
7.348 kelime · ~37 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar sevgili Biblioterapi dinleyenleri. Hoş geldiniz bir bölüme daha. Hoş geldiniz sevgili Biblioterapiciler. Nasılsınız? İyi misiniz? Bizi sorarsanız iyiyiz. Maşallah. Aslı Perker Cambridge'lerden döndü. Ne getirdi? Ayı Paddington oyuncağı iki tane. Biri bana, biri de kızıma. Bir geri bildirim e-maili okumak istiyorum. Geçen bölüm çok ilgi çekti. Annelikten istifa edebilir miyim bölümü. Benim herkes çok yükseldiğimi de anlamış tabii çok kızgın olduğumu ama... ...pek çok kişi yeniden dönmüş o günlere, sorgulamış, düşünmüş, iyi gelmiş. Bize o soruyu soran hanımefendinin bölümle ilgili yorumunu okumak istiyorum. Öyle mi? Ben de bilmiyorum, evet. Araya bir reklam almak istiyorum. Sevgili Tuna ve özellikle sevgili Aslı, çok minnet duygusuyla gözlerimi yaşararak ve de her bir harfinizi kafama kazıyarak dinledim sizleri. Biliyor musunuz Aslı, bütün o öngörülerinizle sonuna kadar haklısınız. Destek konusunda arkada olunmak yerine önünde engel olunmak mevzusunda ve de kız çocukları için de çok haklısınız. Örnek teşkil etme konusunda. Yani baştan sona çok haklısınız, çok teşekkür ediyorum. Ankara'da işe başladığım gün size bu haberi ileteceğim sonsuz minnet ve sevgilerimle. Bence o da çok haklı. Söylediklerinde. Evet. Gerçekten şov yaptığın bir bölüm oldu senin çünkü. Yani çok tabii şeyime dokunduğu, kanıma dokunduğu için o konular. Aldın sözü eline. Ben dinlemedim bu arada bölümü nasıl oldu bilmiyorum. Ama aldığım tepkiler iyi olduğu yönünde. Sen de öyle paylaşmışsın. Evet, bölümü şahsi şovuna çevirdim. Ama iyi oldu. Estağfurullah diyelim. Tabii canım, sonuçta annelik konusu tartışılıyorsa benim şahsi şovuma çevirecek halim yok. Tabii ki ben susup oturmayı şey yaptım. Haddimi bilerek susup oturmayı seçtim yani. O zaman yeni sorumuzu soruyorum. Okuyorum daha doğrusu. E tabii. Sevgili Biblioterapi, yurt dışına taşındığımdan beri hayatımda önemli değişiklikler yaşadım. Yeni bir ortama adapte olmaya çalışırken insanlarla iletişim kurmak ve arkadaş edinmek oldukça zor oldu. Zaman geçtikçe bu durumdan rahatsızlık duymaya başladım ve içi kapanık bir hal aldım.
İnsanlarla olan iletişimim azalırken kendimi yalnız hissetmem arttı. Sonuç olarak agresif ve depresif bir ruh haline büründüm. Sizi dinledikçe daha az yalnız hissetmeye başladım. Teşekkür ederim. Ayrıca kitap, şarkı sözleri ve şiir yazarak kendimi geliştirmeye karar verdim. Ancak kendimi düzeltmek ve daha sağlıklı bir ruh haline kavuşmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
Yani bugünkü konumuz gurbet. Gurbet kuşları. Şimdi şeyi anlayamadım. Yurt dışına taşındığımdan beri diyor, nereye taşındı? Acaba yani... Gurbetlik zordur Aslı, neresi olursa olsun. Şimdi ismini vermediğim için şey yapacağım. İsmi yabancı bir isim.
Şimdi yani... Soyadı yabancıdır belki. Hayır, soyadı Türk. İsmi yabancı, soyadı Türk. Türkiye'de yaşayan bir yabancı. Bir yabancı mı? Ama bu kadar mükemmel Türkçe bilmez. Yani muhtemelen buradan dışarı gitmiş biri. O yüzden çift taraflı düşünmeye çalıştı. Yani diaspora kitapları zaten bugün elimizdekiler genellikle. Öyle yani, konu şey olunca, göçmenlik olunca... ...bir yerden bir yere gitmek olunca illa ki bunu konuşuyoruz. Gurbetlik zor zanaattir.
Öyle dışarıdan görün ne gibi görün olmaz gerçekte. Gerçekten de öyle. Sen şimdi dalga geçiyorsun ama. Evet, gurbette yaşamış bir insansın anlat bize. Dün bunu bir arkadaşımla konuştuk. O bir zamandır paniğe kapıldı. Böyle bir yıldır falan müthiş bir panikte. Çünkü ev kiraları işte çok artıyor. Bunun da ev kirası çok artacaktı. Ev sahibi bunu evden çıkartacak mıydı? Bu belli değildi geçtiğimiz iki ay öncesine kadar. Biz iki aydır falan görüşmemiştik. Ve bu panikle şey demişti bana. Aslında ben yurt dışına gitmek istiyorum. Ben gideceğim. İşte varsa bir şey tanıdığın, o bu falan filan. Hani ben giderim orada ne iş olsa yaparım. Her şeyde çalışırım. Ama hani yeter ki şeyimi bileyim. Çünkü burada ne olacağını bilmiyorum. Durumumun ne olacağını bilmiyorum. Evsiz mi kalacağım bilmiyorum.
Önümüzü göremiyoruz. Önümüzü göremiyoruz. Zaten şu an aslında bu kira meselesini çözen her kim olursa bence şeyi o alır. Genel seçimi o alır. Zaten evet doğru çünkü onu çözdüğüne göre her şeyi çözmüş demektir. Çözmüş demektir evet yani çünkü bu barınma bir insanın en büyük tabii ki en temel üç ihtiyacından biri olduğu için barınma bunu çözen tabii ki yol alır. O zaman ilk kitabımıza geçelim. Bir dakika, şey söyleyeceğim. Sonra konuştuk konuştuk. Benim bu konuda biliyorsun bazı fikirlerim. Tabii ki her konuda olduğu gibi var ve deneyimim de var. Anlattım, anlattım, anlattım, anlattım, anlattım. Bir de Cambridge'den yeni gelmiştim ve daha onun 12 saat anca olmuştu görüştüğümüzde dün. Onun gözüyle konuştum, konuştum, konuştum. Aslı tamam vazgeçtim. Ben yok hiçbir yere gitmeyeceğim dedi. İyi masraftan kurtarmışsın. Memlekete bir şey daha kazandırdım.
Gerçi Avrupa'ya giden pek çok biliyorsun, solcu ya da sosyalist görüşte insan oradan milliyetçi ve Türkçe olmuş olarak dönerler. Evet sen bundan... Evet Avrupalılar çünkü o kadar antipatiklerdir ki, özellikle Fransızlar. Sürekli sana, sen hatırlamasan Türk olduğunu ve doğulu olduğunu... Onlar sana hatırlatırlar. ...her hareketleriyle hatırlatırlar ve bir yerde artık kanına dokunma öyle bir seviyeye ulaşır ki... ...oraya solcu olarak gidip Türkçe olarak dönmüş çok abilerimiz vardır. Evet. Böyle de bir yerdir Avrupa yani. Orada doğmuş büyümüş olana bile benim arkadaşımın kızı, benim arkadaşım zaten yanına gittim, Kemriş'le yanına gittiğim arkadaşım zaten yarı İngiliz. Annesi İngiliz, babası Türk. Biz çok eskiden, çocukluktan tanışıyoruz İzmir'den. Onun kızı İngiltere'de zaten doğdu. Fakat bir şey oldu. Bundan üç dört gün önce işte dediler ki siz Orta Doğulu'lar. Kız böyle çığlık attı birden. Ben Orta Doğulu değilim. Ben İngiliz'im diye. Native İngiliz kız yani. Tabii tabii. Sonra durdu. Çok utandı. Dedi ki hayır tabii ki Türk'üm de. Yani çünkü tabii Türklük de var. Tabii ki Türk'üm de. Ama tabii ki ve bundan utanmıyorum. Hayır kız kendini anlatamadı o kadar. Siz Orta Doğulu'lar diyen kim pardon?
