
3.669 kelime · ~18 dk okuma
Aldığımız her nefes bizi sürekli etkisi altında olduğumuz ölüme doğru çeker. Nihayet olarak zafer ölümün olacaktır. Çünkü doğumla birlikte ölüm zaten bizim kaderimiz olmuştur ve avını yutmadan önce onunla yalnızca kısa bir süre için oynar. Bununla birlikte hayatımıza olabildiğince uzun bir süre için büyük bir ilgi ve özenle devam ederiz. Tıpkı sonunda patlayacağından emin olsak da olabildiğince uzun ve büyük bir sabun köpüğünü üflememiz gibi. Artur Şopenhaver. Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde eğer bir aksilik olmazsa kader açısından hepimizin kaçınılmaz sonu olan yaşlılık meselesine bakıyoruz.
Gençliği ve orta yaşı hallettik önceki dört bölümümüzde ve geldik yaşlılığa. Gerçek anlamıyla haddini aşan ilk denemem de olacak bu. Çünkü gerçekten bilmediğim, tecrübe etmediğim ilk konuyu işleyeceğim. Çünkü henüz yaşlılığa biraz daha vaktim var. Dolayısıyla burada aktaracaklarım tamamen kişisel gözlemlerimden oluşuyor.
Nelerden bahsedeceğimi gelince, biyolojiden ekonomiye, felsefesinden psikolojisine, yaşlılığın farklı boyutlarına bakacağız. Sizi bir yandan bu işin bedensel kısmına, bir yandan zihinsel kısmına götüreceğim. Öncelikle her bölümde yaptığımız gibi, neden bahsettiğimizin altını çizmek, tanımlamak adına kavramların altını eşeleyelim. Yaşlılık ne demek? Aslında gençlikle ilgili bölümde değinmiştim ama tekrar etmekte fayda var.
Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımlamalarından yola çıkalım. Yaşlılığı Dünya Sağlık Örgütü 65 ile 74 yaş arasına koyuyor. Yani 65-74 yaş arası yaşlı olarak kabul ediliyor. 75 ve 89 yaş arası dönem ihtiyarlık, 90 yaş ve üstü ise ileri ihtiyarlık olarak tanımlanıyor.
Tabii birçok şekilde adlandırıyoruz. Yakın geçmişe kadar yaşlı deyip geçiyorduk. Şimdi bir de yaş almış kavramı var çünkü yaşlılığa denk gelen dilim ömrün uzaması ile birlikte aslında esniyor ve yaşlı yine tanımladığımız şimdiye kadarki dönem birazcık böyle hayattan emekliliğe denk gelen bir psikolojik anlama tabi olduğundan dolayı Yaş almış sözcüğünü de kullanıyoruz yani heybesine epey yaş biriktirmiş kişiler olarak da düşünebiliriz. Tabii burada kaçınılmaz olarak belki değinmemiz gereken şey yaşlılığın iki farklı halinin oluşu. Yani bir fiziksel yaşlanma var bu biyolojik faktörlerden ve kaçınılmaz olarak gerçekleşiyor. Bir de zihinsel yaşlanma var. Zihinsel yaşlanma her zaman yaşlılıkla denk değil.
Zihin ile beden arasındaki bu eş zamanlılık, senkronizasyon her zaman yaşanmıyor. Bazen zihinsel olarak kendimizi çok daha genç hissederken aslında fiziki olarak yaşlanıyoruz. Üstelik bu çağın, modern yaşamın şartlarından ötürü yaşlılığa dair emarelerin çoğunu da artık daha genç yaşlarda görüyoruz. Mesela nasıl ki örneğin ergenlik dönemine has olaylar geriye çekildiyse yaşlılıkla özdeşleşen saçların beyazlaması, dökülmesi, cildin karışması, belin bükülmesi gibi biyolojik etkiler de artık yaşlılığı beklemiyor kimi kişiler için. Dolayısıyla
Özetleyecek olursak, bu yaşlılığın fiziksel ve zihinsel olarak ikiye ayrıldığının altını çizmekte fayda var. En önemli sorunlardan biri ise beynin yaşlanmaması. Yani genellikle ileri yaşlardaki kişilerle konuştuğunuzda çoğu söz birliği yapmışçasına kendilerini işte 30 yaşında, 40 yaşında, 20 yaşında hissettiğini söyleyebilir. Size ki bu esasında böyledir. Çünkü beynin yaşlanmasını gerektiren bir şey yok. Tamamen fiziksel etkenlerden dolayı insanlar kendini yaşlı hissediyorlar. Artık tabii bir yandan da sadece ölümün beklendiği bir dönem olmak zorunda olmadığını fark ettik yaşlılığın eskiden. Eskiden kastım şu, insanların bir tek meslek sahibi olduğu, şu anki yaşamlarımızla kıyasla çok daha sade, çok daha çizgisi, menzili, çapı belli hayatlar yaşadığı dönemde emeklilikle birlikte gelen yaşlılık bir anlamda ölümün beklendiği bir geri sayım dönemiydi. Ama artık böyle değil. Fakat bunun da bir bedeli var. Üstelik ağır bir bedeli var. Ona birazdan bakacağız.
