
2.908 kelime · ~15 dk okuma
Size her tarafı özenle yalıtılmış, dış seslerden arındırılmış bir odadan sesleniyorum. Çünkü dışarıda hayli gürültülü bir ortam var ve bunu size yansıtmak istemiyorum. Sanki sizler çok sessiz ortamlardaymışsınız gibi. Gürültü çok özel bir çabaya muhtaç gibimize geliyor. Hani gürültüyü oluşturmak için bir şeylerle uğraşmak lazım. Hiçbir şey yapmasak sessizlik zaten kendiliğinden geliyor zannediyoruz ama sanki her şey tersine döndüğü gibi gürültü hep var. Hiçbir şey yapmasak da var. Sessizlik ise epey bir çaba gerektiriyor. Uğraşımıza muhtaç. Sessizlik ağacında huzur meyveleri yetişir demiş Schopenhauer. Anlaşılan o ki epey bereketsiz bir döneme denk geldik hep birlikte. Haddini aşan Yaşam Rehberi'nin bu bölümünde sessiz kalamayacağımız bir konuya geldi sıra. Seslerle olan karmaşık ilişkimiz.
Dinlemekte olduğunuz melodi elbette güzel, hoş da icra edilmiş. Bir baba ve oğlunun eseriydi. Daha doğrusu icrasıydı. Olayın geçtiği yer enteresandı. Buraya gelirken bindiğim metro vagonu. Metro vagonunun içerisinde, kulağınızın dibinde darbuka ve klarnetle taksim geçilmesi kaç durak boyunca tamir edilebilir bir şey bilmiyorum ama
Hani dünyanın en gürültülü şehirlerinden birinde ve o şehrin en gürültülü semtinde yaşıyor ve çalışıyorum. Dahası bu kayıtları yaptığımız yerde yaşadığım ve çalıştığım semtten çok da farklı değil. Şehir dediğimiz şey büyük bir gürültü. Yerin onlarca metre altında giden bir trenin içinde dahi ummadığınız seslerle bazen gürültü gibi gelen halleriyle karşı karşıya kalıyorsunuz.
Sessizlik dediğimiz şeyin tanımını yapmak kolay değil. Zıttıyla var olan bir kavram pek çok şey gibi. Zıttı ne? Hani tam zıttı mı bilmiyorum ama gürültü değil mi? Bir ortam ya gürültülü oluyor ya sessiz oluyor.
Ama tanımlamak kolay bir şey değil. Acı gibi, nefret gibi, aşk gibi, sevgi gibi yani her ikisi de mutlaka varlığını hissettiriyor ama anlatmakta zorlanıyoruz. Mesela acı nedir desem, ne olursa ona acı diyebiliriz desem tarif etmekte zorlanırız ama hepimiz o yaşarken acı dediğimiz şeyi biliriz, bütün çıplaklığıyla hissederiz iyiliklerimize kadar. Dolayısıyla bu tip kavramlar böyle özel bir çabaya girmemizi gerektirmiyor ama tanımlaması da zor. Bir yandan tabii bu sessizlik arayışı ya da bir başka haliyle, gürültüyle helalleşme, barışma, onunla birlikte yaşamaya çalışma durumu bir bakıma da normalleştirme.
Üstelik bu biyolojik özelliklerimizden de geliyor. Mesela hiç duydunuz mu bilmiyorum ama mutlaka defalarca her gün yaşadığınız durumlardan biridir. Diyelim ki çok kötü kokan bir ortama girdiniz. Örneğin bir tuvalete girdiniz. Çok kötü kokuyor. Ya da tam tersini düşünelim hadi. Çok güzel kokan bir ortama girdiniz. Mis gibi kokuyor.
