Podcast

S3E24: Her Şey Çok Güzel Olacak

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Tuna, Podbee'nin Galata'daki stüdyolarından; Aslı ise Cambridge'nin soğuk sokaklarından programa katılıp, "hayal etmekten, umut etmeden vazgeçmeden yaşayabilir miyiz?" sorusunun peşine düşüyor.

Kitaplar:
Küçük Öfkeli Gezegene Yolculuk - Becky Chambers
Sinekli Bakkal - Halide Edib Adıvar
Mülksüzler - Ursula K. Le Guin
Gerçekçiler İçin Ütopya - Rutger Bregman

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.972 kelime · ~25 dk okuma

Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'ı Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhabalar sevgili Kod.be Media takipçileri ve biblioterapi dinleyicileri. İşte yeni bir cuma, işte yine bir cuma ve biblioterapi ile karşınızdayız. Bendeniz Tuna Kiremiççi. Daha doğrusu karşınızda değiliz de iki yanınızdayız gibi düşünün. Çünkü Asperger İngiltere'den Cambridge'ten katılıyor bugün yayına. Kendisi hiçbir fedakarlıktan kaçınmadı ve siz biblioterapi dinleyicileri için podcastçiliğin

Bibliyoterapinin hatta bibliyoculuğun kalbine kadar gitti ve Cambridge'de şu anda bize seslenmeye Zoom aracılığıyla seslenmeye hazır. Merhaba Aslı nasılsın? Cambridge'de durumlar nasıl? Merhaba Tuna. Cambridge'de hava soğuk. Gerçekten buraya asla yaz gelmiyor, bahar gelmiyor. 3 dakikalığına geliyor. 3 dakika seviniyorsun. Şu an kat kat giyinmiş durumdayım. Sabah yemedim, içmedim. Parkta çalıştım. Şimdi de sessiz bir yer buldum kendime ve biblioterapi için hazırım. Böylesine de bağlanmış, yani böylesine de bağlayayım yaptığım bu işe. Oradayken Cambridge'li podcastçilerle iletişim kurma şanslı oldu mu? Cambridge'de podcastçilik nasıl yaşanıyor? Neler yapıyorlar? Nerelerde toplanıyorlar? Ve Cambridge podcastçiliği ile Cambridge Üniversitesi arasında organik bağlar var mı?

Transkriptin tamamını oku

Tuna gerçekten tabii ki böyle bir şey yok. Cambridge'de bilmiyorum kim podcast yapıyor, nerede yapıyor, ne oluyor, ne bitiyor. Herhalde podcastçiliği de buraya gene biz getiririz diye düşünüyorum. Ya şey tabii müthiş bir üniversite şehri. Bir sürü üniversite var. Harıl harıl öğrencileri görüyorsun, profesörleri görüyorsun bisikletlerinde falan filan. Fakat şey anlamında, radyocu podcastçilik anlamında neler oluyor ben bilmiyorum. İstersen sorumuza geçelim mi?

Yani Cambridge bu anlamda bir kapalı kutu diyebilir miyiz? Valla Tuna'cığım ne desem yalan olacak. Bunu diyebiliriz. Ne desem yalan. Ancak bunu diyebiliriz.

Tamam, ne desem yalan olur diyor Aslı Perker ve sorumuza geçiyoruz o zaman. Evet. Bakalım neymiş seni ta Ken Birişler'den program yapmaya itecek, heyecanlandıracak kadar önemli soru. Ya çok heyecanlandırdı beni bu soru gerçekten. Tam da seçimlerin üzerine denk geldi. Yani biz seçimden önce karar vermiştik seninle bu soruyu ama yayın tarihi seçimden sonra oluyor ve konuşmamız öyle. Bence o yüzden çok çok hoş oldu. Okuyorum. Merhaba Aslı Hanım ve Tuna Bey. Ben Furkan. Sizlere Balıkkesir'den yazıyorum. Biliyorsunuz ki her alanda olduğu gibi üniversitelerde de siyasetin her türlü gölgesi görünmekte. Ben de bu bağlamda adeta bir George Orwell romanlarına dönmüş günümüz ve gençleri için ümidin olduğuna dair, daha doğrusu bunun ne kadar güçlü olduğu ile ilgili kitaplar önermenizi istiyorum sizden. İktidarın propaganda meydanına dönüştürdüğü Taşrı Üniversiteleri ve bu üniversitelerde okuyan binlerce belki milyonlarca genci ümit olmasını umuyorum. Şimdilik podcastinizi keyifle dinliyorum ve etrafımdaki herkese tavsiye ediyorum. Dolu dolu ve verimli nice bölümler yaparsınız inşallah. Sevgiler Furkan Tan ismimi paylaşabilirsiniz demiş bu arada. Ki biz de paylaştık gerçekten çok güzel bir soru yani bunu program yapmak için değil

Cambridge'e Fizan'a bile giderdim diyor Aslı Perker. Evet. Aklı olarak. Gençler tabii ümide ihtiyaç duyuyorlar ki bu ümidin bir kısmında ne oldu bu hafta sonunda? Sanki gelir gibi oldu. Ya harika bir şey oldu. Yani ben hiç umudunu kaybetmeyen biriyim. Bunu biliyorsun. Kişiliğim böyle, yaratılışım böyle. Ben bile bu kadarını beklemiyordum. Git gide yani o akşam hatırlıyorsun böyle dakika dakika

