Podcast

Orta Yaş ve Ümitleri

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Çocukluk ve gençliğin fırtınalı günlerinden sonra yetişkinliğin bize hiç ummadığımız bir şeyi ya da umduğumuz her şeyi sunacağını sandık. Öyle bir şey olsa bile bunu fark edemeyeceğiz. Peki ne yapacağız? Ya her şeyin tam olması gerektiği gibi olduğu dönemse bu orta yaş? Haddini Aşan Yaşam Rehberi'niz bu bölümde orta yaşın kendine has ümitleri ile meşgul.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.671 kelime · ~13 dk okuma

Haddini aşan yaşam rehberinde orta yaşa bunalımlarına, depresyonlarına bakıyorduk. Bir önceki bölümde orta yaşın neyi ifade ettiğine, neyi temsil ettiğine, hayatımızda nasıl bir dönemi kapsadığına baktık ve bunun içerisinde bizi bu krize, pişmanlıklara, olmamışlıklara, sorgulamalara iten unsurları ele aldık. Bu bölümde de ümitlerine bakacağız, orta yaşın ümitlerine, orta yaşta başa çıkma metotlarına. ve bütün bunları başarabilmek adına kendimize sorabileceğimiz sorulara göz atacağız.

Ümitler, orta yaş işte bahsettiğimiz gibi öncesinde kendine has sıkıntılara sahip hazırlıksızca adeta arkadan itilmişçesine giriyoruz orta yaşımıza ve hayat dediğimiz şeyle yüzleşiyoruz. Peki bunun içerisinde nelerle ümitler? bizim umutlarımız, ümitlerimiz, bizi hayata bağlayan şeyler neler olacak gelin biraz da onlara bakalım. Şimdi öncelikle bizi ümitlerimizden uzak tutan şeylerin başında hedeflerimizin büyüklüğü geliyor. Yani çocukluğumuz ve gençliğimiz

öylesine vaatlerle ve öylesine övgülerle dolu geçiyor ki orta yaşa yönelik muazzam böyle karşılanması imkansız boyutlara varan bir beklentiyle giriyoruz. Yani büyük bir beklentimiz var. Yaşama yönelik beklentilerimizin en zirve yaptığı dönem esasında gençlik değil, Bu orta yaş dönemi çünkü öncesinde de bahsettiğim gibi artık hayatla yüz yüzeyiz, her türlü donanımı elde etmişiz ve sıra bize gelmiş yaşama adına. Dolayısıyla çok büyük bir vaat paketiyle başladığımız için ümitlerimiz çok kolay kırılıyor ve Her hayalin gerçekleşmesinin beklendiği bir dönemden söz ediyoruz orta yaş dediğimizde. Dolayısıyla tatmin olmak neredeyse imkansız. Bütün ümitlerimiz, bütün hayallerimiz, bütün beklentilerimiz bu 15-20 yıl içerisinde gerçekleşmek zorunda. Ve tabii ki bu yaş diliminin kapsadığı çalışma hayatında da bu bizi daha korumacı bir safhaya geçiriyor. Yani artık gençliğimizde veya çocukluğumuzda ne iş yapacağız diye hayaller kurarken

Transkriptin tamamını oku

Artık orta yaşımızda bu mevcut işimde daha nasıl yükselebilirim, daha fazla nasıl gelir elde edebilirim, nasıl daha ilerlerim gibi arayışlara yani daha dikey yolculuklara ilerliyoruz. Uzmanlaşma dönemimiz orta yaş dönemimize renk geliyor. Dolayısıyla aslında bir başka açıdan baktığımızda fırsatlarımız da azalıyor. bir seçim yapmış oluyoruz, kendimize aşağı yukarı kabataslak bir yol çizmiş oluyoruz ve bu yolun içerisindeki fırsatlarımıza bakıyoruz. Diğer bütün yolları görmezden geldiğimiz bir dönem.