Bunu hissetmemek, farketmemek mümkün değildir. Bunu hemen algılar burnumuz ve beynimize sinyalini yollar ve beynimizde vücudumuzun ilgili bütün reaksiyonlarını çalıştırmaya başlatır ve biz o güzel kokuyu, o güzel râyâyı hissederiz. Ama bu ne kadar sürer? Biyolojik olarak baktığımızda ortalama 5-7 saniye, en iyi şartlarda 10 saniye. Yani dünyanın en iyi ya da en kötü kokusunu beynimizin bize bir algı olarak, veri olarak sunma süresi en fazla 10 saniye. Sonrasında ne oluyor? Beyin biliyorsunuz çok
kabiliyetli bir organ ama sürekli meşgul edilmeye gelmiyor. Çünkü aynı anda yapabileceği şeyler sınırlı. Beyin diyor ki, tamam bak bu ortam çok güzel kokuyor. Ben de sana bununla ilgili bilgiyi verdim. 10 saniye boyunca da seni diri tuttum bu bilgiyle. Bundan sonra seni meşgul etmeyeceğim. Sen de beni meşgul etme. Ne zamana kadar? O güzel kokudan ayrılana kadar. Mesela o güzel kokudan daha güzel ya da kötü bir kokuya geçtiğimizde burnumuz hemen sinyal veriyor. Yani burnumuzun bir hafızası var.
İşte beynimizin de böyle bir hafızası var. Mesela beynin içerisinde bir nevi bir filtre var. Şimdi ses işleriyle uğraşan teknisyenlerin aşina olduğu bir konu ama hiç ilgili olmayanlar için basitleştirmeye çalışayım. Gain denen bir teknik parametre var, bir değişken var. Bu kazanç seviyesini gösteriyor.
Örneğin ben çok alçak sesle konuşursam bu yayının kaydı sırasında teknik masadaki arkadaşlar bunun seviyesini yükseltiyorlar analog ya da dijital olarak. İşte beyin çok gürültülü bir ortamda olduğunda hassasiyetini düşürüyor. Yani kazancını düşürüyor, gain oranını düşürüyor ve daha az hassaslaşıyor. Ama daha sessiz bir ortamda daha da böyle küçük seslere, daha sessizliklere odaklanır hale geliyor. Yani aynen burnumuz gibi, özetle, beynimiz de bu sese yönelik bizi bir anlamda akord ediyor. Bazen de unutuyoruz mesela sesleri, gürültüleri. Ne zaman hatırlıyoruz? Kesildiklerinde, değil mi? Sessizliği mesela uzun süre tecrübe ettiğimizde bizim için bir normale dönüşüyor, farkına varmıyoruz. Ama bir anda yanınızda birisi darbuka ile klarnet çalmaya başladığında,
O kabul ettiğiniz sessizlik ortamı değişiyor ya da tam tersi mesela ben yazıhanemde çalışırken minik bir buzdolabım var ve çok gürültülü çalışıyor nedense ve çok sık çalışıyor, sürekli çalışıyor diyebilirim. Arada gece mesela sabah 3'e 4'e doğru duruyor ve durduğu andaki o sessizlik, o boşluk, o huzur, bir anda hayatı yeniden anlamlı kılıyor resmen. Dolayısıyla belki de mutlak sessizlik ya da mutlak gürültü olmamalı. Hayat belki de bu iniş çıkışlarla güzel. Peki nedir bu? Sessizlik ne, gürültü ne? Biraz onun tanımlarından bahsedelim.
Şimdi sessizlik malum tahmin edeceğiniz üzere ses dalgalarının yokluğu ya da daha zayıf olması. Yani rahatsız edici seslerin yokluğuna sessizlik diyoruz. Yoksa ses dediğimiz şey zaten etrafımızda ambiyans olarak sürekli var. Bir de tabii sessizliğin baktığımızda hani bir psikolojik boyutu da var. Mesela içe dönmenin, tefekkürün temel şartlarından biri. Gürültülü bir ortamda içe dönemiyoruz.
Mesela filmlerde falan da çok kullanılan bir tekniktir. Sokakta bir bankta, gürültünün ortasında oturan biri, bir anda dışarıdaki bütün sesler kesilir ve bir iç sese döneriz. Neden? Çünkü iç sese dönmemiz sessizliği gerektirir. Hani dışarıdaki sesi kesemesek bile içimizde bir sessizlik yaratmak durumunda kalırız.
