Podcast

S3E23: Turnalar Hey

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz nasılsın sorusunun ağırlığını tartarken turnalar selam veriyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.591 kelime · ~13 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, kayıt eşya bürosu, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour kayıp eşya bürosuna! Hoş gel-dü-niz! Hoş geldiniz, hoş geldiniz, hoş geldiniz! Nasılsınız bakalım, keranacılar? Bunu da bölüm başlarında soruyorum ama hiç iyiyiz Özge'm diyeni duymadım. Kendi kendinize diyor musunuz? Ondan da emin değilim. Zaten çoğunlukla zaman kazanmak için sorulan bir soru. Bomboş bir soru yani, nasılsınız? Size sorulduğunda sanmayın ki gerçekten nasıl olduğunuz merak ediliyor.

Sahnede de öyle, podcastte de öyle, yolda bir tanıdık gördüğünde de öyle, tanıdık bile değil bak, tanıdık çık gördüğünde de öyle. Şöyle gerçek bir nasılsın bulmak o kadar zor ki artık günümüzde. Doğru yerde, doğru zamanda sorulmuş olacak ki gerçek olsun. Organik pazarda falan olabilir gerçi, bekliyorum artık orada öyle soyut ürünler. Organik nasılsın olabilir, katkısız sarılma, koşulsuz sevgi zaten. Bunlar artık yakında piyasaya sürülmeli. Ama koşulsuz sevgiyi sabah beşte bitirirler, ona göre akşamdan erken yatın, öyle gidin yani. Azizim şöyle içten bir nasılsın sormaz oldu insanlar. Nereye gidiyoruz? İnsanlar ayak gibi bir sitem asla değil. Hayır asla değil. No no no no. Tam tersi ben. Ben dur yere içten bir şekilde nasıl olduğumuzu soran insan sevmem ben.

Transkriptin tamamını oku

Gep gereksiz bir duygu yoğunluğu, kamusal alanda, insan içinde ne alaka ya? Sen ne yapacaksın benim nasıl olduğumu? Böyle naber der gibi de sormuyor. Tüm hecelere basıyor. Gözlerini gözlerime dikiyor. Böyle ılık bir ilgi, ılık bira gibi bir ilgi ama. Ilık kahve gibi. Nasılsın? Nasılsın kurum? Canım nasılsın? Mal.

Bir keresinde Galatasaray'dan tünele doğru yürüyorum. Hava da güzel yanıma bir şey almadım yani. Kod tişört çıktım. Kartımı, telefonumu birer göt cebine sıkıştırdım. Elimi kolumu sallaya sallaya yürüyorum. Arada yapım bu arada. Çantasız yürümek gerçekten çok güzel bir his. Tabii güzel bir his ama yani bu sefer de elini kolunu ne yapacağını bilemiyorsun. Çünkü tutacağın bir çanta sapı yok. Ellerini cebine sokabileceğin bir montun, ceketin yok.

Pantolonun ceplerine sokamıyorsun. Zaten küçükler. Büyük olsalar dur yere bir artistlik. E kollarımı önümde bağlasam yapı kredinin önündeki polislere hanımefendi bir sıkıntı mı var diyecek. Belki. Bir garip yani. Neyse olsun. Ben tünelden Galatasaray'a, pardon tam tersi, Galatasaray'dan tünele Candan Erçetin gibi elimi kolumu sallaya sallaya yürüyorum. Yolun karşısından birinin bana baktığını gördüm. Böyle yüzümü seçebilmek için gözlerini de kıstı. Bayağı bir çabaladı yani. Elleğinde aradı beni. Belki de bana bakmıyordu.

