
4.778 kelime · ~24 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 16 Nisan'da alıyoruz. Yine tarihi bir gün. 7 yıl önce bugün 16 Nisan 2017'de Türk tipi başkanlık sistemini oyladık ve siyasal rejimimizi değiştirdik. Bizde Osmanlı Türk Modernleşmesi 200 yıllık bir tarihe sahiptir ve bu tarih taçlılar olarak ifade edilen saltanat sahiplerine karşı ulusal bir meclisin egemenlik hakkına sahip çıkma mücadelesidir. Başka bir ifadeyle 200 yıllık Türk Modernleşmesi'nin en önemli kurumu
Osmanlı'da meclisi meybusan, Cumhuriyet'te de Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. O kadar ki bizim meclisimiz Kurtuluş Savaşı'nın da karargahı olabilmiş, bu nedenle gazi ünvanı kazanmış, istisnai yetkilere haiz bir meclistir. Meclis demek de ulus demektir, halk demektir. Dolayısıyla, hakimiyet milletindir ifadesinin gerçekleştiği, doğduğu yerdir meclisin adı. Dolayısıyla meclis, bizdeki ulusal egemenliğin ana rahmidir. Egemenliğimiz meclisle başlar, meclis demek egemenlik demektir. Nitekim 29 Ekim 1923'te, yani Cumhuriyet'in ilan edildiği gün, dönemin Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadir'in de konuşması bu minvaldedir.
Arkadaşlar yaptığımız yürürlükte olan rejimin adını koymak ve anayasanın ruhunu açıklamaktan ibarettir. Yeni Türkiye devleti milletin ruhundan doğmuş bir devlettir. Bundan böyle milletin kendisi hem hakim hem de efendisidir. Türk milleti bundan sonra başında bir taşı kabul etmez ve hiçbir ferdin esiri olmaz.
Dönemin meclis turaklarına bakıldığında Yunus Nadi'nin ifade ettiği Taçlılar ifadesine sık rastlanır. Taçlılar. Yani milletin her bir ferdinden varoluşuyla ayrılışan, varoluşuyla kendisini soylulardan sayan bir sınıfa karşı yani Taçlılara karşı devrimci bir isyandır Cumhuriyet. Zaten Türk modernleşmesi de bu zemin üzerine yükselir.
Efendiler, hükümetimiz teşekkür ettiği günden beri cumhuriyettir. Ama bazı ihtiras ocaklarından evlendirmemek için ünvanını açıkça vermemiştir. Bugün bunu açıkça ilan ediyoruz. Artık Taçlılar bu milleti idare edemeyecektir. Hükümdarların hangisi başımıza geldi de halimizi sordu? Dağdaki çobandan ekmeğini taştan çıkartan köylüden haberdar oldu mu? Efendiler, bu devlet bir ailenin mülkü değildir. Milletin devletidir.
Birinci meclisteki Nasuh Efendi'nin bu konuşması da Cumhuriyet'in ruhu hakkında fikir verir. Yunus Nadi ile aynı ifadeyi kullanması tesadüf değil. Saltanat sahipleri, saray efradı devrimciler tarafından taçlılar olarak anılır. Aile mülküne dönüşmüş devlete bir başkaldırı olarak ulusal egemenlik öne çıkarılır. Bu haliyle 29 Ekim 1923 egemenliği bir ailenin mülkü olmaktan çıkararak ulusal ölçüye genişletmiştir. 16 Nisan 2017'de yani 7 yıl önceki referandumda bu 200 yıllık Türk modernleşmesinde bir kırılma noktası yaşandı. Zaten o gece yani 16 Nisan 2017'de de Tayyip Erdoğan bu bilinçle şu ifadeleri kullandı. Değerli basın mensupları, ekranları başında bizi izleyen sevgili milletim. Bugün Türkiye
200 yıllık kadim bir tartışma konusu olan yönetim sistemi konusunda tarihi bir karar vermiştir. Bu karar sıradan bir olay değildir. Çok ciddi bir yönetim sistemi üzerindeki değişim Erdoğan'ın tarih okuması yerindedir. Çünkü Osmanlı-Türk modernleşmesinin biricikliği, meclisin devlet mekanizmasının merkezinde konumlanmasından ileri gelir. 16 Nisan'da meclis bypass edildi.
Gerçekten de 16 Nisan 2017 referandumunda halkımız verdiği oylarla 200 yıllık Türk modernleşmesinin aktığı yönün tersine bir karar almış, bir kırılma yaratmıştı. Yaratmıştı da iyi mi olmuştu? Devlet denen nesne 2017'den bu yana daha mı iyi çalışmıştı? Sanırım bu sorunun cevabını hemen herkes artık biliyor. 16 Nisan kara bir leke olarak duruyor demokrasi tarihimizde.
O referandumda evet diyenlerin torunlarına, çocuklarına bir özür borçlu olduğunu düşünüyorum. Fakat Türk tipi başkanlık sistemi sadece halkımızı veya devleti değil, bizzat bu sistemi getirenleri de çürüttü. Çürüme ifadesini boşuna kullanmıyoruz. Uzun süredir Tren Topik'i takip edenler bu çürüme ifadesinin arka planına hakimdir diye düşünüyorum. Bu çürümeye ilişkin bir olay 8-15 Nisan haftasının tren topiği oldu. AKP İzmir Milletvekili Şebnem Bursal'ın Monako Yat Kulübü'nde yediği bir ıstakozu Instagram hesabından paylaşması Bursalı'yı tren topik yaptı. Bu olay bize de üzerine konuşulması gereken ekonomik ve politik bir gündem yarattı. Ekonomik bir gündemdi çünkü biz bırakın Monako Yat Kulübü'nü dışarıda İskender yerken bile yüzlercelere ödüyorduk. Peki neden? Bu ekonomik gündemdi.