Ne oluyor ya? Hep beraber yaşadık. Bir dakika, bir dakika. Biz de bu kadarını beklemiyorduk gibi bir şey yaşadık. Demek ki bıçak kemiğe dayanmış. Gerçekten insanlar tokat gibi bence bir cevap verdiler bu seçim aracılığıyla. Bu memleketten bir şeye olmazcılık benim işim değil diyorsun yani. Asla benim işim değil. Ben yani ne benim kendi memleketimden, ne dünyadan, ne insanlıktan umudumu kesmiyorum. Ki aslına bakacak olursan şu an mesela Cambridge'deyim ve çünkü yeni romanımda Cambridge'de bir karakter, Cambridge'li demeyeyim ama Cambridge'de okumuş Afrikalı bir karakter var. Roman araştırması boyutu var senin orada olmanın. Evet, evet öyle gerçekten. Ve şimdi şöyle mesela bu yeni romanımda aslında insanlığın bütün kara yüzünü

Bütün çirkin yüzünü göstermeme rağmen ve çok umutsuzmuş gibi olmama rağmen yazarken yeniden yeniden her yeni günle gerçekten bir kez daha umutla doluyorum. Çünkü galiba yaşamanın başka yolu yok Tuna. Sence var mı? Güzel günler göreceğiz çocuklar. Güneşli günler göreceğiz demiş Nazım Hikmet. Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar. Işıklı maviliklere süreceğiz.

Açtık mıydı hele bir son vitesi, adedi devir motorun sesi. Uyy çocuklar kim bilir ne harikuladedir üç yüz kilometre giderken öpüşmesi. Hani şimdi bize cumaları, pazarları, çiçekle bahçeler vardır. Yalnız cumaları, yalnız pazarları. Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddelerde mağazaları. Hani bunlar yetmiş yedi katlı yekpare camdan mağazalardır.

Hani şimdi biz, inanın güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz demiş Nazım Hikmet. İşte bu inanç olmadan, bu şiirden ilham almadan bence yaşanamaz. Madem geldik dünyaya ve madem yaşıyoruz, yani bu bu hayattan vazgeçmek her zaman bir şeydir bence. Bir tabii ki ihtimaldir yani buna hepimizin hakkı olduğunu düşünüyorum ama Madem geldik ve madem yaşıyoruz umudumuzu kaybetmek gibi bir lüksümüz yok dediğim gibi ne memleketten ne insanlıktan ne dünyadan biliyorsun ben istediğim ülkede aslında yaşayabilirim son derece bu konuda şey olarak ne diyeyim ben Bürokratik olarak rahat bir şeyim var, imkanım var. Fakat ve yıllardır bana insanlar sen neden Türkiye'desin, neden gitmiyorsun, neden Amerika'dan döndün diyorlar. Gitmek istemediğim için gitmiyorum, imkanım olmadığı için değil. Çünkü ben Türkiye'nin asla ve asla kötüye gittiğini düşünmüyorum. Her şeyin daha iyi olacağını düşünüyorum ve bunu bizzat orada kalarak hem desteklemek istiyorum hem görmek istiyorum hem de çocuğum bunun bir parçası olsun istiyorum.

Evet o zaman ilk kitabımızın adı da şey mi olsun? Gerçekçiler için Ütopya. Olsun tamam yani şu ana kadar Furkan Bey'e umut veremediysek şimdi bu kitap bence çok güzel olacak. Burada verilmişi var diyorsun. Burada hazır verilmişi var Roger Bregman tarafından. Diyor ki çoğumuz mutlu olmadığımız işlerde haddinden fazla çalışıyor. Kalan zamanda pek de ihtiyacımız olmayan şeyleri tüketerek mutlu olmaya çalışıyoruz. Mesele bunun iyi olmaması ya da ileride her şeyin daha kötü olabileceği değil.

Uygarlığımızın yönünü pek çok kez değiştirdik. Bir kez daha da değiştirebiliriz. Mesele elimizdekinden daha iyisini hayal edemiyor olmamız diyor. Evet, ya şöyle şimdi Roger Bregman bir tarihçi aslında aldığı eğitim tarih önce bir düşünmüş acaba işte üniversitede akademisyen mi olsam öyle mi böyle mi sonra gazeteci olmaya karar vermiş ki bence bir gazeteci olarak bir gazeteci kimliğiyle böyle bir kitap yazması yani gerçekçiler için Ütopya diye bir kitap yazması İki başlığın devamı var. Gerçekçiler için Ütopya, Evrensel Temel Gelir, Açık Sınırlar ve 15 Saatlik Çalışma Haftası. Bu tam isimli kitabın. Alt başlığı da Kusursuz Dünyayı Nasıl İnşa Edebiliriz? Evet. Şimdi böyle bir kitap yazması gazeteci kimliğiyle bence iyice zor. Çünkü gazeteciler biliyorsun biraz şey olur bir müddet sonra özellikle karamsar ve hatta nihilist olur.

Sinik olurlar. Evet, artık hiçbir şeye inanmamaya başlarlar. Her şey, ya onları da biz duyduk. Yok, o da onu dediydi de öyle olmadı. Gerçekten haklıdırlar da. Çünkü çok şey görürler hayatlarında. Yani o benim uzun bulduğum ama yine de gazetecilik kariyeri için... ...küçük olan hayatlarında çok fazla deneyimle karşılaşırlar. Ya onu Prusya'da zaten yapmış adam zamanında. Yani işte Prusya prensine gittiği zaman şimdi onu görüyorsun orada.

Avusturya-Macaristan birinci dünya savaşına kadar kullanıyordu. Yani oradan monşer gelmiyor başıboşuna yani. Adamlar Romanovları orada kesiyorlar, sonra Rus geliyor, onu yapıyor. Evet, işte İlber Hocam gibi böyle şey oluyor yani. Gerçekten sirik oluyorlar. O yüzden bu kimliğiyle yazmış olması bence kitabı daha da enteresan. Şimdi ben kendisinin söylediği bir şeyi alıntılıyorum. Bir şey de 2017'de Montreal'da yayınlanan Le Devoir gazetesine verdiği bir röportajdan bir alıntı. Diyor ki, bir toplumun ilerleyebilmesi için kabuslara değil, rüyalara ihtiyacı vardır.

