
4.695 kelime · ~23 dk okuma
Dermanı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'i Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Efendim, Bir Biblioterapi'ye daha hoş geldiniz. Bugün bir konuğum var, editörüm. Editörümüz daha doğrusu, programımız Netör'ü Beril. Bir taze kan gelsin dedik. Bana biraz sorular falan sorsun dedik. Çünkü konu aslında bence biraz... Zaten sorumuz bir hanımefendiden geliyor. Ve günümüz kadınını fazlasıyla ilgilendiren bir soru bu ve bir konu. Evet, direkt yani herkesin kafasındaki soru işaret gibi. Evet, değil mi? Biraz sen de bana yön verirsin diye düşündüm, işin doğrusu. Sorumuz şu, hayat boyu sürecek bir ilişki bulamama korkusu yaşayanlar için kitap önerileriniz olur mu? Duygu.
Ne dersin Beril? Hayat boyu sürecek bir ilişki istiyor musun? Kesinlikle istemiyorum. Ben kimsenin istememesini de buradan tavsiye etmek istiyorum. Burada şöyle bir şey var bu arada. Bu sorunun direkt bir kadından geliyor olması da yani ilk başta... Herhangi bir erkek böyle bir şey istemez yani zaten. Beyaz atlı prensi, bekleme ve işte hayatın onun üstüne kurma falan gibi bir idea üzerine gelmiş bir soru gibi yani. Bence kadınların böyle bir beklentisinin olmaması gerekiyor. Böyle bir isteğinin direkt olmaması gerekiyor.
Bu, şimdi sen hangi jenerasyondun bilemedim. Kaç doğumlusun yani? 95. 95 doğumlusun. Peki sence bunun senin yaş grubunla bir alakası var mı? Yani sizin yaş grubunuz acaba artık zaten böyle bir beklenti içinde değil de o yüzden mi böyle söylüyorsun? E tabi bu dönüşen değişen bir şey ya. Benden bir sonraki jenerasyon çok daha uç şeyler düşünüyordur yani yüksek ihtimalle. Peki bunun sebebin ne? Yani neden böyle bir hayat boyu sürecek bir ilişki aramama sebebin ne? Yani bunu umursamama diyebilir miyiz ya da aramama demeyin de umursamama? Yani aramama da diyebiliriz, umursamama da diyebiliriz. Neden? Yani neden? İsteyim ki sorusu daha önce geliyor. Ben yarım mıyım ki beni tamamlayacak birini hissedeyim? Zaten insan kendi başına bir hayat yaşıyor. Sen kendi başına bir bireysin zaten. Öyle bir tamamlanma ihtiyacı hissetmek bence... İlişkilere direkt bu şekilde bakmak bence zaten sorunlu bir bakış. Ben şimdi bu hafta bir sürü şey seyrettim tamam mı? Oturup bu konuyla ilgili dünya kadar böyle dokumentary diyeyim, belgesel seyrettim.
İşte bir takım sosyologların, psikologların çektiği böyle bir buçuk saatlik falan belgeseller. Orada hemen hemen her yaş grubundan insanla bunu konuşuyorlar. Aslında şöyle bir şey var. İnsanlar eve gittiğinde biri olsun istiyor. Yahut evde yanında biri olsun istiyor.
Yaşlanırken özellikle biri olsun yanında istiyor. Ana sebebi aslında yalnız yaşlanmamak. Bunu anladım. Yani konu geliyor yalnız yaşlanmamaya dayanıyor. Sevgi çemberinin içine bulunmaya geliyor. Şöyle bir hikaye dinledim bak çok enteresandı. Bir adam eşini Alzheimer'dan kaybetmiş. Kırk yıllık falan belki daha fazla evlilermiş.
Ve adama çok kritik bir soru soruldu. Dendi ki, yani hani eşiniz artık sizi hatırlamıyordu. Hiçbir şey hatırlamıyordu ve çok zorlanıyordu. Ama buna rağmen yaşasın ister miydiniz? Hani devam etseydi ve siz beraber olsanız. Evet dedi, ben ona bakardım. Yani çünkü dedi, yalnız yaşlanmak, yalnız ölmek istemiyorum, yalnız kalmak istemiyorum. Aynı şekilde kırk yaşında bir kadınla röportaj yapmışlardı. On üç yıldır hiç hayatında kimse olmamış. Ve bunun fazlasıyla yokluğunu hissediyor ve çünkü bu değersizlik duygusuna dönüşmüş. Ben, neden ben beğenilmiyorum? Neden ben değil? Ama mesela senin dediğinde farklı bir şey var, ben zaten bunu aramıyorum diyorsun. Sence bu fikrin değişebilir mi? Değişebilir tabii ki canım. Yani şey, burada bana sıkıntılı yani garip gelen şu daha doğrusu. Yalnızlık korkusu veya yalnız ölmek istememek gibi şeyleri anlıyorum yani bence bu ortak bir duygudur. Yaşlanıldığında falan. Ama yani şu andan atıyorum 25 yaşından hayatın boyunca yanında olacak bir insan aramak bana burada garip gelen aslında o yalnızlık gibi değil. Çünkü arkadaşın da olabilir yani seni yalnız bırakmayacak kişi yaşlandığında. Burada direkt yani sanki daha başka bir beklenti, daha fazla bir beklenti var gibi. Zaten aslında süper doğru bir noktaya bence de parmak bastın. Dediğim gibi günlerdir bunu düşünüyorum. Sadece günlerde değil, bu benim genel olarak düşündüğüm bir şey. Hatta Bana Yardım Et diye bir romanım var benim. Şimdi hazır tuna yokken hemen kendi reklamımı araya sokuvereyim. Kızıyor ya o, bizim kitaplarımızdan bahsetmeyelim diye. Bana Yardım Et'te de bir türlü ölemeyen bir kadının, artık herkes gitmiş, ölme çabası ve bunun için bir genç kadından yardım istemesi konu. Şimdi zaten mesele şu, sen diyelim ki bir yol arkadaşlığına çıkıyorsun.