Politik bir gündemdi çünkü iktidarın seçim ilgisinin hemen arkasına denk gelmişti. Yani basit bir ıstakoz yemeği önümüze etli bir konu bırakıverdi. Uzatmayalım isterseniz. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Bayram tatili geride kaldı. Önceki bölümde size demiştim ya bayramda Zeynep ve tatile çıkıyoruz diye. Çıktık tatile ve döndük. Gittiğimiz yerlerde neresi? Ankara ve Ayvalık. Yani bir kent hayatını gördük. Orası başkent. Bir de bir tatil yürüsü gördük. Aman Allah'ım. O nedir? 2 kişi 500 liranın altında karnımızı doyuramıyoruz. Bakın sadece karnımızı doyurmaktan bahsediyorum. 1500 liranın altında keyifli bir yemek yiyemiyoruz. Deyin ki karı koca bir akşam yemeğine çıktınız. 2 kadeh de bir şey de içiyorsanız 2000 lirayı unutun. Ya ne
oluyoruz? Ya bir kötü tostu 300 liraya satanlar mı dersin? Çayı 50 liraya fikslemeler mi dersin? Standardınızı biraz yükseltin. Çok değil, biraz iyi bir şey yiyip içeyim deyin. Yemek mi yiyorsunuz, dayak mı yiyorsunuz belli değil. Cumartesi döndük İstanbul'a. Pazar günü Now TV'de Benden Söylemesi programındayım. Aklımda da bu mesele. Meliha Okur'la Merve Yıldırım da vaziyeti kavradı. Ne çektiğimi fark ettiler.
300 liraya tost satıyorlar. Ekmek arası peynir yani. Enflasyon dayağı yemişsin. O da iyi dayak yemişsin sen bu bayramda. Bu bayramda sıradan bir orta sınıf vatandaşı olarak enflasyon sopasını yemişsin. Siz de yediniz mi enflasyon sopasını?
Biz İstanbul'da o sopayı zaten düzenliyoruz da Ankara'da aynı. Hele o Ayvalık. Ya memur mu itiydi oralar? Ne olmuş ya öyle? Genel olarak yaşama maliyeti hakkında bir şey deneyimlemedim. Yani Ayvalık'ta yaşasam kiralar ne kadar, faturalar ne kadar vesaire oraları geçiyorum. Ama dediğim Dediğim gibi... şey şu, buraları gezemiyorsunuz. Gezmeye niyetlenirseniz de enflasyon dayağını yiyorsunuz. Çünkü gezerken illa bir şey yemek istiyorsunuz ve dayak başlıyor. Dışarıda yeme içme hizmeti almak istiyorsanız gerçekten tuhaf paralar ödüyorsunuz. Yani arkadaşlar, dışarıda yemek yemek işi artık çok pahalı.
Memleketimizin her konudaki kerteniz noktası, Türk İnsanı prototipi Hakan Ural da bu sorunu gündemine almış. Kavacık'ta herkesin bildiği bir dönerci var. Adnan dedim, iki porsiyon bana döner söyle, bol soğan, domates, biber. Çocuk geldi, iki tane elinde böyle torba. Aldım ben, ne kadar oğlum dedim, 1370 lira dedi. Oğlum dedim, iki porsiyon döner, 1370 lira mı dedim?
Şimdi Hakan Ural bu sorunu gündemine almış ama benim de Twitter'da en çok önüme düşen tweetler bu meseleyle ilgiliydi. Mesela ilk Twitter fenomenlerimizden Taci Kalkavan şöyle yazmış. Millet tabii çok hak vermiş bu tweete çünkü realite bu. İstanbul'da gerek kiralar, gerek konut fiyatları, gerekse yeme içme hizmetleri, döviz bazında ölçseniz dahi diğer dünya şehirleriyle yarışıyor, hatta onları geçiyor. Üstelik bizim elimize döviz de geçmiyor. TL cinsinden gelirlerimizle Avrupa kentlerinin fiyatlarına maruz kalıyoruz. Avrupa'ya gidenler de karşılaştırıyor fiyatları. Yahu diyorlar bizim İstanbul'dan daha ucuz buralar. Taci Kalkaba'nın bu tweet'i 1 milyon kez görüntülenmiş. Fakat ona cevap yazan gazeteci Ersoy Özdem'in tweet'i 4,5 milyon kez görüntülenmiş.
Ne yazmış Ersoy? Tweetinde kuzguncuk fırının bir vitrin görüntüsünü paylaşmış ve şöyle demiş. Kuzguncuk fırında şu kurabiyeler gözümüze çarptı. İçeri girip bir fıstıklı bir cevizli dedim. 230 lira dedi adam.
Meğer benim üzerindeki etikette gördüğüm ve kilo fiyatı sandığım şey adet fiyatıymış. Büyük saygısızlık ediliyor millete. Kimse de bir şey demiyor." Bakın kilosu değil, tek kurabiye 110 TL. Bu fiyat davranışını nasıl açıklayabiliriz? Maliyetten daha öteye geçen bir sorun var. Bu sorunu TI'ye alan bir Instagram fenomeni bile türemiş. Fenomenimizin adı Aslıhan Mert Özcan. Paylaşımlarında abartılı sunumların
Fiyatla nasıl paralel erlediğini anlatıyor. Biraz da tiye alıyor, alaya alıyor. Belki siz de denk gelmişsinizdir. Şöyle paylaşımlar yapıyor. Şimdi bu çay kaç lira? 5 lira. Ama bitmedi. Biz bunu nasıl içiyoruz biliyor musun? Böyle tepside geliyor. Sonra limonumuzu koyalım. Hadi kurabiyemizi de koyalım ufacık. Şimdi kaç lira? 25 lira. Asıl olay geliyor. Çayın yanında hiç içmediğimiz, kullanmadığımız bir şey.
