
3.257 kelime · ~16 dk okuma
Haddin Aşan Yaşam rehberinden hepinize merhaba. Türkiye'de genç olmak meselesine bakıyoruz. Bir önceki bölümde Türkiye'yi, gençliği ve olma meselesini birazcık ele aldık. Türkiye'nin neresinden bahsediyoruz, genç deyince ne anlıyoruz, gençlik deyince ne anlıyoruz ve bu genç olma meselesi neler içeriyor, nelere mal oluyor?
Onların ayrıntılarına baktık. Dinleyicilerimizin katkıları eşliğinde bu bölüm öncesinde geçtiğimiz hafta bir çağrıda bulunmuştum. Ne yaşıyorsunuz, ne umdunuz, ne buldunuz, ne bekliyorsunuz, ne alıyorsunuz diye. Sağ olsun birçok izleyicimiz katkıda bulundu. Ses kayıtları yolladı. Yayınımızın arasına onları da serpiştireceğiz. Geçen bölümde de etmiştim ama bu bölümde de ihmal etmeden kendilerine teşekkürlerimi bir kere daha iletiyorum. Üstelik bu kayıtları almaya devam edeceğiz ve bu kayıtların bir bölümünü de ilerideki işleyeceğimiz konularda değerlendireceğiz. Şimdi dediğim gibi gençliğin temel kavramlarına ve tanımlarına bakmıştık. Şimdi gelelim hayat içerisindeki konumuna bu konuyu toparlarken. En başta tabii eğitim geliyor. Eğitim dediğimiz şey gençlikle kesişen ve açıkçası neden? Neden öyle yani daha doğrusu neden gençlikte başlıyor gibi bir soru sormuyorum elbet ama neden gençlikle birlikte tamamlanıyor? Eğitim hayatımız resmi ölçüde bittikten sonra örneğin lise ya da üniversiteyi tamamladıktan sonra eğitim defterimiz neden kapanıyor? O da ilginç bir soru işareti. Öncesinde gelin Gizem Demir'e kulak verelim.
Türkiye'de yaşamanın zor olduğunu çok erken yaşta idrak ettiğim için gençliğin de orta yaşlılığın da mücadeleye tabi olduğunu farkındaydım. Diploma ya da yabancı dille yeteri kadar iyi oldunamayacağını anlayıp farklı donanımların kazanılması gerekliliğini inandığım yolda yürüdüm. Birçok insan gibi hak ettiği yere gelememekle dövünen biri olmaktansa her gün bir önceki günden farkım ne diye sormayı yeğledim. Günün sonunda 32 yaşında ele ekmek tutan, kitap okuyan, doğaya ve hayvana zarar vermeyen, bildiğini paylaşan ortalama bir insanım.
Ülkeye dair umutlarım günden güne azalsa da kalıp savaşmanın, sırt dönmektense sırtlanmanın peşindeyim. Enseyi karartmadan gökteki yıldızlara bakarak yürümek istiyorum. Umarım umutlarımız gün geçtikçe filizlenir. Sanıyorum hatırlatmaya gerek yok ama dünyanın en pahalı eğitim kurumlarına sahibiz. Üstelik eğitim denen meselenin en çok tartışıldığı ülke olarak kuşakların tek ortak paydası sanıyorum. Özellikle geçtiğimiz son birkaç kuşağı düşündüğümüzde eğitim sistemindeki revizyonlar, yeniden düzenlemeler, arayışlar ve bütün
Bu çabalara rağmen, bu bütün pahalı eğitim kurumlarına rağmen içeriği de alabildiğine tartışılır durumda. Bakın hani sesli bir yayında sayılara sizi boğmak istemem ama yani alabildiğine böyle genel çerçevede kalmaya çalışarak birkaç sayıyı paylaşayım sizinle. Örneğin Türkiye'de öğrencilerin %66'sının Türkçesi orta ya da alt seviyede. Şimdi tekrar ediyorum. Öğrencilerin %66'sının Türkçesi orta ya da alt seviyede. Ve OECD verilerine baktığımızda Türkiye'deki insanların %39'u okuduğunu anlamıyor. %39. Yani okuduğunu %39 anlamıyorsa dinlediğini ne kadar anlıyor? Bu söylediklerimi ne kadar anlaşılıyor diye endişeye kapılıyorum ister istemez. Çünkü bakın %39 okuduğunu anlamama oranı bu Japonya'da mesela %4, Finlandiya'da %6, Hollanda'da %8. Hatta entelektüel bir metni anlama ve araştırma yapma becerisi %3.
