Podcast

Zamanı Neden Yönetemiyoruz?

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Biriken işler, seyredilecekler, dinlenecekler, okunmamış mesajlar, ekranlardan üstümüze yağan bildirimler... Hangi birine yetişeceğiz? Zamanı nasıl yöneteceğiz? Hepsi bir yana; zamanı yönetmek mümkün mü?



Bu bölümün altlığı olarak Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nin 3-4 ve 7. bölümlerini dinleyebilirsiniz.


Biraz Zamanınız Var Mı?

Biraz Daha Zamanınız Var Mı?

Çok Meşgulüz




Bölümde Bahsi Geçen Kitap:

Neden Çalışalım ki? - Boş Zaman Toplumuna Dair Savlar








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.767 kelime · ~14 dk okuma

Haddini Aşan Yaşam rehberinden hepinize merhaba. Geldik Şaka Maka 13. bölüme. 13 bölüm boyunca işlediğimiz konuların kendi içerisindeki bir bütünlüğünün olduğunun ispatı olacak yeni bir bölümden daha. Hepinize merhaba.

Bana en çok sorulan soruyu gündeme alayım dedim. Zaman yönetimi denilen mesele. Şimdi öncelikle kendimle ilgili ayrıntıları paylaşmadan PodB'yle birlikte ilerlediğimiz podcast maceramın kısa bir özetiyle başlayayım diyorum. Ben zamanı yönetebilen birisi değilim. Şöyle söyleyeyim. Her podcast bölümünde stüdyoya giriyoruz. Kay'da ben böyle bir 10-15 dakika konuşurum. diye lafa başlıyorum ve bir saat falan konuştuktan sonra bunu nasıl ikiye böleriz, ne yaparız, nasıl bir bölüme indiririz diye kara kara düşünüyoruz. Benden sonra epey de bir konuyla ilgili kişi emek veriyor. Dolayısıyla zamanı yönetmek öyle kolay bir şey değil. Üstelik bu bölümle ilgili küçük de bir ayrıntıyı paylaşayım, bölümün konusuyla da örtüştüğünden dolayı. Ben bu bölüm için sözleştiğimiz saate uyamadım, geç kaldım.

Zamanımı yönetemedim. Zamanımı yönetememe sebebim de yolda buraya gelirken üç dinleyici, takipçi, tanıyan kişiyle denk geldim. Farklı zaman dilimleri boyunca onlarla sohbet ettik. Dolayısıyla zamanımı aldı. Onun dışında evden kısa bir market siparişi almıştım. Market sırası, kasa kuyruğu benim zamanımı aldı.

Transkriptin tamamını oku

Dolayısıyla şunu söylemek istiyorum, zamanı yönetmek teorik olarak kafamızda kurgulayabileceğimiz bir şey ama pratikte öyle kolay değil. Hem zamanın yönetimi zihinsel olarak zor hem de bizim dışımızda çok fazla etken var, zamanımızı bölen, parçalayan, bizden alan. Zamanı nasıl kullanabiliriz? Dediğim gibi bana en çok sorulan soru işte bu kadar kitap okumaya nasıl vakit buluyorsun da bu kadar şey yazmaya, etmeye, çizmeye falan filana birçok şeyle ilgili. Çünkü insanların büyük çoğunluğu kendi rutinleri içerisinde çok başka şeylerle meşgul olmak zorunda. Örneğin benim işimin bir parçası olan kitap okuma çoğu kişi için bir hayal, bir fanteziden ibaret ama

Dediğim gibi ben zamanı iyi kullanan birisi değilim. Hatta çoğunuzdan çok daha beceriksiz olduğuma eminim. Benim problemim, daha doğrusu benim yöntemim, bütün bu bölümün de belki de kişisel anlamdaki sırrı, esansı olacak. Tercihlerim farklı. Yani zaman yönetimi dediğimiz şey tercihlerin yönetimi. Yoksa hepimizin günde 24 saati, işte yılda 365 günü var kabaca. Ve bu tercihlerimiz bizim zamanla ilgili kazançlarımızı ve kayıplarımızı tanımlıyor.