Hazır mısın? İşte bu bitkiyi koyuyorlar. Şimdi kaç lira? 45 lira. Afiyet olsun.
Fiyatlar uçuk düzeyde olduğu gibi sunumlar da öyle. Efendi gibi çay içemiyorsunuz. Mutlaka öpüleceksiniz. Sunumdan belli. Öpülmeye gidiyorsunuz zaten. Bir tanıdığımız bu bayramda İtalya'ya gitti. Floransa'da 4 kişi gitmişler bir pizzacıya. İyi de bir yermiş. Servis ücretiyle beraber 55 euro ödemişler. Yani ne demek? Yaklaşık 1800 lira. Dönüşte Edirne Keşan'da bir köfteciye oturmuşlar. 4 kişi 2000 TL ödeyip çıkmışlar. Hadi bakalım bu da senin. Afiyet olsun Ahmet.
Bu fiyat orantısızlığı karşısında orta sınıf halkımız ne yapıyor peki? E ne yapsın, ilk fırsatta Yunan adalarının yolunu tutuyor. Adalara vize de yok, o da kalktı. Böylece adalar bu sene çok ciddi revaçta. Yunan Katimerini gazetesi, Yunan adalarına giriş yapan Türklerin verilerini yayınlamış. Örneğin, Sakız Adası'na giden Türk turist sayısı geçen yıl Ramazan bayramında 2716'ymış, bu sene 4993'e çıkmış. Samos'a gidenler 299'dan 2851'e çıkmış. Rodos'a gidenler 2320'den 5726'ya çıkmış. Tabii bu eğilimde fiyatlar kadar vize serbestlisi de var.
Kapıda vize uygulaması komşuda başladı. Yunanistan, Türk vatandaşlarına 5 Ege adası için kapıda vize uygulamasını açtı. Hatta bu bayram öncesi 20 bine yakın rezervasyon yapıldığı da ifade ediliyor. Tatilini Yunan adasında, Yunan adalarından birinde geçirmek isteyenler de İzmir'den feribotlarla gidebiliyor.
Vize etkisini kenara bırakalım, fiyatlara odaklanarak devam edelim. Halkımız bayramda enflasyon dayağını yerken, Avrupa'ya gidenler dönüşte hepimizi anlattılar vaziyeti. Tam olarak Kibar Feyzo'nun İstanbul'dan köye dönüşü gibi aydınlandık Avrupa'daki fiyatları görünce. Yahu dedik bu fiyatlar ucuz. Yani Fransa'da, İngiltere'de, İtalya'da son derece güzel, leziz yemekler yiyorsunuz.
Türkiye'deki ile benzer, hatta daha uygun hesaplarla karşılaşıyorsunuz. Çeşme-i Bodrum'u geçiyorum, oralar zaten uçmuş da, Türkiye'nin daha mütevazi yerlerinde bile fiyatlar Avrupa standartlarında. Şimdi fiyatlar Avrupa standartlarında da, Talep ne durumda? Yani dükkanlar boş mu? Tatil yöreleri ne alemde? Çok pahalı abi her şey. Ama ilginç bir şey söyleyeyim mi? O dönerci de hep kuyruk olur ama bu bayramda nasıl bir kuyruk vardı biliyor musunuz? Dönercinin arkasındaki sokağa kadar taştı. Çağlar nasıl zaten iş yapmasının o apayrı bir tartışma... Ben fiyat diyorum burada oğlum ya. Evde etin kilosunu hesapladığınızda dışarıda yemek çok daha evet. Ben fiyat diyorum be yavrum ya.
Konumuz fiyatlar ama biraz önce Hakan Ural'a döner kuyruğundan bahseden çağlarcılar arada haklı. Yani benim gördüğüm de budur. Her yer lebalep dolu. Bayramda Ayvalık'a giremedik arkadaşlar. Bakın bir mekana giremedik demiyorum. Direkt Ayvalık'a giremedik. Öyle bir kuyruk. Bu nasıl oluyor? Yani fiyatlar bu haldeyken nasıl oluyor da talep azalmıyor. Şimdi kulaklarınızı dört açın, üç kuruşluk bir ekonomi dersine adım atalım. Tüm değişkenleri dışarıda bırakalım. Normal şartlarda bir malın fiyatı artarsa o mala dönük talebin ne olması gerekir? E azalır. demeden önce biraz düşünün lütfen. Bazen malın fiyatı ile o mala dönük talep arasında bağlantı kopar. En tipik örneği bunun sudur. Su fiyatı ne olursa su içmekten vazgeçersiniz. Tekrar sorayım. Suyun fiyatı ne olursa su içmekten vazgeçersiniz.
Cevapta zorlanmakta haklısınız. Suyun fiyatıyla suya dönük talebiniz arasındaki bağlantı son derece zayıftır. Su fiyatı her ne olursa olsun su içmeye devam etmek zorundasınız. İşte bu şekilde olan su gibi mallara zorunlu mallar diyelim. Ama mesela tüketimi zorunlu olmayan bir malı düşünelim. Örneğin yaş pasta. Pasta fiyatıyla sizin pastaya dönük talebiniz arasında bağ daha güçlü değil mi?
Yani pasta fiyatının artmasıyla su fiyatının artması sizin bu iki mala dönük talebinizi daha farklı etkileyecektir. Pastadan vazgeçmeniz daha kolaydır, sudan vazgeçemezsiniz ama. Demek ki mallar arasında fiyatla talep duyarlı açısından farklar var. O halde soruyu biraz değiştirelim ve iki farklı malı değil de aynı kalitede iki aynı malı düşünelim. Biri 5 lira, diğeri 10 lira. Hangisini seçersiniz? Bu soru bir reklam filminin de konusu oldu. Beraber dinleyelim.