Evlendin, çok mutlu bir evliliğin var. Yıllar sürdü ama zaten bunun garantisi yok. Yani bunun aynı anda öleceksiniz diye bir garantisi yok. Sonsuza kadar devam edecek diye bir garantisi yok. Bu evlilik bitmeyecek diye bir garantisi yok. Yine bir örnek anlatmak istiyorum. Kendi yakın çevremden, çok yakında yaşandı. Bir çok aile yakınımız, çok akıllı bir kadın. Böyle şey, zehir gibi bir zeka. Çok eğlenceli, çok komik. Biraz da tatlı sert. Öyle insanlar hani biraz öyle olur ya tatlı sert olur. Şimdi kafa fazla çalışıyor tamam mı? Hep güzelleme yapamaz. Neyse bu kadın diyaliz hastasıydı. Uzun yıllardır diyalize girip çıkıyordu. Ve ailenin üzerinde bir yük olduğu artık kanaatine varıldı. Özellikle eşinin üzerine yük olduğu kanaatine varıldı.
Ve kızı tarafından bir huzur evine yerleştirilmeye zorlandı. Dialyse hastası da olduğu için bu şeyin tedavinin verilebildiği bir yere yerleştirildi. Kadın ağladı günlerce istemedi. Ben buraya girmek istemiyorum. Şimdi kadın orası için fazla. Etrafına baktığında konken oynayan başka belki kadınlar var. Konuşabileceğim kimse yok diye habire annemi arıyordu. Benim konuşabileceğim kimse yok burada. Feryal diye. Annemi arıyordu. Olmamasını ben anlıyordum konuşabileceği kimsenin olmamasını. Ve bu kadın bundan üç gün önce vefat etti. Teşekkürler ve yalnız başına. Bu değildi hayal. Üstelik evli ve kocası var. Kocası evde, kendisi huzur evinde. Çok sert değil mi? E bu kadının yaptığı yatırımı düşünebiliyor musun hayatı boyunca? Gencecikken evlendi. Üniversiteden arkadaşlar. Gencecikken evlendi.
İki çocuk yaptı, üç torun sahibi oldu. Evi var, barkı var, parası var, her şey var. Eğitimi var. Ama yalnız öldü. Bütün ailesi olmasına rağmen. Bence yatırımı arkadaşa yapmak lazım. Bravo, katılıyorum. Kesinlikle katılıyorum. Arkadaşlar, özellikle Duygu Hanım, ben de bundan yanayım. Hem arkadaşa yapmak lazım yatırımı, hem de zaten var olan ailene.
Şimdi yine o seritim belgesellerden birinde beni çok etkileyen bir şey oldu. Kadın dedi ki, ben dedi evliydim, mutluydum, çocuklarım vardı ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadım. Onlarla zaten bütün günüm geçiyordu, meşguldüm dedi. Eşi ölmüş, arkasından kanserden kızını kaybetmiş. İşte diğer çocuğu da zaten dünyanın bir ucunda yaşıyormuş. Yeni Zelanda'da mı ne? Ve kadın dedi ki, hiç arkadaş yapmadığım için bu yıllarda yalnızım dedi. Şimdi kimse benimle niye arkadaş olsun?
Şimdi ben buradan şunu anladım. Evet bir, zaten elinde sahip olduğun şeye sahip çıkacaksın. Kendi ailene de sahip çıkacaksın. İki, sevdiğin işi yapıyor olacaksın. Ve onu hayat boyunca yapabileceğin şekilde ayarlayacaksın. Atıyorum çok severek muhasebeci de olabilirsin. Emekli olabilirsin bir bankadan atıyorum. Ama sonra başka bir şekilde devam edebilirsin. Üç tane müşterin olur. Bila bedel yaparsın.
Ama yaparsın. Yani seni hayata bağlayacak bir işin ve arkadaşların olması lazım. Özellikle günümüzde bu artık net duygu hanım. Yani bunu kabul etmemiz hepimizin gerekiyor. Bunu da günlerce Tuna'yla da konuştuk. Sosyal medya ilişkilerin seyrini çok değiştirdi. Bunu kabul etmemiz lazım. Belki de hiçbir zaman hayat boyu sürecek bir ilişki gerçekten bulamayacaksınız. Ve bununla başa çıkmak zorundayız.
Ve bununla nasıl başa çıkabiliriz? Bir de ilişkiye direkt yani hayat boyu sürsün diye başlayıp... ...devam ettirmek de onu sağlıksız ve toksik bir yere çekecektir yüksek ihtimalle. Aslında evet öyle ama bir yandan da hep öyle başlıyor ya. Bütün evlilikler öyle başlar. Hiçbir evlilik biz boşanacağız diye başlamaz. E tabii baştan bunu düşünmezsin. Ya ben bugün olsa öyle başlarım. Ama bu çok sonradan öğrendim. Yani 18 yıllık bir evlilik sonrası öğrendiğim bir şey bu. Ha evet olabiliyormuş gerçekten.