Bunun bir bedeli var en başta. Mesela kendi zamanını yönetme tercihlerimden kaynaklanan bedelleri sizlere sayayım. Mesela yalnızlık. Neredeyse hiçbir arkadaşım yok çünkü hiçbir arkadaşıma gerekli, hak ettikleri vakti ayıramadım. Dolayısıyla arkadaşlıklarımı sürdüremedim. Bu yüzden telefonum çalmaz, doğum günümde kimse hatırlayıp aramaz, bayramda seyranda halimi hatırımı soran olmaz. Hani bazen düşünüyorum ya ölsek cenazemize gelecek olur mu diye. Hani bir sürü kişiye dokunuyor muyuz? Evet dokunuyoruz. Bir sürü kişi tanıyor mu, ediyor mu? Evet. Ama arkadaşlık başka bir şey. Dolayısıyla zamanınızı eğer mesela benim gibi yönetmek, idare etmek, düzenlemek isterseniz örneğin yalnızlık kaçınılmaz. Çünkü sosyal yaşam diye bir şey var ve bütün her şeyi iş olarak tanımlarsanız o sosyal yaşam ortadan kalkıyor. Ve bu bir yabancılık da getiriyor. Yani birçok şeye yabancıyım. Sizlerin izlediği dizileri izleyemiyorum, sizlerin gittiği konserlere gidemiyorum, seyrettiği filmleri izleyemiyorum, sizlerin sohbetlerinin çoğuna yabancıyım, spor müsabakalarını takip edemiyorum, bütün ülkenin kilitlendiği ortak konular benim için tamamen yabancı olduğum şeylere dönüşüyor.

Ve bütün bunlar bir vicdan muhasebesi yapıyor ister istemez. Yani acaba buna değer mi? Acaba işte bununla uğraşmak yerine şununla mı uğraşsaydım? Buna vakit ayıracağıma şunun vakit ayırsaydım gibi böyle sürekli bir vicdan muhasebesi içine itiyor beni. Birazcık bunlardan bahsedeceğiz.

Charles Darwin hani şu evrim teorisiyle bildiğimiz meşhur Charles Darwin'in sevdiğim bir sözü var diyor ki hayatının bir saatini boşa harcamaya cüret eden insan hayatın kıymetini keşfedememiştir diyor. Hepimiz esasında bu sözün işaret ettiği konunun mağdurlarıyız. Hepimizin içerisinde büyük bir endişe var. Acaba vaktimi iyi değerlendirdim mi? Acaba zamanımı iyi kullandım mı? Ama mesele işte o kadar basit değil. Yani bu zaman dediğimiz mevzuyu yönetmek, onun iyisi nedir, kötüsü nedir? Yaptığımız iş gerçekten yapılası bir iş midir? Yoksa boş işlerle mi uğraştık? Boş iş diye bir şey var mıdır, yok mudur? Bunlar öyle cevapları kolay bulunabilecek konular değil.

İşte bu bölümde bu zor cevapların peşinde koşacağız haddimizi aşarak ama önce her zaman yaptığımız gibi gelin kavramlara bakalım. 13. bölüme gelmiş olmanın büyük bir huzuru var içimde çünkü bu bölümün altlığı hazır. Yani zaman dediğimiz kavrama ayrıntılarıyla baktık. Mesela 3 ve 4. bölümlerimizde bizzat zamana baktık ve orada dedik ki vakit ayrı şey, zaman ayrı şey. Bir şeyin vaktiyle bir şeyin zamanı ayrı. Dolayısıyla zaman yönetimi var ama vakit yönetimi yok değil mi?