Peki, bu kavramlardan bahsederken aklımızda da oturması adına düşünelim niye yaşlanıyoruz, değil mi? En önemli konulardan biri çünkü özellikle tıp alanında yaşlılıkla ilgili bütün çalışmalar öncelikle yaşlanmanın sebebi üzerine yoğunlaşıyor. Şimdi felsefi olarak baktığımızda ya da ne bileyim pragmatik olarak baksak da böyle doğduğumuz için yaşlanıyoruz. Yani niye ölüyoruz? Doğduğumuz için ölüyoruz. Hiç doğmasak ölmeyeceğiz. Niye yaşlanıyoruz? Çünkü yaşıyoruz. Yaşadıkça yaşlanıyoruz. Bu konudaki bazı biyolojik sebeplere yönelik
araştırmalardan bahsedeyim size geçtiğimiz yıllarda haberini yaptığım çeşitli mecralarda. Örneğin 2016 yılında Britannia Nottingham Üniversitesi'nin bir çalışması var ve ortaya çıkarmış ki bu yaşlanmanın fiziki sebeplerinin başında kırmızı kan hücrelerimizdeki karbonik anidraz adlı bir protein rol oynuyor. Yaşlandıkça bu proteinin sayısı artıyor kanımızda ve arttıkça da yaşlanma hızlanıyor. Yani bir böyle kendi kendini besleyen bir süreç ve bu proteinin azaltılması yaşlılığı da yavaşlatıyor.
Diğer yandan 2017 yılında Salk Biyoloji Çalışmaları Enstitüsü'nün bir çalışmasında yaşlanan hücreleri yeniden programlayarak gençliği bir anlamda, gençliği demesek bile yaşlanmayı durdurmanın yolu bulundu. Burada işte kök hücreler, pluripotent dediğimiz, şimdi çok teknik ayrıntılarına girmek istemiyorum ama bir şekilde yeniden programlanıyor ve bu epigenetik müdahale sonucunda mesela farelerle yürütülen deneyde ömürleri yüzde 30 azalmış. Yani bu proteini kaldırdığımızda, çıkardığımızda ömrü azalıyor. Tam tersini düşündüğümüzde, çoğalttığımızda da yaşlanma gecikiyor, yavaşlıyor ve ömür de uzuyor. Bir nevi böyle saatleri yeniden ayarlama, geri alma gibi de düşünebiliriz. 2017 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde Albert Einstein Tıp Fakültesi'nde yürütülen bir çalışmada hayvanların beynine kök hücre integre etmişler. enjekte etmişler daha doğru bir tabirle ve nöron üretimi artmış. Nöron üretimi artınca yani bu beynimizin temel yapı taşları artınca yaşlanma da yavaşlamış. Çünkü yaşlanmanın yine biyolojik faktörlerinden biri beynimizdeki bu değişim.
Kilit faktörlerden biri de hücremizdeki telomerler. Telomer ne diye düşünecek olursak en kaba tabirle, tanımlamayla bir muhafaza gibi düşünebiliriz, bir koruyucu gibi, bir tükenmez kalemin kapağı gibi düşünebilirsiniz bunu. Neyi koruyor? DNA'yı koruyor. ve DNA'yı korurken o hücrenin kendi süreçlerinde sürekli bölünüyorlar ve her bölünmede biraz daha kısalıyor ve yenilenme, tekrar bölünme kabiliyetini kaybediyor ve bu yüzden hücreler yeni doku üretemiyor ve yaşlanma dediğimiz olay başlıyor biyolojik anlamda elbette. Bu tenomerlerin boynun uzatılabilmesi ya da kısalma oranının azaltılması da yaşlılığı yavaş yatağa durduran hatta teorik olarak düşündüğümüz de faktörlerden birisi.