Bak kuş, kulağını dört aç ve beni dikkatle dinle. Sağdaki meşhur bir marka, soldaki ise Regal. İkisi de aynı üstün özelliklere sahip. Aralarındaki tek fark şu. Sağdaki marka beş lira, Regal dört lira. Hangisini tercih edersin?
Demek ki pahalısını seçtin. Bu reklam filmini hatırlıyorsunuzdur. Reklam çok tutmuştu ama bu reklam markanın satışlarını arttırdığına emin değilim. Çünkü pazarlama stratejileri insanların aklına değil duygularına hitap edince kazanıyor genellikle. Reklamdaki kadının kararı irrasyoneldir yani akılcı değildir de sizin de benzer davranışta olduğunuz kararlar olmuştur. Yani en azından benim oldu benden yola çıkarak sizinle ilgili empati yapıyorum. Sizin de vardır böyle kararlarınız.
Bizde klasik iktisadın varsayımı fiyat ile talep arasında ters yönlü bir ilişki olduğudur. Yani malın fiyatı arttıkça o mala dönük talebin azalması gerekir. Yanlış bir varsayım da değildir bu. Fakat sadece bu varsayımdan hareket ederek Türkiye'de yeme içme yerlerinin sinek avlaması lazım. E zorunlu mal da değil dışarıda yemek yemek. Tamam pek çok zaman dışarıda yemek bir zorunluluğa dönüşüyor da yani kabul edersiniz su gibi bir zorunluluk da değil yani bir lokantada İskender yemek.
İşte bu noktada, 19. yüzyılın ikinci yarısına damga vurmuş bir iktisatçı, fiyat ile talep arasındaki ilişkiyi yeniden yorumlamış. Madem dışarıda yeme içme sektöründeki fiyatları konuşuyoruz, o halde bu iktisatçıyı bilmek zorundayız. İktisatçımızın adı Thorstein Veblen. Bağımsız sinema merkezi, kısa adıyla BSM, YouTube'da gösterişçi üretim başlıklı videosunda Veblen'i konu edinmiş. Aynı işe yaramasına rağmen 100 dolar yerine neden 1000 dolarlık takım elbise alınır?
Mebne'ne göre sorunun yanıtı iktidar meselesiydi. Zenginler ihtiyaç duymadıkları şeylere ne kadar para harcayabildiklerini göstererek egemenliklerini kanıtlıyorlardı. O zamanlar radikal bulunmasına rağmen Weblen'in gözlemi artık inkar edilemez. İktisatta Weblen etkisi olarak anılan bu fikre göre, tüketim sınıflara ilişkin bir meseledir. Zaten Weblen'in gösterişi tüketim kavramını ortaya attığı 1897 tarihinde yanılan eserin adı da Aylak Sınıfın Teorisi. Weblen etkisini varsayımımıza dahil ederek şöyle söyleyebiliriz. Evet, bir malın fiyatı arttıkça o mala dönük talep azalır.
Fakat bazı anlar veya bazı durumlar olur ki malın fiyatı ile mala dönük talep birlikte yukarı yönünü hareket ederler. Yani malın fiyatı arttıkça mala dönük talep de artar. Ne kadar pahalıysa o kadar iyidir. İşte Weblen buna Conspicuous Consumption yani gösterişli tüketim diyor. Şimdi Weblen'i biraz daha açarak konuşacağız ama önce kısa bir ara verelim.
Zenginleşen sınıfların tüketimi nasıl farklılaşır? Özellikle de yeme içme alışkanlıkları. Soru güzel değil mi? Zengin ile yoksulun yeme içme kültürü farklıdır da bu farklılaşma hangi aşamalardan geçerek değişir? Bundan 5 yıl önce Bir Gün gazetesinde yayınlanmak üzere Vedat Milor'la tam da bu konuları konuşmak için bir röportaj yapmıştım. Bana da Vedat Milor anlatmıştı bu meseleyi.
Bu tarihsel bir süreç. Yani bir anda olmuyor bu ama zenginleşerek halk sınıflarından ayrışan sermaye sahiplerinin tüketiminde de etap etap farklılaşmalar başlıyor. Milor sürecin üç aşamada yaşandığını söylüyor. İlk aşamada yeni zenginler halk sınıflarıyla aynı şeyi tüketiyor ama daha fazla tüketiyor. Yani hacimde bir farklılaşma var. Yoksul bir tabak iki tabak yiyorsa zengin dört tabak beş tabak yiyor. Dinleyelim. Zengin insan, fakir insan.
Aynı şeyleri tüketiyor aşağı yukarı. Fakat daha 2 misli, 3 misli yiyor. Hollywood 50 filmlerini görüyorsunuz. Oradaki zengin insanlar genellikle komprador, şeytip, şişman, kilolu insanlardır. Çok yerler yani. Büyük yerler. Daha büyük porsiyon isterler. Zenginlik göstergesi gibi oluyor. Zenginlik göstergesi büyüklük oluyor. Zenginleşen sınıflar halk kesimlerinden ayrışırken tüketim ilk etapta miktar bazında artıyor. Bu haliyle halk kesimlerinin gözündeki zengin imajı şiş göbekli şeklinde oluşuyor. Fatsa Çocukkorusu taa 1979 yılında çarşıda yağ ve şeker bulunamaması üzerine şöyle bir şarkı yapmış.