diye ummak istedim ama yüzü de bir yerden tanıdık. Yüzün nereden tanıdık geldiğini o an hızlıca bulamadım dosyaların içinde. Bilmiyorum ki belki haz etmediğim biri, belki bir arkadaşımın kanlısı çıkacak, belki bir akraba hiç alınacak risk değil sokak ortasında. İki saliselik bir bakışmadan sonra kafamı başka yere çevirdim. Tabii ki çevirdim. Çevirirsin. Bazen insanlar sizinle karşılaşmak istemez arkadaşlar. Olabilir bu. Sizinle ilgisi yok. Çok az şey sizinle ilgili zaten bu hayatta. Bunu daha kaç kere söyleyelim. Çok sevdiğin birine de yüzünü çevirebilirsin yolda. Sokak ortasında ayaküstü yarım saat muhabbet etmek herkese göre değildir yani. Bazen olmaz. Hani gıcık olduğun kişiye zaten çeviriyorsun kafanı da arada sevdiklerini de görmezden gelmek istiyor insan. Değil mi? Friendly Fire gibi düşünün işte. Dost ateşi.

Dost Ateşi! Dost Ateşi, bir askeri birliğin kendi kuvvetlerine veya müttefik kuvvetler üzerine açtığı ateşe deniyor. Birçok sebep dost ateşine yol açabiliyor. Yetkin olmayan komuta kademesi mesela. Kötü planlama, teknolojik yetersizlik, hava durumu, yanlış istihbarat... Bunlardan bazıları ne demiş Pir Sultan Aptal? Kış ola bağlana yolların dostum demiş.

bağlansın diyor artık nasıl bıktırdılarsa adamı gelsene canım diyor sonunda ama onu yani bir ters psikoloji gibi düşünebilirsiniz sonuçta düşünen adam belki de ironi yaptı. Keşke şapka devrimi gibi bir selam devrimi gerçekleşse de artık değil mi ülkemiz sınırları içerisinde uzaktan böyle el sallayarak işte kafa selamı vererek yolumuza hayatımıza bakmak bir zorunluluk haline gelse. O gün gelene kadar kafaları çevireceğiz mecbur başka yönlere. Çevirecek imkanın yok mu? İleride belli belirsiz bir noktaya bakacağım. Dalmışsın gibi, kafamız dolu gibi yapacağız. İlla yakalanırsak tabii ki şunu diyeceğiz. Aaa sen miydin ya gözlüğüm? Lenslerim yok da, uzağa göremiyorum. Seçemedim.

İstiklalle gördüğüm neydiği belirsiz tanıdağda kafamı çevirdim. Sağa sola bakamadım, çok fazla insan vardı. Yukarı doğru baktım. Binalar işimi çok kolaylaştırdı ama binalara bakınca da sanki böyle bir an mimarinin karşısında nutkutulmuş bir flaneza gibi mi göründüm? Ne olduysa o şekilde de sevimli ve rastgele diyaloğa açık bir vibe'ım olmuş olacak ki tam yanımdan geçerken kolumdan tuttu. ''Özge!'' dedi. ''Özgeciğim, nasılsın?''

bayan yuh bayan ben kendimde bayan olduğum için bayan diyebiliyorum birincisi bu ne biçim bir mahremiyet algısı bu nasıl bir kişisel sınırlardan bir haberlik ikincisi sen kimsin bayan bayan kimsiniz hatırlamıyorum tüm çekmeceleri açtım tüm dosyaları açtım zihin idare başkanlığında sokak ortasında katıldığım bütün oyunculuk atölyeleri yazarlık atölyeleri ilkokul arkadaşları ortaokul arkadaşları lise arkadaşları servis arkadaşları komşuların torunları Arkadaşların kuzenleri, eksilerin ev arkadaşları, KYK yurdu 6. kat, Nişantaşı Zara Basic bölümü çalışanları, baristalık yaptığım kafenin müdavimleri, drama dersi verdiğim öğrencilerin velileri... Yok, yok, yok, yoksunuz bayan. Sizi bulamıyorum. Sessiz kaldıkça da gizemli bir durum oluşuyor. Ben kaç saniye sessiz kaldım, bilmiyorum ki her bir saniye asırlar gibi geliyordu o sırada.