Çok berbat bir şey de değilmiş. Mümkün. Fakat şey yani hani günümüzde gerçekten özellikle yine Türkiye'de bizim erkeklerimizin zaten son derece bir şeyi açık ilişki merakı var. Dolayısıyla hiçbirinin hayat boyu sürecek bir ilişki en azından 60 yaşına kadar umurunda değil.
60 yaşından sonra kendine bakım vermesi için yahut başında bir yastığa baş koysun diye... ...muhabbet edebilsin diye birini isteyebilir. O, o gün düşünülecek bir şey. Ayrıca bir de böyle bir şey var. Ben kendim için de bunu düşündüm. Şimdi ben mesela 49 yaşındayım. Biraz depresyona girer gibi oldum bütün bu programları seyrederken, belgeselleri. Şey oldum, dur ya bir dakika hakikaten... ...yalnız yaşamak, yaşlanınca çok sanki korkunç bir şey gibi geldi. Sonra dedim ki, onu da çağırsın o zaman bakacağız. Huzur evinden birini bulacağım. Ne yapayım emekli albay?
Bu şimdiden çözebileceğimiz bir şey değil yani. Bir şey değil yani. Ben bunu hesaplayarak bugün bir ilişki, bir evlilik yaşasam diyelim ki beş yıl sonra adam ölebilir, üç ay sonra ölebilir, ben ölebilirim, her şey olabilir. Bunun bir garantisi zaten yok. Benim teyzem hayatımda gördüğüm en aşık kadındı. Kocası da ona çok aşıktı. 42 yıl boyunca harika bir evlilikleri oldu. Hiç çocukları olmadı. Adam bir sabah tık diye gitti. Teyzem yalnız. Böyle bir şey hiç planlamamıştı.
Bu planlanmaz zaten ama başa gelince bir yolu bulunmak zorunda. O yüzden şimdiden bence bunun kaygısını Duygu Hanım hiç yaşamayın. Bugün bir romantik ilişki yaşayabiliyorsanız yaşayın, yaşayamıyorsanız hayatın başka türlü tadını çıkartmaya çalışın. Arkadaşlarınızla buluşun, gezin, tozun ne bileyim yahut işte dediğim gibi ben mesela kendi evimde çok mutluyum. Yalnız başıma çünkü çok sevdiğim bir işim var. Şimdi geliyorum o zaman kitaplara. Bugün biraz daha fazla konuşmak istedim gene Tuna yokken. İlk kitabımız hangisidir hocam? Yalnız Şehir, Olivia Lange. Şimdi adından da anlaşılacağı üzere Yalnız Şehir bir tabii ki metropol olan New York'ta geçiyor.
Ve her bölümde Olivia Leng başka bir sanatsal önemli bir figürün hayatına odaklanarak... ...onu mercek altına alıyor ve onun yalnızlığını işliyor. Bunların arasında Edward Hopper var, Andy Warhol var, David Wojnarowiczki var. ...Henry Darger var gibi gibi isimlerin hayatlarını... ...yalnızlığın çok yönlü doğasına aydınlatmak için... ...bunların sanatlarını ve kişisel tarihlerini... ...kullanarak inceliyor. Sadece hayatlarını değil, eserlerini de ilgileniyor ve onların... ...kendi o yaratıcı tabiatları... ...onları bu hayatın içinde nasıl o yalnızlıktan çekip çıkarttı... ...bu yalnızlığı nasıl yaşamalarına... ...yardımcı oldu, bunu da anlatıyor.
Şöyle söyleyeyim, yalnız şehir sadece yalnızlık deneyimi üzerine dokunaklı bir meditasyon değil, aynı zamanda insan direncinin ve izolasyon karşısında yaratıcılık ve bağlantı kurma kapasitesinin bir kutlamasıdır. Leng'in lirik düz yazısı ve içgörüle analizi bu kitabı insanlık durumunun karmaşıklığıyla ilgilenen herkes için ilgi çekici bir okuma haline getiriyor. Bu bir gazete yorumundan alıntı. Biraz böyle yalnızlıkla yaratıcılık arasında direkt bir bağlantı kurmuş herhalde.
E şimdi mesela bütün bu belgesellerde yine bir tane bir kadın benim için bana umut veren oldu. Bir yandan depresyon neredeyse girecekken bir yandan bana umut veren o oldu. Ben dedi işte evliydim, boşandım. Beş yıldır yalnız yaşıyorum ve dedi inanmayacaksınız ama boşandıktan sonra dedi ilk başta emin değildim ne yaşayacağıma. Böyle bir beş ay sonra falan bir baktım ben bu durumdan çok memnunum.
Çok mutluyum. Kadının işi yazarlık zaten. Kadın yazar. Şimdi dolayısıyla lokal bir yazar mesela. Hani onun kitapları orada işte iki bin satıyor, üç bin satıyor falan filan. Böyle dünya ürünü bir yazar değil. İngiltere'de bir yazar. İrlanda'da hatta.