Çarşıya vardım, yağ bulamadım. Altı yüz dediler, şaşırdım kaldım. Altı yüz dediler, şaşırdım kaldım. Ben tücek aldım, onlar şiş göbekli Ben tücek aldım, ne diyeyim, ne diyeyim, nerelere gideyim? Patronya kaçırıyor ben nasıl edeyim? Yani bu tip bir toplumsallıkta zenginlerin sonradan görme olduğu ilk kez zenginleştikleri aşamada zenginin imajı şişköbekli, tombul, şişman şeklindedir. Fakat bunlar zenginliğin ilk aşamasıdır. İkinci etapta zenginler halk kesimlerinden tüketim miktarıyla değil, hacimle değil, tükettiklerinin niteliğiyle ayrışmaya başlarlar. Yoksullardan daha farklı şeyler tüketmeye başlarlar. İkinci aşamada
şey geliyor, birdenbire daha zenginlerin diğerlerinin yemediği enteresan şeyleri keşfetmesi geliyor. Ürünleri keşfetmesi, pahalı ürünleri keşfetmesi geliyor. Mesela havyar keşfediliyor diyelim, trüf keşfediliyor, istakoz keşfediliyor yani bu tip ürünler yeniyor. Ama kalite pek önemli değil yani bunu yiyen hani Burada yoksullarla zenginlerin ya da daha doğru ifadeyle emek kesimiyle sermaye kesiminin yediklerinde farklılaşma yaşanıyor. İşte bu aşamada bizdeki bir zengin yemeği olarak ıstakozla karşılaşıyoruz.
AKP İzmir Milletvekili Şebnem Bursal da bu hafta Monaco Yat Kulübü'nde yediği bir ıstakozun resmini Instagram hesabından paylaşmasıyla trend topik oldu. Istakoz bu anlamda son derece sembolik bir yemek. Tam anlamıyla ikinci etap zenginleşmenin sembol yemeği. Bu sayede yoksuldan ayrılıyor kişi. En azından biz Türkler için böyle.
Bursalı'nınki de tam olarak konuştuğumuz bu konulara güzel bir örnek oluşturuyor. Bu noktada, bu tüketimin yani Monaco yat kulübünde ıstakoz yiyip bunu Instagram'dan paylaşma davranışının kökenlerinde de Webben'in gösterişli tüketim kavramı yatıyor. Bu haliyle aylak bir sınıfın mensubu olarak Şebnem Hanım, toplumdan ayrışan bir tüketimin içinde itibar arıyor. Anahtar kelimeyi söyledik bakın, itibar. Evet, mesele ekonomik olmaktan uzaklaşarak sosyolojik bir boyut kazandı değil mi? Hadi gelin EkoTürk TV'de bu meseleyi, yani gösteriş-tüketim kavramını yorumlayan siyaset bilimci Yalınalpa'ya kulak verelim. Toplumun aksine, onadığı itibarlanmış kurumları, ürünleri kullanarak kendine itibar katmak. Gösteriş-tüketimin altında yatan motivasyon da bu. Veblen de böyle söylüyor zaten. İtibar. Toplumun itibar yüklediği her ne ise o şeye sahip olmak ve itibar satın almak. Enteresan. Bu noktada gösterişi tüketimi sadece geliri açıklayamıyoruz. Yani sadece zenginlerin yaptığı bir iş değil bu. Paranız olmasa dahi gösterişi tüketimin çekimini siz de kapılabilirsiniz. Siz de kendi çapınızda gösterişi tüketime sürüklenebilirsiniz. Bu noktada vurgulanması gereken bir diğer konu gösterişi tüketimle. Başta Instagram olmak üzere sosyal medya paylaşımlarının arasındaki bağ.
Çünkü itibar için yapılan bir harcama varsa ortada, bu harcamayı mümkün olduğunca fazla kişiye teşhir etmek de önemli. Yani tek başınıza ıstakoz yediğiniz zaman eğer derdiniz itibar kazanmaksa ve bunu paylaşmıyorsanız o ıstakoza o kadar parayı niye verdiniz ki? Instagram'da tam da bu iş için biçilmiş kaftan. Gösterişçi tüketimde diyelim ki kişinin kişisel mutluluğu o kadar önemli değildir. Kişi kendiyle daha önce tanışmamış kişilere gösteriş yapmada daha iyidir. Çünkü genellikle demin senin de bahsettiğin telefonu satın alırken yakın çevresi o telefonu alırken ne kadar zorlandığını biliyordur. Kendisi de bu konuda yakınır. Bazen belki borç ister, kredi kartını kullanmaya çalışır. Dolayısıyla yakın çevre biliyordur. Şebnem Bursalı da türlü duygularla gittiği Monaco Hayat Kulübü'ndeki bu paylaşımının ardından tepi görünce, ailemle beraber gittim deyiverdi. Fatih Altaylı da, Frankofon olmasının verdiği avantajla, oraları bilir o, Monaco Hayat Kulübü hakkında bildiklerini kendi YouTube kanalında anlatmıştı. Monaco'daki otele, pardon restorana, ailesiyle gitmiş. Zannedersin ki Monaco'da büyümüşler, bir kız kardeşi Antib'de yaşıyor, öbür eniştesi Manton'da yaşıyor, orta yer diye Monaco'da buluşuyorlar zannedersin. Ya Allah aşkına, Türk halkında bu kadar saf ve salak yeri konuyor. Gittiğim restorana, zannedersin sahilde balıkçıya gitmiş. Ya Monaco yat kulübü kardeşim bu.
MYC. Dünyanın en havalı kulübü. Şöyle söyleyeyim, içeride bu. Üyelerinin falan kılık kıyafet kodu vardır. Öyle kolay kolay giremezsin. Yani hangi saatte ne giyeceksin, akşam ne giyeceksin falan o kadar bellidir. Böyle acayip bir yerdir yani. Orada ailesi yemek yemiş. Hatta babasının köyde de İzmir'de, ödemişin köyde de arkadaşlarıyla beraber.