Gürültü ne? Hadi sessizlik rahatsız edici seslerin yoktu. Gürültü de tabii ki tam tersi seslerin rahatsız edici hale geldiği an. Ama bu sadece gürültü gürültü olmakla kalmıyor. Yani sessizliğin bir huzur verdiğini tahmin etmek güç değil. Ama gürültünün ne yaptığını bir düşünecek olursak, örneğin kaygı, öfke, stres. Hatta sersemleme yapıyor. Üstelik kalıcı olması halinde baş ağrısı, kulak çınlaması, yüksek tansiyon gibi bayağı böyle ciddi semptomlara yol açıyor. Uykusuzluk, solunum, dolaşım bozuklukları. Hatta belli bir süre maruz kalırsanız eğer işitme kaybına yol açıyor. Tabii bu gürültüyle olan ilişkimizi anlamak şimdilerde nispeten kolay. Cep telefonunuzda her ne kullanıyorsanız kullanın işletim sistemi olarak decibel metre decibel ölçer diye bir şey yazdığınızda
Ücretli, ücretsiz yüzlerce uygulama çıkıyor karşınıza. Bir tanesini yükleyin. Mesela yaşadığınız, çalıştığınız yerin bir ortam sesini böyle bir normal anda ne kadar olduğuna bakın. Şimdi teknik olarak baktığımızda insan sağlığı için en uygun ortam 70 desibel ve altı. Yani bu teknik bir tabir ama telefonunuzda ölçtüğünüzde karşınıza çıkacak zaten DB olarak adlandırılan.
Ama şehirlerde 70 desibel ve altı neredeyse imkansız gibi bir şey aklıma geldi düşünürken. Hani hatıralarımı en sessiz yaşadığım ortam neresiydi diye pandemi döneminde uzunca bir süre Büyükada'da bir ev kiralayıp orada yaşama fırsatı bulduk ve ben Büyükada'da o yaşıma kadar hiç tecrübe etmediğim şeyleri ettim. Çünkü malumunuz veya hani bilmeyenler için Büyükada İstanbul'un Prens Adaları olarak geçen adalarından biri. Adından da anlaşılacağı gibi en büyüğü bir bakıma adaların başkenti oluyor. Fakat en önemli özelliği adalarda motorlu taşıtlar yok. Bütün araçlar elektrikli. Bir süredir faytonlar da yok. Malum at sesleri, nal sesleri de yok. Tamamen elektrikli araçların sessizliği. Arada bir çöp kamyonu, arada belki bir ambulans çok nadiren. Geçiyor. Onun dışında kapınızın dışındaki doğal gaz sayacının tıkırtısını, muslukların borularından geçen suların şırıltısını duyduğunuz bir ortamı düşünün. Akıl almaz bir huzurdu. Ve bir yerden sonra ürpertici çünkü farkındalığınızı çok arttırıyor. Biraz önce beyin kazanç oranından bahsettiğim gibi. Bir de bunun tam tersi var mesela. 100 decibel ve üstü. 100 decibel ve üstü sese maruz kaldığınızda, şimdi tekrar edeyim, 70 decibel ve altı insan sağlığı için tercih edilen.
yüzdesi verme üstü baya bildiğiniz beynimizdeki nöronlara hasar veriyor. Fiziken hasar veren bir gürültü haline geliyor. Yani gürültü sadece öyle kafamızı şişirmekle kalmıyor, baya baya bildiğiniz beynimize eritiyor yani mecazi olarak baktığımızda. Dolayısıyla ne karşımıza çıkıyor? Sesin ve gürültünün bir kirlilik formu ortaya çıkıyor. Yani ses kirliliği, gürültü kirliliği dediğimiz bir şey var artık modern yaşamda ve neredeyse hayatımızın vazgeçilmez bir ponu özellikle büyük şehirlerde yaşıyorsanız ve şöyle bir hatırlayacak olursak, 2007 yılında dünya nüfusu ilk defa şehirlerde yoğunlaştı. Yani 2007'den itibaren artık şehirlerde yaşayan insan sayısı, kırsalda yaşayan insan sayısından daha fazla
Bu sebepten dolayı bu gürültü kirliliği her geçen gün daha fazla kişinin baş belası olmuş halde. Tabi bu kirlilik dediğimiz mesele her zaman doğal şartlarla oluşmuyor. Mesela diyelim ki bir fabrikanın yanında yaşıyorsunuz ya da bir fabrikada çalışıyorsunuz o makinelerin kaçınılmaz bir sesi olacak. Ya da benzeri sürekli bir tesisin yanında ya da yoğun bir otoyolun kenarında yaşıyorsunuz diyelim. Bütün bunlar kaçınılmaz.