Ama evet yani böyle bir şey de var. Yaratıcılıkla bu yalnızlık sevmenin kesinlikle bir alakası var. Çünkü zaten öyle bir zamana ihtiyacın var. Yazabilmek için, çizebilmek için. Ha ama herkes yazar değil. O yüzden diyorum ya işinizin muhakkak sevilecek bir yanı vardır. O nedir? Siz onu bulun. Ben bunu bilmem. Ha bana tek tek yazar sorarsanız... ...benim işim atıyorum hukuk, ben bunun nesini seveyim diye... ...ben size inanın bir şey bulurum.
Onu ayrı bir podcast yapabiliriz. Birinci kitabımız buydu. Yalnız şehir. Kesinlikle bir şehrin içerisinde kalabalık, yani çok kalabalıklar içerisinde yalnız kalmak nasıl bir şey? Ve bunu nasıl üretken bir hale getirebilirsin? Bunu anlamanız için kesinlikle tavsiye ediyorum.
Ben olsam mesela İstanbul'la ilgili tam olarak böyle bir kitap yazardım ya da New York'la ilgili ben de böyle bir kitap yazmak isterdim. İkisine de zaten direkt aklına gelen şey kalabalık oluyor. Evet ve o kalabalığın içinde şimdi işte bunu söylüyorlar hatta ne diyorlar biliyor musun yalnızlığa? Yeni bir epidemik diyorlar. Epidemik, yalnızlık için. Evet, yeni epidemimiz yalnızlık diyorlar. Ve bunun tabii ki çok son derece insanın asabını bozan etkileri olduğundan bahsediyorlar. Bu ciddiye alınması gereken bir konu. Kesinlikle sosyal bağların insanın psikolojisini çok etkilediği biliniyor. Ama tek bizi yalnız bırakmayacak olan şey bir eş değil. Evet. Yani insanlar akın akın yalnızlaşıyor muymuş artık? Evet. Öyle bir yalnızlık dalgası varmış. Evet. Teknoloji, sosyal medya. Bunun başlıca sebepleri. Her şeyi artık evden yapabiliyorsun. Evden sipariş veriyorsun, geliyor. İşte evden insanlarla şeyden sosyalleşebiliyorsun. Yani Instagram'da saatlerce vakit geçirebilirsin bir düşün.
Hiç kimsede konuşmadan üç beş kalp koyarak iki gülücük atarak saatlerce sosyalleştiğini zannedebilirsin. Halbuki kişisel bağ çok önemli yaşamın kalitesinde. Kişisel bağın sosyal medya üzerinden kesin kurulamıyor olduğundan emin değilim bu arada ya. Ben de tam olarak öyle düşünmüyorum ama galiba şöyle geliyor bana zaten bağın olanlarla o bağı devam ettirebiliyorsun sosyal medyasından. Yepyeni bir şey kurmak
Oraya özgü bir ilişki oluyor aslında o da bence. Yani belki ben mesela bir tane arkadaşımla yazışarak çok daha fazla iletişim kurup çok daha iyi anlaşıyorum. Yüz yüze geldiğimizde o kadar konuşacak bir şey bulamıyoruz. Şu an böyle bir şekilde daha klavyeden daha iyi anlaşabiliyoruz falan gibi bir durum oluyor. İşte bak bu da mesela yepyeni bir şey. Farklı bir form yani aslında ilişkilenmenin. Ve en sevdiğim arkadaşlarımdan biri. Bu yepyeni bir form. Bak bunun üzerine bir bilim kurgu romanı da yazılabilir. Yani insanların hiçbirbirini görmeden çok iyi ilişkiler kurdu. Belki bunu pandemide bu arada yaşadık. Aynen. Yani pandemide çok flörtler oldu. Mesela birbirini hiç tanımayan iki kişi Instagram'dan tanıştılar. Flörtleşmeye başladılar. Sonra kameraları açıp karşılıklı mutfağa geçip yemekler yaptılar beraber. Bu bir buçuk yıl sürdü. Pandemi bitti bitti.
Yüz yüze asla gelmek istemediler. Evet. Zaten birçok ilişki de bitti öyle insanlar pandemide bir süre zaten başka dışarıda hayat olmadığı için birbirleriyle geçirdiler bütün vakti falan sonra dışarıya da geçince hem o dışarısı hem içerisi gitmedi. O da böyle insanların birbirine bağlanma merakından kaynaklanıyor bence. Evet. Ama bu yani şu ana kadar ki bilgiler çalışmalar en azından gösteriyor ki araştırmalar birbirimize ihtiyacımız var.
Geçiyorum ikinci kitaba. Eleanor Olifant gayet iyi. Ben bu kitaba bayılıyorum. Acayip güzellikten. Gayet iyi olan Eleanor Olifant mı? Evet. Eleanor Olifant gayet iyi. O kadar, o kadar... Zevkli bir kitap gibi bir şey var, bir kadın var. Bu kadının tamamen asosyal, kendi içine kapalı bir hayatı var. Son derece egzantrik bir kadın. İşte bir ofis işinde, sıradan bir ofis işinde çalışıyor. Her günün çok onun için katı rutinleri var. Onları yapıyor. Zaten o sosyal olmak istemiyor. Hiç böyle bir arayışı yok. İsteği yok. Kendi hayatından. Son derece memnun. Tercih edilmiş bir yalnızlık yani. Evet evet. Mecbur kalınmış değil. Zaten şimdi bu da var. Bu da konuşuluyor. Yani mecbur itilmediğin sürece, içine itilmediğin sürece o yalnızlığın çok memnun olabilirsin zaten.