Yani bir metni araştıran, yorumlayan, sentezleyebilen kişi oranı 100 kişide 3. Ve gelişmiş ülkelerle baktığımızda bu oran %40 olarak karşımıza çıkıyor. LGS, hani meşhur sınavlarımızdan, 20 Türkçe sorusunda ortalama doğru 9.99. Hadi güzel hatırınız için 10 diyelim. 20 Türkçe sorusunda ortalama 10 doğru cevap verebiliyoruz.
Türkçe bakın bunlar, ana dilimiz hani o Bedir Rahmi Eboğlu'nun da tanımladığı gibi, ana sütümüz gibi bize ait olan ana dilimiz, hesapta doğumumuzdan itibaren öğrendiğimiz, rüya gördüğümüz, düşündüğümüz, hayal ettiğimiz, aşık olduğumuz, konuştuğumuz, feryat ettiğimiz ana dilimiz de başarı seviyemiz böyle. Yine üniversite sınavına bakalım. İlk 2000'e giren öğrencilerin büyük bir çoğunluğu D'leri ve dağları ayırmayı bilmiyor. Ben mesela bunun nasıl bu kadar zor bir hale geldiğini düşünüp duruyorum her zaman. Noktalama işaretlerine gelince tabi iş biraz daha dramatik oluyor. Türkiye'de 208 üniversite var. 208. 7 milyona yakın öğrenci okuyor.
Bu üniversitelere giren öğrencilerle ilgili birkaç bilgi vereyim. Mesela Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nin fizik bölümünden bir haber vereyim size. Son sınavda fizikte eksi 0.75 net ile Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi fizik bölümünü kazanan var. Mesela 1.50 din netiyle Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesini ya da 2.50 ile Kocaeli Üniversitesi İlahiyat Fakültesini kazananlar var. Sınavda, üniversite sınavında eksi 43 net yapanlar var. Eksi 43.
Ya ne yaptınız kardeşim? Saksıda gübreyle mi beslendiniz? Nasıl bir şey bu? 43 ya. Hani 3 değil, 10 değil, 20 değil. Yani gözümüzü kapatıp şıkları işaretlesek rastlantısal olarak daha yüksek bir puan çıkması gerekmez miydi? Bilmiyorum hani kırıcı da olmak istemeden. Tabii ki bunun bir gerekçesi de var. Onun gerekçelerinden, olası gerekçelerinden, birini de TÜİK istatistiklerinden vereyim. Türkiye'de çocukların %62.4'ü her gün sadece ekmek ya da makarna türü tahıl gıdalarla besleniyor. %62.4. ve %24'ü atıştırmalık şeylerle öğünlerini geçiriyor. Yani abur cuburlu, makarnayla, ekmekle, abur cuburla beslenen 4'te 3'ü çocukların, gençlerin ne yapmasını bekliyoruz ki? Yani bu yarışın içerisinde büyük bir haksız rekabet var küresel ölçekte baktığımızda.
Dahası hani eğitim kurumlarının niteliğinden söz ediyoruz. Bundan önce bir düşündüğümüzde eğitim kurumlarının kapısından dahi giremeyenler var. Bakın Türkiye'de zorunlu eğitim dediğimiz bir şey var. Kanunen belirli yaş aralığındaki çocuklar ve gençler okula gitmek zorundalar.