Ve son olarak 2019'da Stanford Üniversitesi'nin bir çalışmasından bahsedeyim. Bu son dönemde birçok dijital tabanlı girişimin de biyoteknoloji alanında ilham kaynağını oluşturuyor. Genç kanıyla gençleşme. Bu biliyorsunuz hani birçok filme, belgeselede konu olmuş konulardan biri. Gençlerden alınan kanın yaşlılara nakledilmesiyle gençleşildiği düşünülüyor. Çünkü burada şöyle bir faktör var. Sadece gençlerin kanında bulunan iki protein var. ve bu iki protein yaşlandıkça yok oluyor. Diyorlar ki gençlerde var, yaşlılarda yok. Demek ki gençlerden bu proteini alabilirsek teorik olarak yaşlanmayı durdurabiliriz ya da belki de geri çevirebiliriz. Baktım internette bununla ilgili birçok girişim var. Ortalama bir ünite ekanın bu şekilde değiştirme bedeli 8000 dolar yani gençleşmenin. yaşlılıkla mücadelenin ciddi bir maliyeti de var. Onu da aklımızda tutmakta fayda var. Tabii bir de psikolojik sebepler var. Demin de bahsettim ya hani iki çeşit yaşlanma var. Şimdiye kadar bahsettiklerim fiziki yaşlanmanın gerekçeleri. Psikolojik açıdan baktığımızda nedir emareleri? Yılgınlık, yorgunluk, pes etme hali değil mi? Böyle hayatta artık arzuların tükenmesi, kendini kapatma gibi görünüyor. Pozitif açıdan baktığımızda
bunu bir anlamda olumlama ihtiyacı duyacaksak ki neden olmasın. Bu doğal bir süreç ya. Yani anormal bir süreç değil, size has değil. Sadece sizin bizim başımıza gelen bir şey değil. Öte yandan hani düşündüğümüzde kaçınılmaz bir şey ve giriş anonsunda bahsettiğim gibi umarız ki yaşarız. Yani yaşladığımızı göreceğimizin bir garantisi de yok derken hazır şu tanımları yaptık. Psikolojik ve fiziki sebeplerine baktık.
Gelin biraz da şimdi bu yaşlılık denen meselenin ayrıntılarına göz atalım. Çok önemli, kilit bir noktadan bahsetmek istiyorum. Esasında bu bölümümüzün konusu olan yaşlılıkla ilgili değil, hayatın geneliyle ilgili ama en anlamlı olduğu alanda bu sanırım. Şimdi hayatta karşımızda iki tip mesele var. Her konuda düşündüğümüzde bir acil işler var, bir de önemli işler var. Ve hayat genellikle bu acil işlerin peşinde koşmayla geçiyor. Dolayısıyla önemli işlere bir türlü zaman bulamıyoruz. Hep acil işlerle uğraştığımızdan daha
önemli, o önümüzde birikip duran acil işleri uzun vadede yok edecek olan şeylerle ilgilenemiyoruz. Önemli işleri ihmal ediyoruz ve gündelik acil, rutin işlerle uğraşmaktan hiçbir şeye hazırlanamıyoruz. Hazırlanamadığımız konulardan biri de hayatın ta kendisi. Yaşlılığı düşündüğümüzde o da bir istisna değil. Yani nasıl ki gençken yetişkinliğe hazırlanmıyorsak, yetişkinken de
Yaşlılığa hazırlanmıyoruz. Hep sanki bulunduğumuz dönemin sonsuza kadar devam edeceği hissiyle ilerliyor hayat. Önemli ayrıntılardan biri de bu yaşlanma korkusu. Yani bu işte kimi zaman anti-aging diye karşımıza çıkan, Türkçe'ye tam olarak nasıl çevriliyor emin değilim ama bu yaşlanmayı engelleme, geciktirme çabasının aslında altında yatan önemli faktörlerden, belirleyicilerden biri de ölüm korkusu.