Bir dönüp bakmanızda fayda olabilir tekrar kulak vermenizde 3 ve 4. bölümlerimizde. Öte yandan zamanımızı dolduran şeyler, meşguliyetlerimizle ilgili de gayet ayrıntılı bir bölüm hazırladık. 7. bölümümüz meşguliyet, çok meşgulüz başlıklı bölümümüz. 7. bölümümüzde de bunun epey bir ayrıntılarına girmiştik. Bu sebeple bu bölüme iyi bir altlık oluştursun diyorsanız ve daha önceden kulak verme fırsatınız olmadıysa 3, 4 ve 7. bölümlere bakmanızı tavsiye ederim.

Ay ne kadar havalı oldu. Kendimi böyle biz bunları hep kitaplarımızda yazdık diyen çömez yazarlar gibi hissettim ama anamın aksütü kadar helal. Hepsi için çok uğraştık. Güzel bir atlık olduğunu tekrar ediyorum. O bölümlerden küçük birkaç detayı sizlere hatırlatayım. O yüzden kavramların ayrıntılarına girmeyeceğim bu bölümde. Saatler ve takvimler. Zaman yönetimi neyle yapıyoruz? Saatleri bölüyoruz, takvimleri bölüyoruz ama unutmayalım ki, tekrar etmiş olalım, saatler ve takvimler zamanı göstermiyor, onları üretiyor. Yani zaman dediğimiz kavram malum, çok değindik, çok anlattık. İnsanın ürettiği, icat ettiği soyut bir kavram, soyut bir değer.

Bunun içerisinde bugünkü bölümümüzü yani zamanı yönetme kavramını anlamlı kılan bir şeyin altını çizmekte fayda var. Boş zamanda diyoruz yani. Oysa ki tam olarak öyle demememiz lazım. Bu Frankçede serbest zaman diye de geçiyor ya hani daha kıymetli olanı o. Serbest zaman.

Ki bu da kendi içerisinde çok anlamlı çünkü serbest zaman bile serbest olmadığımız bir zamanı işaret ediyor değil mi? Serbest zaman aslında gerçekten bize ait olan bir zaman. Geri kalan da başkalarıyla paylaştığımız ya da başkalarına pazarladığımız zamanımızı temsil ediyor. Biz bütün zaman yönetimine dair çabamızı neyin üstüne oturtuyoruz? Başkaları için sunduğumuz zamanı daha verimli kullanma, yani onlar için de anlamlı, bizim için de anlamlı hale getirme ve bunun sonucunda kendi serbest zamanımızı mümkün olduğunca arttırma. Böyle söyleyince tabii kişisel gelişim kitabı cümleleri gibi çok basit bir şeymiş gibi geliyor. Elbette değil. Ve zaman yönetimi dediğimiz olayın kendisi kavramsal olarak içinde büyük bir kibri barındırıyor. Yani zaman yönetimi ne kadar iddialı bir tanım değil mi? Sanki yönetmek mümkünmüş gibi. Zamanı yönetmek, ona hükmetmek mümkün gibi. Oysa ki imkansız.

bir ihtimal var arada belki belki zamanı değerlendirebiliriz. Mesele zamanı değerlendirme. İşte bu kavramları tamamladıktan sonra gelelim nasıl değerlendireceğimize. Yine üçüncü bölümümüzden bir notla başlayayım bu bölüme. Zamanla ilgili en büyük sıkıntı ne kadarına sahip olduğumuzu ve elimizdekiyle ne yapacağımızı bilmiyor oluşumuz. En büyük problem bu. Birisi bize gelse dese ki, kardeşim sen 43 sene yaşayacaksın, işte bunun şu kadarında şu olacak, bu kadarında bu olacak, bu kadar uyuyacaksın, bu kadar bilmem ne yapacaksın. Yani elimizdeki sermayeyi bilsek, Nereye harcayacağımızı da bilebiliriz. Oysaki hiç bilmediğimiz bir konu doğumumuza da karar veremiyoruz. Büyük bir sıkıntı olmazsa ölümümüze de karar veremiyoruz. Dolayısıyla bu bilinmezlik içerisinde ne kadarını sahip olduğumuzu bilmediğimiz bu zaman denen sermayeyle ne yapacağımızı bilemiyoruz. Yani ne kadarını geleceğimiz ile ilgili örneğin kariyer planlarımıza adamalıyız.