2023 verilerine göre bu zorunda eğitim çağındaki çocukların 442.000'den fazlası okula gitmiyor. Yani kanunen okula gitmesi gerektiği halde ve bunun yarısı kız öğrencilerden oluşuyor. Tabii bütün bunların devamında üniversite geliyor.
Üniversite, Türkiye'nin önemli kavramlarından birisi. Öyle ki artık gerekli gereksiz her konuda üniversite eğitimi, üniversite diploması karşımıza çıkmaya başladı ama ilginç de bir tezatla ona yönelik ilgi de, inanç da azalıyor. Merve Nur'a kulak verelim, ardından devam edelim. Ben şu an 22 yaşındayım ve gençliğimi farkedeşebilme 18 gibi düşünürsek, ilk yıllarım çok delicesine bilim insanı olma hayaliyle başlamıştı, üniversite ve sonrasında. Çok iyi bir matematikçi olmak istiyordum. Ülkeye, vatana, insanlığa, dünyaya faydalı ve güzel şeyler bulmuş, fayda sağlamış. Ve en önemlisi iyi bir insan olmuş bir bilim insanı olmak istiyordum. Hala bu hayalimi sürdürüyorum. Ama daha farklı bakış açılarıyla. Yaşamı ciddiye alıyordum. Çünkü Nazım gibi, Nazım'ın şeylerinde dediği gibi. Hiç kimse beni buna zorlamamışken insanlık için ölebilecek kadar bu hayalimi ciddiye alıp bir fayda sağlayıp iyi bir bilim insanı olmak istiyordum. Bu hayal sonrasında tabii ki yine hep bir sorgulama, hep bir mücadele içinde geçen Türkiye gerçeklerine uyanıyorsun.
Evet, Merve Hanım'ın da denildiği gibi bu üniversite eğitimi giderek sorgulanır hale geliyor. Bu da boşuna değil. Üstelik en gözde eğitim kurumlarımızın da aldığı çeşitli hasarlar sonucunda onların yıpranmasıyla da karşı karşıyayız. Örneğin Türkiye'nin en gözde üniversiteleri arasında akla ilk gelenlerden Boğaziçi Üniversitesi'ni tercihlerinde ilk sıraya yazanların oranı %37 gerilemiş durumda.
Artık ilk sıraya bazı üniversitesini yazmıyor gençler. Üstünde düşünülesi. Son 5 yılda 1 milyon öğrenci üniversiteden kaydını sildirmiş. Düşünebiliyor musunuz? 1 milyon öğrenci kazandığı üniversiteyi bırakmış. Maddi sebeplerle olabilir, başka sebeplerle olabilir. Bir kere daha hatırlatayım. 208 üniversitemiz var. 7 milyon öğrenci barındırıyor içerisinde.
Örneğin bu boşluklara baktığımızda yine istatistikler gösteriyor ki her yıl üniversitelerimizde ortalama 500 bin kontenjan boş kalıyor. 500 bin öğrenci buradaki eğitimden mahrum kalıyor diye de okuyabiliriz. Örneğin 2023 eğitim yılında Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde 58 akademisyen vardı. Öğrenci sayısı sıfırdı. 58 akademisyen bir öğretim dönemi boyunca birbirine bakıp durdu.
Yani böyle anlıyoruz demek ki. Ve tabii ki nedir bunların sebebi ve sonucu? Aslında üniversite dediğimiz şey Türkiye'de birazcık devlet politikası olarak genç işsizliğini gizlemek, ötenemek, birkaç yıl daha ertelemek için bir vesileye dönüştü. Yani liseden sonra işsizler ordusuna katılacak gençleri 3-4 sene öyle ya da böyle bir üniversite hayaliyle oyalayıp en azından işsizlikle geçireceği bunalımlı süreci birazcık ötelemeyi düşünüyoruz bir anlamda kamu politikası olarak. Öte yandan hani bu üniversite, liseden, liseden belki meslek lisesiyle özdeşleştirebiliriz ama ki içimde bir yaradır Türkiye'de ortadan kaldırılmış olmaları yani varlık olarak değil ama algı ve işlev olarak üniversite dediğimiz şeyin özelliği bize yeni yetkinlikler kazandırmak
algılar, sayılara baktığımızda o anlamda bozulmuş görünüyor ama bir yandan da bu kuşağın gençlerinin önünde bir anda gündemimize gelen ve her noktaya sızan yapay zeka var. Yapay zeka çağı büyük belirsizliklerle geliyor. Geleceğin yetkinliklerinde ne olacak? Beceriler ne olacak? Aranan özellikler ne olacak? Bütün bu konuda eğitim ne sunacak? Büyük bir soru işaretim. Baran Halil Doğan'ı dinleyelim.