Oysa bir düşündüğümüzde yaşlılığı görmeden hayata veda etmek çok daha ürpertici değil mi? Yani yaşlılık bizi korkutuyor ama o günleri görmeden hayata veda etmek de var. Şimdi kişisel tecrübelerimden bahsedeyim. Dediğim gibi hani yaş itibariyle henüz yaşlılığı tadabilmiş değilim. Merakla bekliyorum. Kendimce hazırlanmaya çalıştığımı düşünüyorum ama gözlemlerimden bahsedeyim. Gözlemler tabii hepimizin olduğu gibi en yakın yaşlı gözlemlerimiz ne? Dedelerimiz, anneannelerimiz, babaannelerimiz. Mesela benim dedem. 3 farklı karakterden bahsedeceğim size. Hepsi de rahmetli oldu. Dedem Ümme dair düşündüğümde en unutamadığım hatıra dedemin balkonda oturması. Dedem evimizin balkonunda otururdu ve gözünü sabit bir yere dikerek hiç konuşmadan, neredeyse hiç hareket etmeden, doğal ihtiyaçları dışında yerinden kalkmadan oturur ve düşünürdü. Düşünür müydü bilmiyorum. Ben onu seyrederken öyle olduğunu zannederdim ama
Böyle duran bir hayatı vardı. Oysa çok hareketli bir gençliği, yetişkinliği olduğunu dinlemiştim kendisinden vaktinde. Babaannem ise yani eşi bambaşka bir hayat yaşardı. Hayatımda gördüğüm en hayat dolu kadın diyebilirim tam aksine. Belki de hani onların o uzun ve inişli çıkışlı olması sebebiyle keyifli ilişkisini sürdürebilen sır da buydu. Birbirleriyle tamamen zıt karakterlerdi ve çocuk halimle bile gözlemlediğimde bütün tartışmaları, didişmeleri yani o tatlı yaşlı tartışmalarından bahsediyorum hep aynı konular üzerine ilerlerdi. Yani ben onların hiç sıra dışı, umulmadık, sürpriz bir konuda tartıştıklarını görmedim. İşte babaannem sigara içerdi ve dedem istisnasız babaannemin her sigarasına söylenirdi ve aynı kelimelerle, aynı sitemlerle söylenirdi. Öte yandan mesela anneanneme baktığımda ki hayatımdaki en önemli belirleyicim,
Anneannem tam bir emek kadınıydı. Yani hayatını bir şeylerle uğraşmaya, kendini geliştirmeye, bir şeyler öğrenmeye ve etrafına faydalı olmaya adamıştı neredeyse. Okuma yazmayı benim sayemde öğrenmişti. Önce ben öğrenmiştim, sonra onu öğretmiştim ve birlikte elimize geçen her şeyi okurduk, ederdik. Dolayısıyla yaşlılıkla ilgili bu kendi yakın çeperimde baktığımda genellikle pozitif
duygular, pozitif hisler, pozitif yaşamlarla dolu hatıralarım var. Şimdi bu kuşaktan bahsettiğimizde çocukların hayatındaki büyük anne ve büyük babaların o unutulmaz izleri boşuna değil. Tabii çok korkunç hatıralarla bezeli olanlar da vardır eminim beni dinleyenler. ama genellikle anneannelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimiz hep zihinlerimizde, hatıralarımızda çok başka bir yere sahiptir. Çünkü onlar hayata tutunma telaşıyla ihmal ettikleri kendi çocuklarına yönelik bütün ukdelerini, bütün yarım kalmışlıkları büyük bir özveriyle torunlarında tamamlamaya çalışırlar. Çünkü yaşam telaşı içerisinde para kazanma, hayata tutunma, evi ayakta tutma gibi telaşlarla hep ihmal ettikleri
hiç istemedikleri halde mahrum bıraktıkları sevgilerinden çocuklarının bütün o içlerinde kalan heveslerini torunlarında o uzun boşluk zaman dilimlerinde harcarlar, karşılıksızca verirler. Ve her çocuk bu doğal faktör sebebiyle her kuşakta değişmeden bütün o hasretini anne baba ile yaşaması gereken şeyi esasında büyük anneleri, büyük babaları ile yaşarlar. Dolayısıyla onların hiçbir anne babanın sahip olmadığı kadar zamanları, tabii ki tecrübeleri ve yaşadıklarından kaynaklanan pişmanlıkları vardır ve bütün bunları süzerek torunlarına muhteşem günler yaşatırlar. Hayat tarlasında baktığımızda gençlik dediğimiz dönem, yani bir tarla metaforuyla yine ilerlersek, ekim dönemi. Orta yaş, hasat zamanı, ektiklerimizi biçiyoruz. Yaşlılık ise daha çok kilerdekileri, ambardakileri kullanarak kışı geçirme çabasına benziyor. Yani hayatımız boyunca bir şeyler biriktiriyoruz ve yaşlılık döneminde artık o biriktirdiklerimizi kullanmaya başlıyoruz. Ve dediğim gibi biraz önce yaşlılıkla ilgili temel endişemizin gizli öznesi ölüm korkusu dediğimiz şey. Ölmek istemiyoruz, yaşama dair bir sürü şikayetimiz var.