Ve eli de kolumda hala. Kolumu hafifçe tuttun, hafifçe de bırak da artık. Artık bırak. Durmuşum zaten. Benim yürüyüşümü kesmişsin ortadan ikiye. Haleti ruhiye devriye istemişsin. Tamam, yakaladın. Ben sendeyim artık. Göz temasımız var. Yok. Temas olacak. Temas ettiği yetmiyormuş gibi bir de istiklalin ortasında herkeslerin içinde ağzına kadar duygu dolu bir nasılsın patlatıyor bana. Tanıyor olmayı geçtim. Ben artık biz bir şeyler yaşadık herhalde dedim ben bu bayanla. Manipüle oldum durduk yere. Çok sarhoş olduğum bir akşam varı mı yoğumu anlattığım biri mi acaba? Ki böyle biri var mı varsa nasıl öğrenebilirim onu da bilmiyorum. Çok sarhoş olduğum akşamlar çok geride kaldı ya. Senede bir dirik en fazla iki. Uzun zamandır görmediğim bir ilkokul arkadaşım mı? Yani bir yaz günü istiklalde saat öğlen ikide Pendik Merkez İlköğretime gitmiş maksimum kaç kişi aynı anda? Orada olabiliriz yani.

Ya da bir eski sevgilimin olayları arkadaşından dinlerken bile bana hak veren yakın kız arkadaşımı. Bak en yakın ihtimal gerçekten bu gibi geliyor. Ama hangi ex? Hangi arkadaş?

Yok, valla yapamayacağım ya. Kaç saniye sürdü sessizlik? Yüzümde nasıl bir ifade vardı bilmiyorum. Ama o an, o nasılsın sorusuna cevap vereceğime, valla delirmiş gibi yapmak çok daha zahmetsiz geldi ya. Çeşit çeşit delirme var. Çek, çıkar birini yap. Zaten özledim diyorsun oyunculukta, oyunculukta. Al sana yepyeni, sap sağlıksız bir fırsat.

Nasılsın? Nasılsın gönül ya? Birinci alternatifimiz şu. Böyle dumanlı, esrik bir delirme. Hani fazla meditasyondan, sabah akşam pasiflora'dan, o turuncu yerlere kadar bornozdan, inceden bir gidinilinmiş kafasız gibi bir delirme. Nasılım? O kadar teşekkür ederim ki bunu sorduğun için. Nasılım biliyor musun? Gördüğün gibiyim göremediklerinin içerisinde. Dondurma yer misin benimle bayan? Sen nasılsın? Uzun uzun anlat bana. Hayallerini anlat. Kızgınlıklarını, kırgınlıklarını, burgunluklarını ve bozukluklarını. Bir kuruşlar, beş kuruşlar neredeler? Hani neredeler bayan? Neredeler? Gel yürü benimle. Ayak tabanların uyuşana, göz kapakların yoğuşana kadar yürü.

İkinci alternatifimiz şu olabilir. Performans sanatı delirmesi. Bu böyle tak diye tek atışta tek bir kelime söyleyeceğim, çığlık atacağım, koşa koşa gideceğim böyle. Ama öyle bir kelime söyleyeceğim ki hem işte o kamusal alanda panik yaratmayacağım, hem koşarak kaçabileceğim. Hiç kimse üstüme de atlamayacak. O ne olabilir? İşte şöyle bir şey oluyor. ŞİMENDİFER!

deyip koşuyorum tünele. Belki hızımı alamam Karaköy'e kadar da inebilirim. Üçüncü alternatifimiz hafif paranoyalı öfke sorunu kartı. Bak bu da çok risksiz bir karttır. Her şekilde çalışır. Böyle sert bir şekilde kolumu çekerek başlarım. Teması keserim. İyiyim. İyiyim, bu kadar altımı çizecek ne vardı bu soruda? Anlamadım, iyi değilim gibi mi gözüküyorum oradan? Kaç metreden görüp geldiğine göre demek ki... ...sana göre iyi olmayan bir durum var. Doğru mu anladım? Ne dedi? Benim hakkımda o ne dedi? Hala benimle mi ilgili konuşuyor sağda solda? Git ona selamımı söyle. Tamam mı? Bak git ona selamımı söyle. Dedi ki... ...Özge dedi ki de... ...diyecek bir şey varsa dedi, gelsin yüzüme desin diyor, de dedi ona. Tamam? Hadi bakalım, selametle. Tabii ki hiçbirini yapmadım ve... İyiyim, sen? Seni gördüğüme çok sevindim. Görüşürüz, biraz acelem var. Arkadaşım bekliyor diye cevap verdim. İçtim o ılık birayı, lokur lokur içtim güneşin altında. İğrenç gibi bir şey. İğrenç. Buraya bir yere bir reklam girecekler. Siz dinleyin, ben bir ağzımı çalkalayıp geleceğim.