Fakat benim seçilmiş yalnızlığım diyebilirsin, o bir müddet sonra artık onunla öyle olmaktan çıkartabilir. O da bir tehlike. Yani meğerse artık sen de zaten istenmiyormuşsun da olabilir. Evet, onu da dönüşür. Çünkü zaten sadece kendine kalınca da yüksek ihtimalle çekilmez bir insana da dönüşüyorsun. Yine öyle bir kadın vardı, o da şey diyordu, ben sevilecek biri değilim zaten dedi. Yani yıllar içerisinde buna dönüştüm, sevilecek biri değilim. İnsanlar zaten neden benimle arkadaş olmak istesin? Kocam da öldü, çocukların da benimle zaten doğru düzgün görüşmüyor. Ha bir de o da var. Mesela çocuğumuza sığınıyoruz, diyoruz ki... ...çocuğumuz olsun, ailemiz olsun, geniş ailemiz olsun... ...görüşürüz, yalnız kalmayız vs. Yok. Yani çocuk alıp başını gittiği zaman ona dur diyemeyeceğine göre... ...yani benim kızım kalksa gitse Amerika'ya yerleşse... ...çoktan böyle aile biliyorum. Yakın çevremde çok var. Yani oğlu kızı Amerika'ya taşınmış ve bir daha hiç gelmemiş... ...yılda sadece 10 gün görüşen. Onun da bir garantisi yok. Çocuğa hiç güvenmeyeceksin zaten. Hiç güvenmeyeceksin.
Hani şöyle bir şey var çünkü. Hani hayat boyu sürecek bir ruh eşi bulamamaktan korkmak demek, bir aile kuramamaktan da korkmak demek ya. Yani aslında diyor ki ben bir aile kuramamaktan korkuyorum. O aile zaten belki de hiçbir zaman, biraz önce anlattığım örneği düşünün. Hayat boyu yanında olmayacak. Olmayacak zaten. Yani varlıklarına rağmen yalnız ölme ihtimalin de var. Bunların hepsini gerçekten çok acımasızca kendi kendimize oturup düşünmek zorundayız.
Neyse bizim bu Eleanor şey işte son derece dış dünyaya kendini kapatmış, yabancılaşmış. Ama bir yandan da bir yalnızlık hissini yaşıyor ara ara onu böyle dürten bir hissi var. Biraz depresyona onu sokuyor, çıkartıyor falan. Sonra bir gün ofisten bir iş arkadaşı olan Raymond'la beklenmedik bir arkadaşlık geliştiriyorlar. Eleanor için her şey değişiyor. Yani birdenbire mesela Raymond'la gülmeye başlıyor. Raymond'la eğlenmeye başlıyor. Başka birinin varlığında mutlu olmaya başlıyor. Huzur bulmaya başlıyor. Daha önce hiç bilmediği, izin de vermediği bir duygu.
Ama bunu da yaparken aslında neden o kişi olduğunu da anlama gibi bir yolculuğa çıkıyor. Yani bütün geçmişini sorguluyor. Neden zaten bu insan haline geldi? Evet, ben de direkt onu merak ettim. Evet, onu sorgulamaya başlıyor. Nedenmiş hocam? Yanlışını söylemeyeyim. Ve kendini de iyileştirmeye çalışıyor bu yolculukta.
Raymond sayesinde. Bunu da Tuna gibi soracak olsaydın, bunda ne şifa arıyoruz? Evet bunun şifasını diyeyim. Yani hani kendi haline o iyi olma hali, o rutinleri anlama hali benim çok hoşuma gitti. Yani bir rutin kurmak, kendine o ritme devam etmek. Yine mesela bir kadın vardı, o da şey diyordu, benim diyor rutinlerim olmasa ben asla zaten yaşayamayacağım. Çünkü işte her sabah kalkıyorum, sporumu yapıyorum, ondan sonra
Gidiyorum işte bingo oynuyorum mesela yani her şey rutine bindirmiş ve böyle böyle one day at a time denir ya böyle her gün adım adım bir gün o günü bitir bakalım bir gün sonra o günü bitir bir gün sonra böyle böyle. O rutinleri görmeniz bakımından sevgili Duygu Hanımcığım, bunu, bu kitabı seçtim. Evet, kendine ayırdığı vakit, kendi için ayırdığı vakit. Öyle olunca başkası... Gerçekten vakit geçirmekten hoşlandığın insanları alıyorsun hayatına. Diğer türlü yani yalnız kalmaktan korktuğun için birilerine bağlanıyor oluyorsun. Mecbur bırakıyor oluyorsun kendini, öyle bir şey oluyor.
Kendinle vakit geçirmeyi sevmek bence zaten daha çocuklukta bizim çocuklarımıza muhtemelen öğretmemiz gereken şeylerden biri. Yani mümkünse bunu yapalım. Hani ben bunu bir şekilde öğrenmişim. Çok da mutluyum. Bakıyorum benim kızım da öyle. Kendi başına saatlerce geçirebiliyor. Zaten bazen şey diyor, yani ben kimseyle buluşmak istemiyorum. Yaş günü var diyeyim arkadaşın, gitmek istemiyorum diyor. Diyorum ki iyi de senin de yaş günün olacak. Onlar da sana gelmeyecekler. Tamam diyor, gelmesinler. Benim diyor işlerim var. Projeleri var çocuğun oturup. İnanılmaz. Robotlar falan yapıyor. Açacak kartonda. Ara manimizi okuyacak kimse de yok. Ne yapacağız Beril? Araya sokar mısınız? Ara maniyi sokarız. Ya da ben deneyeyim bakayım ezberimde miymiş? Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar için biblio terapi. Her kitapların şifasına inananlar için biblio terapi. Ne yapıyor? Devam ediyor.