Tabii ki orta yaş sadece iş hayatıyla tanımlanabilir türden değil, orta yaş mesela Türkiye üzerinde düşündüğümüzde aynı zamanda evlilikle de özdeş bir yaş ki bir önceki konumuz olan gençlikte bahsetmiştim, burada bir kere daha tekrarlayayım, Türkiye'de evlilik çoğunlukla Erkeklerde de büyük bir oranda ama daha çok kadınlarda kendine ait bir hayat kurabilme arayışının çıkışı. Çünkü çoğu genç kendine ait bir odası bile olmayan evlerde büyüyor, yetişiyor ve diyor ki artık tamam benim de bir hayatım olsun, benim de bir evim olsun, benim de kendi seçtiğim bir eşyam. Banyom, tuvaletim, yatağım, nevresimim olsun gibi bir arayışla orta yaşta evlilik ile karşılaşıyor ki orta yaş bir yandan da ikinci, üçüncü hatta nedendir bilmem ama dördüncü, beşinci evliliklerin de yaşandığı bir dönem olmuyorsa zorlamayın sevgili dostlar. Yani bir 4-5 defa evlenen arkadaşlarım var. 4-5 nafaka, 4-5 beyaz eşya, 4-5 ev bunlar. Orta yaşa, gereksiz yükler, neyse bugünkü konumuz değil. Dolayısıyla bir yandan da tabii ki bütün bunların eşliğinde tahammülsüzlüklerimiz başlıyor. Çünkü enerjimiz azalıyor, hevesimiz azalıyor, zamanımız azalıyor ve böyle daha önemli şeyler için kaynaklarımızı kullanmaya başlıyoruz. Elimizdeki kaynaklar hep daha

daha önemli, daha büyük şeyler için harcamaya başlıyoruz. Öte yandan diyelim ki işte bu hayatta yırttık, hani derler ya kefeni yırtma tam olarak aslında onu karşılamaz ama diyelim ki bir şekilde hayallerimizi gerçekleştirdik. İşte o zaman da hani bu ecnebiyelerin güzel bir sözü var. Toys for big boys diye bir laf var. Yani böyle büyükler için oyuncaklar mı diyelim, büyük oyuncaklar, yetişkin oyuncakları mı diyelim. o hayal kırıklıklarının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü bu orta yaşla birlikte gelen bu işte acaba olmadı mı hissi bizi çocukluğumuza dönme arayışına itiyor. Yani işte mesela ben kendimden söyleyeyim, her antika pazarına, bit pazarına gittiğimde çocukken oynadığım oyuncakları arıyorum. Eğer denk gelirsem alıyorum, ona benzer bir şeyler bulursam alıyorum.

Eskiden izlediğimiz çizgi filmlere denk gelirsem, YouTube'da orada burada hepsini izliyorum, içimi pırpır ediyor ve çocukluğa dönme arzusu, hatta hani o psikolojide de çok bahsedilir ya anne rahmine, ana karnına dönme hali, o annemizin memesine yapışıp o sütünü emdiğimiz dönem, o güvenli, o işte kusursuz, o hiçbir tehlike içermeyen hayata, hiçbir tesadüf barındırmayan hayata dönme hali. Bu da hani bir anlamda öncesinde bahsettiğim gibi kavramlar kısmında bu hatıralarımızın seçici geçirgenliğinden kaynaklı. Yani hep güzel şeyleri hatırlıyoruz. Geçmişteki hiçbir olumsuzluk aklımıza gelmiyor. Dolayısıyla mümkün olduğunca eskiye dönmeye çalışıyoruz.

Daha da fenası, yani bu fenası kısmını biraz tırnak içinde söylemiş olayım, bu olmamışlığın mağduru haline gelen çocuklar. Şimdi orta yaş bir yandan da hani kendini gerçekleştirme adına hatta kimi zaman çok karşınıza çıkmıştır, yaşamış da olabilirsiniz. Evlilikleri anlamlandırma, hani böyle demezler ama devam ettirme, sürdürme. adına bir meşgale olsun diye ortaya çıkan çocuklar olmamışlığın mağduru haline gelir. Bunlara bu dönemde proje çocuklar diyoruz. Hatta bu ebeveynlerin çılgın projeleri haline geliyor. İşte o kurstan bu kursa, o bilmem etkinlikten bu etkinliğe piyano çalan, bale yapan, işte efendim ne bileyim dağlara taşlara tırmanan her şeyi yapma derdinde. Neden? Çünkü hepsi