Bir İngiliz biriydi hatırlamıyorum şimdiki. Tamam mı? Böyle konuşma arasında. Sokakta oluyor bu. O da kötü bir şey söylemiyordu bu arada. Siz Orta Doğulularda bu böyle böyle böyledir gibiymiş. Kötü bir şey değildi. Bir İngiliz söylediği zaman asla bilemezsin. İşte kız bir anda gerç... Ve sonra söylediğinden çok utandı işte. Bana baktı. Hayır ben yani Türk olmak bir şey değil falan. Kız Türkiye'ye çok sık geliyor gidiyor. Çok seviyor. Çok yani çok memnun burada olmak. Sonra dedim ki rahatla, rahatla dedim.
Bak 21 yaşında işte dedim ki rahatla own it yani sahip çık ve hatta şöyle de evet ben Orta Doğu'luyum evet ben Türk'üm Orta Doğu'luyum ve hatta aslına çat Müslümanım tamam mı? Bir de mehter marşı üstüne. Bir de mehter marşı Çakarslan'ın üstüne. Ben o akşam Ay Yıldız'la yüzük taktım ya topu topu 15 günlüğüne oradayım yani.
Şimdi adamları da baktığı zaman Hintli başbakanları var gerçi ama bir fıkra vardır ya eski, eğer okyanusta iki tane balık kavga ediyorsa beş dakika önce oradan İngiliz bir balık geçmiş demektir diye. Sizin İngiliz de Orta Doğu'lusunuz diyerek orada zehrini atmış kaçmış hemen. Sizi karıştırıp uzaklaşmış olay yerinden. Asla bilemezsin. Yani bu şey işi hakikaten zor. Bir de şimdi dışarıdan bakıldığında şey çok güzel geliyor. Yani gideceğin o yer sanki senin kurtuluşunmuş gibi. Ne güzeldir İngilizlik. Ya işte her neyse. Dediğin gibi o zaman ilk kitaba gelebilir miyiz? Hele yani. Sende anekdot bitmez çünkü. Hayalperestler.
Hayalperestler. Harlem'de yaşayan Cameroon'la bir göçmen olan Jeanne Dejanga, kendisi eşi Nanny ve 6 yaşındaki oğullarıyla daha iyi bir yaşam sağlamak için Amerika'ya geliyor. 2007 kitap 2016 tarihli bu arada. Imbola Mbue diye kendisi de Cameroon göçmeni olan bir yazar. Amerikalılar çok sever göçmen hikayelerini zaten. Amerikan yayın evleri de çok severler. Sana hiç diyen olmuyor muydu böyle Orta Doğu'da geçen ve Orta Doğulu kadınların acılarını anlatan bir kitap yaz da Amerika'da patlatalım falan diye? Ya çok üzücü. Beni bir türlü Orta Doğulu olarak kabullenemediler. İzmirliler sayılmaz mı dediler? Benim hatam, benim şeyim, daha doğrusu dezavantajım oldu. Beni kendilerinden sandılar.
Olmamış o. Olmadı, yanlış oldu. Ben de yanlış şey yaptım oradaki. Yani Türk olduğumu dakika bir gol bir söylemiştim ama daha böyle iyi vurgulamalıydım bence. Türküm, Orta Doğu'dan geliyorum. Orta Doğu'luyum ve Müslümanım deseydim iyiydi. Müslümanım ve kadınım ve yazarım. Aha gel hemen sana şunu yazdıralım derlerdi. Neyse bizim Embre Emboya ablamız senden daha uyanık davranmış.
Ve Cameroon'da göçmenlerin Amerika'da yaşadıkları sorunları ele almış. Bu aile 2007 sonbaharında geliyor. Cameroon'dan New York'a. Güzel New York'umuza. Orada tutunmaya çalışıyorlar. Ailenin babası Jeanne de Lehman Brothers'ın üst düzey yöneticilerinden biri olan Clark Edwards'ın şoförlük işini buluyor bir süre taksicilik yaptıktan sonra. Ve çok seviniyor bu işi bulduğu için. Yani Allah yardım etsin. Hatta Clark o kadar seviyor ki onun karısı sindi. Bizim Jender'in karısı Nene'ye yazlık evlerinde temizlikçilik teklif ediyor. Böyle bir güven ortamı oluşuyor aralarında fakat gel gör ki 2008 morgaç krizi Amerika'ya vurunca. Lehman Brothers şirketi gümbür gümbür ne yapıyor? Çöküyor, batıyor. Çöküyor. O zaman da Clark'ın bütün kariyeri tehlikeye girmiyor mu sana? Clark'la Cindy'nin evlilikleri de sarsılmıyor mu kökenden? Bizim Cameron'la aile de bundan etkilenmiyor mu? İşte ondan sonra gelsin olaylar.
Evet, yani şimdi şey, bence bu kitap, benim bu kitabı seçmemin önemli... Çok güzel bir dili var kitabın, çok yalın ve gösterişsiz bir dille. Karakter analizlerini çok güzel yapmış. Yani dört tane karakterin Clark, Cindy, Jeanne ve Nanny'nin aslında Amerikan rüyası içerisindeki savruluşlarını okuyoruz. Evet. Yani karakterlerin mesela çok derinleşemediği noktalar da var ama mesela Cameron'lu karakterlerin kendi ülkelerinden bahsettikleri zamanlarda, kendi aralarındaki diyaloglarda ya da işte Cameron'daki hallerinde çok güzel yerel şeyler, bilgiler edinebiliyorsun. Orada çok derinleşiyor karakterler. Amerika'ya geldiği andan itibaren belki de yani bu da yazarın bilerek yaptığı bir şeydir. Birden bir yüzeyselleşime de başlıyor. Karakterler birden derinliğine de inilmiyor. Embole, Emboye Cameroon'un Limbe yerlisiymiş kendisi. Evet onu bilmiyordum. Limbe yerlisi. Cameroon yani daha doğrusu Afrika'nın herhangi bir ülkesi benim çözemediğim bir şey zaten. Bir de şey diyor çok komik mesela ben Cameroonluyum deyince biz de geçen yaz Tanzanya'ya gitmiştik. Diye cevap. Bizde Kongo'da teyzem yaşıyordu falan diye. Bu sefer de bu şöyle devam ediyormuş konuşmaya bunu sordukları zaman. Ya ben de Toronto'da ev baktım geçen gün falan. Benim arkadaşım da Miami'de oturuyor falan. Kafalarını karıştırıyor şeyleri. Ne demek istiyor? Ne alakası var şimdi New York'la Miami'nin? Sen onu yapıyorsun ya. Evet. Başka ülkeden bahsediyorsun bana. Evet Tanzanya ile Cameroon hani Türkiye ile Romanya gibi bir şey yani sonuçta. Evet. Ama Amerikalıya göre hepsi aynı olduğu için artık bunun da mizahını yapmış kitapta çok güzel. Evet şey diye düşündüm yani bu kitapta seçerken şimdi sen bir yere giderken bir yerin hayalini kurarak giderken...
Orası aslında başkasının acı gerçeği. Anlatabildim mi? Yani Suriyeli buraya şey hani kurtulmak için geliyor. Suriye Savaşı'ndan kaçanlar buraya kurtulmak için geliyorlar. Burası onlar için belki bir müddetliğine en azından Avrupa'ya geçene kadar bir hayal. Fakat burası bizim acı gerçeğimiz. Yani hiçbir yer dışarıdan göründüğün gibi değil. Biz de Almanya'ya. Yani hep batı, hep batıya. Evet ama hepsinin kendi acı gerçeği var. Evet, kimse doğuya gitmek istemiyor, dikkat edersin. Herkes batıya doğru gidiyor. Tabii, hep böyledir. En batıda da ne var? Artık New York mu var, California mı var? Döne, döne, döne. En batıda neresi var? Türkiye. Çünkü dünyayı varlar. Batı nere, doğu nere? Evet, Kars-Ardahan sınırından geri giriş yapıyorsun. İşte neresi? Türkiye.
Evet. Bence dünyanın en batı ülkesi Türkiye. Kim buna hayır diyebilir ki? Çünkü kime göre batı, kime göre doğu? Hani bunu konuşmuştuk. Yani galiba değil mi? Haritayı zaten dünya haritasını açtığın zaman bu geneleksel ölçüye göre en ortası Çorum ya dünyanın. Ha evet. Hatta Nevşehirliler Kırşehirliler'e itiraz ediyorlar. Hayır biziz diye. Çorum'la Kırşehir arasında böyle bir çekişme var. Hapşu şey yani. Şimdi bak şöyle bir şey var. Yani Bliyoterapide herhalde hiç söylemedim diyebiliyorum ama seninle konuşmuş olabiliriz. O da şu. Yani Avrupa bir kıta bile değil.