İşte Google'ın, IBM'in ve Deep Learning AI gibi böyle güzel şirketlerin sağladığı güzel kurslar oluyor sektör konusunda. Onlara bakmaya çalışıyorum. Kendimi onlara katmaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki yani üniversite aslında bizi hiçbir şey hazırlamıyor. Bir yandan staj veya iş konusunda kovalamaya çalışıyorsun. Ama bakıyorsun ki çoktan o işini kovaladığın iş yerinin...
Aslında bir tanıdığının, bir çocuğunun dıdısın dıdısı varmış da senin o pozisyona koymuşlar. Dolayısıyla genç olmak, Türkiye'de olmak, Türkiye'de genç olmak bütün bunların hepsi başlı başına bir mesele ama hepsi bir araya geldiğinde daha büyük soru işaretleri barındırıyor. Peki eğitimimizi tamamlıyoruz. Niye tamamlıyoruz? Çalışma hayatında kendimize bir yer edinmek için. Ama o konudaki süreçlere bakmadan önce gelin biraz nefeslenelim.
Türkiye'de genç olmak bence her geçen bir günün öncesindeki güne özenmektir. Daha çok özgür düşünce, saygı ve liyakat umdukça bu beni kırıyor. Kalan kısmından beklentim ise dünya iyi insanı olabilmek. Avrupa ülkelerine iç geçirmeden kendi ülkemde güvenle ve saygıyla çocuğumu büyütebilmek. En çok umutlandıran şey internet sayesinde dünyayı sentezleyebilen yeni nesil ve en çok
Mustafa Basakalı dinledik. Bugünkü kuşak çalışarak başarabileceğine inanan kuşağın evlatları yani anne babaları çok çalışınca, çok iyi eğitim alınca hayatta çok başarılı olabileceğine inanan bir kuşağın ürünü. Çünkü onlar gerçekten öyle yapmışlar. Hani orta direk ailelerden bile gelseler devletin onlara sağladığı eğitim kurumlarında, liselerde, üniversitelerde, devlet yurtlarında, devlet burslarıyla okuyarak iyi eğitim almışlar iyi eğitmenlerden ve iş hayatında bütün karşılığını da fazlasıyla Hani fazlasıyla kısmı tartışılır ama bence şu ana göre çok daha adaletli bir şekilde almışlar. Ama çocukları için aynı vaatleri, aynı hayalleri taşısalar da ne yazık ki bu hayaller tam olarak gerçekleşmedi. Onlar ellerinden geldiğince çocuklarını bir genç olarak hayata hazırlarken ellerinden geleni yaptılar. En iyi şekilde eğitmeye çalıştılar. Onlara çalışmanın, azimli olmanın faziletlerini aktarmaya, aşılamaya çalıştılar. Ama gerçek hayatta büyük bir kısmı hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Yine araştırmalardan devam edelim. Böyle kendi başıma ahkam kesiyormuş gibi olmaktan sakınıyorum. Her ne kadar haddimi aşma ehliyetim olsa da. Türkiye'de çok çalışmanın başarıda ana unsur olduğuna inananların oranı yüzde... Hadi tahmin edin bakalım. Üç.
Türkiye'deki insanların sadece %3'ü çok çalışarak başarılı olabileceğine inanıyor. Bakın OECD ülkeleri arasında bu bizi son sıralara koyuyor. OECD ülkelerinin ortalaması bunun dört katı. Yani ortalama ülkelerde çalışarak, çok çalışarak başarılı olabileceğine inananların oranı %12, bizde %3.