benim adlandırmakta zorlandığım böyle kültürel gürültü dediğim bir şey var. Bu hani bizler gibi az gelişmiş toplumların eğlencelerinde, sevinçlerinde, kederlerinde ortaya çıkar. Mesela sessizce eğlenen biri gördünüz mü hiç? Bizde mutlaka bütün eğlenceler böyle bir vahşice, uzaktan hani hiç ses dinlemeden baktığınızda sanki böyle bir işkence uyguluyorlarmış o insanlara gibi değil.
Bütün düğünleri düşünün, düğün alaylarını, asker uğurlama alaylarını. Hani uzaktan baktığınızda bu olayı bu kadar sıra dışı hale getiren, bu kadar coşkuya sebep olan, bu kadar bağırılmasını ve bütün dünyanın bu konu hakkında bilgi sahibi olmasına çabalamayı gerektiren kısmı ne dersiniz? Cevabı yoktur. Bütün bunlara kültürel kodlar yapıştırabilirsiniz. Mesela araçların egzozları gibi. Motosikletlerin, otomobillerin, SUV'lerin, her neyse böyle bağır bağır bağıran egzozlar. Bütün bunlar nedir? Bir var olma, varlık gösterme çabasıdır. Fark edilme çabasıdır. Yani hayatta hiçbir şekilde hiçbir şey olamamış, umursanmamış, farkına varılmamış insanların hayatlarında bir gün, o bir günün birkaç saati için insan yerine konulma, o bütün kaybolduğu, içinde kaybolduğu, yok olduğu, böcek gibi hissettiği kendini o büyük şehirlerin içerisinde var etme çabası.
Bak kornayı çalıyorum çılgınlar gibi gecenin beşinde, sonuna kadar da açtım Yıldız Tilbe dinletiyorum sana. Neden? Çünkü ben geçiyorum. Hiçbiriniz beni umursamadınız. Bakın ben buradayım ama deme gibi. Tabii bütün bunların karşılığı ne? Bütün bu işin felsefesinden bir sıyırdığımız da gürültü kirliliği. Kaçınılmaz. Yani gürültünün bir kaçınılabilir tarafı var, bir de kaçınılmaz tarafı var. Ve her ikisi de eşit derecede bize zararlı.
Peki, Türkiye'de durum ne? Türkiye'nin en gürültülü yeri, mesela şehri neresi dersiniz? Bir tahmin edeyim bakalım. Çok zor değil mi tahmin etmek? Evet, evet. Bayburt demek isterdim ama değil. Tabii İstanbul. İstanbul, Türkiye'nin en gürültülü şehri. Ve İstanbul'un en gürültülü semtleri de Mecidiyeköy, Kadıköy ve Şişli. Bir tanesinde ben ikamet ediyor ve çalışıyorum.
Örneğin Mecidiyeköy'de ortalama ses seviyesi 80 desibel. Ben de telefonumla ölçtüğümde 80-85 desibel arası çıktığı ve şunu gösteriyor araştırmalar, 5 yıl boyunca günde 1 saat dinlerseniz o seviyede bir gürültüyü kalıcı işitme kaybına yol açıyor bu. 5 yılda kalıcı işitme kaybı ile yüz yüze kalacağınız bir gürültü seviyesinde yaşıyor Mecidiyeköy, Kadıköy ve Şişli Liler. Geri kalan kısmı büyük bir huzur içinde mi? Elbette değil ama böyle.