Ancak insanlar korku mantığına kapılmış durumda. Trump, Brexit ya da Almanya'daki son seçimler olsun geleceğe karşı oy kullanıyorlar ve bunun yerine tamamen yanlış bir dünya görüşüne dayanarak geçmişin daha iyi olduğuna inanan çözümlere oy veriyorlar. Dünya daha önce daha kötüydü. İnsanlık gelişiyor. Yaşam, çalışma ve sağlık koşulları da. Ve bunu görmek için zihinlerimizin pencerelerini açmanın zamanı geldi.

Çok güzel. Bu ilerlemecilik fikrini kaybetti aslında insanlık bir süredir değil mi? Evet. İnsanın bir yere doğru ilerlediği fikri aslında sosyalizmin temel teziydi. Yani yeni eskiden daha iyidir diye düşünülürdü. Şimdi bu konuda bir boşlukta sanki 70'li yıllar günümüzden daha ileriymiş gibi geliyor bana bile bazen. Evet evet yani mesela dün akşam biz böyle kendi aramızda ailecek diye bir şey yaptık böyle bir fikir tiyatrisinde bulunduk falan. 21 yaşındaki ailemizin en genç üyesi Izzy bile şey dedi yani yetmişlerin özgürlükçü düşüncesine özlem duyuyoruz bugün dedi.

Halbuki yani kendisi 21 yaşında ve aslında umut o. Yani gelecek o. Onun yapacakları. Fakat biraz böyle bir yere eve saplanıp kaldık. Bir şey olmuyor zannediyoruz. Bak ben bunu hep şöyle söylüyorum. Bunu da yine New York'ta sosyal hizmetli olan Amerikalı bir arkadaşım Heidi ile geçtiğimiz aylarda konuşmuştuk.

Şu an mesela kadın hakları konusunda yaşayabilecek biz, ben mesela en iyi çağda yaşıyorum. Yani buradan bile hesap edilebilir. Şimdi günümüzde tabii ki hani kadın cinayetlerinden çokça bahsediliyor ama hatırlarsın şey hoca senin beraber konuşma yaptığın adli tıp hocamızın adı neydi ünlü? Evet Sevim Atasoy. O bile şey söylemişti, kadın cinayetleri düşündüğünüz kadar çok fazla değil. Daha doğrusu diğer cinayetlerden fazla değil. Kadın cinayetleri hepsinden daha az. Yani günlük suç geneline bakıldığında kadın cinayetleri en büyük problemimiz değil diye anlatmıştı Sevim Atasoy ve yani şimdi biz tabii ki hani

gün içerisinde karamsarlığa düşebiliriz kadına karşı şiddet vesaire diye ama bütün tarihe bakıldığında kadınların yaşadıkları gözlerinin yanılacak olursa yakılmaları hor görülmeleri işte hiçbir hakların olmaması seçme seçilme hakların olmaması vesaire vesaire şu an özellikle bu MeToo kampanyalarıyla falan biz o kadar güzel bir çağda yaşıyoruz ki şu ana kadar ki en iyi yani daha iyi olmayacak demiyorum şu ana kadar ki en iyi kadın hakları konusunda çağ yaşıyoruz Bu bir umut değil midir? Bu bize bir şey gösteriyor. Biz her geçen yılla aslında ya da her geçen ne diyeyim on yılla daha iyiye gidiyoruz. Yazarımız Bregman demiş ki gerçekçiler için Ütopya bir geleceği tahmin girişimi değil. Geleceğin kilitlerini açma girişimi ve bunun için Ütopyalara geri dönmeliyiz.

Evet buna ihtiyacımız var gerçekten. Yani çünkü şey yaparak kötümser olarak bizden hiçbir şey olmaz bundan hiçbir şey olmaz diyerek maalesef bir şeye varamayacağız. Bunu benim de yapasım geliyor. Yani bu insan özellikle günümüzde mesela yine söyleyeceğim İsrail Filistin meselesinde görüldüğü gibi yani Filistin'de şurada bir soykırım devam ederken bir katliam devam ederken insan gerçekten insanlığa olan tabii ki inancını kaybediyor.

Ama bunu kaybederek ve kabullenerek bir şey değiştiremeyeceğimiz de ortada. Dolayısıyla bizim gerçekten bir Ütopya'ya tutunmamız gerekiyor. Ya bu dünyadan çekip gideceksin ya da bir şey yapmaya çalışacaksın. Köleliğin kaldırılmasından kadın erkek eşitliğine, uygarlığımıza kilometre taşı olmuş pek çok gelişme öncesinde birer Ütopya'ydı diyor gerçekçiler için Ütopya kitabı.

Evet, şimdi Ütopya demişken istersen ikinci kitabımıza geçelim mi? Geçelim. Bu da yine yani bilimkurgu önemli, en önemli bilimkurgu yazarlarımızdan Ursula K. Le Guin'in belki daha önce de konuşmuş olabiliriz ama bu bağlamda konuşmadık. Mülksüzler adlı romanı. Yerdeniz Büyücüsü'nü konuştuk daha önce, Mülksüzleri konuşmadık. Mülksüzleri konuşmadık, evet. Şimdi mesela Mülksüzler de aslında bizi bir ütopik bir şeye, geleceğe götürüyor.

Öyle ki bu Ütopik gelecekte bir şey var, bir uydu var, öyle söyleyeyim. Anares diye bir yer var. Urras'ın uydusu. Evet, aynen. Ve orada bizim hayal edemeyeceğimiz anarşist sendikalizm adı verilen bir felsefe var. Odoculuk. Evet. Oda'da yüzyıllar önce yaşamış olan ve odoculuğu kurmuş olan bir kadın.