Ama yine de yaşamdan vazgeçmiyoruz. Dolayısıyla yaşlanma bize ölümü hatırlatıyor. Çünkü yaşlılıkta bu ihtimal her dönemden daha olası bir halde. Yani çocukken hayatını kaybetmek, sıra dışı gençlikte öyle, yetişkinlikte öyle hepsi sürpriz. Ama yaşlılıkta herhangi bir sebeple yaşanan vefat kimse için çok da böyle kaldırılamaz, kabul edilemez bir durum olmuyor. Gençlik ve çocukla kıyaslanırsa elbette.
Ve dediğim gibi bu ölümden bahsetmişken hiç ölmeme fikri kulağa güzel geliyor ama sahiden öyle mi bunun üstüne yeterince düşündüğümüzü zannetmiyorum. Yani bu yaşlılığı uzatma, geciktirme, engelleme hatta tıbbi tartışmalardan bakarsak bugün yaşlılığın bir hastalık olarak adlandırıldığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla bunun tedavi edilebilir bir hastalık olduğu söyleniyor. Ve bu ne getiriyor? Bize çok daha uzun ömürler. Peki çok daha uzun ömre dünya hazır mı? Kültürler hazır mı? Zihinsel olarak biz hazır mıyız? İşin bu felsefi, psikolojik boyutları yeterince düşünülmüyor. Çünkü biz yaşama hep mutlu anlarımızla, varlıklı anlarımızla bakıyoruz. Ama bütün bunlardan azade
Örneğin sevdiklerimizin olmadığı ama bizim hayatta olduğumuz bir hayat. Bütün arkadaşlarımızın yitip gittiği ama bizim yaşamaya devam ettiğimiz bir hayat ne ifade eder? Bunu pek düşünmüyoruz. Dolayısıyla bu anı daha uzatma peşindeyiz. Yoksa derdimiz aslında bakıldığında yaşlılıkla ilgili değil. Yaşlılığın bir diğer önemli belirleyici faktörü ise çocuklaşmak. etrafınızda gözlemliyorsunuzdur. Yani yaşlılar giderek daha çocuklaşır karakter olarak, huyu olarak, tavırları, tepkileri. Bir çocuğa dönüşürler. Hatta belki de tabii gözlemleme fırsatımız olmuyor ama belki de kendi çocukluklarına tekrar dönerler. Yani bir nevi tekamül gibi, bir kemale erme gibi düşünürsek, bir döngü gibi düşünürsek bu mantıkla belki de benliğimize aykırı olan, kişiliğimize aykırı olan bu arada yaşadığımız gençlik ve yetişkinlik dönemi.
Yani çocukluğumuz değil de gençliğimiz ve yetişkinliğimiz sıra dışı. Aslında biz çocukluğumuzdaki halimizden ibaretiz ve yaşlılıkla birlikte o döneme tekrar geri dönüyoruz. Yaşlılığa yönelik tabii çok algılarımız var. Bunlardan birisi de yaşlıları bilgelikle özdeşleştirme halimiz. Tabii bunda masalların, işte filmlerin, Etkileri çok. Mesela hiçbir filmde, hiçbir masalda genç bir bilge yoktur değil mi? Bir sürü kavram vardır bununla ilgili. Mesela aksakallı gibi bu Türk kültüründe, mitolojisinde de çok yer alan ki bir anlamda bakıldığında erildi bir bakış açısı aksakallı ama neyi temsil eder? Bu saçı sakalı ağartıncaya kadar geçirdiği zamanın sunduğu tecrübeye sahip insanları bize hatırlatır.
Ama unutmayalım ki her yaşlı da bilge değildir. Yani çoğu berbat çocuk, çoğu berbat genç, berbat ihtiyarlara dönüşür. Hatta daha da berbat ihtiyarlara dönüşür. Değil mi? Bakıldığında etrafınızda mutlaka gözlemliyorsunuzdur. Ve bütün bunlara rağmen yine de yaşlılarda gözümüzde daha sakil görünür bütün bu huylar. Yani yaşlılıktan beklenen şey nedir? Olgunluk, ermişlik. Bilgelik, tahammül gibi birçok beklentimiz var yaşlılığa dair ama herkes yaş alırken beraberinde nasibine düşmesi gereken diğer şeylerden de toparlayamıyor görünen o.
