbirine hafif hafif benzersin. Fakat kendinden memnun olmadığın anda bu ilişkiden mi kaynaklanıyor? Bu ilişkiyi bitireyim, yenisini kurayım. Ve yeni biri olursun her seferinde. İhtimali var.
Zaten o dönüştüğün kişiyi seversen karşındakini de sevmeye devam ediyorsun. Bu peki... Bu bir kendini arayış. Bir de şu açıdan bakalım mesela öz yıkım, yıkmak aynı zamanda yeni bir kuruluş gerektiren bir şeydir ya devrimci bir hareket de olabilir bu. Olabilir zaten illa ki acaba hani kötü bir şey mi? Yani şöyle tabii çok şey bir yerden bakıyoruz ya. Mevlana demiş ya hayatım alt üst olur diye üzülme ne biliyorsun altının üstünden daha iyi olmadığını. Evet doğru. Ya çok geleneksel bir yerden bakıyoruz. Tabii ki nereden bakıyoruz? Aman canım hepsi ilişkileri yıkmış, bozmuş, yapmış, yıkmış, yapmış, yıkmış. E ne olacak? Yalnız mı yaşlanacaksın? Belki evet. Belki o iyi bir şeydir zaten. Yani bunu da bilmiyoruz tabii. Evet.
Biz çok geleneksel bir yerden, biz derken sen ve ben değil, hep beraber bütün dünya... ...geleneksel bir yerden baktığımız için bunu öz yıkım olarak değerlendiriyoruz. Bak öyle yaptı, yaptı, yaptı, yaptı, yaptı. Görüyor musun? Bak Hozur evinde şimdi yalnız öyle oturuyor. Belki öyle mutlu. Belki iyi bir şey. Evet. Yani tabii bunu da bilmiyoruz. Belki öyle mutlu. Evet. Kendisine hayatı zehreden birisiyle bir evin içerisinde hapse olmaktansa... Evet ama öz yıkım sadece yalnız kalmak değil tabii. Biraz daha geniş bir kapsam, kapsamlı bir kavram olabilir. O da şu, işini de kaybetmek. Aslında hani trendeki kız tam bu konuya örnek kitapta ama daha çok yeni yaptığımız için bunu yapmayalım dedik ama hani işinden olmak, hayatından olmak, arkadaşlarından olmak dediğim gibi yani şeyi de getiriyor. Sen şimdi tutarsız biri olursan dışarıdan gelen saygıyı da kaybediyorsun. Evet kontrolsüz bir öz yıkım.
Bravo. Kontrolsüz çok güzel kelime. Öz yıkım müptezelleştiriyor insanı. Yani müptezel ne demek? Değerini kaybetmiş, gözden düşmüş, maden anlamında kullanılmış eskiler. Yani bir müptezelleşmeye yol açıyor o öz yıkımın. Fakat aslında bir de devrimci taraftan bakarsak... Hayır ben kendimi yıkıp yeniden kuracağım abi noktasına da bu iş taşınabilir belki yani neden olmasın. Evet ama işte hani hayatının her alanında demek ki bunu yapmaman gerekiyor. Yani işimi de bir daha yıkayım yapayım, evliliğimi de yıkayım yapayım ya da ilişkimi de yıkayım yapayım. Çocuklarım varsa ilişkimi yıkayım bir daha yapayım. Her şeye birden saldırmayın arkadaşlar. Evet yani neyi yıkacağınızı evet tek bir şey seçelim. Neyi yıkacağımızı bilelim.
Ona odaklanalım. Çünkü masraf çok oluyor, maliyet büyüyor. Maliyet büyük oluyor ondan sonra. Ondan sonra işi içinden çıkamazsın. Benlik arayışı demek ki çok baya önemli bir şey. Eski Mısırlılar Del Tapınağı'nın tepesine ne yazmışlar? Kendini bil. Bu insanın bitmek bilmeyen arayışı nedir? Benlik arayışı. Şimdi gelelim dördüncü kitaba. İçimizdeki şeytan.