Onun öğretileri üzerine kurulmuş bir anarşist, sendikacılık, sosyalistlik, sosyalist bir sistem var. Bunlar hem etrafında dönüyorlar Urras'ın hem de sosyalist bir düzen içerisinde yaşıyorlar. Urras'ta da günümüzde bilinen kapitalist sistem yaşanmaktadır. Evet yani bu hani bu bir mesela ütopya değil mi? Yani hani bu böyle bir şey neredeyse hayal bile edemiyoruz. Söylüyorum şimdi kısaca anlatmak istiyorum anarşist sendikalizm ya da anarşist sendikacılık ne demek? Şöyle açıklaması devrimci endüstriyel sendikacılığı veya sendikalizmi kapitalist toplumdaki işçilerin

ekonominin kontrolünü ele geçirmeleri ve böylece daha geniş toplumda nüfus sahibi olmaları için bir yöntem olarak gören bir siyasi felsefe ve anarşist düşünce ekolüdür. Sendikalizmin amacı ücret köleliği olarak görülen ücret sistemini ortadan kaldırmaktır. Anarşist sentikalist teori genellikle işçi hareketine odaklanır. Temel ilhamını aldığı anarşist felsefeye yansılan anarşist sentikalizm, iktidarın yozlaştırdığı ve etik olarak gerekçelendirilemeyen her türlü hiyerarşinin ortadan kaldırılması gerektiği fikrine odaklanır. Kökü dışarıda, komünist komünist. Fikirler bunlar yani kısaca.

Şimdi böyle bir dünyada yaşıyor. Gitmiş orada kendi bir işlem bildiriyor. Biz de zannettik bir şey bildirecek. Komünistlik yapmaya gitmiş oraya bizim burası. Ya zaten ben hep şöyle derim. Kapitalizminin en güzel yanı bu komünistlik bile yapabilirsin. Şimdi burada kitapta şöyle bir şey detayı var. Bu Anarres yani bu senin dediğin sistemde yaşayan Anarres yaşaması çok zor bir yer coğrafik olarak.

Çok zor şartlarda yaşıyorlar. Çok az su var, çok az ekilebilir toprak var. Evet. İklim çok zor ve ağır fakat maden yönünden çok zengin. Bunlar bir sürü madene sahipler. Bu madenleri çıkarıyorlar fakat böyle bir sanayileşme derili olmadığı için de o madenlerin çoğu işlerine yaramıyor. Aşağıya satıyorlar. O kapitalist olan yere satıyorlar ve sattıkları para da...

Öyle çok astronomik paralar değil, kendilerini yetecek kadar bir paraya satıyorlar. Aşağıdakileri kapitalistlerin gözünde de ''Aa ne güzel bunlar gönüllü sömürgelik yapıyorlar bize yukarıda, bunlarla savaşmayalım, takılsınlar kafalarına göre.'' diyorlar. Ve o sayede bağımsızlığını koruyabiliyor yukarıda bu anarko-sendikalist sistem. Hikaye ondan sonra birisinin, bir arkadaşımızın, Şevet adındaki bir arkadaşımızın

Bir sebepten dolayı Anarres'ten kapitalist Urras'a gitmesi gerekiyor. Oraya gidiyor ve ilk defa gördüğü bir kapitalist sistemin içerisinde önce sudan çıkmış balık gibi şaşkına dönüyor. Bir kültür şoku yaşıyor ve ondan sonraki olaylar gelişiyor. Aslında kitabın genel yapısı böyle bir şey diyebiliriz. Evet, şimdi tabii yani şöyle bir şey var. Bu roman çok uzunca bir süre tam şey olarak yerine oturtulamamış. Yani bu bilim kurgu mu diyeyim. Çünkü müthiş politik göndermeler var, felsefi göndermeler var falan. Fakat sonra işte birkaç ödül de alıyor yanlış hatırlamıyorsam. Bununla ilgili Le Guin'in de söylediklerini aktarmak istiyorum. Neden böyle bir roman yazdığını bence o kadar iyi anlatıyor ki yani Furkan Bey'in sorusuna öyle güzel cevap veriyor ki direkt alıntılıyorum. ''Vietnam'da durmaksızın sürdürdüğümüz ve ülkemizde durmaksızın protesto ettiğimiz savaşa karşı kendi tutkulu muhalefetimi anlamam gerekiyordu. O zamanlar ülkemin hayatımın geri kalanında

saldırgan savaşlar yapmaya devam edeceğini bilseydim bu savaşı protesto etmek için daha az enerjim olabilirdi. Ama sadece artık savaş üzerine çalışmak istemediğimi bildiğim için barış üzerine çalıştım. İşe bir sürü Ütopya okuyarak ve pasifizm, Gandhi ve şiddetsiz reniş hakkında bir şeyler öğrenerek başladım. Bu beni Peter Kropotkin ve Paul Goodman gibi şiddetsiz anarşist yazarlara götürdü. Onlarla büyük ve ani bir yakınlık hissettim. Bana La Tuzu gibi anlamlı geliyorlardı.

Evet, tabii Isaac Asimov'un vakıf serisi vardır mesela, o da bir bilimkurgudur. Ama tamamen bir siyasi eleştiri olarak dünyaya tasarlanmıştır. Bilimkurguyla zaten şey, politik görüşü olan bilimkurgular hiç de yok değil. Burada Le Guin'in söyledikleri arasından beni çok etkileyen şey şu oldu. Diyor ki, eğer ülkemin hayatımın geri kalanında saldırgan olacağını, böyle olmaya devam edeceğini bilseydim belki yapamazdım. Gerçekten işte bizim yaşadığımız da bu. Hiçbir şey değişmiyor, niye yapayım? Ama hayal etmekten vazgeçmememiz gerekiyor ve bugün mesela Ursula Le Guin'in herhalde milyonlarca okuru vardır değil mi? Evet. O milyonlara ilham veriyor. Bu çok önemli bir şey. O milyonlar da kendi etraflarına belki çocuklarına ilham verecekler. Bu çok önemli bir şey. Yani böyle yayıla yayıla belki umut da çoğalacak, iyilik de çoğalacak ama bunu yapmak zorundayız. Dediğim gibi bana göre başka bir yolumuz yok. Evet, eskiden böyle düşünen abilerimiz, ablalarımız olurdu. Biz de çok ilgiyle dinlerdik. Ama şimdi mesela X kuşağından birine gidip bunları anlatsan yarısında telefonunu çıkarıp TikTok'la oynamaya başlayabilir. Ama okuduğu kitaptan işte etkilenebilir. Dolayısıyla biz böyle karşısında anlatan adam amca teyze gibi olmayalım.