Avrupa bir kıta değil. Avrupa, Avrasya'nın devamı olan küçük ülkeler topluluğu. Fakat kendilerini kıta olarak konumladılar. Bak haritaya. Bay Efendi Ural Dağları ile ayrılıyormuş falan. Niye dağla ayrılsın? Kıta demek bir şeyle kopuk olması demek ya. Neden Ural Dağları ayırsın? Hayır, çünkü orası beyazların üstünlük yaşadığı, gösterdiği bir şey. Kendilerini ırk olarak aslında, beyazlar olarak ayırmak istiyorlar da o yüzden kıta adına... Üstün ırk olarak. Yoksa neden orası batı olsun? Ayrıca biz neye göre ortadayız? Bence biz Batı Asyayız belki de. Ya belki de, evet. Biz kendimize Batı Asyalı diyelim o zaman, niye ortada olacağız?
Canın ne isterse onu diyebilirsin bu arada. Neye göre yani? Neye göre? Zaten dünya değişiyor neyse ki. Kavramlarla istediğimiz gibi oynayabiliriz. Donald Trump da sağ olsun post-truth jenerasyonuyuz biz. Bir şey söyleriz artık öyle olur. Kim ne der? Hiç kimse hiçbir şey diyemez. Donald Trump söyleyip iki milyon insanı o anda etkileyebiliyorsa ben de söylerim. Eline karışır. Eline karışır. Ya şöyle her ülkenin kendi gerçekleri var ve dışarıdan sen bunu bilmiyorsun. Yani komşunun tavuğu komşuya kaz görünür diyorsun. Kalkıyorsun bir yere gidiyorsun. Bulamadım bugün benim çok eskiden yazdığım bir yazı vardı şeye. Vatan gazetesini o zaman köşe yazıyordum. Annem hatırlattı. Şey yazmışım. Bir hayaliniz yoksa Amerika'ya gelmeyin yazmışım.
Bir hayalin yoksa şu düşünceyle bir yere gitme. Hayatım orada daha güzel olur. Hayatım orada daha konforlu olur. Daha çok para kazanırım. Hedefin sadece paraysa gitme.
Gerçi Amerika'yı Amerika yapanlar da bir hayali olup da gelenler. Zaten işte hayal ama o hayal neydi? Onların hayali daha özgür. Avrupa'nın şeyinden kopup, dini baskısından kopup... ...daha özgür, daha püritan yaşayabilecek bir şeydi. Topluluk hayaliydi. Onların hayali belki hani daha çok sanat falan... ...ya da benim hayalim gibi ben gideyim bir kitap yazayım değildi ama... ...onların da hayali daha özgür yaşamak.
Yok canım sonrasında milyonlarca insan var dünyanın dört bir yanından Amerika'ya göç edip Amerikalı olmak istemiş. Bunlar için de hayali olan sanatçılar da var, iş adamları da var, sporcular var, doktorlar var. Her çeşit hayal sahibinin sonuçta yolunu bulunca gittiği bir yer Amerika. Bu roman zaten aslında tam olarak onu anlatıyor yani. Amerikan hayaline kim neden gidiyor ama Amerikan hayaline gerçekten ulaşabiliyor musun yani? Donanımın yoksa ha şunu demek istiyorum. Kendi ülkende, doğduğun topraklarda bir donanımın yoktuysa eğer, gittiğin yerde de sen sensin. Daha çok para kazanabilirsin. Ama bu demek değil ki daha iyi yaşayacaksın, bu demek değil ki daha çok saygı göreceksin. Tamam da buradan ne şifa öneriyoruz biz? Ben şu şifayı önerdim. Sizin hayalini kurarak gitmiş olduğunuz bir yer, şimdi onun acı gerçeğiyle karşılaşıyor olabilirsiniz. Dolayısıyla neden gittiniz bunu bir düşünün. Gitmek zorunda mıydınız? Orada olmak zorunda mısınız? Neden dönmeyesiniz? Bunları düşünmeye açıyorum ben. Çünkü bu roman tamamen bunu açıyor. Mesela şey diyor Cende şöyle bir alıntı okuyayım. Benim de Amerika'da kalmak istemediğimi mi sanıyorsun? Bunu karısına söylüyor. Amerika'ya gitmek için mi geldiğimi sanıyorsun? Amerika'ya dönmek için mi geldiğimi sanıyorsun? İnsanlara hizmetçilik yapıyorum. Onlara bütün gün bazen bütün hafta şoförlük yapıyorum. Evet efendim. Evet hanımefendi diyorum. Küçük bir çocuğa bile boyun eğiyorum. Ne için, ne ne gururundan bahsediyorsun? Birçok erkeğin kendini alçaltacağından daha fazla alçaltıyorum kendimi. Bunu ne için yaptığımı sanıyorsun? Senin için, kendim için. Çünkü Amerika'da kalmamızı istiyorum. Ama Amerika bizi ülkesinde istemediğini söylerse hayatımın sonuna kadar onlara yalvarmaya devam edeceğimi mi sanıyorsun? Asla, bir gün bile. Evet tipik bir göçmenlik Amerikan hikayesi aslında. Tam bir Amerikan hikayesi. Bunu yani oturup şimdi insan bir hayat, çok önemli bir hayat kararı verdikten sonra zannediyor ki... ...onun içerisinde kaybolmak zorunda, onu takip etmek zorunda.
Değilsin. Oturup düşünüp hele ki günümüzde gitmeler gelmeler çok daha kolay. Her şey çok farklı. Bir uçak biletine bakar. Eskiden olduğu gibi çok pahalı da değil her şey. Uçak biletlerinin 99 euro'luk olanı var. Arkadaşlar Aslı Perker Amerikan pasaportu taşıdığı için vize konusunu hatırlamıyor şu anda. Hayır, geri dön diyorum. Geri dönmekten bahsediyorsun. Oho! Dinliyor musun acaba sen beni? Gitmek kalmak kadar bir ucak ye be! Hayır diyorum ki, bak ben ilk giderken Amerika'ya, benim tabii ki Amerikan pasaportum da yoktu, üstün üstün param da yoktu, hiçbir şeyim yoktu. Biz turist vizesiyle gittik, resmen turist vizesiyle kaçak olarak kaldık. Siz bayağı 30'lu yıllardaki İtalyan göçmenler gibi gittik kaldık. Biz İtalyan göçmenler gibi gittik kaldık.
O zaman benim annem çok karşı çıktı. Sinir krizleri geçirdi. Hatta sonra zaten hasta oldu. Neden gidiyorsun? Neden gidiyorsun? Neden gidiyorsun? Bir hata ediyorsun. Kariyerini mahvediyorsun. Öyle böyle falan diye. Ben de ona dedim ki anne şimdi biz bir şey deniyoruz. Gidiyoruz. Diyelim ki başaramadık. Geri döndük. Bizi kabul etmeyecek misiniz? Aa başarısız oldunuz. Gelmeyin mi diyeceksiniz? Yoo dedi. Eee dedim ben de. Gidersin bakarsın. Olmuyorsa mutlu değil. Sen dönersin. Bir de neye göre başarısızlık yani.
Hani hep çok uzun diyorum, çok çok uzun. Ama şunun için çok kısa. Bir günü daha çok mutsuz geçirmek için çok kısa. Gerçekten bir günü daha için içini kemirerek geçirmek için çok kısa. Gerek yok. Şartlarını otur, tekrar düşün, değerlendir. Başladığın yolda devam etmek zorunda değilsin. Kimseye böyle bir borcun yok. Utanmak yok. Bundan bahsediyorum. Her şeyin geri dönüşü var yani. Her plan revize edilebilir diyorsun yani. Evet, evet. Tam olarak bunu söylüyorum. Geçelim mi ikinci kitaba? Hadi geçelim. Brooklyn. Olsun mu?
Olsun Brooklyn'de. Con Tobin. İrlandalı yazar Con Tobin'den bu sefer de bir İrlanda göçmenliği hikayesi. Evet. Ki İrlandalı göçmenlerde Amerikan kültürünün olmazsa olmazdır. Bugün bizi Amerikan kültürüne doyurdun Aslı hocam.