O anne babaların, orta yaşındaki anne babaların olmak isteyip olamadığı, yapmak isteyip yapamadığı her şeyi yapabilen o kusursuz çocuk olma adına yetiştiriliyor. Onlar da orta yaşlarında kendi bu sebeple yapamadığı şeyleri kendi çocuklarına aktaracaklar belki de. Bir yandan da sorunları sektirmeden söz ediyoruz orta yaşta. Özellikle ilişkilerde hani bu evliliklerde çocukların doğumuyla başlayan ilişkileri sorgulama hali var. Mesela araştırmalar hep şunu gösteriyor. Evliliklerin mutluluk endekslerinde bir seviyeden başlıyor. Diyelim ki 11'in mutlulukla başlıyorsunuz. Bu mutluluk ilk çocuğun doğmasıyla birlikte dramatik bir düşüşe sahne oluyor. Bir anda düşüveriyor mutluluk. Ondan sonra çocuklar üniversite çağına gelip evden ayrıldıklarında tekrar mutluluk artıyor. Çünkü evlilik tekrar o eski ilk nüvesine, ilk tohumuna dönüyor. Çocuklardan, onların dertlerinden, tasalarından, sorumluluklarından kurtuluyor. Ve artık hayatın ilerlemiş döneminde hormonları, arzuları, huyları, halleri, durumları oturmuş çiftler birbirini yeniden keşfediyorlar. Bu yüzden hani çocukların kendi ayakları üzerinde durabilme hali bu erginlerin de mutluluğunun arttığı bir döneme denk geliyor. Bu da orta yaşın sonlarına doğru yaşanıyor istatistiksel olarak.

Ve aynı dönemin ürünü mantıksız tüketimler oluyor. Yani bu çılgın tüketimler, örneğin egzotik arabalar, işte Ferrari'ler, Lamborghini'ler, Porsche'lar hep bu orta yaşta alınan şeylerdir. Hani gençlerin arzularıdır ama o ortalama kullanıcı yaşlarına baktığınızda bu tip ürünlerin, işte lüks arabalar, lüks saatler, lüks kıyafetler bunların genellikle Tüketici grubu hep orta yaştır çünkü artık orta yaş, o yaşını, yaşamını anlamlı hale getirinmekle sorumlu hissetmektedir kendini. Bunun da en kolay yolu tüketimdir. Hayalini kurduğu araba, hayalini kurduğu gitar, kıyafet, tatil vs. her neyse. Tabii ki kaçınılmaz yansımalardan biri de plastik cerrahi, estetik operasyon olarak da geçen meselelerdir. İşte orana burana dolgular yaptırma, botokslar, işte burnunu dikleştirmeler, memelerini küçültmeler, kalçalarını şişirmeler, göbeğindeki yağları aldırmalar. Bütün bu set aslında hani ne kadar yaşı giderek küçülse de bu operasyonların orta yaşta kendini en belirgin olarak hissettirir.

Peki bunun şifası nedir? Bunun aslında şifası, hani bahsetmeden geçemeyeceğim, artık sanıyorum benim bahsetmemde bir mahsuru yoktur. Schopenhauer terapisi, yani benim ne diyeyim, kutup yıldızım, rehberim, pusulam olan. Alman filozof Schopenhauer'in birazcık sözlerine bakmakta fayda var. Yaşamdan ümidi kesmenin ferahlığından bahseder. Yani bu yaşama yönelik ümit taşımak yaşama yönelik en büyük haksızlık esasında. Çünkü Schopenhauer'e göre yaşamda ümit edilecek, umutta olacak bir şey yok. Yani hayat öyle bir şey değil der ki yaşam korkutucu bir boşluk ve can sıkıntısından ibarettir der. Böyle düşününce her şey sandığınızdan çok daha rahatlatıcı oluyor inanın bana.

Biraz nefeslenelim, ardından kapanışa doğru orta yaşta kendimize sormamızda fayda olacak sorulara bakalım. Yaşam, korkutucu bir boşluk ve can sıkıntısından ibarettir. Bir kere daha tekrarlamış olalım Chopin Avveri ki bu bütün orta yaşa gelinceye kadar heybemizde biriktirdiğimiz umutlar, hayallere yönelik bir anlamda ne diyelim, beklentiyi de küçültmüş, anlamlandırmış olalım diye düşünüyorum. Hani sonunda söyleyeceğim konuyu bir başta söyleyip üstümden atayım. Şöyle de ilginç bir durum var. Hani nihayetinde büyük ihtimalle herkes ileri yaşlarında anne ve babasına dönüşüyor ya. Ne kadar acı bir şey değil mi bakıldığında? Hani biz anne babamızın hatalarını eleştirerek, onların hatalarını gözlemleyerek