X kuşağı dedin, pardon X kuşağı biz Z ayol, Z kuşağından birine. Sen bunları anlat, yarısında telefonunu çıkarıp TikTok'la oynamaya başlayacaktır. Şimdi mesela anladığım kadarıyla Furkan mesela soruyu soran Z kuşağı, çünkü balıkesirdeyim diyor, üniversitedeyim diyor, genç olduğunu düşünüyorum. Belki üniversitede öğrenci değil, akademisyen ama genç olduğunu hissediyorum. Çünkü gençlere ümit istiyor. Bir y kuşağı vibe aldım ben Furkan Bey'den. O da olabilir. Yani biz böyle anlatacağımıza işte mesela bu kitap ve bu kitabın neden yazıldı, Ursula K. Le Guin'in ne düşündüğü de bilinirse bu kitap okunurken, tamam arkadaş yani bunu birileri yaptı, bayrak yarışı gibi benim de bunu yapmaya devam etmem gerekiyor diye düşünmek bir başlangıçtır diyorum. Ve sizi ara manimize okumaya davet ediyorum sevgili Kirem için.

Hay hay efendim. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi Cambridge'den ne yapıyor? Devam ediyor efendim. Merhabalar, Biblioterapi'nin ikinci bölümüne hoş geldiniz. Gene Cambridge'deyiz. Cambridge'e gittik. Biblioterapiciliği yerinde gözlemlemek. Neler yapılıyor acaba? Bu İngilizlerin podcastçiliği pek bir güzelmiş. Ondan bize üç beş kutu al gelirken.

Aslı kabine koymana izin veriyorlar. Tamam çok pahalı değilse alırım çünkü pound yani pound 1 pound 40 lira gibi bir şey çok pahalı değilse 2-3 kutu alır gelirim. Yok ucuzları çıkmış hediyelik podcast diye satıyorlarmış böyle onlardan al. Peki bir şey söyleyeceğim ya ama yerli malımız bizim gayet güzel biz niçin gidiyoruz da dışarıdan bir şey ithal ediyoruz ki? Ben ihraç etmeyi tercih ederim. Sen podcast satmaya mı gittin oraya aslında? Tabii ben podcast satacağım. Ha görüşmeler yapıyorsun şu anda. Bu arada biliyorsun biblioterapiye yurt dışından çok şey var. Yani çok enteresan buluyorlar. Bildikleri bir kavram olmasına rağmen yapılmamış bir şey, iş. O yüzden neden olmasın diyorum. Evet benim Rus aksanla İngilizcemle çok güzel zaman geçireceklerdir bundan eminim.

Alışırlar, ona da alışırlar. Dünya bambaşka bir yere geliyor. Bu arada bir şey eklemek istiyorum biraz önce. Yani Ursula Le Guin'in kurmuş olduğu o Ütopya'ya, kafasındaki Ütopya'ya, ondan bir önceki yazarımız Roger Bregman da aslında şöyle diyor, yani şöyle bir şey söylüyor, diyor ki aynı rüyaları görmeyebilirsiniz ama sizi rüya görmeyi ciddiye almaya davet ediyorum diyor. Çok güzel. Şöyle bir şey var dediğim gibi diyor ki evrensel temel gelir amaçları bu üç tane amacı var kitapta bunları göreceksiniz alırsanız. Evrensel temel gelir, açık sınırlar yani ülkeler arası sınırların açık olması ve 15 saatlik çalışma haftası. Açık sınırlar dedim bütün Avrupaları korkuttun şimdi mesela. Oradan patlar bu iş bir kere. Yalnız bu mülteciler hep mi gelecek o zaman falan diye Fransız teyzeler huylanmaya başlarlar.

Şöyle söyleyeyim böyle röportajları var internette seyredebilirsiniz Bregman'ın böyle sağcılarla muhafazakarlarla falan çok adamlar çok korkuyorlar bunun dediklerinden yani ne demek ya falan eşit gelir falan herkese temel gelir ne demek? Hadi hepsini geçtik de bu açık sınır ne demek? Biz sınırları kapatabilmek için götümüzden pandemi diye bir şey uydurduk bir adam derler adama. Evet o kelimeyi oradan çıkartalım. Niye terbiyeli bir podcast mi olduk biz şimdi? Yani terbiyesiz de olmayalım. Neyse. İngilizcesini söylesem olur mu? Yok boş ver şimdi. Tamam o zaman üçüncü kitabımızla devam edelim mi? Edelim tabii çok uzatıyorsun girişleri ondan sonra kesmek zorunda kalıyoruz. Tamam. Hızlı hızlı gelemiyorsun konuya asla hadi. İngiltere seni yavaşlatmış. Sinekli Bakkal diyorum. Bu romanın çok faydalı olacağını düşünüyorum. Sen istersen azıcık konusundan bahset. Ben de neden bu kitabı önerdiğimi söyleyeyim. Nasıl istersin?

Sinekli Bakkal'la ben ilk defa ilgilendim açıkçası hayatımda. Yani Sinekli Bakkal'ı gerçekten içinde sineklerin eksik olmadığı bir bakkal zannediyordum. Meğerse bir semtmiş. Evet. Üstüne üstlük neresi biliyor musunuz? Eşinin büyüdüğü. Evet, evet. Eşinin büyüdüğü semtmiş. Yani Paris'te yazmış Halil Edip adı var bu romanı. İlk adı da The Clown and His Daughter.