O bile kimileriniz için iyimser gelmiş olabilir. İşte bu yüzden mesela göstergelere bakın. Örneğin KPSİ sınavlarına, işte kamu personel sınavlarına ilginin. Bununla ilgili kursların, dershanelerin, yardımcı kitapların vesaire bu kadar artmasının bir gerekçesini düşünün. Yani gençliğin, özellikle bilmiyorum belki bana denk gelenler de böyle olabilir ama gençliğin büyük bir bölümünün işte devlete, kamuya, belediyelere kapağı atmak. tırnak içerisinde, hayali içerisinde olması çok garip bir şey değil mi? Yani devlet memurluğu şüphesiz küçümsenecek bir şey değil ama gençlik hayali olabilir mi bakıldığında? Bilmiyorum. Büyük bir soru işareti kafamda beliriyor bütün bunları konuşurken. Çünkü hani nihayetinde memurluk dediğimiz şey, bürokrasi olarak adlandırdığımız sürecin bekasını sağlamaktan ibaret. Yani bir bürokrasi var, bir işlerlik var. Onun devamını sağlamaya yönelik hani daha dingin, daha kontrollü, Yani gençliğin o deli doluluğu, macerası, hayalleri, bilmem nesi giderek ortadan kalkıyor. Ne yazık ki bu tip küçük göstergeler de bize bunu gösteriyor. Öte yandan tabii haksız da sayılmazlar çünkü özel sektörde pek parlak görünmüyor açıkçası. Örneğin ben benim gençliğimde, yani 1800'lerden söz ediyormuş gibi olurum ama,
Hani bundan ne bileyim bir 20-30 sene önce asgari maaş dediğimiz şey çok istisnai bir şeydi. Yani hatta ayıplanırdı, küçümsenirdi, telaffuz edilmekten korkulurdu. Yani bir kişi sana asgari maaş verebilirim demeden önce bin defa düşünürdü ve kimseye böyle bir şey teklif edilemezdi kolay kolay. Çok basırsız, çok böyle hani önemsiz, fuzuli bir işle uğraşacak ise teklif edilebilirdi. Ama bugün hepimizin malum olduğu üzere Türkiye'nin çalışan nüfusunun yarısından fazlası ortalama olarak asgari maaş veya altı alıyor. Düşünün. Asgari maaş ve altını kattığımızda bu oran çok daha yükseliyor. Ve bir yandan hani bunlardan sebep mi? Yani bu asgari maaşa talim etmeme
Yani gerekiyorsa tecrübe edinme adına katlanma ya da işte ana babanın harçlığına, emekli maaşına kalmamak için iyi kötü en azından kendi çay kahve parasını çıkarmak için de olsa çalışmayı tercih etmeyen yani yine bu kuşağı has ev genci olmayı tercih eden böyle bir tanımımız da var bugün. İnsanların sayısı artıyor. Genç işsizliği yükseliyor. Yine TÜİK verilerine bakalım. 2023 yılında 15-24 yaş grubundaki yani genç nüfustaki kişiler arasında ne eğitimde ne de istihdamda olanların sayısı 2.7 milyon olarak kayıtlara geçti. Yani ne çalışıyor ne okuyor. 3 milyona yakın genç. Bu kimi ülkelerin nüfusundan fazla bakıldığında