Evet, yani hikayesi de ilginç oldu değil mi? Biz başka şeyler söylüyorduk, ondan sonra bitirdik kaydı gittik. Yönetmenimiz Hazal dedi ki, ya içimizdeki şeytan da aslında girmiyor mu aynı konsepte diye. Kısa bir tartışmadan sonra dedik, hadi bundan bahsedelim. Çünkü içimizdeki şeytan, Sabahattin Ali'nin Türkiye'de çok satmış, çok okunmuş, öğretmenler tarafından çok tavsiye edilen... ...ve bilinen romanın adı bir kere içimizdeki şeytan. Evet. Küçük bir alıntı yapmak istiyorum ben buradan. Tamam. İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim... Fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğim ve iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum. Buna içimdeki şeytan diyordum.
Müdafasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratımı tüküreceğim yerde... ...haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimamıma layık görüyordum. Yani kurban psikolojisi. Benim içimde bir Mr. Hyde var, ne yapayım ki ben buna mukayyet olamıyorum? Bu ortaya çıkıyor ve benim hayatımı mahvediyor.
Evet. Ama devamı da şöyle. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı. Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması. İçimizdeki şeytan pek de kurmacı olmayan bir kaçamak yolu. İçimizde şeytan yok. İçimizde aciz var. Tembellik var. İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey. Hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyadı. Bu romanın da toplumsal gündemin kişilikler üzerindeki baskısını ve güçsüz insanın kapana kısılmışlığını gösteriyor Sabahattin Ali.
Ne diyorsun? Misra hayati yok diyor yani. Aslında en herhalde uygun gerçekten başlıklardan biri buymuş zaten içimizdeki şeytan. Biz daha önce başka bir bölümde ele aldığımız için... Evet, evet. Yani böyle hani içini sürekli kemiren ve ona sürekli kötü şeyler yaptıran... ...yani onu yine olmayacak, hayatını olmayacak bir noktaya sürükleyen... Sabote eden... Onu sabote eden bir şeytan, içimizdeki şeytan, bu var zaten, evet doğru. Yani yerde gördüğün, aslında bu şöyle bir şey değil mi? Yerde bir para gördün, önünde de bir adam gidiyor, ona sormak varken sormamak. Mesela bu bile böyle. O anda aslında kendini sabote etmiş oldun bile. Kendi belki hayatının gidişatını değiştirmemiş olabilirse ama kendi kendini sabote ettin. Bir şeye başladın, bir yıkıma başladın yani. İçimdeki şeytana uydum abi.
Evet. Yani aslında evet hani bununla karşılaşmak güzel olabilir. Gerçekten bunu bir uzmanla konuşup yani esas bunun arkasında titikleyen konu ne? Sizin yaşadığınız bir olay mı var? Yahut işte önünüzdeki örnekler mi böyleydi? Bunları konuşursanız biraz da bu romanlardaki bu height'lara bakarsanız... Bunlar nereden çıkıyorlar? Nelerle çıkıyorlar? Bunu belki görebilirsiniz. Ve kendinizinkini karşınıza alıp susturmayın. Kendinizinkini bastırmayın tam tersi. Onu karşınıza alıp şöyle bir güzel konuşun bakalım. Canım sen bana ne yapmak istiyorsun? Neden böyle yapıyorsun? Bana kastın nedir? Ursula Le Guin'in dediği gibi gölgenizde yüzleşin. Evet bravo. Onunla bir yüzleşin. Bir karşılıklı bir sohbet edin. Konuşun. Senin hep dediğin gibi kendinizle bir toplantı yapın.
Evet. Toplantı yapın. Bir toplantı set edin. Kendinizle bir meeting set edin arkadaşlar. Bizi de CCleyin. Bizi de CCleyin.
O zaman ben Künye'yi okuyayım. Tatlı muhabbetimizi burada bitirelim. Güneşli Doğar, Ernest Hemingway, Bilgi Yayınevi, Dost Körpe, 272 sayfa. Kara Kedi, Edgar Allen Poe, Kapya Yayıncılık, Cemre Naz, Öztürk, çeviren 72 sayfa. Aşk Evindeki Casus, Anayisnin, İthaka Yener'i çeviren, Prenöz Gören, 136 sayfa. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan, Yapı Kredi Yayınları, 256 sayfa. E-maillerinizi bekliyoruz, alttan üstte doğru devam ederek geliyoruz. Ne yapıyoruz? Herkese podcast'i gönderiyoruz, paylaşıyoruz, zorla dinletiyoruz. Olmadı, kafasına silah dayıyoruz. Öz yıkımı onları zorluyoruz. Evet, ondan sonra buyurun efendim dinleyelim. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi bu haftalık ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.