Soytarı ile kızı adıyla yazmış. Yani adeta bir Elif Şafak romanı gibi değil mi? 1935 yılında İngiltere'de yayınlanmıştı. Clown and His Daughter diye. Evet. Bu halde Edip adı var diye bir Elif Şafak şeyi seziyorum ben her zaman zaten. Vay bu sezmişimdir. Belki de Elif Şafak öyle olmak istediği için. O tabii muhtemelen şimdi her Türk kadın romancısı şeye, halide, edebe öykünür tabii ki normal olarak. Kadın çünkü çok çok önemli bir feminist figür. O dönemde hiç kimseler hiçbir şey daha şey yapamazken ne diyeyim cesaret edemezken boşanmış olması bile başlı başına büyük bir harekettir. Sinekli Bakkal da Soytarı ile Kızı adıyla ilk defa 1935'te Londra'da yayınlanmış. Sonra Sinekli Bakkal ismiyle aynı yılın ekiminde Haber gazetesinde tefrika edilmeye başlanmış. Daha sonra kitap olarak basılmış. 1942'de CHP Sanat Mükafatı'nı kazanmış. Konusuna geçiyorum. İkinci Abdülhamit devrindeyiz. Aksaray'da sinekli bakkal mahallesinde imamın küçük kızı Emine... ...aynı mahalleden orta oyuncu Tevfik'le babasının karşı çıkmasına rağmen evleniyor. Tevfik zenne rolünde. Yani artık çelişkiler daha nasıl ben bunları sivrilteyim demiş hoca yani. İmamın kızıyla sahnede zennelik yapan Tevfik'in onulmaz aşkı. Kız Tevfik diye anılıyor hakikaten o kadar başarılı bir zenne ki. Bir süre sonra bu yüzden ayrılıyorlar. Şaşırdık mı? Hayır. Ayrıldıktan sonra Rabia isminde bir çocukları dünyaya geliyor. Ayrıldıktan sonra. Tevfik ünlü bir sanatçı oluyor. Fakat İstanbul'dan sürgüne gönderiliyor. Bu sırada Rabia sesiyle herkesi büyülemeye başlamış bile.

kızları. Ama nerede büyülüyor? Kur'an ve Mevlid okumakta üstüne kimse yok. Tevfik sürgünden dönüyor, kızını yanına alıyor. Ancak bu sefer de Jön Türkler adlı gruba yardım ettiği için Şam'a sürülüyor. Rabia ise gayrimüslim olan piyano öğretmeni Peregrini ile evleniyor. 1908'de ikinci meşruiyetin

Sinekli Bakkal Mahallesi'nde eski mutlu günlere dönülüyor. Ancak annesi hastalığından dolayı vefat ediyor. Rabia annesinin vefatıyla kahroluyor. Ay okurken bile yoruldum. Yani gerçekten iki sezonluk Türk dizisi gibi bir konu. Evet zaten yapılmıştır bu. Bunun zannedersem bir filmi falan var yanlış hatırlamıyorsam. Filmi var dizisi var mı bilmiyorum. Evet şimdi şöyle yani bana göre tarih tekerrürden ibarettir. En güzel anlatan romanlardan biri. 2. Abdülhamid devrinde işte sen de dediğin gibi geçiyor ve biliyorsunuz Abdülhamid devri yani 2. Abdülhamid devri günümüze çok benzetiliyor. Ben zaten bu yüzden bunun okunmasını tercih ettim. Yani o dönemlerin benzerliği üzerinden okunmasını tercih ettim. Çünkü o zaman ne nasıl yaşandı? Hani biz şey diye düşünüyoruz ya. Bugünler böyle mi olacak? Hep böyle daha da kötüye mi gidecek? Hiç değişmeyecek mi? Ha bugünden çok memnun olan da var bu arada. Onu geçiyorum yani. O da ayrı bir mesele. Ona da bir şey diyemem.

Tabii canım. Eskiden su yoktu, su İstanbul'da. Bugünden umudunu kaybetmiş insan için yani o kadar tarih tekerrürden ibaret ve bu roman bunu o kadar güzel gösteriyor ki ben bu yüzden okunması gerektiğini düşündüm ve Halide Edeb'in gerçekten çok akıcı, hiç ağır olmayan, insanın üzerine ağırlığıyla çökmeyen harika bir dili var. Gerçekten yani sayfaları durmaksızın çevireceğin bir roman. 1967 yılında Mehmet Dinler yönetmenliğinde Osman Sedan yapımcılığında sinemaya aktarılmış. Türkan Şoray ve Edison oynamışlar. Şimdi sinekli bakkala bizim neslin bence bir şeyi var, tepkisi var ve bir direncimiz var. Bunun sebebi ben hatırlıyorum daha biz galiba ilkokuldaydık bize sinekli bakkal Türkçe kitaplarımızda kompozisyon olarak verilirdi hatırlıyor musun?

Hatırladım evet. Yani bunu okuyun, özetini çıkart. Şimdi o dönem okuduğumuz, yani bu o kadar büyük bir hata ki zaten böyle büyük klasikleri çocuklara ilkokulda okutmak kadar büyük saçmalık olamaz. Ve bunu niye yapmamız gerektiği hakkında da hiçbir açıklama yok. Hiçbir açıklama yok ve biz ne bileceğiz 2. Abdülhamid, ne bileceğiz biz 2. Meşrutiyet, ne bileceğiz sürgün ne demek, adamın şalması, ürgün olması, kız tevfik ne demek, zenne ne demek yani o kadar büyük boşluklar var ki yani

Neden? Ama harika ya. Zennelik yapan adamla gidip imamın kızı evliliğine aşık olurlar. Kızı evliliği ve buradaki tezatı biz anlayamıyoruz. Çünkü çok küçüğüz ve aşırı sıkılıyoruz. Osmanlı dönemi zaten. Böyle bir eziyete ne gerek vardı? Halbuki o yüzden yani ama o kafadan çıkın. O yaşadığınız şeyi unutun. İşkenceyi unutun o dönemde. Ne bu? Unutun. Şimdi tekrar elinizi alın. Bugünkü bilginizle, siyaset bilginizle, tarih bilginizle şimdi tekrar okuyun.