Bu yüzden işte sessizlik dediğimiz şey modern yaşamın en büyük lüksü. Bu sadece çok yakın bir gelecek. Şimdi bile öyle ama çok yakın bir gelecekte daha belirgin olarak zenginlere has bir statüs embolü olacak. Sessizlikte yaşayabilmek, sessiz bir ortamda uyumak, sessiz bir ortamda uyanmak, sessiz bir ortamda ailesiyle bir yemek yiyebilmek, bütün bunlar. Mesela çok ilginç bir örneği vereyim size. Çok nadir dizi izleyebiliyorum. İzlediklerimden birisi de Succession'du. Çünkü Succession dizisinde anlatılan her şey benim meslek hayatımda yaşadığım şeylerdi. Üstelik neredeyse birebir benzerlerini yaşadığım durumda ve üstelik o dizinin içerisinde portre edilen, yansıtılan üç karakterin gerçek hayattaki karşılığıyla da tanışmışlığım vardı. Dolayısıyla çok özdeşleştiğim bir diziydi.
Neyse izledikten sonra tabi yapım notlarına baktım. İşte nasıl yapılmış, nasıl çekilmiş, castingi nasıl olmuş, ne filtreler kullanılmış, işte efendim ses mühendisleri ne yapmış. Ses mühendisleriyle ilgili dinlediğim bir podcast ve bir röportajda şöyle ilginç bir şey vardı. Şimdi önce diziyi çekiyorlar New York'ta, Manhattan'da, baya böyle iş merkezlerinin ortasında gökdelenlerde. Çekiyorlar fakat çekim biraz fazla steril oluyor prodüksiyon koşulları sebebiyle. Sonra ses mühendisleri arkaya kent gürültüsü ekliyorlar. İşte araba sesleri, lastik sesleri, metro sesleri, polis sirenleri falan. Sonra yönetmen ve yapımcılar geliyor diyor ki bunların hepsini kaldır diyor. Bunlar diyor böyle aileler değil diyor. Bunların hayatlarında ses yok, gürültü yok, hava kirliliği yok. Tamamen steril, uzaylı gibi bir ortam olacak diyor. Dolayısıyla hani bu sessizlikte yaşama dediğimiz şey
Böyle hadi sizi bir kenara bakayım kim olduğunuzu bilmiyorum ama benim gibi fanilere hak görülmüş bir şey değil. Sahip olanlara ne mutlu. Sessizlik böyleydi. İsterseniz bu sessizliğe benim sesim aracılığıyla birazcık ara verelim. Ben biraz nefesleneyim. Ardından bakalım bu sessizlik ve gürültü dediğimiz mesele nelere yol açmış.
Huzur vermesi gereken bir şey değil mi sessizlik? Ama çoğumuz için bir huzursuzluk sebebi. Hani şu verdiğimiz aradan sonraki bir 5-6 saniyelik boşluk bile belki sizin içinizde bir ürpermeye sebep olmuş olabilir. Hani ne oldu? Durdu mu? Bitti mi? İnternet mi koptu? Kayıt mı yarıda kesildi? Sessizlik çok sıra dışı bir şey. Hani biz bu kayıtlarda bile ben konuşuyorum, konuşmalarımın arasında böyle boşluklar oluyor. Bakıyorum arkadaşlar hepsini ayıklamışlar.
Şöyle bir iyiliği oluyor, sanıyorum bir 10-15 dakikalık bir kısalma oluyor. Sizin açınızdan çok iyi oluyor olabilir de. Normalde o kadar tempolu konuşmuyorum. Bazen cümlelerimin arasında düşünce boşlukları oluyor. Neyse. Ama sessizlik herkese göre değil. Onun da bir altını çizmekte yeniden fayda var. Şimdi saçmalıklar çağı diye çok sevdiğim bir kitap var Michael Foley'nin yazdığı. Türkçe'ye de güzel bir çeviriyle kazandırıldı. Onun içerisinde şöyle bir söz var. Diyor ki sessizlik bozulmalıdır çünkü sessizlik boşluğun soğuk, acımasız, korkutucu sessizliğinin hatırlatıcısıdır diyor. Yani sessizlik sırf kendi sessizliği adına dahi hepimizin uzağında durmaya çalıştığı bir şey. Bütün o sessizlikleri gidermeye çalışıyoruz.