Yaşlılığa yönelik hallere baktığımızda yani yaşlılığın kaçınılmaz bazı böyle periferisinde, çeperinde oluşan şeyler var. Mesela bunların başında yalnızlık geliyor. Yalnızlık biraz yaşlılığa has bir durum. Ya da mesela mecburi bir kalabalık var. O da en az o kadar işkenceye dönüşebiliyor yaşçılarda. Yani sığıntı olma hali yani kendine ait bir hayatı idame edemediği durumda belki çocuklarıyla birlikte yaşamak durumunda olan yaşçılar bu belki çocuklar torunlar için tercih edilebilir bir şey olabilir. Onlarla anne babalarıyla çok mutlu olabilirler bir arada bulunmaları sebebiyle. Ama acaba bütün yaşlar için tercih edilen seçenek bu mudur? O da üstünde hiç düşünülmeyen bir konudur. Belki de bunlarla bezeli olabilir ya da kaçınılmaz bir durumdur ama bir diğer kavram da huysuzluk. Yani bu yaşlılığa has bir huysuzluk vardır değil mi? Hepimiz biliriz o tolere etmekte hiç zorlanmadığımız, bir anlamda mazur gördüğümüz, hak gördüğümüz bir huysuzlukları da vardır. Öte yandan biraz önce bahsettiğim bu çocukluk, ruh halinden kaynaklı bir ilgi açlığı da doğar.
Yani artık çocuklar kendi hayatlarının derdine düşmüştür. Belki çocuklarının kendi çocukları vardır, yani torunları olmuştur artık. Yeteri kadar kendisiyle ilgilenilmediğini düşünür. Üstelik bir geri sayım psikolojisine düştüğünden, geride ne kadar günün kaldığını bilmediğinden dolayı her zaman biraz daha fazla ilgi ister yaşlılar. Dolayısıyla duygusallardır.
Bütün bunların eşliğinde, işte biraz önce bahsettiğim o çocuklaşma hali gelir. Buna belki de bir naifleşme, duygusallaşma mı desek bilemiyorum ama hani bu yalnızlık, huysuzluk, ilgi açlığı, duygusallık ve çocuklaşma yine yaşlılarda gördüğümüz karakteristik özelliklerden biri. Umarım olası, kendimce bulduğum gerekçeleri de yeterince aktarabilmişimdir. Hatırlarsanız gençlik bölümünde kişisel tecrübelerimden birinden bahsetmiştim. Sobalı bir evde büyüdüğümüzden dolayı ailenin birkaç kuşağının aynı ortamda birbirinin dertlerinden, tasalarından, hayallerinden, umutlarından ve gelişmelerinden haberdar olan kuşaklardan bahsetmiştim. Yani işte yeni bir arkadaş edindiğimizde bunu annemiz de duyardı, dedemiz de duyardı. dedemizle, annemizle, anneannemizle, teyzemizin, bilmem nenin o geniş aile içerisindeki bütün diyaloglarından beslenerek bir birikim elde ederdik. Ama bu o bağlar koptu. Neyle koptu? Önce sobaların kalkışıyla koptu. Sonra her odaya bir televizyon, her odaya bir telefon, her cebe bir telefon ve internet girmesiyle koptu. Oysa ki aslında dijital araçlara baktığımızda yaşlılarla kopan bağımızı pekala sosyal medyayla yeniden kurabilirdik fakat ne yazık ki onlar da Facebook paylaşımlarımıza yaptıkları o korkunç yorumlarla bu fırsatı teptiler. Onları önce blokladık, sonra priv hesap dediğimiz butik hesaplarımızı, yan hesaplarımızı açarak
Onlardan kurtulduk değil mi? Hani böyle güzel bir poz vermişiz şöyle Facebook'ta, altında yavrum bir yelek de olsa giyseydin bak sırtın kulunç tutacak tarzı anneanne, dede, hala, teyze yorumlarıyla ne yazık ki bu bağı ihtimali de ortadan kaldırdılar. Bu da ileri yaşlarda sosyal medya kullanan kıymetli dinleyicilerimiz için bir tavsiye olsun. Tavsiyeler demişken bu yaşlılığın hallerine, durumlarına baktık. Son bölümde isterseniz şu tavsiye meselelerine göz atalım. Nedir verebileceğim tavsiyeler? Tabii ki haddini aşan yaşam rehberi başlıklı bir podcast'te orta yaşlı birinin yaşlılara tavsiye vermesi hadsizlik olarak algılanmaz herhalde. Ama bunu yaşlılara has değil de hepimizi has bir tavsiyeler bütünü olarak düşünün. Yaşlılığa hazırlanma vesilesi olarak düşünün çünkü dediğim gibi bir aksilik olmazsa nihayetinde hepimizin ortak kaderi bu. Yani hepimiz yaşlanacağız. Peki buna hazır mıyız? Hayır. Biraz önce bahsettiğim gibi hiçbir şeye hazır olmadığımız gibi yaşlılığa da hazır değiliz. Mesela en başta şunun bir altını çizmekte fayda var. Bu biyolojik takvime karşı koyma çabası, savaşı beyhude, boş bir çaba. Evet, hani oramızdan buramızdan doku aldırıp yanaklarımıza bilmem nelerimizi tıktırdığımızda yüzümüz biraz daha şişiyor ve kırışıklıklarımız ortadan kalkıyor ama hani come on!