Fakat Şebnem Bursa'nın MNC'deki ıstakoz yemeği sosyal medyanın konusu olduktan sonra bir de bu restorandaki fiyatlar gündeme düştü. Twitter'da takipçisi olduğum Gürman Timuran Monaco Yat Kulübü'nün menüsünü paylaşmış ve bazı yemeklerin fiyatlarını yazmış. Mesela deniz taraklı spagetti 22 euro. Türk lirası karşılığı 760 lira. Karidesli nocci aynı fiyatta 760 lira. Kuzu pirzola biraz daha pahalı 960 lira. Şimdi e bu fiyatlar? Tamam pahalı da kardeşim Monaco Yat Kulübü'nde 3 Michelin yıldızlı şeflerin yaptığı yemeğin fiyatı bu. 3 aşağı 5 yukarı İstanbul'da da bir kebapçıda benzer fiyatlar var yani. Bu işte bir tuhaflık yok mu? Diğer tarafı, komedi tarafı şu. Monaco Yacht Club'ündeki fiyatlar ki Avrupa'nın pek çok yerinde zaten böyle. Avrupa'nın lüks restoranlarında da fiyatlar 3 aşağı 5 yukarı 5 yukarı öyledir. Türkiye'deki kebapçı fiyatlarından daha pahalı değil. Tatlar daha ucuz. Daha ucuz. İskender'den Monaco Yacht Club'ünde ıstakozlu makarna yemek, İstanbul'da İskender yemekten neredeyse aynı fark.
Bu nasıl oluyor? Ben bu gelişmede gösterişli tüketimin etkisi olduğunu düşünüyorum. Bakın tek neden budur demiyorum ama etkisi olduğunu düşünüyorum diyorum. Bayramda Ayvalık'a gittik. Benim çocukluğumdan bu yana gittiğim bir yerdir Ayvalık, Cunda falan. Samimiyetle söylüyorum buralar emekli memur kesiminin tatil için gittiği mütevazı yerlerdi bundan 15-20 sene evveline kadar.
Şimdilerde alelade bir kafeteryada çaya 80-90 lira verdiğiniz, bir tatlıya 300-400 lira verdiğiniz ateş pahası bir yere dönüşmüş ve size bir şey söyleyeyim, tıklım tıklım da dolu. Halkımız şıkır şıkır giyinmiş, buralarda fotoğrafını çekiyor, instagrama koyuyor, belki hiçbir şey yemiyor, tüketmiyor ama bir yerde fotoğraf çekilmek hoşuna gidiyor. E ne varmış bunda? Biz de gittik diyebilirsiniz. Biz de oturduk. Biz de fotoğrafımızı çektirdik. İnstagram'a koyduk. Buna da sürü etkisi ya da orijinal ifadesiyle bandwagon efekt deniyor. Tatilde ne yapılır? Kervanlar halinde Cunda'ya, Çeşme'ye, Bodrum'a gidilir. Enflasyon dayağı yenilir ve dönülür. İşte sürü etkisi. Yani herkesin yaptığı davranışın içinde bulunarak rahatlama davranışı. Yoksa koyun demiyorum. Ben de işte gittim yani Ayvalık'a hepimiz gibi.
Fakat buralardaki fiyatlama davranışı sezonluktur ve turizme özgüdür. İyi de kentlerdeki fiyatlar... Yani sadece Şeşme'ye Bodrum'a özgü bir şey olmaktan çıktı bu. Ekonomist Emre Alkin de kendi YouTube kanalında bu hakikati vurgulamış. Yani bu farklılaşmanın Avrupa ile aynı fiyatlarda olmanın ekonomik temellerini analiz etmeye çalışmış ve bu hakikati vurgulamış. Evet doğrudur. karşılaştırıldığında Türkiye artık Avrupa'dan daha pahalı. Aynı mevdada parayla marketten alışveriş ettiğiniz zaman Avrupa'da daha fazla alışveriş yapabiliyorsunuz. Restoranlar pahalı, market pahalı, kafeler pahalı, hizmet pahalı ve kalitesi tartışmalı.
Bu haliyle Avrupa'ya gidip orada yemek yemeği, orada gezmeyi gösterişli tüketimle açıklayamayız. Yani Monaco yat kulübünden bahsetmiyorum, İtalya'ya bir turla gitmek bu gösterişli tüketim değil. Tam tersine ana akım olan, rasyonel olan Avrupa'ya ya da Yunan adalarına falan gitmek bana kalırsa. Monaco hayat kulübü demiyorum, dikkat edin. Ama bayramda İtalya'ya turla giden dostların aktardığı şu. Napoli'de yediğiniz pizza, İstanbul'da yediğiniz pizzadan ucuz ya. Ya böyle bir şey olabilir mi ya? Böyle bir şey olabilir mi ya dedim. İşte bunun üzerine, bu sorumun üzerine Avrupa'ya gitmem rasyoneldir. Daha ucuz, daha uygun ve daha kaliteli. Tüm bu fiyatlama davranışlarının sosyolojik temelleri var yani. Fakat sosyolojik temellerinden bahsettik de hiç mi ekonomik temelleri yok?
Bir kere şunu söylemek gerekir. Maliyet artışları fiyatları doğrudan yukarıya önünü ittiriyor. Yani hele ki kiralar. OECD ülkeleri arasında gıda enflasyonunun %71 ile açık ara en farklı olduğu, en yüksek olduğu ülke biziz. Bizim arkamızdan %7,5 ile İzlanda geliyor. OECD grafiğini paylaşamamış, yani zorlanmış %71'i gösterirken bir üstün grafik yapmışlar. Neyse.
Fakat bu gıda enflasyonu da fiyatları açıklamaya yetmiyor. Yani tamam bir gösterişli tüketim var, o gösterişli tüketim nedeniyle fiyat yükselse bile talep aşağı inmiyor, tamam. Gıda enflasyonu da var ama bu da etkili değil. Çünkü bizde TL cinsinden yükseldiği gibi döviz cinsinden de yükseliyor fiyatlar. Yani bizim döviz cinsinden yaşadığımız enflasyon Avrupa'dan daha fazla. Avrupa bizden çok daha zengin olmasına rağmen yeme içme konusunda nasıl bizden daha ucuz olabiliyor?