E göçmenlik denince daha çok çünkü tabi ki şey Amerika'ya göç hikayeleri çok yaygın. Bu arada çok komik bir detay var benim de son zamanlarda öğrendiğim. Amerika'ya göç edenler içerisindeki en kalabalık grup Almanlar'mış. Yani hep İtalyanlar ve İrlandalılar var zannederiz ya biz en kalabalık olarak. Hayır Almanlarmış fakat isimlerini falan değiştirdikleri için İkinci Dünya Savaşı'nda özellikle Alman olduklarını pek anlayamıyorsun tabii yani. Ve bizim Türkler onlardan boşalan yeri doldurmuşlar belki de Almanya'da aslında.
Güzel, doğru. İş gücünü, doğru değil mi? Güzel, güzel yorum. Sonra da İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalı Almanlar, Alman Almanları öldürünce çok fazla. Ondan sonra doğan boşluğu da Türk işçiler doldurmuşlar gidiyor. Brooklyn'le ilgili ufak bir şey vermek ister misin? Özet. Sen başla, ben ondan sonra devam edeyim. Roman 1950'lerde geçiyor yanlış hatırlamıyorsam. Alice, kahramanımızın adı. Şimdi Alice şeyde, İrlanda'da kendi halinde şey bir hayat yaşıyor yani zorlu bir hayat yaşıyor. Zaten tahmin edersiniz ki o dönemin İrlandası. Şimdi İrlanda bu arada dünyanın en galiba zengin ülkesi oldu. Avrupa'dan en zengini. Evet dünyanın değil. Özellikle bilişim teknolojileri konusunda Amerikalı yatırımcılar hep oraya yöne gittikleri için. Şimdi çok zengin oldular vesaire vesaire bunu göremiyorsun gerçi ama. Şeyde tabi dönemde İrlanda büyük fakirlik çekiyor ve mesela İngilizler için hala ben bu gittiğimde bile yine aynı şeyi gördüm daha önce de yaşamıştım. İrlandalılara çingene muamelesi yapmak değil çingene diyorlar. İngilizlerin çingene muamelesi yapmak istemediği bir ulus var mı dünyada? Yok tabii İrlandalılar ama onlar için hani şey onlar diyor şeyden geliyor kuzeyden geliyor bak diyor şunları görüyor musun diyor karavandakileri diyor onlar diyor kuzeyden geliyor İrlandalı onlar çingene diyor. Bu Elis İrlanda'dan
İrlanda'da annesiyle ve kız kardeşiyle yaşıyor. Oradaki kilisenin papasıyla kız kardeşi bir şekilde onu Brooklyn'e yani New York Brooklyn'e göndermenin bir yolunu buluyorlar. Çünkü işte hayat koşulları çok zor. Bu İrlanda'da hayat yok artık diyorlar yani. Evet ve orada zaten hiçbir zaman yok. O dönemlerde yok zaten İrlanda'da hayat yok. Yani çok fakirlik var, zorluklar var.
Alice de kalkıyor o şeyin işte gemiye binerek o papazın ve ablasının yardımıyla şeye gidiyor, New York'a gidiyor ve sonra da işte Brooklyn'de bir şeye yerleşiyor, bir yurda yerleşiyor. O yurtta diğer kızlarla beraber kavganın, gürültünün hiç bitmediği o yurtta yaşamaya başlıyor. Bir yandan da akşamları muhasebecilik kurslarına gidiyor. O kurslarda da biriyle tanışıyor. Pardon, pardon. Orada tanışmıyor ya, şeyde tanışıyor. Tony'di galiba. Kilise bir şeyi, kilisenin düzenlediği, kendi kilisesinin düzenlediği bir pazar partisinde tanışıyor. Evet. Alice Lacey kız değil mi? Alice Lacey, evet. O olanda İtalyan, işte küçücük iki oda bir salonda yaşayan, onlar da İtalyan göçmeni olarak. Tony Fiorello. Çok zor koşullarda yaşıyorlar. Yani şöyle bir şey var mesela, benim New York'ta ikinci oturduğum, yani daha doğrusu üçüncü diyeyim,
Üçüncü oturduğum ev tam böyle Greenwich Village'de eski İtalyan mahallesinde bir evdi. Dünyanın en küçük eviydi. Gerçekten 27 metrekareydi. Ben üçüncü kattaydım. 3D'deydim. 1D'de adı Babe olan bir kadını yaşıyordum. Babe orada doğmuş. Bak orada o evde doğmuş Babe. Tamam mı? Orada büyümüş. Ailesi gitti. Gittikten sonra yani gittikten, öldükten sonra o evi ona bırakmışlar. Babe orada evlenmiş, çocuklarını orada doğurmuş. O 27 metrekarelik evde 96 yaşındaydı Babe ben tanıştığımda. Ben onu kuaföre falan götürüyordum. İtalyanlar da çok zor koşullarda yaşamışlar. Böyle minicik minicik evlerde. Babe bana göstermişti. O zaman mutfak olarak kullandı. İtalyan mahallesi mi burası? Evet, İtalyan mahallesi. Mutfak olarak kullandığı yerde aslında nerede ranz olduğunu o küçükken göstermiş. Yani dört çocuk orada nasıl üst üste yattıklarını göstermişti. 27 metrekare içinde. Godfather filminde gördüğümüz mahalle, değil mi? İkinci Godfather. Evet, evet. Ve böyle şeydir. Little Italy. O Little Italy başka, o biraz daha farklı bir yerde ama yakın yere. Yani oralar hep zaten benim işte oturduğum Greenwich Village, Soho, bunların çoğunu şeydir, İtalyan mahallesidir.
Ve yani böyle şey, küçücük evlerde bir sürü bir sürü insan yazları o kadar sıcak oluyor ki yangın merdivenlerinde yatıyorlar, uyuyorlar, oralara çarşaflar seriliyor falan. Bu Tony da Alice'e olan aşkını itiraf ediyor ve diyor ki Long Island'da ben bizim için bir ev inşa edeceğim. Gel orada mutlu mesut beraber yaşayalım. Sen bir İrlandalısın, ben de bir İtalyan'ım. Çocuklarımızdan fazla kim? Tam Amerikan olsun diyerek. Fakat bir taraftan da bir sıla hasreti var Rose'da. Özellikle annesinden gelen mektuplar. Eliste. Evet, Eliste.
Rose kardeşi ve annesinden gelen mektuplara ciddi bir sıla hasreti neden oluyor. Fakat zamanla alışıyor oradaki düzene. Evet yani çünkü bir düzen var en nihayetinde ama sonra ani bir haberle İrlanda'ya gitmek zorunda kalıyor. Çünkü Rose'un kaybettiğini. Rose'un uykusunda önceden var olan bir kalp rahatsızlığından dolayı öldüğünü öğreniyor. Yaz tutmak için İrlanda'ya dönmek zorunda. Ayrılmadan önce gizlice Tony ile evleniyorlar. İrlanda da şeye geri dönüyor. Oradaki kasaba hayatına ve cemaatine geri dönüyor.
Ve orayı ne kadar aslında yani o sulah hasretini nasıl yaşadığını anlatıyor, anlıyor. Orada da bir İrlandalı delikanlı ile yakınlaşmaya başlıyor. Jim Farrell. Jim miydi adı ya? Evet, Jim Farrell ile yakınlaşmaya başlıyor. Zaten Amerika'ya gitmeden önce tanıdığı... Bir genç o. Tanıdığı ve küçükken gıcık olduğu bir çocuk. Fakat şimdi büyümüş ve yakışıklı olmuş halini beğeniyor. Cin bir meyhanecinin tek çocuğu ve gözde bir bekar. Evliliği hakkında tabi kimseye bir şey söylemiyor. Kimseye ve dedikodu çıkmasın diye. Fakat bu sırada Tony'den gelen mektupları da okumadan saklıyor.
Hani kafası karışmasın bu konuda diye. Bir tarafta İrlandalıcım yani Sıla'yı temsil eden bir tarafı da Amerika'yı temsil eden Tony'nin arasında kaderalarını örüyor. Şimdi bu eğer romandan neşife bekliyorsan o da şu. Bu böyle her sayfayı ben aman okuyayım ne olacak diye merak edeyim. Öyle bir roman değil. Bu bir kadın karakterin içine dönüklüğünü, yalnızlığını, hislerini çok güzel anlatan bir roman ama... ...çok güzel bir üslupla çok güzel anlatan bir roman. Bizim dinleyicimizin hani o yalnızlık hissediyorum, içime döndüm... ...neredeyse ne demişti bakayım bir daha sorusuna. Ve 1950'lerin İrlanda'sında geçiyor olaylar. Evet, evet. Onu da şey yapalım. Onu başta söylemiştim. Dolayısıyla 1950'lerin Brooklyn'inde geçiyor tabi. Evet.