Üf neyse işte olur olmadık nasılsın diye sormayın el aleme. İngiliz stili şu kafa selamını yaygınlaştıralım hep beraber. Size soran olursa da ignorlayın artık çekinmeyin. Ben dahil. Bak ben bir önceki bölüm büromuzdan güle oynaya ne yazacağımı bilmenin hafifliğiyle çıkmıştım hatırlıyorsunuz. Proust anketinden birkaç soruyu yanıtlayacaktık hep beraber. Hatta size de dedim ki yanıtlayın yollayın dedim. Çok teşekkür ederim gerçekten eksik olmayın. Mesaj kutumdaki sağar eden sessizlik için her birinize minnettarım. Vallahi ironim ironi yok ha. Kimse elini taşın altına koyup da bir tane soru cevaplamamış. Size helal olsun be bürosunun güllere. Doğru olan budur. Aferin. Bazı sınırlar bellidir. Ben konuşacağım, siz dinleyeceksiniz. Anlaşmamız bu yönde. Doğru muyum? Anlaşmamız bu yönde bunca bölümdür. Bu böyle oldu. Kendinizi dinlemek, duygularınızı keşfetmek, düşüncelerinizle balıklama dalmak isteseydiniz zaten yapardınız. Açar mikrofonu, kaydederdiniz. Atlan deve mi? Atlan deve. Karşımda bastılar, kaydediyor. Buraya geldiğinize göre bu görev bende.

Ben seninkileri dinleyeceğim Özgen. Beni benimle yalnız bırakma. Valla şurama kadarım ikrah geldi kendimden. Diyen, ertelemeci, dikkati tuzlan buz, gerek okul, gerek çalışma hayatında ensesinde boza pişen, on binler, yüz binler olduğumuzun bir kere daha altını çizdik. Valla dünya bizim hatrımıza dönüyor be. Dikkat! Omuz! Hop! Aynen öyle bir tanelirim. Kimse kimseye beklemediği anda dur yere içgörü yaptırmamalı şiddettir. Şiddettir.

Proust anketinden bir iki soruyu seçem de yanıtlayam diye çıktığım bu yolda fark ettim ki anketteki soruların ilkokulda elden ele dolaşan anket defterimizde bulunanlardan çok da bir farkı yok. Zaten biliyorsunuz anket sorularını kendisi yazmamış. O zaman da varmış anket defteri. Hayret, tarihin ilk interaktif şovu herhalde kağıt üzerinde. Proust eline kalemi alıp da çünkü en sevdiğin kuş nedir diye soru değil mi? Niye yazsın orada? Hani ben de ciğerini bildiğimden değil, babamın oğlu mu?

ama oturmuyor kafanda. En sevdiğin kuş nedir diye soru var ankette. Başka sorular da var bu arada. Sizi en çok üzecek olay diye sormuş mesela. Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik. Hele yarama bak hele. Nasıl ölmek istersiniz? Bu nasıl seçki? Üstat bu nedir? Bu ortalama yaşam süresinin 30-40 olduğu bir dönemde sen niye zaten şuncacık ömrümüz var. 2 gram keyfimin içinde Sıçtım bıraktım bir anket defteriyle büyük ihtimalle de on yaşındayım falan. Nasıl ölmek istersiniz demiş. Bin sekiz yüz seksenlerde insan. Valla ecelimle ölmek isterim. Kardeşim saruhummaya vebaya yakalanmadan karnım tok bir şekilde ölmek isterim inşallah Rabbim nasip ederse. Amin. Ben nasılsın sorusundan kaçmışım. Bana kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik diyor. E hadi yallah be. Hadi yallah gelmişim otuz altı yaşıma. En sevdiğim kuşu düşüncem. Tabii ki ben bu soruların içerisinde en sevdiğim kuşu düşüncem.