Bu noktada ilk odaklanması gereken nokta dövizin fiyatının piyasa gerçeklerine uygun olup olmadığıdır. Yani biz bir döviz kuru görüyoruz da o kur aslında gerçek kur mudur? Siz döviz kurlarını yapay biçimde baskılar fakat buna rağmen enflasyonu durduramazsanız ülkenizdeki her şeyin fiyatı artarken döviz cinsinden de fiyatı artar çünkü döviz sabit. Bu eğilim ithalatı da patlatır, insanlar Avrupa'ya kaçar ve döviz kıtlığı daha da artar ve günün sonunda döviz kuru söz konusu bu enflasyona uyum sağlar. Yani günün sonunda döviz kuru sabite tutamamış olursunuz. Emre Alkin de analizinde tam da bu konuya yer vermiş. En büyük hatamız da en baştan başlamak için döviz kurularını kontrol etmeye çalışıyoruz.
Nedir korku? Korku aklın katili. Korku şu, döviz kuru yükselince, enflasyon yükselince. Doğru. Ama döviz kurunu tuttuğumuz için enflasyon daha beter yükseliyor. Döviz kurunu suni şekilde sabit tuttuk, buna rağmen enflasyonu durduramadığınızda tüm fiyatlar döviz cinsinden artıyor. Günün sonunda Avrupa'dan daha pahalı hale geliyor İstanbul.
Bu durumda talebin düşmesi lazım ama düşmüyor. Neden? Çünkü tüm bu ekonomik patikada ilerlenirken zengin daha zengin, yoksul da daha yoksul oluyor. Dışarıda yiyip içme hizmetinin asıl müşterileri olan yüksek gelir gruplarının gelirleri arttıkça fiyatlar da bu kesimlere adapte oluyor. Bir kurabiye 110 lira olur mu sorusu da böylece cevap buluyor. Eee o parayı veren varsa neden yükselmesin?
Az şey demiyorum. Son 5 yıl baz alındığında OECD verilere göre dünyada gelir dağılımının en sert bozulduğu birinci ülkeyiz. Bizden daha sert bozulan gelir dağılımına sahip başka bir ülke yok. Zenginle yoksul arasındaki uçurumun daha sert arttığı bir başka ülke yok. Bu çok önemli bir gelişme. Ehaliyle yeme içme hizmeti de zenginleşen kesimlerin cebine göre hareket ediyor.
Sabit ücretli meslek sahibi kesimler ise bu hengamede enflasyon dayağını yiyen kitleye dönüşüyor. Fakat yine yalnızca bu değil. Özellikle varlık fiyatlarındaki artışı da analize dahil etmek gerekir. Yani ev-araba talebi. Normal şartlarda sabit ücretli meslek sahibi kesimler için ev almak, araba almak artık hayal oldu, bunu biliyorsunuz. Şimdi düşünelim, bir beyaz yakalısınız veya bir inşaat işçisiniz, ne fark etmez, 60-70 bin lira bir aylık geliriniz var diyelim ki.
Ev almanız hayal. Tasarruf etseniz enflasyon karşısında eriyor tasarrufunuz. E para biriktirerek hayalinizi kurduğunuz bir şey de kalmamışsa neden para biriktiresiniz ki? Pazar günü Now TV'deki Benden Söylemesi programında Meleha Okur bu noktaya da parmak bastı.
ülkede satın alma göstergesi gücü olan insanların artık konut ve araba almakta zorluk çekeceğini gösteriyor. Peki onlar ne yapıyor? Gel ben biraz farklı bakayım. Onlar tasarruftan vazgeçiyor. O yüzden tasarruftan vazgeçtikleri için aman sende gününü yaşa diyorlar.
Herkes diyor ya bu ülkedeki bütün restoranlar dolu, publar dolu, orası dolu. O yüzden oraları dolduruyorlar. Lüks tüketim ithalatına baktığında artış var. Artışın nedeni bu. Ve bu insanlar zenginmiş gibi görünüyorlar ve zenginmiş gibi yaşıyorlar.
İşte %25'lik bandın, uçan enflasyonun yarattığı sosyolojik sonuç budur. Çok doğru. Hem gelir dağılımı bozuluyor, zengin daha zengin oluyor, hem de orta sınıflar için mülk sahibi olmak imkansız hale gelince tasarruf eğilimi düşüyor. Niye tasarruf yapayım ki? Para biriktirip ev mi alabileceğim? E alamayacaksam koy ver gitsin. Kaç paraymış bir İskender? 500 lira. Canımız sağ olsun. Bir daha mı geleceğiz dünyaya? Hazır bu kadar para vermişken çek şöyle fiyakalı bir fotoğrafımızı da havamızı bulalım.
Yeni rejimin ekonomi politikaları sınıflar arası uçurumu keskinleştiriyor. Sınıf bile denmez artık, kastlar tartışılmalı belki de. Kastlaşmış bir toplusal yapıda üst kastlar ile alt kastların tüketimi dahi sert şekilde ayrışıyor. Orta sınıflar Bangladeşliler gibi çalışıp Belçikalılar gibi tüketmeye çabalıyor. Ah benim canım orta direğim, ne çektin sen bu düzende?
İtibarını elinden aldılar, instagramlara düştün. Ev araba hayal oldu, koy ver gitsin dedin. Avrupalılar senden ucuz yaşıyor, sen de vize kuyruğundasın. Alman vize verirse belki gidersin seneye. Orta sınıfın hali yaman da peki yoksul halk sınıfları? Onlar ise bu piramidin en altında kelimenin gerçek anlamıyla yaşam mücadelesi veriyor.