Hani şey diyor ya bizim dinleyicimiz, zaman geçtikçe bu durumdan rahatsızlık duymaya başlamış ve içe kapanık bir hal aldım. Alice'in durumu da bu. Yani onu okuyabilsin diye ben bunu tavsiye ediyorum. O yüzden şey içe kapanıklığı, o iç düşünceleri, kafa düşüncelerini çok güzel anlatan, çok güzel bir üslupla anlatan bir roman. Heyecan dolu bir roman değil ama sonunda yine de insanı okumaya teşvik edecek kadar da sonlarına doğru bir heyecan var.
Öyle söyleyeyim. Bir sürprizi de var. O yüzden öneriyorum. Yani sizin iç sesinizle... ...Alice'inki çatışıyor. Örtüşüyor. Örtüşüyor, evet olabilir. Bunun için öneriyorum. Bir özdeşlik, bir gönüldaşlık. Evet. Yani her devirdeki göçmen bir genç kadının... ...ben mesela bunu keşke okumuş olsaydım o zaman. Çünkü her devirdeki göçmen kadının içindeki çalkantıları, duyguları... ...çok güzel anlatabilen bir roman. Şimdi göçmenlik.
Muhacirlik, mübadillik falan bunlar çok zor şeyler. Etkisi bir kuşakta da silinmiyor şeyler üstelik. Gerçi Amerika'da daha çabuk siliniyor galiba. Çünkü onlar geldikleri yeri unutmaya meyilli oluyorlar daha çok Amerikan toplumuna. Yani ikinci nesilde falan Amerikanlaşma tamamlanmış oluyor onlarda neredeyse de. Evde hala mesela yaşlı bir Çinli nene yaşıyor mesela. İngilizce bilmiyor, sen Çince bilmiyorsun. Torunla o anlaşamıyorlar falan. Filmlerde de görürüz ya öyle şeyler. Biz şunu düşünmüştük işin doğrusu. Bir yerden sonra şunu uyanmıştık.
Galiba demiştik, arkasında bırakacak önemli bir şey olmayanlar burada hemen adapte oluyorlar. Yani zaten geldiği yerde çok önemsediği bir şey yok. Ne hayrını gördük öğrenin diyorlar. Sadece hayrını görmek değil. Belki çok önemsiz bir ailesi yok, arkadaşları yok, hayatı yok, çevresi yok, belki sosyal hayatı yok. Ve hani belki çok çalkantılı bir şeyden geçti, geldi. O da olabilir tabii. Hiç yargılayamazsın kimsenin. Ne yaşadığını bilemezsin.
Bir kurtuluş gibi aslında ama hani ben mesela ben de zorlanmamıştım işin doğrusu ben de gayet mutluyum. Kendi kendine çürüttü. Konuşmaya itiraz etmek için başlayıp. Benim durumum ama farklı ben hep yer değiştirmiş biriyim. Benim adaptasyon yeteneğim, kabiliyetim çocukluktan geliyor ama... Memur çocuğu olmak kardeş. Evet ama mesela yani Kutlukhan aynı şeyi yaşamadı. O çok sarsıldı, o çok çok yıprandı. Çünkü o burada çok köklüydü, çok arkadaşı vardı, müthiş bir sosyal çevresi, yıllarca oturtmuş olduğu bir sosyal çevresi vardı. Ve bunlardan uzaklaşmak onu mahvetti ya, gerçekten mahvetti. Biz sonunda zaten onun için döndük. Yani artık şeydi çünkü depresyonun çok derin kuyularına yuvarlanmıştı. Gerçekten ve anlıyordum. Çok iyi anlıyordum. Ya bende o yoktu. Ama onda vardı. Ha ama bende döndükten sonra meğerse bende biraz daha kalsaydım belki de olabileceğini anladım. Anlatabiliyor muyum? Yani herkesin bir de dayanma sınırı var, eşiği var. Onunla da ilgili.
Hadi bir ara mani okudan. Dünya halinden sıkılanlar... ...ruhuna ferahlık arayanlar... ...içsel fırtınalar yaşayanlar... ...kitapların şifasına inananlar için... ...biblioterapi ne yapıyor? Devam edelim.
Gelelim üçüncü kitaba. Evet. Göçmen Edebiyatı, Göçmenlik, Sıla Hasreti ve Gurbet üzerine kitaplardan bahsetmeye devam ediyoruz. Bu kitap bence çok, çok, çok güzel. Orta Doğu'dayız. Batı Çıkışı romanının adı. Mohsin Hamit yazarı. Ve fantastik gerçekçi. Büyüdü gerçekçi. Çok güzel çünkü bu aslında keşke böyle olsa dedirten bir roman. Neden? Şimdi vah öldük bittik buralarda işte her şey çok kötü. Ya bir de bir şey söyleyebilir miyim şimdi? En son işte Cambridge'den Londra'ya gidiyoruz. Arabayla arkadaşım beni çünkü havaalanına bırakacak Stansted'e. 40 dakika zaten arası. Yollar ya otobanda gidiyoruz.
Felaket. Çukur üstüne çukur. Dağın bir çukura giriyorsa ondan kaçayım derken... ...öteki çukura giriyorsa ondan kaçayım derken... ...ve bu arada da herkes çok hızlı gidiyor falan filan dedim ki... ...ya o dedim sizin de bu yollar bayağı bir kötü beylediğe çalışmıyor mu sizin? Bir seçim yapın CHP çıksın. Yani hakikaten böyle şey... Yok mu bir Yılmaz Büyükerşen'in İngiliz versiyonu? Bir şey söyleyeceğim hani... ...ama burada herkes şöyle anlatır ya... ...adamlar bir yol yapmışlar falan. Ya arkadaşlar yok böyle şeyler. Gerçekten çok uzun süre gidip yaşamamış insanların söyleyeceği şeyler bunlar. Ama yol konusunda kimse bizim elimize su dökemez ki. Biz yol yapıyoruz zaten. Ama bir dakika bizim en büyük laflarımızdan biri de budur yani. Adamlar bir yol yapmışlar ya da senin buraya gelirken bile yolda dediğin gibi buyurun. Hani çok güzel durdun, yol verdin. Hiç kimsenin vermeyeceği bir yerde yaya kaldırımında durdun.
Aman yayı geçirdin de yol verdin. Buyurun çünkü burası İsviçre diye de dalganı geçtim falan filan. Şimdi bir dakika yani mesela Cambridge'de üç kişinin geçtiği yolda ben yol veririm. Tamam mı? Ama ben durduğumda oradan yüz kişi geçiyorsa ve benim arkamda trafik birikiyorsa ve daha daha dert dert... Harbiyenin ortasındaysan evet. Birbirine girmişse ben yol vermeyeceğim. Sen o arabaların arasından geç. Benim yaptığım gibi. Burası Türkiye yok öyle diyorsun. Çünkü şimdi her şeyi gene koşulların içerisinde değerlendireceksin.
Abi adamlar ayağına atıyorsun, yol veriyor. Çünkü sen bir kişisin. Onlar da dört araba zaten. Onlar da dört araba.
Tamam mı? Şimdi, batı çıkışı neden böyle bir giriş yaptın? Şu bakımdan çok güzel. Biz burada öldük, bittik, mahvolduk. Bir işte ama vize de alamıyoruz, gidemiyoruz. Lanet olsun falan diyenler bu romanda çok güzel bir şey görecekler. Portallar var, kapılar var bu romanda. 2017 yılında bu kitap yazılmış. 2000'li yıllarda iç savaşın eşiğinde olan, adı verilmeyen bir Orta Doğu ülkesi. Hep Suriye diye düşünmüştüm ben. Suriye gibi, Irak gibi bir yer ama yazar Pakistan asıllı.
İç savaş yaklaşıyor. Böyle bir ihtimal var ve iki tane ana karakterimiz var. Bunlardan biri Nadya. Şehvetli, son derece bağımsız, kendi başının dikine gitmeyi çok seven... Böyle siyah şey montuyla motora binen bir kız yani. Rock'n roll bir kız Nadya. Rock'n roll ve bir sigorta şirketinde çalışan rock'n roll bir kız. Evet. Ondan sonra bir de Said var. Said daha nazik, ölçülü. İşte beyefendi. Yıldızlara bakmaktan teleskopta hoşlanan, böyle bir ne diyeyim, bir Orta Doğu beyefendi.