İleride ben böyle olmayacağım diyerek bir hayat yaşıyoruz ama nihayetinde genellikle dönüştüğümüz kişiler onlar oluyor. Dolayısıyla bu yaşlılığın bir hikmeti var ki yaşlılık da konularımız arasında. Bir küçük parantez olarak da ondan şimdiden bir ön izleme olarak bahsetmiş olayım. Sorulara geçelim. Yani neden sorulara geçiyoruz? Çünkü hani haddini aşan yaşam rehberinde her türlü hadsizliği, hudutsuzluğu yapma ehliyetim elbette var ki bunu da sonuna kadar kullanıyorum farkında. Ama yapmak istediğim aslında böyle ahkam kesmekten öte, kendinize bu bahsettiğim konular hakkında, bu hepimizin alabildiğine geniş ortak faydalarına yönelik sorular sorabilmenizi sağlamak. Çünkü bunların reçete gibi karşılıkları yok. Yani sizlere böyle formüller aktaramam, yollar, yordamlar, yöntemler belirtemem. Yapmanız gereken şey kendinize sorular sormak ve bu cevaplar doğrultusunda kendi çözümlerinizi geliştirmek.

Şimdi ilk başta sormamız gereken soru belki de kendinize tam olarak kaç yaşında hissettiğiniz. Bilmiyorum hiç oturup düşünme fırsatınız oldu mu? Yani genellikle yaşlılarla sohbet ederken yaşlılar hep size kendilerini 20 yaşında, 30 yaşında, 40 yaşında neyse hissettiğini söylerler ki bu doğrudur çünkü işin en En acı tarafı yani yaşamın en üzücü tarafı beynin yaşlanmamasıdır. Yani bir nörolojik hastalığınız yoksa beyin hep gençtir ama beden hep yaşlanır. Beyin hep böyle uçmak, kaçmak, koşmak, gezmek, sohbet etmek ister. Beden aman otur dur şimdi hareket etme bak belin ağrıyor, bak sırtım bilmem ne, bak işte ayakların sızlıyor gibi bir sürü sinyalle

sizi durağınlaştırır ileri yaşlarla birlikte ama bu kendimizi kaç yaşında hissettiğimiz önemli. Ben kendini kendi yaşında hisseden hiç kimseye şu ana kadar rastlamadım. Yani 25 yaşında hisseden bir 25 yaşında, 55 yaşında hisseden 55 yaşındaki insana denk gelmedim. Kendime sordum da bu soruyu. Ben kendimi hep kendimden daha büyüklerle daha mutlu hissettim. Kendimi hep yaşça büyüklerin arasında buldum.

Bilmiyorum, sebebini bilmiyorum. Bir zararını da gördüğümü söyleyemem. Ama mesela kimileri kendini daha küçüklerle mutlu hisseder. Mesela kimileri orta yaşta gençlik iksirini gençlerle beraber olmakta bulur. Hatta bu ilişkilerine de yansır. Mesela işte 50 yaşında, 25 yaşında biriyle evlenen veya sevgili olanları görebilirsiniz.

Leonardo DiCaprio sendromu mu desek acaba bilmiyorum ama bir de işin acı tarafı bu erkeklerden mazur görülür. Kadınlar da böyle gözünde büyür. Biraz da şu var yani erkeğin biyolojik ve zihinsel yaşıyla kadının biyolojik ve zihinsel yaşı arasında inanılmaz bir uçurum var. Yani ben erkekle kadının zekası arasında minimum bir 20 yıl olduğunu düşünüyorum. Yani zaten bence teknik olarak 50 yaşında biri 30 yaşında bir kadınla evlenmeli bir erkek. Böyle bir ilişki kurulacaksa. Çünkü anca zihinler, hormonlar birbirine eşleniyor, senkroniz oluyor. Neyse başka konu. Şimdi ikinci sorumuz. Hayata yönelik bir hedefiniz var mı? Çok önemli. Çünkü çoğu kişinin hayata yönelik bir hedefi yok. Böyle geleni yaşıyor, pasın gelişine göre topa vuruyor. Ve bu hatalı bir şey de değil. Yani tekrar bu Schopenhauer'a dönecek olursak hayat zaten böyle bir şey. Yani karşımıza çıkanlara yönelik muhakeme yürütüyoruz, bir karar veriyoruz, bir analiz yapıyoruz, bir ona yönelik plan çıkartıyoruz ve devam ediyoruz. Hayat bizim öyle uçtan uca planlayabildiğimiz bir şey değil ama hedeflerimiz olmalı.