Bu hafta, navaberden Derya Özcan'ın bir haberi sosyal medyada yankı buldu. Avcılarda oturan kellece ailesi, bayramda belediye otobüslerinin bedava olmasından istifade ederek evin önüne gelmişti. Ailenin 17 yaşındaki evladı Çağdaş ise İstanbul'da ilk defa bu sahilde deniz görebilmişti. Tarihi mekanlarımızı da gezdik önce burada. Çok hoşuma gitti. Kendi tarihimi öğrenmek çok güzel benim için. Ben çok seviyorum. Biraz pahalı olduğu için ancak biraz gezebiliyoruz. Hayatında ilk kez gördüğü vapura uzun uzun baktı. Doğup büyüdüğü İstanbul'da denizi ilk kez bu kadar yakından gördü. 17 yaşındaki lise öğrencisi Çağdaş Kelleci hep merak ettiği emin önüne ilk kez bu bayram gelebildi.
Bizim mahalleden bir tane otobüs var 142F. O normalde hiç dolu olmazdı. Bayram olduğu için olması gerekiyor. Aşırı doluydu. İlk defa bu kadar dolu gördüm onu. İnşaat işçisi baba toplu ulaşım araçları ücretsiz diye ailesiyle emin önündeydi. Sadece oğluna balık ekmek alabildi. Anne baba evden getirdikleri yiyeceklerle geçirdiler günü. Ekonomi düzelirse bunlar da düzelir diyerek basitleştirebileceğimiz bir mesele değil bu. Çünkü ekonomi finanstan ya da sayılardan ibaret değil. 16 Nisan 2017'de onayladığımız Türk tipi başkanlık sisteminin sadece politik vizyonu değil, politik vizyonuyla da ilgili olan ekonomik vizyonun dayattığı bir sonucu yaşıyoruz. Girişte dedik ya, 200 yıllık bir tarihsel yolculuğun tersine çevrilmesidir Türk tipi başkanlık sistemi. 200 yıllık yolculuğumuzun özünde eşitlik ve özgürlük mücadelesi vardı.
Ulusun, Taçlılara karşı mücadelesiydi Türk modernleşme tarihi. Bu haliyle, özünde eşitlikçiydi, imtiyazlara karşı bir ayaklanmaydı. İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle yaratmak arzusundaydı. Yapamadı, tamam, ama bu arzudaydı, yani menzili bu yöndeydi. Belki bugün Taçlılar yok ama, tıpkı 100 yıl önceki Taçlılar gibi yaşayan, tüfeğli bir sınıfın egemenliği altında yaşıyoruz.
Range Roverlar, Mercedesler, Monaco yat kulübünde inen ıstakozlar vs. Görgüsüzlük sıradanlaşmış. Lümpenle itibar atfedilir olmuş. Toplumumuz haysiyetini kaybederken itibarını korumaya çalışıyor. Bu toplum da itibarı yalnızca parayla ölçüyor. Diyeceğim o ki bundan 50 yıl önceki toplumumuzla bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Aynı toplum değil bu toplum.
Yaşanan değişim yalnızca fiyatlarla, sayılarla açıklanamaz. Sosyal bir çürüme yaşıyoruz ve Yaşar Usta eskisi kadar itibarlı değil artık bu toplumda. Sen, büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır. Ben büyüğüm. Ben Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun? Bir hiç.
Gözümde pul kadar bile değerin yok. İtibar parada pulda. Yaşar Usta'nın değil, Zahim Bey'in cumhuriyeti bu. Yaşar Usta da ezilirdi. O da yoksulluk yaşardı ama hiç değilse itibarlı adamdı Yaşar Usta. Şimdi o itibarı da kalmadı.
Halbuki cumhuriyet, Yaşar Usta'nın itibarından ibaretti. O itibar yoksa, egemenler Yaşar Usta'nın itibarını gözetmiyorsa, ortada bir cumhuriyetten de bahsedilemez. Cumhuriyetin kurcusu Mustafa Kemal'in Bulgaristan'da ateşe milterlik döneminde yaşadığı bir anısı, cumhuriyetin temel felsefesine ilişkinde fikir veriyor. Bu anıyı ünlü besteci Fikret Kızılok müzikal bir tatla anlatıyor.
Bir gün Sofya'nın müzikli bir çay bahçesinde birden yanı başıma bir Bulgar köylüsü geldi. Garson onun da ilgilenmekten hoşlanmadı. Köylü, Bulgaristan benim çalışmamla yaşatılıyor. Bulgaristan benim tüfeğimle korunuyor. Verin çayımı pastamı alın parasını dedi. Ben de köylüden yana çıktım. Benim de köylüm böyle olmalı dedim. İşte böyle oldu.
Cumhuriyet hak bilincidir. Üreten biz ise, yöneten de biz olacağız demektir. Bu cumhuriyet benim vergilerimle, benim üretimimle ayakta duruyorsa, o halde benim de hakkımdır bu ülkenin denizinden, kumsalından faydalanmak diyebilmektir. Aksi halde lümpenleşen, çürüyen bir toplumsal düzenimiz olur ki, bu düzende de kimse yaşamak istemez. Ki istemiyor da zaten, görüyorsunuz.
Yurt dışına göçün arkasındaki motivasyon yalnızca ekonomik sebeplerle açıklanamaz, sosyal çürümeden kaçıyor insanlar. Emekçi sınıfların eşleriyle, çocuklarıyla tatile gidebilmesi, dışarıda iki kadeh bir şey içip arada sırada yemek yemesi az şey değildir. Bunlar bu toplumun haysiyetine ilişkin şeylerdir. Kadın erkek, zengin fakir her türlü eşitlik bilincinin tebelinde de işte bu ülkeyi atar, bu ülkünün adı cumhuriyettir bizde.
Eşitlik ve özgürlük ülküsü. Bir topluluğu toplum yapan da bunlar değil midir? Eşitlik ve özgürlük. Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sofranızda sizi mutlu eden yemekleriniz olsun. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.