Ve aynı yaş grubunda her üç kadından biri ne eğitimde ne istihdamda. Bu da ayrı bir üzücü konu çünkü hani bildiğiniz üzere kadınların iş hayatındaki temsiliyeti zaten düşük, o temsiliyet içerisinde iş hayatından aldıkları pay düşük, aldıkları maaş düşük, yükselme ihtimalleri daha az vs. bir sürü dezavantaja da sahipler. Tabii bütün bunların bir kaçış yolu olarak ne geliyor? Yine bu dönemde giderek daha fazla duyduğumuz, bir önceki kuşak için çok da fazla bir şey ifade etmeyen, Türkçe tam karşılığını bulabilmiş değiliz, serbest çalışma düzeni falan diyenler de oluyor ama freelance dediğimiz ya da bu gig work dediğimiz, yeteneklere, becerilere dayalı, belli bir güvencesi olmayan, hani bu prekarya sınıfını da oluşturan, bir sigorta sözleşmeye bağlı olmadan, Örneğin işte ne bileyim taksi şoförlüğü, über şoförlüğü, işte bir e-ticaret sitesinin kurye liniği yapma ya da işte iş başına grafik tasarımı, işte ses bilmem üretimi gibi konularda çalışma. Ama bu da yeni nesil adı konmamış bir modern sömürü yöntemine dönüşmüş durumda. Bu konuda Özlem İlyas'ın iletişim yayınlarından çıkan Freelance Emek adlı bir kitabı var. Onu yayınımızın notlarına da eklemeye çalışacağız. Tavsiye ederim. Ben burada çok ayrıntısına girmeyeyim ama bu genç işsizliği de çalışma hayatında asgari maaşa mahkum kalmanın arasında bir alternatif olarak ortaya çıkan bu freelance çalışma modelinin de ayrı problemlerin kaynağı olduğunu bir unutmayalım.
Bir genç gelişimci olarak. Kendi savaşımı da verdiğime inanıyorum. Asla vazgeçmeyeceğim. Tüm krizler aynı oranda fırsatları doğurur. Aynı istikamette yola devamlıyorum.
Dinleyicilerimizden coşkun solanların görüşlerine kulak verdik. Şimdi girişimcilik salgını tabii ki bütün bunların doğal bir sonucu olarak görünüyor. Çünkü işte iş hayatında memur olmak istemiyorsunuz, devlet memuru olmak istemiyorsunuz, asgari maaşla çalışmak istemiyorsunuz, freelance işte serbest çalışma çok tekinsiz, güvensiz, geleceği belirsiz geliyor. E o zaman ne diyorsunuz? O zaman ben kendi girişimi mi kurayım? Ben işte şöyle böyle yeteneklere sahibim. ve bu alanda kendimi gösterebilirim diyorsunuz ve girişimcilik dediğimiz mesele ortaya çıkıyor. Tabii ki bu programın konusu değil, bu programın içerisinde bu alt başlık adına dahi böyle çok uzun konuşmak mümkün ama niyetim bu değil. Ancak şunu da unutmayalım, bu girişimcilik dediğimiz meselenin önemli bir kısmı
Bu iş dünyasına yönelik algı ve tecrübelerden bir kaçış gibi. Yani ben 9-6 çalışmak istemiyorum, kendi işimi kuracağım, girişimci olacağım, kafama göre çalışacağım gibi bir fanteziden besleniyor. Ama belki ileride girişimcilikle ilgili ayrı bir bölüm yapar değiniriz. Girişimcilik dediğimiz şey o 9-6 çalıştığınız işten çok daha fazla çalışma, çok daha fazla emek, çok daha fazla belirsizlik demek. Belirsizlik demişken tabii ki Türkiye'ye has bir durum var. Gençliği sadece etkilemiyor ama en zor kabullenecek grupta gençler Türkiye'de büyük bir gelir adaletsizliği var. Servetin %40'ı nüfusun sadece %1'inin elinde ve gençliğin bunun içerisinden alabileceği pay da giderek azalıyor.
Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin Türkiye'de Genç Olmak bölümünde Türkiye'nin tanımını yaptık, gençliğin tanımını yaptık, Türkiye'de gençliğin ne anlam ifade ettiğine baktık, durumlarına baktık, eğitim ve iş hayatındaki varlıklarına, arayışlarına, çatallanmalarına göz attık. Peki her bölümü kapatırken yaptığımız gibi üzerine düşünülesi konulara bakalım birazcık da. Şimdi ben sobalı bir evde büyüdüm. Bilmiyorum sizin büyüdüğünüz ev nasıldı ama çok önemli bir Hatıra bıraktı bende. Seneler sonra fark ettim bu ayrıntıyı. Şimdi sobalı ev özellikle kış aylarında bütün evi bir araya toplardı. Yani köşklerde, konaklarda büyümediyseniz ben büyümedim. Evinizin bir odasında ve tercihen daha doğrusu büyük ihtimalle oturma odası. Şimdi öyle bir kavram da vardı ben çocukken. Misafir odası, salon diye bir yer vardı. Orası sadece gerçekten misafir geldiğinde açılabilen bir odaydı.
Giremezdik bile. Oturma odası denen yerde bir soba vardı ve yaşadığımız evlerde biz üç kuşak yaşardık. Yani bizim evimizde anneannem vardı, annem ve babam vardı, ben ve kardeşim vardı. Ve biz hepimiz üç kuşak birbirinin sohbetine kulak misafiri olurduk, birbirimizin derdinden tasasından haberdar olurduk ve kuşaklar arası bir iletişimimiz olurdu.
Dolayısıyla sobalı evlerin bir odada topladığı insanlar yaşam kuşaklar arası bir paylaşımı mümkün kılardı. Dolayısıyla bilebilen ama yapamayan yaşlılar, bilemeyen ama yapabilir gençlere tecrübelerini aktarırdı. İnsanlar birbirine soru sorabilirlerdi ya da hiçbir şey sormasalar dahi kulak misafiri olduğu şeylerden edindikleri bilgilerle, tecrübelerle kendilerini hayata hazırlarlardı. Ardından kaloriferli evlere geçtik. Her odamız ısınmaya başladı. Klimalarla her odamız serinlemeye başladı. Sonra kişisel telefonlarımız oldu, kişisel bilgisayarlarımız oldu. Ve hepimiz kendi odalarımıza, kendi kabuklarımıza çekildik. Ve teknolojik etkiler sebebiyle bu kimi zaman kombi teknolojisi oldu, kimi zaman akıllı telefon teknolojisi oldu. Hepimiz bizden önceki ve bizden sonraki kuşaklardan koptuk. Birbirimizde hiçbir iletişimimiz kalmadı gerçek anlamıyla. ve bütün bu tecrübeler gök kubbede salınan birbirinden kopuk hatıralara dönüştüm. Tabii ki dertler gençlere özel değil. Dert dediğimiz şey hani ilk bölümlerimizde değindiğimiz gibi insanlığın geneline has bir durum. Ama gençlere has kısmı da var şüphesiz. Berkay Tekin'e kulak verelim.
Beni en çok umutlandıran şey ise insanların bilgiye aç olması ve onlara doğru bilgileri aktarabiliyor olmak, bunun için uğraşan, çabalayan insanları görmek beni umutlandırıyor. Ve tam tersi, kirli bilginin daha çabuk yayılması, ayrıca hayatımızın monoton bir şekilde ekranlar karşısında geçip gittiğini görmek beni adeta kör kuyularda kalmış gibi hissettiriyor. Dertler gençlere özel değil değindiğim gibi ama gençlik dediğimiz şey hayallerin ve beklentilerin en yoğun olduğu dönem. Yani hayatımızdaki en büyük hayaller, en büyük umutlar, en büyük beklentiler gençlik dediğimiz çağımızda yaşanıyor. Çünkü en acemi olduğumuz, daha hayatı tanımadığımız, hayallerimizin kırılmadığı, umutlarımızın solmadığı bir dönemi temsil ediyor gençlik. Hayal kırıklıklarımızın şiddeti de bizzat bu yüzden.