Çoğu kişinin bir hedefi yok. Sahiden düşün yani hayata yönelik bir hedefiniz var mı? Bir megalo ideanız var mı? Böyle büyük bir fikriniz, gerçekleştirmek istediğiniz bir şey var mı? Ve daha da önemlisi bu hedefleriniz için ne yaptınız? Mesela çoğumuz için eğitim bunun için yeterli. İşte falanca sınava girdim, filanca puan aldım, falanca okuldan okudum, en iyi derecelerle mezun oldum, şu kadar da işte lisans mı derler, belge aldım, tamam. Hayata hazırım. Öyle bir şey değil. Hedef dediğimiz şey öyle değil. Bir diğer soru, hayatınızın hiç değerlendirmesini yaptınız mı? Mesela çoğu kimse hayatı boyunca bu anı yaşamadan, bunu tecrübe etmeden gözlerini yumar, ömrünü tamamlar. hayatınızın değerlendirmesini bir oturup yaptınız mı? Bu çok zordur, çok korkutucudur. Ben çok ileri yaşlarımda yapma fırsatı buldum. Üstelik bu travmaların eseriydi. Yani durup dururken dur ben hayatımı değerlendireyim diye bir duruma giremedim ne yazık ki. Oysa girmeliymişim. Sonrasında anladım bunun ne kadar anlamlı, önemli ve belirleyici olduğunu.

Bir diğer soru. Hayatta mutsuz olduğumuz şeyleri bulmak çok kolay. Yani sorsam hepinizin şikayet edecek bir ton şeyi vardır. Oysa sahip olduklarımızın farkında mıyız? Yani mutluluk bir arayış olduğu için sahip olduğumuz hiçbir şey bizim için bir şeye fayda etmiyor.

Yani sahip olduklarımız zaten cepte, biz hep mutluluğu başka bir şeyde aradığımızdan ki doğrusu da bu olduğundan cebimizdekiler bizim için bir anlam ifade etmiyor. Ama bilmiyorum bu podcast serisinde hiç değinmiş miydim ama hayatımda en anlamlı olan insan rahmetli annenle son yıllarını yaşarken çok ileri derecede hastalıklarla, sıkıntılarla, marazlarla geçirdi. Ve biz pek çok torun gibi, evlat gibi ona kötülük yaptık. Onu biraz daha hayatta tutabilmek için modern tıbbın bütün mümkün olan tekniklerin üstünde uyguladık. Oysa o artık aramızdan ayrılmak istiyordu. Ve o dönem boyunca anladım ki yani bir su içebilmek böyle sorunsuzca

Tuvaletin geldiği zaman kalkıp tuvalete gidebilmek gibi basit şeyler bile hayatın özü, bu en basit şeyler bile hayatımızda olmadığı zaman geride kalan hiçbir şeyin zerre anlamı kalmıyor. Dolayısıyla hayatımızda mutsuz olacak şeyleri bulmak çok kolay ama mutlu olacak çok şeyimiz de var ve şunu sormamız lazım. Şu olursa tamamdır dediğimiz bir şey var mı? Yani tek bir tane tercihimiz olsaydı ne olacaktı o? Benim hayattaki idealim şu, hedefim şu. Bu olursa artık tamam olacak ve bununla tatmin olacağım. Yani tatmin olacağım. razı geleceğim, hayattan razı olacağım ve diğer her şeyi cepte hissedeceğim. Yani diyelim ki işte ben bir podcast serisi yapmak istiyorum, bunu yaptım mı tamam ben hayatımın amacına ulaşmış olacağım. Bunun dışındaki her şey gelirse ne âlâ cebimde biraz daha heybemi doldurmuş olacağım. Ama olmasa da olur çünkü ben esas olayımı gerçekleştirmiş olacağım. İşte bu soruları sormamız lazım. Şöyle bir toparlayacak olursak hızlıca. Kaç yaşında hissediyoruz?

Hedefimiz var mı? O hedefi için ne yaptık? Hayatımızı değerlendirmesini yaptık mı? Hedeflerimizin adına neredeyiz? Ne kadar ilerlemeliyiz ve ne yapmalıyız? Ve hayatta mutlu olacak nelerimiz var? Mutsuzlukları çok düşünüyoruz zaten. Ve şu olursa tamamdır diyeceğimiz şey nedir? Bu soruların cevapları orta yaşın kendisiyle özdeşleşen krizinden, bunalımından bizi kurtaracak en önemli rehber olacaktır diye düşünüyorum.