Haa ne kadar önemli şeylerden bahsediyor ve ne kadar günümüze benziyor diyeceksiniz. Konuya nasıl bağlayacaksın çok merak ediyorum. E şunu demek istiyorum yani daha önce yaşanmış şeyin sonradan değişmiş olması, 2. Abdülhamid'in bitmiş olması, Cumhuriyet'in gelmiş olması, modernleşmenin başlamış olması sence bütün bunlar umut değil mi? Yani hayat bir ırmaktır, kimseyi dinlemez akmaya devam eder gider mi diyorsun Sokrat Esvari bir ifadeyle. Evet ve bugünler geçecek diyorum. hiçbir dönem sonsuza kadar sürmez. Sürmez. O günler geçti, bugünler de geçecek. E bakın işte seçimler zaten bize ne gösterdi? Bir gecede her şey değişebiliyor. Bir gece, bir gece. Öyle günler değil, haftalar değil. Bir gece ve insanlar umut dolunca psikoloji tabii çok önemli bir şey.

Toplumsal ruh hali değişti. Tabii baharın gelmesinin de etkisi var bunda ama sokakta bunu hissedebiliyorsun şu anda. Bir anda değişti. İnsanlar umut dolunca yapamayacakları ve motive olunca yapamayacakları şey yoktur. Gerçi senin orada baharla falan alakan yok. Hiç alakam yok. Ben şu an ayağımda içi kürklü botlarla oturuyorum ve çok üzülüyorum. Yazık bu burada yaşayan insanlara. Ne güzeldir İngilizlik. Hiç güzel değildir İngilizlik. Ne güzeldir Türklük.

Ben yani dün zaten çok değişik fikirlerimi çok değişik insanlarla paylaştım çok şaşırdılar. Ben dedim Orta Doğulu'yum artık dedim ya buna zamanla da direndik niye bilmiyoruz ama biz Orta Doğulu değiliz falan. Ben Orta Doğulu'yum ve bundan dolayı çok gururluyum çok mutluyum oh falan dedim. Ay sen Rumeli göçmeni değil miydin? Ben tamamen Rumeli göçmeniyim ama olsun yani yaşadığım ülke şu an benim Orta Doğu mu? Orta Doğu, Türkiye.

Çok da mutluyum, çok da gurur duyuyorum. Alsınlar bunu da ne yapıyorlarsa yapsınlar. Zaten Orta Doğu lafını da onlar uydurmuş. Aslında Batı Asya bizim yaşadığımız yerin adı. Orta Doğu nerenin ortası, nerenin doğusu bizim yaşadığımız yer Batı Asya. Batı Asya ve de geçen gün gördünüz mü bilmiyorum Avrupa aslında tek başına bir kıta değil mesela. Avrupa'nın kıta olduğu fikrine kim nereden kapıldı?

Evet, İskandinavya ayrı bir kıta niye değil mesela? Avrupa'da değil, Avrasya'nın bir küçük parçası. Hiçbir yerden kopuklu da yok, tamamen bütünün Asya'ya bağlı bir şeyden bahsediyorsun. Niye tek başına kıta olduklarını iddia ediyorlar? Çünkü beyaz olduklarını, farklı olduklarını, daha medeni olduklarını söylemeye çalıştıkları için tamamen beyazların yaratmış olduğu. Avrupa kavramı var. Ama yemezler. Bitti o günler. Bitti o günler. Allah'a çok şükür biz de büyüdük. Hadi dördüncü kitaba geçelim çünkü ben gitmeliyim. Ne oldu soğuk olduğu için uzatamıyor musun lafı orada yoksa?

İşim var, işlerim var. Yetişmem lazım. Evet. Küçük Öfkeli Gezegene Yolculuk Becky Chambers. Evet. Değil mi? Çok tatlı bir kitap bu. Bu kitaptan insanların haberdar olduğunu doğrusu düşünmüyorum. Çoğu insanın haberdar olduğunu düşünmüyorum. Ben haberdar değildim ama çok tatlı buldum bu kitabı. Çok tatlı. Şimdi şöyle. Bir konuyu özetlesene önce. Sen bir konuyu en basit şekilde özetler misin lütfen? Çocuğa anlatır gibi. Tamam. Biraz zor ama bizim Rosemary diye bir ana kahramanımız var. Bu Rosemary ve bu gelecekte şeyde geçiyor böyle gezegenler arasında yolculuk yapan ve aslında otoban gibi gezegenleri birbirine bağlayan tüneller yapan bir ekip var. Onlarla çalışmaya başlıyor Rosemary.