İki kişi bir araya geldiğimizde yaşanabilecek en korkunç şey sessizlik. İki kişinin de sustuğu bir arkadaş toplantısı düşünün. Yani korku film sekansı gibi geliyor değil mi kulağımıza? Oysa ne kadar doğal. Sürekli konuşacak bir şeyimiz var mı acaba? Sürekli konuşmak zorunda mıyız? Sürekli bir şeylerle doldurmak zorunda mıyız? Mesela insanlar sussa müzik başlıyor değil mi? Müzik sussa başka bir şey oluyor. İlginç.
Bu konuda kafa yürütenlerden biri de 17. yüzyıldaki, 17. yüzyılın gürültüsünden, efendim, meşgalesinden ne olacak bugünle bir kıyaslayın isterseniz. Ünlü Fransız bilimci, mucit, düşünür Blaise Pascal. Blaise Pascal ebedi sessizlik olarak adlandırıyor bu bahsedeceğim konuyu ve oyalanma ihtiyacıyla bağdaştırıyor.
Diyor ki yani insanlar bu sessizlik ve huzurla çok barışık değillerdir. Böyle yaşayamazlar. Kendi başlarına kalamazlar. Kendilerini dinleyemezler. Bu yüzden sürekli dikkatlerini, zihinlerini kendi boş benliklerinden, boş hayatlarından, boş rüyalarından uzaklaştırma adına oyalanacak bir şeyler bulurlar. Sürekli olarak kendilerini meşgul ederler ve bunlar genellikle işe yaramaz olduğu için yani hiçbir oyalama insanı aslında gerçekten oyalayamadığı için boşu boşuna yapıldığı takdirde
Tekrardan o kaçınılmaz boşluk ve hiçlik hissinin içerisine düşer, kalır, üzülüyor. İlginç kitap alıntılarından birinde ben bunları bölüm notlarına eklemeye çalışacağım eğer unutmazsam. Jean Sharp'ın Diktatörlükten Devrime diye bir kitabı var. Bu kitabın içerisinde adından da anlaşılacağı gibi bu gizli servislerin bir parça bu işte diktatörlükler, devrimler, darbeler içerisindeki rollerinden bahsediyor. Onun içerisindeki bir bölüm bu CIA'in devrim koçlarının önerdiği şiddetsiz eylem yöntemleri. 52 tane madde sıralamışlar. Ne yapılabilir? Neyle mücadele edebilir? Mesela bunlardan birisi sessizlik. Sessiz kalma. Hani düşünün bizde de bir ara duran adam diye bir protesto şekli çıkmıştı değil mi? Yani sessizlik. Hiçbir şey yapmama hali bir şey yapmak kadar bazen korkutucu olabiliyor. Yani birisinin karşısına geçip bir slogan atmak kadar hiçbir şey söylemeden durmak. Hani ilişkilerde de olur ya bazen böyle tartışmalı.
bir şey söyle, bir şey söyle bana falan diye yani hakaret et gerekirse ama bir şey söyle. Sessizlik bazen inanılmaz zorlayıcı bir şeye dönüşebiliyor. Öte yandan hatırlarsınız sanıyorum bu özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından uluslararası ve hukuk dışı bir hapishaneye dönen Guantanamo üssü, Amerika Birleşik Devletleri'nin Küba adasındaki özerk bölgesinde bulunan Guantanamo üssünde kulaklık takarak mahkumlara işkence yapıyorlardı. Kulaklık takıyorlardı ve çok yüksek sesle, durmaksızın müzik dinleterek onlara işkence yapıyorlardı. Yani sessizlik kadar gürültüde bir işkence metodu. Bu konulara kafa yaran isimlerden biri de bir başka hapishane sakini olan, aslında ona bir terörist de diyebiliriz ama kendisini teknoanarşist olarak tanımlıyor, Theodor Kaczynski.