Ve sona doğru gelirsek, orta yaşa baktık nedir, ne değildir, neden böyle sıkıntılarla bezenidir, bu sıkıntılarla baş edebilmek adına neler yapabiliriz konusuna baktık, bir toparlama yapalım isterseniz son dakikalarımızda. Şimdi unutmamamız gereken şey şu, orta yaş dediğimiz mesele aslında her şeyin tam olması gerektiği gibi olduğu bir dönem. Ama o anda fark etmek bunu çok zor oluyor. Yani her şey aslında en güzel zamanında. Bedenimiz en güzel zamanında, sağlığımız en güzel zamanında, kariyerimiz öyle, gelirimiz öyle, etrafımızdaki sosyal ilişkilerimiz öyle, işte sevdiklerimizin önemli bir bölümü hayatta, ailemiz, arkadaşlarımız. konusunda kendimize bir yol çizmişiz. Orada ilerliyoruz. E iyi kötü elimiz ekmek tutuyor. Toplum içerisinde iyi kötü bir yer edinmişiz. Bir ilişkimiz var yok hani acısıyla tatlısıyla. Bir hayatın içerisinde kendimizi var etmişiz. Ve bu altın oran gibi bir şey. Yani bundan öncesi işte bir önceki bölümlerde işlediğimiz gençlik bölümü bir sürü hormonal çalkantıyla

Sıkıntıyla, olamamayla geçen bir dönem. Bundan sonraki dönem yaşlılığın getirdiği ağırlıklı olarak sağlık yüzünden bir sürü sıkıntılara sahne olacak bir dönem. Sağlık dışındaki artık neredeyse hiçbir şey anlamlı gelmeyecek insana. Bu orta yaş çok kıymetli bu 20 yıl, bunu bir hazine olarak algılamamız lazım. Yani orta yaş hayatınızın bütününü bir masaya yatırdığınızda, artık son muhasebelerinizi yaparken muhtemelen en mutlulukla, en yüzünüzü gülümseterek anacağınız, hatırlayacağınız dönem olacak.

Dolayısıyla muhtemelen hayatımızın en güzel çağından bahsediyoruz. Hem madden hem manen ve risklerin çoğuyla mücadele edebildiğimiz bir dönemden söz ediyoruz burada, sağlık başta olmak üzere. Çocukluk ve gençliğin fırtınalı günlerinden sonra yetişkinliğin bize böyle hiç ummadığımız bir şeyi ya da umduğumuz her şeyi sunacağını zannediyoruz. Böyle bir beklentiyle giriyoruz hayata. Ama öyle bir şey olsa bile ne yazık ki bunu fark edemeyeceğiz. Çünkü hep kafamız başka şeylerde olacak. İşte bu yüzden yaşam tam da böyle bir şey. Yani bir nehrin yatağında taştan taşa sekerek karşıya geçme çabasından ibaret. Ama karşı kıyı diye bir şey yok esasında. Sürekli sekip duracağız. Kaç taşı geride bıraktığımızla anacağız bu geçirdiğimiz dönemi.

Oğuz Atay'ı bilirsiniz. Türk edebiyatının en mahir kalemlerinden biridir. Kendisi kadar meşhur tutunamayanlar romanından çok sevdiğim bir söz var. Arada sosyal medya hesaplarımda da paylaşıyorum. Diyor ki, ''Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım. Kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.'' diyor. Aslında işte orta yaş birazcık da bu cümlelerin yaşına denk geliyor.

Hep kötü bir şeyler yaparız diye bir şeyler yapmaktan çekiniyoruz, kötü bir hayata sebep oluruz diye bir sürü şeyden kendimizi alıkoyuyoruz. Ama hayır, orta yaş bütün bereketi, bütün fırsatı, imkanları, olanaklarıyla eşsiz ve hakkının verilmesi gereken bir dönem. Nazım Hikmet'in bir şiiriyle veda edeyim size. En güzel deniz henüz gidilmemiş olandır. En güzel çocuk henüz büyümedi. En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız ve sana söylemek istediğim en güzel söz henüz söylememiş olduğum sözdür.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)