Bravo, çok güzel, çok güzel. Tebrik ediyorum. Bu aynen böyle kalsın lütfen. Evet, üçüncü kitabımıza geldik. İlişkiler. Bu da çok güzel bir kitap. Şimdi Nebraska'da geçiyor, 1990'ların sonunda. İnternetin ilk böyle kullanılmaya başladığı zamanlarda bir şirket var ve bu şirketin, bu şirkete bir iş alımı yapılıyor. Çok enteresan bir iş bu.
İçi yazışmaların denetlenmesi aslında yani hani kişisel şeye veriye tamamen tecavüz gibi bir şey. Direkt bunu denetleyecek birini işe alıyorlar. İşe alıyorlar. O da Lincoln. Adı Lincoln. İşte çalışanların o şirket içi politikalara uyduklarından emin olmak için böyle bir şey yapıyorlar. Şirket e-mailleri bunlar ama bireysel e-mailleri değil. Ondan sonra bu işte e-mailleri okuyor.
Bu ona da tuhaf geliyor yani hani insanların bu e-mail'lerini okuyor olması. Şimdi bir tane karakterler bir adı Beth'li, diğeri Jennifer. İkisi arasında Beth ve Jennifer'ın arasındaki e-mail'leri okumaya başladığında kendini alamıyor bunları okumaktan. Çok eğleniyor çünkü Beth ve Jennifer her şeyi konuşuyorlar bu e-maillerde. İşte kendi hikayelerini, kişisel hikayelerini anlatıyorlar. Ailelerini, arkadaşlarını, romantik ilişkilerini anlatıyorlar. Aşk konusunda ve ilişkiler konusunda tabii ki konuşuyorlar. İşte flört etmek nasıl zorlaştı. Bak o zaman da zorlaşmış demek ki. İşte ne yapmak lazım, ne tür yöntemler, taktikler kullanmak lazım. Birbirlerine şeyler veriyorlar, taktikler veriyorlar falan filan.
Bu çalışanlara bu bilgi verilmiyor o zaman. Hayır hayır, evet evet, bilmiyorlar. İşte Bat ve Jennifer'ın yine böyle kendi kariyerleriyle ilgili hayalleri, kendi hırsları, ondan sonra neler yapmak istediklerine dair e-mailler. Günlük ne işler yapıyorlar, seyrettikleri filmler, aileleriyle görüşmüşler, annesiyle kavga etmiş, öyleymiş böyleymiş gibi e-mailler. Tabii son derece sevgili bir iş, ben olsam ben de isterim bunu. Bu arada da şey, Lincoln, Beth'e aşık olmaya başlıyor. Bu işte senin dediğin gibi yazışarak da bir insanı hani yazışma da etkileyebilir. Beth'e aşık olmaya başlıyor ve işte bunun üzerine kurulu bir şey, bir roman diyeyim. Şimdi ben bunu neden öneriyorum? Fazlasıyla Beth ve Jennifer şeyden konuşuyorlar. ruh ikizlerini bulamamaktan yani gerçek aşkı bulamamaktan yalnız kalmaktan anlamlı bir ilişki yaşayamamaktan korkularını da birbirleriyle paylaşıyorlar bu kısımlar için tavsiye ettim ki bak 90'ların sonu diyorum yani dolayısıyla bu her zaman herkesin içinde olan bir korku bu bir yani bugün evli olan insanın da
...içinde taşıyabileceği bir korku. Çünkü bir de şöyle bir şey var. Bir sürü insanla konuştuğunuz zaman şunu bilirsiniz ki... ...evliliğin içinde yalnızdır. Yani evlidir ama evliliğin içinde yapayalnızdır. Hiçbir paylaşım yoktur. Geçen gün bunu Tuna'yla konuştuk. Ben insanların ne konuştuklarını anlayamıyorum. Yani şöyle söyleyeyim. Ben algılayamıyorum.
Şeye bakıyorum yani bazen böyle dışarıdan işte bazı ilişkilere bakıyorum... ...ya bazı arkadaşlarımla kendi paylaşımlarımla bakıyorum. Anlamla hiçbir şeyden konuşulmuyor.