Ne kadarını tamamen kişisel zevklerimiz, hülyalarımız, hayallerimiz peşinde harcamalıyız bilmiyoruz. Ve bu da bizde sürekli bir bilinmezlik, evham, sıkıntı, şaşkınlık, ürperti yaratıyor. Ve en büyük sorun boş zaman. Yani hepimiz bu boş, serbest zamanı var etmek için çabalıyoruz. Her çabamız bunun için ve sahip olduğumuz anda onu yeniden bir şeyle doldurma derdine düşüyoruz.

Bu yüzden belki de aradığımız şey boş zaman değil, belki de aradığımız şey sadece zaman. Yani onun boş, serbest, özgür olmasıyla ilgili değiliz. Ekstra bir zaman arıyoruz. Çünkü serbest zaman dediğimiz şeyde benim aklıma gelen ilk eylem eylemsizlik.

hiçbir şey yapmamak istiyorum serbest zamana dair, en büyük fantezim bu. Ama mümkün değil, değil mi bu? Yani hiç yoktan, en boş anımızda bile, hiç yapacak bir şey bulamasak, elimizi telefona alıp, o doom scrolling denilen sonsuza kadar kaydırdığımız sosyal medya ekranlarında zaman geçiriyoruz. Bu yüzden hiçbir şey yapamamanın erdemini ve potansiyelini unuttuk. Yani hiçbir şey yapamayacağımız, yapmayacağımız, tercihen hiçbir şeyle uğraşmayacağımız, boş boş duracağımız ve çok çok çok keyif alacağımız, bize çok iyi gelecek bir serbest zaman ihtimali var ama modern yaşam bize bunu unutturdu.

Daha da ilginci, zamanı yönetememe konusundaki pişmanlıklarımızın çoğu hayallerimiz değil, görevlerimiz ve ödevlerimiz üstüne oluyor. Yani zamanı yönetmek adına bir derde düşüyoruz ama bu genellikle kendimiz için yaratacağımız serbest zaman adına olmuyor. Önümüzde bize verilen işi, bize verilen ödevi, bize sunulan zaman dilimi çerçevesinde yapabilmek ve en iyi şekilde yapabilmek için zamanı yönetiyoruz. Bu yüzden de hayallerimizin değil, ödevlerimizin peşinde koşuyoruz. Eğitim dünyasında da, kariyer dünyasında da ya da daha büyük parantezde hayatın kendisinde de. Yani zamanı yönetememeyle ilgili pişmanlıklarımıza hiç şey yok. Ya son üç aydır hiç balık havlayamadım falan veya da hiç kırlarda gezemedim.

Parkta bir bankta oturup işte bir keyifle kahvemi yudumlayamadım gibi dertlerimiz tasalarımız yok, zamanı yönetememem hep işte karşımıza çıkıyor, hep ödevde karşımıza çıkıyor. Bak bir hafta önceden bu, bir hafta vaktim vardı şu işi bitiremedim, ne gereği vardı son dakikayı getirmeye falan gibi. Bu benim şahsen kendi kendime çok söylediğim bir cümle olduğundan burada vurgulama gereği duydum. Öte yandan zaman malum özelliğine hiçbir şeye yetemiyor ve bu hiçbir şeye yetememesi sadece bizim yüzümüzden değil. Mesela sanayi devrimiyle birlikte başlayan bir kavramdan söz ediyoruz. Birazdan ayrıntılarına gireceğim ama boş zaman sanayi devriminden önce yani fabrikaların, atölyelerin, üretimin, makineler desteğiyle insanların elinden alınıp başka bir safhaya geçmesinden önce var olan bir kavram değil.