Çalıştığı gemide çok çeşitli türler var. İnsan var, uzaylı var. Toplama bir ekip değil mi o? Toplama bir ekip ve bu ekibin birbiriyle olan ilişkileri, yaşadıkları aşklar. Yani aslında sınırları çok kıran eğlenceli bir roman. Şöyle, bundan böyle oturup şey, sinekli bakkal neyse onun tam tersi. Yani bu hakikaten eğlenceli, yer yer komik. Bu ne ya diyeceğiniz bir roman ama. Çok önemli bir özelliği var. Bir kere Ursula Kelly Gwynne ile bir tutuluyor. Neredeyse yazarı Becky Chambers. Ve hop-funk diye, pardon hop-punk diye bir tür oluşturduğunu düşünüyorlar bu romanların. Hop-punk. Hop-punk evet. Hop yani Umut, Umut Punk'ı diye bir tür oluşturdu düşünüyorlar. Çünkü gerçekten bu böyle bir serinin bir parçası bu romanda. Becky Chambers'ın bir serisinin bir parçası ve hep umudu, geleceğin daha iyi olabilme ihtimali. Malini anlatıyor. Bunu anlatmaya çalışıyor. Ama bunu nasıl yapıyor? İşte oradaki kişiler arası ilişkilerle yapıyor. Yaşanan olaylarla yapıyor. Dolayısıyla böyle de yeni bir galiba tür yaratmış oldu. Hop punk diye. Çünkü bir de çok punk bir roman tabii. Bu yazarımız mı bunu yaratan? Hoppunk peki? Evet evet. Hoppunk yani ben ilk kez bununla duydum. Zannedersem ilk kez de onun yani ona konmuş bir isim. Kendi söylediği değil ama ona konmuş bir isim. Hoppunk yapıyor bu kadın diye. Hani daha çok Cyberpunk gibi duruyor çünkü dışarıdan bakıldığı zaman. İşte evet Cyberpunk. Cyberpunk ama distopiktir genelde. İşte bu Hoppunk o yüzden. Evet Cyberpunk'ın karanlık ve kötümserliğine tepki olarak belki ha Hoppunk mu doğmuş? Evet birkaç şöyle alıntı okuyabilir miyim? Tabii lütfen. Diyor ki evren bizim ondan yarattığımız şeydir. Hangi rolü oynayacağınıza karar vermek size kalmış. Evren bizim ondan yarattığımız şeydir. Çok güzel. Yani bu hani benim hayata bakışımla da mesela çok örtüşüyor. Yani hayat senin ondan yaptığın şey. O yüzden sen karar vereceksin ne olmak istediğini.

Happy go lucky mi diyeceksiniz gene hocam? Efendim? Happy go lucky mi diyeceksiniz hocam gene? Haa evet benim motto'm happy go lucky. Mutlu olan şanslı olur. Evet. Kızım Leyla doğduğunda kulağına bunu fısıldadım. Happy go lucky. Ezan olarak mı bunu fısıldadın? Evet. İsminden önce bunu fısıldadım. Hoş geldin happy go lucky dedim.

Bir kulağına Allah büyüktür dedin, Allahu Ekber dedin, öbür kulağına da happy go lucky mi dedin? Evet öyle dedim. Güzel ikisi de güzel evet. Evet. Romanda bir yerinde karakterlerden biri diyor ki insanların birbirlerini eskisi kadar öldürmemesinin tek nedeni bence gezegeninizin siz işi bitiremeden ölmüş olması.

Ha, gezegen de ölmüş bu arada. Tabii, gezegen ölmüş zaten. O yüzden evrende açılmışlar. Evet, evet. Bir başka yerde de şöyle diyor Chambers, kendisiyle savaş halinde olan bir türden hayır gelmez.

Şimdi bu yani romanın zaten ana temalarından birini oluşturuyor. Şeyde romanda insanların dışındaki bazı böyle türler var işte onların trajik tarihleri işte savaşlarında birbirlerini nasıl öldürmüşler bunların anlatısı da aslında aynı mesajı veriyor. Diyeceksiniz ki tamam arkadaş bu mesajlar veriliyor ama bir işe yaramıyor biz gene buna devam ediyoruz. Tamam evet ama biz de vazgeçmeyeceğiz. Karşı taraf savaştan vazgeçmiyorsa kötüler kötülüğünden vazgeçmiyorsa

Biz kendimize eğer iyi olarak konumluyorsak yani bu ayrı bir şey, biz de ondan vazgeçmeyeceğiz ve umut etmekten vazgeçmeyeceğiz. Başka çaremiz yok. Karanlığın içinde ışık olmaya devam edeceğiz. Evet. Şimdi belki de seçim sonrasının ya da baharın başlangıcının da etkisiyle aşırı umutlu, pozitif ve yaşama sevinciyle dolu bir program yaptık diyebilir miyiz hocam? Dedim gitti.

Evet, işte biblio terapi böyledir. Bir günde değiştiriverir insanın haleti rüyesini. Dinleyin, haleti rüyeniz değişsin. Hocam o zaman senden şeyleri alalım biz, künyeleri alalım.

Küçük Öfkeli Gezegene Yolculuk, Becky Chambers, Panama Yayıncılık, Çeviren Cihan Akün, 496 sayfa. Sinekli Bakkal, Halide Edip Adıvar, Can Yayınları, 476 sayfa. Mülksüzler, Ursula K. Le Guin, Metis Yayınları, Çeviren Levent Molla Mustafaoğlu, 344 sayfa. Gerçekçiler İçin Ütopya, Roger Bregman, Domingo Yayınevi, Çeviren Duygu Akın, 328 sayfa. Sevgili Furkan Bey, umarız derdinize birazcık olsun deva olabildik. Psikolojik yardım almak her zaman bana göre iyi bir fikir. Buna ihtiyacımız var. Bunun için uzmanlar var. Tavsiye ederim. Onun dışında diğer dinleyicilerimiz de bize e-mail göndermeye devam etsinler. Sorularınızı bekliyoruz.

Size cevap hazırlamaktan çok memnunuz. Gördüğünüz gibi baya uzaklardan... Hiçbir şey de bizi durduramıyor. Hayır durduramıyor. Aramıza denizler giriyor, okyanuslar giriyor durmuyoruz. Dolayısıyla biblioterapi.media.com adresine bize e-mail gönderebilirsiniz.

Ay ben de Aslı'ya teşekkür ediyorum. Gitti Cambridge'leri, oralardan bize yayınlar yaptı. Üşüdü arabanın içerisinde ama vazgeçmedi. Çok sağ olsun, var olsun. Hemen buradan manimi okuyayım. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapy şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)