Sabah oraya gittim, onu yaptım, bunu yaptım, oradan çıktım, geldim. Bu kadar paramız var. Onu öyle mi yapsak, böyle mi yapsak? Ya bunun ya işte ya da çocuğun işleri. Bunun dışında hiçbir şey konuşulmuyor mu? Derinlemesine inilmiyor mu? Günümüzün sorunlarından biri de bu. Yüzeysellik. Yüzeysellik. Çünkü vakit yok. Herkes çok yorgun. Beyni yorgun. Susmak istiyor belki de. Yani ıvır zıvırı aradan çıkartıp susmak istiyor. Ama mesela bu benim anlayabileceğim bir şey asla değil. Bu insana bir ilişki içerisinde büyük bir yalnızlığa yeter. Hiçbir şey konuşamadığın bir ilişkinin içinde yalnız değil misin? Sadece orada birinin varlığı mı önemli? Net o, sadece fiziksel varlığa dönüyor artık orada yani. Bir paylaşım, bir bağ yok. Evet. Ama bence o insanın aslında kendisiyle kurduğu bağda zayıflatan bir şey bu. Zaten insanın kendisinde konuşacak bir şey olmuyor. Sürekli gündelik dertlerle muhatap olmaktan zaten başka bir şey düşünmüyor oluyorsun. Evet, evet. Mesela Tuna sürekli şöyle bir şey söylüyor. İşte diyor ki, iki yazarın sevgili olması çok yanlış. Bana göre mesela...
Tam tersi. Çünkü yani en azından derinlemesine konuşabilirsin, analitik konuşabilirsin. Öteki türlü neyden konuşacaksın ben bilmiyorum. Gerçekten neden konuşuluyor bilmiyorum.
İnsanlar ne konuşuyor ya? Gerçekten bilmiyorum. Yani tamam ben de seviyorum gündelik mevzuları konuşmayı, gülmeyi, bir gördüğüm reklamı anlatmayı işte cif şöyle yaparsanız burnu tıkanmıyor, ağzı tıkanmıyor diye anlatmayı falan ben de seviyorum ama bunu bile derinleştirebilirim. Bunu bile alıp sosyolojik bir yere taşıyabilirim mesela. O olmadığı zaman bana garip geliyor ve bir ilişkinin içerisinde seni yalnızlaştırdığını düşünüyorum. Buradan ne anlıyorum? O zaman kendimizi derinleştirmenin de bir yolunu bulacağız. Kesinlikle. Yani düşünmen gerekiyor. Kendin üstüne düşünmen gerekiyor. Ben bunu yaptım. Başkası için de aynı şekilde. Niye böyle yaptın, niye şöyle? Ona da şimdi over thinking diyorlar mesela.
O kadar şey yapma ya sen de. Çok kafana takıyorsun. Ya canım kafana takmak değil ki düşünmek. Yani düşünüyorsun. Kafana illa takmak zorunda değilsin yani. Düşününce kafana takmış olmuyorsun. İkisi aynı şey demek değil. Ya kafaya takmak kötü bir şey değil bence. Ha o da olabilir. Aynı şey de olabilir yani. Kafaya takıyorum tabii ki insanım çünkü. Evet doğru. Bir de başka bir çıkış yolu yok gibi geliyor bana zaten. Bu da bizi şeye götürüyor, dördüncü kitabımıza ve son kitabımıza götürüyor. Alice Miller. Daha önce de Alice Miller'dan bahsetmiştik. Hayat Yolları adlı kitabı. İşin doğrusu ben bu kitabı almıştım, bakıma fırsatı bulmamıştım. Sonra bu vesileyle sanki bu öyle bir şeydir diye elime aldım, okumaya başladım. Çok beğendim.
Herkese şiddet de tavsiye ediyorum. Çünkü çeşitli kadın öyküleri var içerisinde. Ve bu yani biraz önce bahsettiğimiz bir evlilik içinde yalnız olmak. Mesela hani biriyle bir seçim yaptın, evlendin, hayat boyu süreceğini düşündün, bir yolculuğa çıktın. Fakat tabii yıllar içerisinde değişimler de oluyor. O değişiyor, sen değişiyorsun. Doğru kişi olmadığını anladın. Buna rağmen sürdürmeye devam ettin. Bu sefer işte ilişki içerisinde yalnızlaştın. Bu ne demek şimdi?
Mutsuzluk. Yani bu da aynı şekilde insana mutsuzluğa götürüyor. Bunu çeşitli şekillerde hikayelendirerek çok güzel anlatıyor. Sadece bunu değil şeyi de yani kendi ailenle kurduğun ilişki de olur. Genelde kadınla yani hepsi kadınlar üzerinden hikayeler. Ailenle kurduğun ilişki, işte bir evlat sahibi olmanın insana yaşattıkları... ...ve daha sonra onun getirdiği diğer karmaşık hisler. Bütün bunları, bu konuları ama sonunda hepsi eğer dikkatli okunursa bu yalnız kalma korkusuna çıkabilecek konular. Yani o tema etrafında dönüyor hikayeler. O tema etrafında fazlasıyla dönüyor. Çünkü şu var tabii yani psikanalist arası Miller, psikanalistlerin ve psikologların, psikiyatristlerin genellikle tabii ki aslında konuyu getirip dayandırdıkları yer ölüm korkusu.