O da şeyde çalışıyor mesela, bir reklam ajansına çalışıyor. Şimdi bak bunları neden böyle detaylara veriyorum? Çünkü bize şöyle ya, Orta Doğu'da yok çünkü böyle işler, Suriye'de mesela. Evet, tabii. Hepsi şey çünkü orada da dileniyorlardı, geldiler burada da dileniyorlar. Suriye'de herkes çünkü şey, Bağcılar'da metanfetamin satarak yaşıyordu yani. Evet. Sanki orada doktorlar, reklamcılar, ressamlar, artistler, grafikerler yoktu. Batı'nın bakışı bu. Kusura bakmayalım, bizim de bakışımız bu. Ayıp ediyoruz yani. Herkes kendi doğasına böyle dandik bir bakış açısıyla bakar zaten. Tabii ki şimdi bu podcast'i dinleyen insanlar belli bir tipolojiye giriyorlar. Ve bizim muadilimiz olan bir kesim Suriye'de de var. Bizimle aynı hayat standardını ve yaşam tarzını paylaşan. Fakat tabii onlar Türkiye'de kalmadıkları ve genelde İstil, Norveç, Almanya'ya gittikleri için biz onlarla çok tanışamıyoruz. Evet, evet. Evet, sen anlatıyordun. Bunlar, bu iki tip.
Bunlar böyle gizli gizli aralarında bir dostluk arkadaş bir anlaşma işte aşk mıdır değil midir aşık mı olduk biz şimdi biz neyiz falan gibi bir şeye giriyorlar. Bu sırada da iç savaş yaklaşıyor ve şiddetini artırmaya başlıyor. Bu sırada duyuyorlar ki evet şehrin içerisinde bir takım portallar varmış. Nereye açılıyormuş bu portallar?
Nereye istersen. Batıya ama yani batıda mültecilerin genelde gidiyorsun bir takım böyle militant tipler şey böyle... ...işit militanı gibi tipler nöbet bekliyor portalın kapısında. Bunlara rüşvet veriyorsun. Bir de özel izin bir yerden alıyorsun. O portaldan geçiyorsun ve tak kendini Yunanistan'da buluyorsun mesela. Evet. Bunlar da kendilerini mesela Mykonos'ta buluyorlar.
Murakami romanlarını hatırlatıyor biraz. Evet evet doğru doğru. Mykonos'ta buldum. Onlar seviniyorlar Mykonos'a geldik diye ama orada da işler çok yolunda gitmiyor bir süre sonra. Çünkü dediğim gibi en başta dediğim gibi yani sen sensin ve gittiğim yere şimdi herkes bana hep işte şunu
Söyledi. Yahu sen işte yazarsın orada da şey yapsaydın yazdın mı gazeteciydi mi o zaman gazetede yazıyordum. Orada gazetelere başvurdun mu? Hayır hiç başvurmadım. Ben orada gazetede hiç başvurmadım çünkü benim alınmayacağım %98. Çünkü ana dilim İngilizce değil ve kimse seni gazeteye ana dilin İngilizce değilse New York'ta gazeteci olarak almaz.
Tamam mı? Şimdi dolayısıyla senin eğitimin, kaliten, o bu neyse ne, kaç bildiğinin de bir önemi kalmıyor. Sen artık orada sıradan bir vatandaşsın. Birinci kuşak göçmen olmak çok zor bir şey. Şimdi kızın orada doğmuş olsaydı... Ha o bambaşka. Şimdi tanıdığım insanlar, şimdi bildiğim şeylerle tabii ki bambaşka bir hayat yaratırdım ben Leyla'ya. Yani kızın orada doğmuş olsa o kendi de yaratırdı o hayatı. Sen sadece ilkokulda mahallenin okuluna vermen yeterliydi. Ondan sonra o zaten Amerikalı olduğu için kendi hayatını kendi seçecekti yani. Doğru. Yani sen artık gittiğin zaman orada herhangi birisin. Sen hatta bizim şeydeki... Mr. Nobody. Mr. Nobody's'in ilk kitapta şeyde dediği gibi hayalperestlerde vardı o yanlış hatırlamıyorsam. Sen artık burada hiç kimsesin. Şeyde de söylüyor bunu, Alice de Brooklyn'de söylüyor. Bir dakika, hatta bakayım. Tabii, taksi şoförü olabilir. Sen ne alakası var? Evet, alıntı olarak da yazmışım. Diyor ki, o burada hiç kimseydi. Bu odada bir hayal etti. İşe giderken, sokaklarda, mağazada da bir hayal etti. Hiçbir şey bir şey ifade etmiyordu. O düşünmeye çalıştı. Dört gözle beklediği bir şey vardı ama hiçbir şey yoktu. Sanki bir yere hapsedilmiş gibiydi. Aslında bunun özgürleştirici bir tarafı da var. Sonuçta bagajından da kurtulup gitmiş oluyorsun ya. Tabii. Sonuçta burada öylesin, böylesin. Yazarsın, gazetecisin, mühendisin, bilmem nesin. Doktorsan her yerde yapabiliyorsun doktorluğu. Tabii öyle meslekler de var da. Bizimki gibi mesleklerden gidiyorsun oraya ve birdenbire über şoförü olarak yeni bir hayata başlıyorsun. Aslında bir taraftan tatlı da bir şey. Çünkü bütün bagajını geride bırakmışsın yani. Bir müddet tatlı. Bir müddet tabii ki tatlı ama sonra senin içindeki sen böyle orada tırtıklamaya başlar, sorgulamaya başlıyor. Almanya, şeyde tanıştım, yine Cambridge'de bu yıl, bu sefer gittiğimde değil, daha önce gittiğimde tanışmıştım. Bir karı koca, ikisi de doktor. Marmara tıp değil, daha Hacettepe mezunu muydu unuttum şimdi ama yani yaşları da bize yakın. İki tane çocukları var. İkisi de orada henüz şey alamamışlar. Alabilecek gibi de değiller işte. İngilizceleri çok yeterli gelmemiş. Öyle olmuş böyle. Şimdi hatırlamıyorum sebeplerini ama ikisi orada doktorluk yapmıyor. Kadın işte pastalar yapıyor. Onları catering gibi bir şeylere yaş günlerine götürüyor. Adam ne yapıyor şimdi hatırlamıyorum.
Bazı ülkelerde Türk doktorları çok özlü, Almanya gibi bir şey. Bir de bazen oluyor, bazen olmuyor falan filan. Ama birdenbire sen bambaşka bir şeye bürünmüş oluyorsun, kimliğe bürünmüş oluyorsun. Bundan bir müddet memnun da olabilirsin ama nereye kadar? Çocukların varsa çocuk uğrundan katlanıyorsun oluyor. Göya. Şimdi bunu da yaşadım. Yine Cambridge'te çocuk uğruna, yani çocuk uğruna derken, şimdi uğruna dediğin şey ne? Hani Türkiye'de hiç eğitim yok, her şey çok kötü gibi. Demişler ki İstanbul'da gayet güzel şeyde Erenköy'de bir hayatları varken, kadın bir önemli... Erenköy bir de. Önemli bir şirkette kadın tabii insan kaynakları müdürüyken, kocası hala önemli bir şirkette öyle. İstanbul'un en güzel yeri Erenköy'de. Evet. Eş, koca burada kalmış, kadın çocukları almış oraya kaçarcasına Ankara Antlaşması ile gitmiş. Neden? Çünkü Türkiye'de bir kız çocuğu yetiştirmek iyi bir fikir değilmiş. Şimdi hadi bakalım buna kafadan hayır diyebiliyor musun? Diyorum, çocuk 5 yıldır konuşmuyor. Çocuk konuşmayı reddediyor. Burada bir yeni hikaye çıkmış ortaya. Beş yıldır konuşmuyor çocuk. Gitmiş okula yazdırmışlar. Beş yıldır konuşmuyor. Üç yıldır TRP alıyor. Şimdi geçtiğimiz yaz yeni yeni. Yeni tanıştığı insanlarla sadece konuşuyor. Eskiden tanıştığı hiç kimseyle konuşmuyor, reddediyor. Cambridge burası. Cambridge'te. Gayet güzel. Babanın işini şu an söyleyemiyorum şirketin adını. Çok çok iyi bir şirkette. İş insanı. Cambridge'te değil, Türkiye'de iş insanı. O Türkiye'de kalmış. Anne ve çocuklar gitmişler. Baba hafta sonları gidiyor, geliyor.