Zaman yetmeme hali de sanayi devriminden sonra başlıyor ama mesela size birkaç ayrıntıdan bahsedeyim bu sanayi devrimi döneminde ki bu bölümün notlarında bir aksilik olmazsa ekleyeceğim sizlere böyle bu bölümde bahsettiğim konularla ilgili daha ayrıntılı bilgiler edinmek isterseniz başvurabileceğiniz kaynaklardan. Onlardan bir tanesi Telekt yayınlarından bu ay çıkan kolektif bir eser. neden çalışalım ki adını taşıyor. Onun içerisinde de bununla ilgili örnekleri daha ayrıntılı bulabilirsiniz. Mesela 1884 yılında yani bu endüstri devriminin işte ne diyelim tohumunun filizlendiği dönemde sosyalist sanatçı ve yazar William Morris

geleceğin fabrikalarıyla ilgili kurduğu hayallerde, öngörülerde daha doğrusu, fabrikaların ileride yeşilliklerle çevrili ve sadece 4 saat çalışılan ortamlar olacağını düşünmüş. Çünkü bakmış ki, makineler o kadar kudretli, o kadar verimli ki insanların öyle şimdiki gibi günde 10 saat, 15 saat çalışmasına, haftada 7 gün çalışmasına gerek yok. Hadi diyelim ki William Morris, sosyalisti, kapitalizmin, liberalizmin atası Keynes'e bakalım, İngiliz ekonomist. O da aynı dönemde yaşamış, William Morris ile. O da 1930'lu yıllarda haftada 15 saatlik bir çalışma hayatı öngörmüş. Düşünebiliyor musun? Haftada 15 saat.

Hani bugünkü gibi diyelim ki 5-6 iş gününden ibaret bir hafta, 5 saat olduğunu varsaysak günde 3 saat sadece çalışacağını hayal etmiş Keynes. Neden? Çünkü o kudretli makineler o kadar fazla üretim yapıyor ki, o kadar kusursuz üretim yapıyor ki daha fazlasına ihtiyaç yok. Ama malum öyle olmamış fakat şunu da unutmayalım yani bu Keynes'in, Morris'in döneminde yani 1800'lerde haftalık sanayi devriminin başlangıcında haftalık çalışma saati ortalama 80 saat. Düşünebiliyor musunuz? Hafta 7 gün, haftada 80 saat çalışılıyor. 1900'lerde bu 60 saate yeniyor, 1970'lerden itibaren 40 saate kadar geriliyor.

Bugün çoğumuz haftada 40 saatten fazla çalışıyoruz ama artık ileriki bir bölümde mutlaka değinmek istiyorum bu yeni çalışma modellerine. Bugün artık 3 günlük hafta, yani 3 iş günlük hafta, 4 iş günlük haftadan söz ediyoruz. Üstelik söz etmekle de kalmayıp bunları hayata geçiren bazı ülkeler de var. Daha da ilginci verimliliğin ve mutluluğun arttığını da gösteriyor. Yani özetmeyecek olursak, Sanayi devrimi zamanla ilişkimizin dönüşümünde üretimin makinelerle olan dönüşümü kadar etkili. Dolayısıyla bunun etkilerinden biraz daha bahsetmekte fayda var ama öncesinde gelin bir kulak verelim bu sanayi devriminin nimetlerinin bize sunduğu bazı güzellikleri.

Evet, dediğim gibi zamanla ilişkimizin dönüşümü makinelerin devreye girdiği bu sanayi devrimiyle başlıyor ve bize tasarruf vaadiyle geldi ama öyle olmadı çünkü üretimin her an devam edebilme ihtimali sermaye sahiplerinin gözünün iyice ne diyelim böyle kar bürümesine yol açtı. daha fazla üretebiliyorsak neden üretmeyelim? Talep olmasa bile talebi yaratırız. Yani pazarlama dediğimiz sanat böylelikle doğdu. Bugünkü konumuz değil, çok ayrıntılarına girmek istemiyorum ama pazarlama nedir? Üretim fazlasının ihtiyaç haline dönüştürülme sanatıdır. Yani insanlara ihtiyaç üretme sanatıdır. Kimi zaman insanların ihtiyacından haberi olmaz. Mesela

Ne bileyim çoğunlukla böyle reklamlarda, orada burada tanıtımlarda karşınıza çıkan bir sürü yeni şey bir anda zihninizin bir yerinde sizin kafanızda bir ihtiyaca dönüşebilir. Hatta hayatınızda çok önemli bir yer de tutabilir. Dolayısıyla hani lanetleme adına söylemiyorum ama pazarlama sanayi devrimiyle birlikte hayatımıza girdi. Küçük bir parantez olarak değinmiş olalım.