En sevdiğim kuş hemen kuzgun diyesim geliyor ama kuzgun deyince de benim gözümün önünde kargalar beliriyor. Ya ben aslında kuzgunun neye benzediğini bilmiyor gibi bir şeyim. Karga bu arada olabilir en sevdiğim kuş. Çünkü çok akıllı, çok akıllılar. Vefalılar. Beslediğim hiçbir karganın gözüme olmuşluğu yok. Bu arada Hakkı da yeniyor yani kargaların.

Hep aksine lastik toka getirir, ceviz bırakır, taş atar, pervazıma böyle bir... Bilmiyorum tatlı yani ama tabii yani çok az kuş türü de bildiğim için şu an çat diye hani en sevdiğim kuşu onca şeyin arasından seçemiyorum. Çok fazla kuş var. Eğer 45 yaş üstü bir emici olsaydım hani taklacı güvercin diyecektim belki. 45 yaş üstü denizlili bir emci olsaydım holos diyecektim. Ama ben şu an 35 yaş üstü denizlili olmayan, denizlisiz bir özgem olarak en sevdiğim kuşu şey yapamadım.

Serçe olabilir mi? Serçe. İbibik. Pelikan. Akçacılıbıt. İspinoz. Bilemiyorum. Nedir? Türkü ile kalın, Allıturnam diyorum. Allıturnam bizim ele varırsan.

Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle. Şeker söylemeye de gerek yok Allıturnadan. Zaten bal kaymak söylemişsin. Orada bir kıtlık bilinci devreye girmiş yine.

veya direkt kıtlık da devreye girmiş olabilir, dümdüz kelime anlamıyla. Flamingonun işi gücü yok size köyden erzak taşıyacak ya zaten tek ayakta bekliyor yazık iki ayakların üstünde duramayan göller içerisinde sular seller içerisinde bir kuşcağız. Evet ağlı turna dediklerinin flamingo olduğunu da bir kere daha hatırlatmış olalım. Zihninizin içinde belki ağsız turnada var mı diye dört dönüyorsunuz. Niye? Çünkü kim bilir siz de yapmanız gereken hangi istifa konuşmasından atmanız gereken hangi mailden çözülecek hangi testten kaçmak için sığınıyorsunuz bu soruya.

Alsız turna var mı? Turnalar aşağı, turnalar yukarı. Evet, bir turnanın allı olduğunun altı çiziliyorsa, bu onu benzerlerinden ayrıştırmak içindir. Nasıl? Allah'ım, zeka küpüyüm bugün de. Sadece allı turnalar olsaydı biz buna direkt turna derdik. Değil mi mantıken? Yani mor lahana niye var? Mor olmayan da lahana olduğu için. Taze fasulye, kara üzüm, tatlı patates, gördüğünüz her şey bu hayatta gördüğümüz her şey zıttıyla kabildir.

Alsız turna var mı? Ya ben sizi dipsiz kuyularda merdivansız bırakır mıyım? Var! Var tabii ki ya, cibili cibili, cak cak kının gülleri. Olmaz olur mu? Mavi turna var, ak enseli turna var, kara taçlı turna, gözlüklü turna, bilgiç turna, şakacı turna derken karşımızda en tanıdık olduğumuz turnayı görüyoruz, selli turna.