Yani Erenköy, Bağdat Caddesi'nde mis gibi büyüyecekken çocuk, güneş görmeyen, yağmurlu. Ve ben evlerini de gördüm. Küçücük minicik, minnacık bir evde. Karanlık, vitaminsizken bir işte büyümek zorunda kalıyor çocuk. Ve protesto ederek susmuş. Protesto amaçlı mı susuyor yani? Yazın bir tek Leyla ile konuştu. Öteki tanıyan arkadaşların biz daha hiç sesini duymadık dediler. Ama niye soruyorsun? Çocuk için geldik buraya. Çocuk için geldik. Bilmiyorum ben bunu ortaya... Çocuk ama bu halde. Ben ortaya bomba olarak bunu koyarım. Siz bunu düşünün. Hadi bakalım biblio terapiciler. Cevaplarınızı bekliyoruz. Siz bunu düşünün. Bunu bir problem olarak ortaya koyuyoruz. Erenköylü bir aile Cambridge'e gitti ve Bağdat caddesinde ve Erenköy'de sahilde büyüme şansını çocuğun elinden alıp vitaminsiz Cambridge'te güneşsiz gökyüzü altında büyüttüler. Çocuk protesto için sustu. Bu durumda çocuğa iyilik yapılmış sayılır mı? Daha iyi eğitim deniliyor, daha iyi eğitim deniliyor. Doğrudur, olabilir. Belki daha iyi tabii ki. Babası iş adamı olan birisi mahalle mektebine vermeyecekti ki çocuğu zaten. Bu arada Cambridge'de tabii ki yani eğitim iyidir de daha sonuçlarını bilmiyoruz göreceğiz. Ben zaten anneye dedim ki bu gittiğimde. Bu konuyu konuştuk. Dedim ki, valla demiş ki çocuğa, valla demiş, doğru düzgün çalışacaksın. Bu şey A Level sınavlarını geçeceksin. Biz senin için buralara geldik. Dedim ki, valla ben normalde dedim, buna asla katılmazdım. Çocuğa böyle bir baskı kurmayın derdim. Ama dedim, bu durumda, she better does it. Yani hani, mümkünse lütfen doğru düzgün bir şey kazansın. Bari bütün çekilen bu şey çile işe yarasın. Ama çocuğumuz İngiliz pasaportunu cebine koysun da sonra ne yaparsa yapsın. O da olabilir. Öyle bir şey de var. O da olabilir. Yani senin dediğin gibi hiçbir plan revize edilemez değil ya. Evet, evet, evet, evet. Yeter ki bunu düşünsünler. Ama şimdi bak çocuk konusunda olay başka. Çünkü senin kararın, senin kararın. Çocuğun kararı olmuyor. Senin verdiğin karar, çocuğun kararı değil. Hangimize fikri soruldu Hayatlı? Sana fikrin soruldu mu? Yok hiç sorulmadı. Hiç sorulmadı. Kendi travmam kendime. Çocuğa fikir mi sorulurmuş? Ah ne güzel travmamı yaşarım önüme bakarım. Yok bir de fikir mi soracaktık çocuğa?
Şimdi şöyle, batı çıkışını, şu yüzden diyorum. Evet, sen toparla. Hani şey böyle, hop diye ne kadar güzel böyle bir portal olsa, bir gitsek, bir görsek, bir deneyimlesek, sonra desek ki, aman yandım Allah, ben dönüyorum memleketime. Belki de mutlu olur giden, öyleleri de var çünkü. Ya bak, ne diyorum bu arada, ben bütün bunları söylerken, ben New York'ta çok mutluydum. Hala biliyorsun çok yakın arkadaşlarım var. Bana ne kadar tatlı davranıyorlar, ne kadar güzel davranıyorlar. Vardır, 40 yaşında giden, keşke 20 yaşındayken gelseymişim diyen bir sürü insan var. Evet ama yani çok önünü arkasını görebilmek lazım. Elinizde gerçekten bir şeyiniz... Niye geldiğini bilmek lazım. ...olması lazım. Niye gittiğinizi bilmek lazım. Bu kararı bozma cesaretine de sahip olmanız lazım. Hiçbir yere kendinizi Elesin dediği gibi locked up yani hapsedilmiş hissetmemeniz lazım. Eğer hissederseniz Albert Camus'un dediği gibi yabancılaşırsınız. Allah muhafaza diyorsunuz. Allah muhafaza. Dördüncü kitabımız Letranger. Evet. Yabancı. Oh nihayet bir Anglo-Saksonluk'tan çıktık yani. 1942 tarihli efsane roman. Bugün annem öldü. Belki de dün. Bilmiyorum. Bakım evinden bir telgraf aldım.
...sözleriyle başlayan, Albert Camus'un varoluşçuluk dünyasında ve edebiyatta fırtınalar estirmiş olan... ...en ünlü, aslında kısacık, 112 sayfa ve çok yalın bir dille yazılmış olan... ...yani ben 7. sınıf Fransızcanlı okuyabildiğimi hatırlıyorum kitabı. Fakat o yılının rağmen de çok derin bir felsefi tartışma yaratmayı başarmış olan bir roman. Konusunu okuyalım. Bir karşı ne denir? Antikahramanımız var, Merso. Merso bir sabah annesinin öldüğü konusunda bir telgraf alıyor bakım evinden. Fakat hayata karşı şiddetle yabancılaşmış ve kayıtsızlaşmış bir arkadaşımız. Yani sanki her şeyi onun yani hayatı sanki bir ekrandaki televizyon programına... ...izler gibi izliyor hiçbir şeyden duygulanmadan ve dahil olmadan hayatın içerisine. Ve birkaç gün ve aşırı sıcak var olaylarda. Fas'ta geçiyor. Cezayir'de geçiyor. Albert Camus'un kendisi de Cezayir. Doğumlu olduğu için. Aşırı sıcak var ama. Ve o kadar çok sıcak ki... ...Menso o sıcaklarda benim de yapabileceğim bir şeyi yapıp... ...sebebi fizyeli bir insanı vuruyor. Evet. Hatta insanlar dört el ateş ettim mi diyordu. Çok acayip sevdiğim bir alıntıydı o. Bir cezaevli Arap vatandaşı. Vuruyor, bu sebeple mahkemeye çıkartılıyor. Yargılanırken nedense bu annesinin ölümüne duyduğu kayıtsızlığa takıyor yargılayanlar kafayı. Bir yerden sonra hani annesinin ölümüne kayıtsız kaldığı için mi yargılanıyor? Yoksa Arap vatandaşı öldürdüğü için mi yargılanıyor? Yoksa kendi kendisini mi yargılıyor? Anlaşılamayan bir hale geliyor kitap.
Bir yandan da ilk kez olarak Marceau romanın sonunda... ...kendi yalnızlığına ilk kez, yalnızlığından pişman oluyor. Bu romanı da şey diye düşünüyorum yani bu izolasyon meselesini... ...hani kendini izole etmeyi, kendi içine kapanmayı yine o yalnızlığı tercih etmeyi... ...çok güzel anlatan bir tabii ki roman. O delirme halini, yalnızlığın insanı bir yerden ve kayıtsızlığın insanı bir yerden... Adanalılar güneş ateş ediyorlar ya çok sıcak olduğu zaman.
Ama delirtir. Çok sıcak insan hakikaten delirtir. Bu da bir adım ileri gidip bir insana ateş etmiş. O şeyi, o içe kapanıklığı çok iyi anlatan bir roman. Bak şöyle bir yeri var diyor ki, aklıma şu geldi. Bir pazar günü daha bitmişti. Annem gömülmüştü. İşe geri dönecektim. Ve aslında hiçbir şey değişmemişti.