E benzer bir durum. Mesela ne anlamda benzer diyorum. Şimdi makineler çok kudretli bir şekilde çalışmaya başlayınca, insanların üretiminde yerini almaya başlayınca, insanlar yerlerini makineye devretmekle kalmadı. Daha da ötesinde insanlar makineleşmeye başladı. Yani makinelere ayak uydurma derdine düştük. ve bunun imkansızlığıyla aslında birazcık da bu zaman yönetimi dediğimiz şey ortaya çıktı. Çünkü hiçbir zaman hiçbir şekilde makineler gibi olamayacağız. Nasıl ki makineler de bizim gibi olamayacaksa, insani meselelerde bunların hepsi ayrı bölümlerin konusu sadece

Zihinlerinize zehir tohumları ekmek adına burada cümleler arasına serpiştiriyorum. Benzer durumu çünkü internette de yaşadık. Mesela internetin bir zaman dilimi yok, gecesi yok, gündüzü yok, bir evrensel zaman dilimi yok. Her şey her an devam ediyor ve her şeyin her an devam ettiği üstelik bir de sürekli çoğaldığı bir düzende zamanı yönetmek imkansız. Yani şöyle düşünün, beni dinlediğiniz podcast platformunu düşünün.

Hatta mesela sadece ve sadece, işte şu an Pod B Media'nın kendi yelpazesini düşünün. Haftada onlarca bölüm çıkıyor ve bu onlarca bölümü takip etmek, izini sürmek bile başlı başına bir mesele. E internette bunun videosunu, kitabını, işte sesli şeyini, yazılı metinlerini... İmkansız, eritmenin imkansız olduğu bir dağın karşısında aşması imkansız bir zirveye, dağın tepenin ardında hedefler koymuş durumdayız. Dolayısıyla internet de bizi bu konuda çok yaralıyor zaman yönetimi anlamında. Ve modern yaşamda, serbest zaman da tabii ki üst otoriterler tarafından tanımlanıyor. Bu yüzden tam olarak serbest kalamıyoruz.

Yani serbest zaman dediğimiz şeyin içerisindeki bu biraz eşenediğimizde alt metin çok acayip bir şey değil mi? Yaşam var, biz bu hayat olarak doğmuşuz, bu hayatı yaşıyoruz ve zaman esasında özünde aynen bedenimiz gibi bize ait ama asla tam anlamıyla bize ait değil. Bizim üstümüzde bir birim, bu bazen işte eğitim kurumu oluyor, bazen aile oluyor, bazen işveren oluyor, sürekli olarak bir üst otorite hayatı tanımlıyor. Bu bazen devlet oluyor mesela, değil mi? Çalışma günlerini tanımlıyor, tatil günlerini tanımlıyor, bayramları, izinleri, onları, bunları, okulları işte müfredatları tanımlıyor, hangi zamanda ne yapacağımızı tanımlıyor ve hiçbir zaman tam olarak serbest kalamıyoruz. İşimiz, okulumuz, işte öğle tatilimiz tanımlı, hafta içimiz, hafta sonumuz, bayramımız, seyranımız, Bu yüzden işte modern yaşamda serbest zamanı tanımlamak çok zor bir mesele. Sorumlulukların hayatın içindeki payı arttıkça elde kalan sınırlı zaman bir endişe kaynağına dönüşüyor. Beklenti de artıyor, tatminsizlik de artıyor. Bu sebeple yapılanın keyfini çıkaramadan