Aaaa! Gördüğünüz gibi yazmak isteyen bir şekilde yazıyor. Geç gelirim merak etme diye bildiriyor turnayla kornayla. İster misiniz ben bir türkü podcastı yapmaya başlayayım ya bir anda? Var mı türkü podcastı? Yok türkü podcastı. Anca makara kukara haberler. Ozan Gündoğdu aşağı, Özlem Gürses yukarı. İkisine de selamlarımı gönderiyorum çok severek. Yürüyüşlerimi de hep takip ediyorum, dinliyorum.

Ama şu an muhteşem bir açık buldum. Gerçekten. Bak sakın, lütfen. Kimse benden önce yapmıyor. Kubat'ı yanıma alıyorum. Sazlı, sözlü, türkü cast yapıyorum. Salıyoruz, söylüyoruz. Efendime söyleyeyim, sözlerini analiz ediyoruz. Ne turnak alıyor ortada, ne seher yıldızı, ne dağı kalıyor. Türkü cast'imizin adını da hemen bulayım. Dur. Dost Meclisi olabilir. İlk akla gelen bu arada. Çok orijinal bir şey değil. Ezgilerin dinmeyen sesi. Sazım ağlar gülün gölgesinde. Hadi bakalım. Aaa.

Ne olduk ya böyle? Ay ne oluyoruz ya ben kaç haftadır resmen folklorik öğelere aşeriyorum. Burama kadarım. Kilim desenleri içerisinde kaldım. Keşkekler babukolar içerisinde kaldım. Ne oluyoruz? Ne oluyoruz bunca kültürel koda? Bu kadar kültürel koda, tüm eski ruhlar üşüştü başıma tabii ki. Çok ayıp Özgen. İnsan atasının nenesinin ruhuna üşüştü demez kızım. Ayıptır. Üşüşmedi, yok üşüşme denemez.

Atalarımın, nenelerimin ruhları peşi sıra sıralanmış diyelim. Avatarlar gibi hani Kiyoshi, Roku onun gibi böyle arka arkaya feyda atla ruhlar içerisinde. Beni ziyarete gelmişler. Hoş gelmişler. Valla biz de sonuçta toprak bükücü sayılırız bir yerde çapasıyla. Verin o mübarek elinizi öpeyim be. Çok ani oldu hazırlıksız yakalandım bu kadar ayakta kaldınız. Buyurun gelin oturun. Çok da maşallah kalabalık gelmişsiniz. Kaç nesil var şu an burada? Baya var değil mi?

Sizi ben nerede ağırlayayım ya? Nerede ağırlayayım biliyor musun? Bizim dernek lokali var. Kına gecelerini, mevlütleri falan yaptım. Ben sizi orada ağırlayayım. Çaylarınızı koyalım. Çok güzel un helvamız var. Sıcak sıcak. İnsan kendi helvasını yer mi? Bak gün geliyor, yiyor işte. Ben beğeneceğinizi düşünüyorum. Ben yok. Vallahi ziyade olsun. Sağ olun. Ben almayayım. Ben helva almayayım.

Un dokunuyor. Yani onu sonra açıklarım. Çok gurur duyduğum bir şey değil. Evet. Yani sizi de utandırmak istemezdim. Buğdaydan rahatsız olacak bir yani nesiller sonrasında böyle bir genetik aktarım olarak ama yani onu ben düzelteceğim. O sizlik bir durum değil. Neyse şey yapacağız. Çözeceğiz.

Evet, bürosunun gülleri. Kim derdi ki, bir flamingonun kanadında başlayan bölüm, böyle yöresel dandik bir aile dizilimine vesile olacak. Müsaadenizle bu bölümü burada kapatıyorum. Çünkü ben, yani atalarım ne nedir, biz bir kendi aramızda bir meseleyi anlayalım. Nedir, ne değildir, bu bu kadar. Haftaya yeni bölümde uygun gördüğüm kadarını, kırılgan hissetmediğim taraflarını, Sizinle yine bazı kurgusal öğelerle kendimi açık etmeyecek şekilde paylaşırım. Ne de olsa büromuzda böyle bir bürodur. Tamam. Hadi bakalım sizi öpüyorum. Gidiyorum. Kayıp Eşya Bürosu. Özge Özel. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)