Bu büyük bir kayıtsızlık ve bu bence bir insanın, bir yerden bir yere taşınan bir insanın oradaki hayat gailesi içerisinde. Çünkü bir şeyin içine düşüyorsun ya, bir hayat gailesi içine düşüyorsun. Sistem değiştirdin, bizim dinleyicimizin dediği gibi. Diyor ya, önemli değişiklikler oluyor, yeni bir ortama adapte olmaya çalışıyor, insanlarla iletişim kurmaya çalışıyor, belki yeni bir işi var, onun rutinine giriyor falan filan. Bu insana bir kayıtsızlık getirebiliyor. Her gün her... Bir daha, bir daha, bir daha, bir daha, bir daha, bir daha, bir daha. Sisyfos işte, Albert Camus'un bir başka kitabında ele aldığı. Evet, evet. O yüzden de hani o kayıtsızlık insanı, yani her günün aynılığı... ...insanı o yalnızlığa itebilir. Ben hani bunu göstermek bakımından bu romanın faydalı olabileceğini düşünüyorum. Albert Camus'un eleştirel bir kitabı olduğunu düşünüyorum ben. Aslında Mercer'i eleştiriyor Albert Camus. Tabii canım, bence de. Kesinlikle. Hani hayat çok anlamsızdır o yüzden de işte böyle takılmak lazım demiyor roman. Sisyfos destanını hatırla orada der ki tamam her gün o kayayı zirveye taşıyoruz... ...ama bunu bile bile o kayayı zirveye taşımaya devam etmek gerçek kahramanlıktır. Der Albert Camus. Meğerse burada yan çiziyor. Bu kahramanlığı kabul etmiyor. Kayayı taşımaktan vazgeçiyor. Ve aslında Albert Camus'un tasdik ve tasvip etmeyeceği bir şey yapıyor. Evet. Yani hayatın anlamsızlığına yenik düşüyor. Evet.
Bu bir aslında bir eleştiri, bir antika roman. Bence çok eleştirilir. Yani varoluşçuluğun çok eleştirilir bir romanı. O yüzden zaten ben de tanıştırıyorum. Yanlış anlaşılabilen bir roman ama aynı zamanda. Sanki hayat çok manasızdır. Ve öyle yapalım zaten gibi değil. Hadi herkes bir Araplos'u öldürsün diyormuş gibi de anlaşılabilen bir roman yani. Aslında tam tersini söylemekte.
Evet, konuyu buraya getirdiğin için bu arada çok teşekkür ederim. Çünkü kapamadan önce benim kişisel söylemek istediğim şeyler var. Araplarla iyi geçinin. Bu şeye, dinleyicimize. O da şu. Evet, böyle şeyler söyledik. Evet, dedim ki yani orada kendinizi çok kötü hissedebilirsiniz, itimiş hissedebilirsiniz. Oradan çıkabilme ihtimaliniz varsa çıkmayı deneyin vs. vs. ama bir yandan da challenge dediğimiz o neydi? Meydan okuması. Meydan okuma hali yani zorluklara karşı meydan okuma hali bence çok harika bir şeydir. Ona da tutunabilirsiniz. Yani her güne meydan okuyabilirsiniz. Her günü bir tetris oyunu gibi düşünüp bir ya da bilgisayar oyunu gibi düşünüp bugün kalkıp ben bu hayata meydan okuyorum deyip kendinize yeni baştan yeni baştan var edebilirsiniz. Bakalım bugün kahramanımızın başına neler gelecek. Eve gelecekti gibi aynen öyle. Hatta yazıyorum demiş ya yani bunları yazabilirsiniz. Her gün kalkıp buna
Bu bu hayata, bu yeni hayatta seveceğiniz ne olabilir? Bunu bulmak için uğraşabilirsiniz. Ben bunu yaptığım için söylüyorum. Ay kıymetini bilin o zaman yaşadığınızın. Bunu yaptığım için. Bak yükseldim şimdi yürü gidiyoruz Alman müzesi almaya. New York'ta bunu yaşadım, bunu yaptım ve bundan çok mutluluk duyduğum için söylüyorum. Ben de çok yalnızlık hissettim. Gerçekten sonuna kadar, iliklerime kadar yalnızlığı hissettim. Ama o yalnızlığın için büyük bir mutluluk duydum. Kendi kendime kurduğum hayatta çok büyük bir mutluluk buldum.
Kendini gerçekleştirme anlamında mı? Kendimi gerçekleştirme anlamında. Yazılarımı yazdım. Ama mesela her Noel'de kendi başıma hiçbir şey umursamadan gittim. Ağacımı aldım, sürüye sürüye geldim. Salonun ortasında kurdum, ışıklarını yaktım. Kendime devasa şeyimi yaptım, kekimi yaptım, tavuğumu yaptım, yedim. Yani kendi içimde o mutluluğu kendi kendime, içimdeki çocuğa bir... Evin çocuğu gibi davrandım. Onu mutlu etmek için o ortamı onun için oluşturdum. Ve sonunda kendim de yine aynı şey söyleyeceğim. Fake it till you make it. Bir şey olana kadar öyleymiş gibi yapın. Öyle yaptım. Kendini aştın yani. Evet öyle yaptım ve bir de şu var tabi. Bütün bunlar olurken o hayatın rutinin içine de girebiliyorsunuz. Bununla yani yine birileriyle tanışıyorsunuz. İlla ki kafanıza göre biri var. Şunu söylemeyi unuttum mesela. Batı Çıkışı adlı romandaki önemli mesajlardan biri şu. Bizler göçmen olarak gittiğimiz yerlerde normalde geçmişimizde asla arkadaşlık etmediğimiz insanlarla sırf aynı dili konuşuyoruz. Aynı kültürden biraz paylaşıyoruz diye arkadaşlık etmelere kalkışırız. Bu da bizi çok
Bu bizi hatta depresif yapar. Bilmiyorum bu dinleyeceğimiz için aynı şey, söz konusu mu ama... Türkiye Türkçe konuşuyor diye biriyle arkadaşlık yaparsan... Biriyle arkadaşlık yaparsan ama o kişinin asla seninle alakası yoktur. Normalde onunla belki merhabalaşmayacaksınlar bile. Askerde de olur öyle mesela. Yani o mesela insanı çok fena depresyona sürükler. Bunu fark edin, bunu yapmayın. Ve bir de bir önerim var. Yine deneyimlemiş biri olarak.
Kendinize şey alanları, nefes alma alanı oluşturabiliyorsanız, ne bileyim işte, kışın bulunduğunuz yerde eşek gibi çalışın, işinize gücünüze bakın. Ben öyle yapıyordum. Romanımı yazıyordum, kapanıyordum, çok güzel çalışıyordum. Yazın İzmir'e geliyordum, Foça'ya geliyordum, nefesimi alıyordum. Ama tabii benim işim buna, yani hayatım buna müsaitti. Üç ay burada kalıyordum, toparlıyordum kendimi, geri gidiyordum. Ha diyenler, dinleyenler şunu düşünecek olabilir. Ulan bunun da tuzu kuruymuş. Üç ay kim kalabiliyor işini gücünü bırakıp? Hayır, çok büyük paraları reddettim. Hangisi daha önemli? Buna oturduğumu düşündüm. Her ay çok büyük para kazanmak mı? Yoksa daha az parayla ama üç ay memleketimde kalabilmek mi? Bunlar hep tercihler. Bunlar seçimler. Evet. Bir Aslı Perker'le göçmenlik dersleri ve diaspora saatinin daha sonuna geldik. Buradan yayın yaptığımız bütün ülkelerdeki...
Göçmen dostlarımıza esenlikler diliyor ve künyeleri okumayı dilersen geçiyoruz. Tamam geçiyorum. Hayalperestler, İmbola, Mube, Pegasus yayınları, Semih Süren 432 sayfa yani çeviren Semih Süren, Brooklyn... ...Com Toybin, Everest yayınları 280 sayfa. Çevirmenini ben yazmayı da unutmuşum, ona bakabilirsiniz. Batı Çıkışı, Mohsin Hamit, Pegasus yayınları çeviren Özgür Atılım Turan, 184 sayfa. Yabancı, Albert Camus, Can Yayınları çeviren Ayça Sezen, 112 sayfa. Bir şey daha, bu bölüme çalışırken çok yükseldim ben, çok dikkatimi çekti. Farkındaysanız, normalde gerçekten haberiniz olmayacak kitaplardan bahsediyoruz.
Nereden duyacaksınız arkadaşlar? Batı Çıkışı, Mohsin Hamit, Brooklyn, Control, Bilgi, Run... Hakettiği ilgiyi görmemiş kitaplar bunlar bir de. Evet tabii tabii, kesinlikle yani. Yani yabancı öyle değil mesela, Albert Camus yabancı denilince can yayınları bir de yani. Herkese ulaşmıştır da. Ama Hayal Pöresler, Mbole, Mbue, ya baktım mesela bunlardan hangisi, Brooklyn mu, Batı Çıkışı hatırlamıyorum. 102 adet satmış kitap yurdunda sadece. Yani o yüzden de aslında hani... Ben bu yaptığımız programı o yüzden de çok önemsiyorum. Gerçekten böyle arada kalmış ama aslında çok güzel, çok değerli olabilecek romanlar bunlar. Sorularınızı bize yazmaya lütfen devam edin. Adresimiz biblioterapi.media.com Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.