Bizim bu konuştuğumuz bile ölüm korkusu. Yani hayat boyu sürecek bir ilişki bulamama korkusu değil. Yalnız ölme korkusu. Biz yalnız ölmekten korkuyoruz. Bu çok sarsıcı bir şey gerçekten. Bunu zaten direkt kalıp olarak düşününce korkutucu ama gerçekten yalnız ölmek. Evet çok korkutucu. Bunu baya düşünmemiz ve bu duyguyla baş etmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Nasıl olur bilmiyorum. Ben işte bana yardım etti, bunu demek ki didiklemişim biraz. Hani o kadının artık yalnız kalmış olması, yalnız öleceğini anlaması ve bunun kontrolünü kendi eline alması. Bak bir şey anlatacağım, öyle bitirelim. Almanya'da yaşayan bir kuzenim var. İkisi de karı koca doktorlar. Kuzenim kadın doğumcu, karısı gözcü. Hep böyle karısının adı da Gözde, selam söyleyeyim ona da. Gözlerinin hep yolda karşılaştığı bir amca varmış böyle 80 küsur yaşında... ...bayağı yaşlı, daha belki 90'larında bir amca varmış. Hep de böyle selamlaşıyorlar falan. Çok tatlı böyle bir yerde yaşıyorlar, Schleswig diye. Böyle çok güzel evler, sokaklar. Hep böyle selamlaşıyorlarmış. Ondan sonra bir gün... ...bunlar içeride otururlarken, misafirleri de varmış, kapı çalmış. Benim kuzenim olan, kadın doğumcu olan kuzenim... ...Tuna, onun da adı. Kapıyı açmaya gitmiş, açmış. Amca demiş ki işte merhaba falan.
Merhaba demiş Tuna. Ben demiş senin karınla çok karşılaşıyorum, selamlaşıyorum falan. Evet evet tanıyorum sizi demiş. Benim sizden bir şey, yardımıma ihtiyacım var benim demiş. Nedir demiş Tuna. Bak demiş, şu sizin karşı komşunuz da benim çocukluk arkadaşımın demiş vefat etti. Onun oğlu demiş, o da doktor. Bunu o yüzden ondan isteyemiyorum. Ben demiş ölmek istiyorum. Bak bunu kapıda konuşuyorlar. Ben demiş herkesi kaybettim.
Benim karım öldü. Akrabalarım öldü. En yakın arkadaşım işte en son o öldü. Ben çok yalnızım. Ben ölmek istiyorum. Lütfen bana yardım edin demiş. Ve sonra işte Gözde de gelmiş. Tuna da demiş ki benim ailemin çok klasik bir ferdi olarak ben de olsam bu cevabı verirdim. Tuna demiş ki bak amca demiş. Amca demiş her bilmem ne. Ben demiş kesinlikle sana yardımcı olmak isterdim. Kesinlikle. Ama ben de demiş kadın doğumcuyum ve gerekli şeyim yok. Teçhizatım yok. Teçhizatım yok onu yapabilecek. Ben demiş çok isterdim. Çünkü bunu ben de isterim. Sonra amca bunlarla selamı sabahı kesmiş. Öldürmeyince bunlar onu. Kesmiş amca. Kiralı katil tutsaymış kendisini öldürmesi için. Yani bak bunlar çok mesela ben böyle şeylerden konuşunca annem sonra beni araya şey diyor. Ay Aslı, Aslı, Aslı, Aslı. Söyleme böyle şeyler falan. Ya bunları söyleyeceğiz. Evet ama o ölmek istiyorum hikayesini ben de çok yaşlı insanlardan farklı farklı zamanlarda duydum yani. Hani gerek hastalıktan dolayı falan artık bunu yaşamak istemiyor. Ya işte yalnızlık oluyor bir şey oluyor falan. Bu gerçekten insanları da zorla yaşatmak. Bilmiyorum. Yani bu konu burada böylece kalsın. Düşünün, taşının bence. Ben çok düşündüm ve kesinlikle bu konuda bir harita çizmeye karar verdim bu arada. Öyle mi? Gerçekten. Buna karar verdim. Nasıl öleceğini? Evet, evet. Gerçekten bir harita çizmem gerektiğine karar verdim. Yani ben zaten ötenaziye inanıyorum. Belirli bir yaştan sonra ben yurt dışında bütün paramı olmazsa bunun için biriktiririm.
Ben paramı bunun için biriktirmeye karar verdim. Bunun için bir yeri önceden ayarlamaya karar verdim. İmzamı atmaya karar verdim ve oraya gidip bunu yapmaya karar verdim. Gerçekten yol haritası çizmişsin. Ben çizdim, evet yol haritası çizdim. Çünkü ya gidişat belli. Ne olacak yani? Hani çok da sıkılmaya gerek yok diye düşündüm. O saatten sonra zaten aslında geride kalanlar istiyor senin yaşamanı sende. O yüzden o kararın da sende olması lazım.
O zaman Künye'yi okuyorum. Künye'yi okuyalım. Sana çok teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim efendim, beni konuk ettiğiniz için. Yine bekleriz. Yalnız Şehir, Olivia Lange, İthaki yayınları, Çeviren Gizem Gözde Uçar, 304 sayfa. Eleanor Olifant, Gayet İyi, Gayle Honeyman, Pegasus yayınları, Çeviren Ferhan Ertürk, 376 sayfa. İlişkiler, Rainbow Ravel, Pegasus yayınları, Çeviren Gizem Yeşildal, 352 sayfa. Hayat Yolları, Alice Miller, Metis Yayınları, Çeviren Haluk Barışcan, 184 sayfa. Efendim, lütfen e-maillerinizi, sorularınızı bize göndermeye devam edin. Biblioterapi at podbimedia.com adresine. Açıklamaları kitaplarla ilgili aşağıda linkte bulacaksınız.
Hepinize sevgilerimizi gönderiyoruz. Teşekkürler. Bir mani olayını deniyorsun. Mani olayı tekrar deniyorum. Bakalım olacak mı bu sefer. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblio Terapi ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.