Theodor Kaczynski, Ted Kaczynski de olarak biliniyor. Malum bu, Una Bomber olarak da biliyoruz onu. Bombalı mektup eylemleri yapmıştı. Sanayi Toplumu ve Geleceği adıyla Una Bomber Manifestosu olarak da bilinen bir kitabı var. Daha doğrusu bir manifestosu var.
İçinden bir bölümü aktarmak istiyorum size. Bu arada internette ulaşıp ücretsiz okuyabilirsiniz. Çok enteresan bir teknoloji yaklaşımı var. Bir parantez açayım bilmeyenler için. Çok önemli bir akademisyen Ted Kaczynski. Çok üstün derecelerle, çok üstün yeteneklerle okullarda okuyor. Üniversitede eğitmenlik yapıyor. Sonra bir bakıyor ki bu teknolojinin gidişatı insanlığın sonunu getirecek. Teknolojiyi geliştirenlere ve teknolojiye karşı bir savaş açıyor. Ve bir ormanda kulübe yapıp tamamen teknolojiden uzak bir hayat sürüyor. ve teknoloji öncülerini öldürmek için eylemler düzenliyor. Neyse böyle film konusu gibi zaten bir sürü filmin dizisi var. Diyor ki manifestosunda, teknoloji kalabalıklaşmanın etkilerini kötüleştiriyor çünkü insanların ellerine gittikçe artan bölücü bir güç veriyor. Gürültü yapıcı araçlar gibi mesela. elektrikli çim biçiciler, radyolar, motosikletler vs. Eğer bu araçların kullanımı sınırlanmazsa huzur ve sessizlik isteyen insanlar gürültü yüzünden hayal kırıklığına uğrar. Ama bunların kullanımı sınırlansa da bu sefer onları kullanan insanlar bu düzenlemelerden dolayı hayal kırıklığına uğrar. Ama eğer bu makineler hiç icat edilmemiş olsaydı hiçbir çatışma ve hiçbir hayal kırıklığı olmayacaktı. İşte buradan yola çıkıyor Ted Kaczynski. Bunlar hiç olmasaydı hiçbirini, derdini çekmeyecektik. Biraz böyle hani sanayi devrimindeki bu LUT. kavmi gibi geliyor kulağıma. Tam olarak öyle değil. Neyse. Hani bu bölümün süresi epey uzadı. Bir aslında ara verip bu haftaki diğer bölümü de tamamlamak lazım. Epey bir lafımız var daha aktaracak ama bir küçük bilgiyle noktalayayım. Bu bölümümüzün bu kısmını okyanuslarda dahi gürültü üretmiş durumdayız. Yani bugünkü araştırmalar gösteriyor ki okyanuslarda ortam gürültüsü 3.3 desiber artmış halde. 3.3 bu hiç az değil. Tabi gerekçesine işte gemiler, ticari gemiler, savaş gemileri, efendim kişisel gemiler, sondaj faaliyetleri, petrol sondajları, jeotermaller, balıkçılık faaliyetleri, su üstü su altı, elektrik türbünleri, su altı araştırmaları ve bütün bu gürültü
memelilerin hayatlarını da strese soktuğundan balıkçılık rekoltesinden su altı ekosistemine kadar her şeyi altüst etmiş durumda. Yani insanın yarattığı bu yan etkiler gürültü bazında karalarla sınırlı değil, suların dibi bile bizden nasibini alıyor. Haddini aşan yaşam rehberinin sessizlik peşindeki bölümünün bu parçasını bitiriyoruz. Bu bölümün devamında bütün bu gürültünün, patırtının ve sessizlik arayışının yarattığı yeni sektörlere, bunların yarattığı yeni arayışlara, girişimlere ve bunların bizim için neler ifade ettiğine bakacağız. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.