Bu yüzden işte sizden bir önceki kuşakla konuşmak belki de hayatınıza yapabileceğiniz en büyük yatırımlardan biri. Bu şekilde anlayacaksınız ki sorunlar size özel değil. Sorunlar bu yaşadığımız çağa ait değil. Sorunlar size böyle özel kar tanesi kadar eşsiz meseleler değil. Hepimiz o yaşlarda, o dönemlerde
Öyle ya da böyle isimleri değişse de aynı dertleri tasaları yaşadık, aynı hayalleri kurduk, aynı hayal kırıklıklarına kapıldık, aynı şeyleri tecrübe ettik, aynı sonuçlara vardık ama birbirimizden koptukça, bütün bu tecrübelerden faydalanamadıkça hepsini tekrar tekrar yaşamak durumunda kalıyoruz ve aynı hayal kırıklıklarını tekrar tekrar tecrübe ediyoruz. Ve gelin son dinleyici katkımız olarak Ali Bekişoğlu'na kulak verelim. yapmak anlamına geldiğini düşünüyorum. Ve bu kadar çekişmeli bir ortamda kendinizi sürekli geliştirmeniz, sürekli verimli yatırımlar yapmanız gerekiyor. Dolayısıyla aslında Türkiye'de genç olmanın hiç de fena bir şey olmadığını düşünüyorum. Kendinizi geliştirmek açısından bakıyorsunuz. Ama maalesef bütün bu kişisel gelişimin ekmeğini maalesef Avrupa'daki global firmalar yiyor. Çünkü Türk gençlerinin kendini kendini geliştirmesindeki yegane sebep kendini geliştirip Avrupa seviyesine gelip Avrupa seviyesinde bir yaşam elde etmek. Şunu unutmamakta fayda var. Sadece bir hayatta yaşıyoruz. Yani en azından ben böyle düşünüyorum. Ve sadece bir defa genç oluyoruz. Beklentilerimizin hepsi makul, hepsi meşru, hepsi anlaşılabilir. Hepsinin saygı duyulmaya ihtiyacı var. Ama unutmayalım kendi adımıza düşenleri
yapıyor muyuz? Yani bu hayata dair bolca beklentimiz var, bolca hayalimiz var ama sahiden üstümüze düşen her şeyi, elimizden gelen her şeyi yapıyor muyuz? Bundan emin olmamız gerekiyor. Şöyle bir kapanış yapayım. Zamanında bir yolculuk yapabilseydik, benim çocukluğuma, gençliğime şahitlik edebilseydiniz çevremdeki pek çok insan gibi siz de o şahitlik ettiğiniz çocuğun, gencin bir balta hesap olabileceğine dair en ufak bir şans ihtimal vermezdiniz. Ben neredeyse hiç kimsenin bir şey olabileceğine dair hiçbir umut taşımadığı bir çocuk ve genç olarak hayatımı sürdüm. Bugün buradayım. Hani bir şey oldum mu olmadım mı o tartışıdır ama pek çok kişiyi mahcup ettiğimi de biliyorum. Hayat üstesinden gelebildiğimiz zorluklarla anlam kazanıyor. Kıymetli gençler, sesimin ulaştığı arkadaşlar. Hazır bulduklarımız aynen ter kokumuz gibi. Onlara alışıyoruz. Onları burnumuz hissetmiyor. Ağız kokumuz, ter kokumuz, ten kokumuz gibi. Hayatı anlamlı kılan, bize hazır sunulan şeyler değil. Bizim o mücadele içerisinde edindiğimiz meseleler, edinimler ve gençliğin en büyük sermayesi, en değişmeyen varlığı zaman. Ne olursa olsun hayatınızın ilerleyen döneminde hiç bu kadar boş, fazla zamana sahip olmayacaksınız.
çok yoğun olduğunuzu düşünebilirsiniz. Biraz bekleyin derim, yoğunluğun ne demek olduğuyla tanışacaksınız. Ama şu anki en büyük sermayeniz zaman. Neyle doldurduğunuza, neye harcadığınıza ve nelere kulak verdiğinize dikkat edin. Haddini aşan yaşam rehberi gelenekleri bozmayarak yine haddini aştı. Umarım Türkiye'de genç olma serüveninde size rehberlik edecek birkaç fikir kırıntısı bırakabilmişimdir zihninizde. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.