Güzel görünen, başarılı, iyi bir sonuç verebilen bir şey var mı bilmiyorum. Ben en azından rastlamadığım bütün kendi yakın çevremden de yola çıkarak bunu söylemek zorundayım. Dolayısıyla bu yaş ile erken yaşta barışmakta fayda var. Yani erken yaşta barışmalıyız. Evet, oramız buramız kırışacak. Evet, kemiklerimiz eriyecek. Eklemlerimiz kısalacak. Boyumuz kısalacak. Örneğin yaşlanmayla birlikte boyumuz 5 cm kadar kısalıyor. Bununla yüzleşmemiz lazım. Evet, boyumuz kısalacak. Saçlarımız ağaracak. Belki dökülecek, seyrenecek. İşte efendim, kulağımızdan, burnumuzdan, kaşlarımızdan kıllar giderek daha uzayacak. Bambaşka bir insana dönüşeceğiz ama o insan da biz olacağız. İşte yaşam dediğimiz şey, o bedenimizde taşıdığımız izler.
Evet, bunları engellemek için bir çaba yürütmek iyi, güzel, meşru fakat bu nihayetinde kazanamayacağımız bir savaş. Bunu kazananlar olduğunu düşünebilirsiniz. Şimdi isim verip burada kırıcı olmak istemiyorum ama Türkiye'de yaşlılığa meydan okumayla anılan birçok ünlü kişi var. benim hemen kafanızda canlanmıştır birkaç isim ben o isimlerin tamamıyla tanıştım aynı masada oturdum konuştum gerçekten yakından çıplak gözle filtresiz osuz busuz gördüğünüzde çok korkunç durumdalar yani o durumda olmayı gerçekten istemezsiniz ve onların belki de kendi doğal yaşlı hali bizim reddedeceğimiz bir hali değildi ama o şansları kalmadı. Dolayısıyla hani küçük bir tavsiye olarak evet kendimize özenelim, bezenelim, itina gösterelim. Nihayetinde bedenimiz gerçek anlamda sahip olduğumuz tek varlığımız ama bu biyolojik savaşla çok uğraşmayalım lütfen. Şimdi bedenimizin tek varlığımız olduğundan yola çıkarsak unutmayalım ki bu bedenimizin tamiri her zaman mümkün değil. Demin bahsettim bazı yöntemler var ama o yöntemlerin de büyük bir kısmı hem zor
hem pahalı hem zahmetli hem de acılı. Dolayısıyla her şeyi geriye çeviremiyoruz, her şeyi onaramıyoruz. Dolayısıyla bedenimize çok iyi bakmamız lazım. En hoyratça kullandığımız şey bedenimiz. Ne yazık ki bu hoyratlığımızı genellikle yaşlılığımızda fark ediyoruz. En dikkat etmemiz gereken konu belki de bu. Bir diğer konu genellikle ihmal edilen, unutulan, gözden kaçan mesele yaşlılıkta tüketimin azalması ama sanıldığının aksine paraya olan ihtiyacın çok daha fazla artması. Yani para zannettiğimiz gibi aslında gençlikte, yetişkinlikte değil en çok yaşlılıkta gereken bir nesne. Çünkü artık yeni gelir modeli üretme fırsatlarımız tükeniyor yaşlılıkta. En kötü durumda, Türkiye şartlarında konuşursak, emekli maaşına mahkum kalıyorsunuz. Ya da işte o zamana kadar bir kenara kıyıya, hani baştaki tarla metaforunu hatırlarsak, ambara. Ne biriktirdiyseniz tarlanızdan, onlarla hayatınızın sonuna kadar devam etmek durumunda kalıyorsunuz. Dolayısıyla para en çok yaşlılıkta gerekli. Dolayısıyla lütfen paranızla ilgili, tasarruflarınızla ilgili, yatırımlarınızla ilgili kararlarınızı alırken
bunu gözetin. Mesela rakamsal, sayısal daha doğrusu bir bilgi vereyim size hatırlatma babında. Türk İş Sendikası'nın 2024 açlık sınırından bahsedeyim. Mesela İstanbul'u geçelim hadi. Ankara'daki açlık sınırını araştırmışlar. Açlık sınırı neyi tabir ediyor? Neyi tanımlıyor bize? Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık Gıda harcamasını yani sadece ve sadece gıda harcamasından bahsediyoruz. On beş bin küsür lira. Yani on beş bin lira diyelim. On beş bin lira. Ben bu kaydı iki bin yirmi dört yılında Nisan ayında gerçekleştiriyorum ve emekli maaşı on bin lira ortalama. En düşük emekli maaşı ki bu emeklilerin çoğunluğunda aldığı maaş. Yani bir emeklinin aylık garantili geliri açlık sınırının dahi altında. Dolayısıyla emeklilik paranın çok gerektiği bir dönem. Bunu lütfen unutmayın. Yatırım yapmayı ve parayı kullanmayı erken yaşta öğrenin. Ben mesela çok geç yaşta öğrendim. Ben otuzlu yaşlarımda yatırım denen şeyin ne olduğunu, nasıl olduğunu öğrendim ve