yapamadıklarımızın derdine düşüyoruz, yapamadıklarımız için hayıflanıyoruz. Çünkü sürekli olarak bütün vaktimizi sorumluluklar alıyor ve bir tanesini bitirdiğimizde karşımıza hemen yenisi çıkıyor. Asla bitmeyen bir sorumluluklar listesi, bir yapılacaklar listesi bir türlü sıra kendimize gelmiyor. Belki de bazılarımız için bazı durumlarda bu yaratılan sorumluluklar ya da üstümüze yıkılan sorumluluklar Kendimizle baş başa kalmamak için bizzat bir bahaneye de dönüşüyor olabilir. Bilemiyorum. Çok kişisel meseleler elbette. Gerçekten kendimize ait bir zamanımız neredeyse yok. Ve var olanı da birileriyle paylaşmak zorundayız. Diğerlerinin hayallerini ayırmak zorundayız. Mesela bir ilişkiniz varsa sevgilinizle, eşinizle, çocuklarınızla veya çalışıyorsanız iş arkadaşlarınızla sürekli olarak vaktimizi, zamanımızı birileriyle paylaşmak zorundayız.

Ve verimlilik ve zamanı değerlendirme bir yarışa dönmüş durumda. Öyle ki kaliteli zaman diye yeni nesil bir kavram var. Mutlaka duymuşsunuzdur işte kaliteli zaman geçirme. Ne olduğu belli değil ama çoğunlukla işte Instagram, TikTok akımlarından besleniyor. Ama bir yandan da büyük bir baskı. Kaliteli bir zaman geçirdik mi? Keyif aldık mı? Eğleniyor muyuz? Falan kafası gibi bir şey.

Mesela ben ilkokuldayken, hala devam ediyor mu bilmiyorum ama, boş vakitlerini değerlendirme notu vardı. Böyle bir not alırdık, boş vakitlerini nasıl değerlendiriyor diye. Bu da enteresan. Mesela insanların en klasik cevabı şeydir ya, boş zamanlarında ne yaparsın, kitap okurum. Nasıl bir şeyse o, yani mümkünmüş gibi bakıldığında elbette ki mümkün değil. Kitap boş vakitte okunmaz, kitap okumak için zaman yaratılır. Boş vakitte kitap okuma derdine düşen, pek bir şey okuyamadan hayatını sonlandıracaktır. Zamanı yönetemeyince işler de karışıyor. Ne oluyor? Zaman kayıyor. Yani zaman kendi içerisinde kayıyor. Evde iş yapıyoruz, işte alışveriş yapıyoruz, işte serviste dizi izliyoruz, tatilde elektronik postaları cevaplıyoruz. Bu yüzden zamanı olması gerektiği gibi asla kullanamıyoruz. Yani neyi, ne zaman, nerede yapmamıza gerektiğine dair rehberimizden tamamen kopmuş durumdayız. Peki bunların hepsinin üstesinden nasıl geleceğiz? Zaman soyut bir şey. Birçok hayalimiz var. Bir sürü kişiyi de paylaşıyoruz ve bir sürü hedefimiz var. Ne yapacağız? Bunu yöneteceğiz. Aynen paramızı yönettiğimiz gibi, hayallerimizi yönettiğimiz gibi ya da buna niyetlendiğimiz gibi. Bunun içinde tekniklere ihtiyacımız var. İşte sırada bu konu var.

Nasıl yöneteceğiz? Ama bunu ne zaman yapacağız? Bir sonraki bölümde neden? Çünkü yayıncınız zamanını yönetebilen birisi değil. En azından programın açılışında bu itirafı yaptığım için gayet de bu kredimin olduğunu düşünüyorum sizlerde. Hafta içinde yayınlanacak ikinci bölümümüzde bu yönetmesi zor zamana yönelik tekniklere bakacağız. Nasıl zamanı yönetiriz? Nasıl daha verimli kullanırız? Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)