Her öğrenen gibi onu öğrenmeden geçen her günümden dolayı büyük bir pişmanlık duyuyorum. O günlerin boşa geçtiğini düşünüyorum bir anlamda. Öte yandan yaşlılıkta arkadaşlıklar, dostluklar nadiren yeşeriyor. Bütün bu hayatı anlamlı kılan, neşeli kılan, keyifli kılan bu sığınaklar ne yazık ki yaşlılıkta oluşmuyor. Bunlar çocuklukta, gençlikte ve daha fazla yetişkinlikte gerçekleşiyor. İleri yaşlarınız için sosyal yatırımlar yapmayı ihmal etmeyin lütfen.
Bu orta yaşlarınızda yapacağınız sosyal ilişkilere yönelik yapacağınız yatırımlar hayatınızın kalan kısmında o uzun ve bol zaman içeren yaşlılık döneminde altın değerinde olacak. Tabii ki her zaman arkadaşlıklara yaslanmak mümkün değil. bir meşgalemiz olmalı. Meşgale deyince ya da işte daha modern bir tabirle hobi deyince akla hemen böyle işte golf yapmak, efendim kanoya binmek, maket yapmak gibi böyle pahalı, lüks, para gerektiren şeyler geliyor ama öyle değil tabii ki birazcık. kafanızı çalıştırdığınızda birçok alternatif de var. Mesela arada kütüphanelere gidiyorum. Çok güzel kütüphanelerimiz var. Bilmiyorum hiç ziyaret etme fırsatınız oldu mu? Baya da yaygınlaştılar ve kütüphanelerimizde işte ücretsiz çay bilmem ne, kek servisleri, çorba servisleri bile yapılıyor ve 24 saat açık kütüphaneler var. İçinde hiç
Orta yaş üstü görmüyorum neredeyse. Oysa belki de en çok yaşlılıkta keyif verecek ortamlar olabilir. Yani unutmayalım ki Müge Anlı da bir gün gelecek emekli olacak, televizyonculuğu bırakacak. Böyle hayat boyu, gün boyu Müge Anlı izleyerek bir ömür geçmez diye düşünüyorum. Ve son olarak yaşlılık sessizce ölümün beklendiği bir dönem olmayabilir. Yani ya da başka bir terimle olmak zorunda değil. Böyle yaşamak zorunda değiliz.
Nihayetinde şunu söylemek istiyorum ki bu bölümü tamamlarken, hayata yönelik tatmin geride bıraktığımız iz ile belirleniyor. Mesele fiziken değil, aklen neye dönüştüğümüz ve hayatımızın sonunda ardımızda nasıl bir iz bıraktığımız. Hani buna itibar da deniliyor ya. Yani itibar nedir? Siz olmadığınız bir odada sizin hakkınızda konuşulan şey kabaca itibar olarak adlandırılabilir. İşte bu sizin ardınızdan anlatılacak, konuşulacak neyle anılacağınız hayatınızdaki en büyük yatırımınız yoksa işin parası, turası, serveti, hali, tavrı, söylemi değil. Mesele geride bıraktığımız iz.
Geride bıraktığımız iz deyince yaşlılıkla doğrudan ilgili olmasa bile aklıma ister istemez çok sevdiğim bir şiir geldi Halil Cibran'dan. Onunla veda etmek istiyorum size. İçindeki hisseyi bu kıssadan siz çıkartın lütfen. Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerlere atılmış oklar. Okçu sonsuzluk yolundaki hedefi görür ve o yüce gücüyle yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar. Okçunun önünde kıvançla eğinin. Çünkü okçu uzaklara giden oku sevdiği kadar başını dimdik tutarak kalan yayı da sever. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.