
6.191 kelime · ~31 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcast'ı Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Evet, merhabalar. Bir Biblioterapi'ye daha hoş geldiniz. Tuna Kiremiç'i de işlerini ayarlayıp neyse ki bu haftaya yetişebildi. Her zaman. Teşekkür ederiz. Direkt sorumuza geçelim mi? Biblioterapiye yetişilmez. Biblioterapi beklenir.
Her hafta dört gözle ve can kulağı ile. Evet bu arada bekleyenler oluyor. Çok seviniyorum. Gerçekten her zamanda yazıyorlar, söylüyorlar, paylaşıyorlar. Çok çok teşekkür ediyorum paylaşanlara. Yok mu reklam övgü falan bu hafta dinleyicilerden gelen? Bak olarak şimdi aslında tam şimdi çalışacağımız soru zaten aslında bizim yaptığımız bir yayından sonra gelen bir övgüyle karışık.
Evet. Övgüden de bahsedecek miyiz yoksa gereksiz yere mütevazi mi davranacağız? Gereksiz yere mütevazi davranacağız çünkü o kısmını kopyalamamışım şeyin. Sadece kendi kısmını kopyalamışım. Ah asla hep bundan mı kaybediyoruz?
Olsun. Bir dönem Türkiye'deki İtalyanca çocuk edebiyatına ilişkin yayınların azından şikayet edip gaza gelmiştim. Gonca Mine Çelik'in bir kaç atölyesine katıldım. Güya hayal bu ya. Kendi İtalyanca çocuk resmi kitabımı yazıp, kendi ilüstrasyonlarımı çizip, yazdığım ve çizdiğim üstelik de İtalyanca olan kendi kitabımı çıkaracaktım ve çocuklarıma bir anı bırakacaktım. Vardı bir hayalim üç sene önce ancak cesaretimi toplayıp da yapamadım. Şimdi bundan sonra soruya geliyoruz.
Acaba bu kişisel hayatlarımıza koyduğumuz blokelerle ilgili bir biblioterapi yayını var mıdır? Ne okusam ki? Kişisel hayatlarımıza bloke mi koyuyoruz biz böyle? Koyduğumuz blokelerle ilgili bir biblioterapi diyor. Nasıl bir şeydir bu? Siz bir uzman gözüyle hocam bu bloke olayını bize açıklar mısınız? Şöyle bir şey, aslında çok da insanda vardır. Bu yüzden aslında bankalarda çalışan insanlar var. Yoksa olmazdı. Hani herkes böyle kurumsal hayattan 50 yaşında bunalıp... ...ben hayatımı boşu boşuna geçirdim, esas bunu istemiyordum falan der ya. İşte o hep kişisel blokelerle alakalıdır. Çünkü ya kendi potansiyeline inanmaz... ...ya onun farkında değildir. Zaten ona söyleyen de olmamıştır. Ama birilerinin de bankada çalışması lazım. İşte tamam yani o ayrı bir mesele.
Ya onu o konuda destekleyen kimse olmamıştır? Bize kim kredi verecek hocam yoksa? O da doğru evet. Yani kimi bize 300 lira kredi verip 450 lira şeklinde geri alacak? Herkes sonuç itibariyle yaratıcı bir işle uğraşamaz ama bu demek değil ki yaptığı işin yanında bunu da yapamasın yahut başka bir şey de yapamasın. Peki hocam banka açmak mı daha büyük bir suçtur banka soymak mı? Bunu gerçekten şimdi tartışalım mı? İstersen ben çünkü biliyorsun hemen bu konuya girer bayağı uzun da konuşabilirim.
Tamam blokelerden devam edelim biz. Tamam. Tehdit her zaman işe yarar. Çünkü gerçekten Tuna Kinemirci bana böyle sorularla geldiği zaman ben derhal o konuda konuşmaya başlarım. Sevdiğim konular. Sömürgecilikten bir girerim ben şimdi kapitalizmden. Zamanımızı ekonomi kullanalım ve blokelerini sizden dinleyelim. blöke koyuyorlar, potansiyellere inanmadıkları için. Evet, şimdi birkaç şeyden oluyor. Başarısızlık korkusu oluyor. Diyor ki ben bunu istiyorum ama başaramayabilirim. Başarı korkusu olabilir. Aynı şekilde bazı insanlarda şu vardır, yani diyelim ki sesi çok güzeldir, diyelim ki aslında çok iyi müzik yapabiliyordur ama sahne korkusu vardır. Çünkü aslında sahne korkusunun bir nedeni de orada kazanacağı başarıyla baş edememe korkusu da olabilir. Hocam beni bozar başarı diye mi düşünüyorsun? O da olabilir. Evet, mükemmeliyetçilik aynı şekilde insanı bloke eder. Yani ben bunu hakkıyla yapamam demek yine başarısızlığa biraz benziyor. Hakkıyla yapamam demek bloke eder. Odaklanamamak bloke eder bir de. Yani hani isteyip isteyip ona hiçbir zaman yeterli vakti ayırmamak, gerekli vakti ayırmamak bloke eder. Şimdi sen de ben de şeyiz, sonuç itibariyle yazarız. Dış etkenler tarafından bloke edilmez mi insan? Mesela benim bir arkadaşım var, sürekli babasından sen kimsin ki bu işi yapacaksın? İşte en başında hani şey dedim ya motive edilmez yani ya da motive edilmediği gibi engellenebilir. Ya bırak Allah aşkına ne bu işlerle uğraşacaksın. Git veteriner ol. Babam abim öyle demişti. İşte babam abim otlü tasarımı hedefliyor falan filan. Babam da demişti ki adam gerçi haksız mı çıktı bilemiyorum. Ki baban ziraatçı bu arada. Evet. Babam da dedi ki ya git dedi veteriner ol. Abim hayvanları çok seviyordu. Hem dedi ne güzel dedi bizim dedi şeylere sokarız seni dedi. Bizim fabrikalara sokarız dedi. Beside çalışırsın dedi. Of dedi her ay maaşın da yatar dedi. Ya da akademisyen olursun dedi. Yani hani böyle şeyler var. Bir baba iyi niyeti var yani orada. Var ama hani şeyden söylüyoruz bunu. Dinleseydi abim hakikaten şimdi belki öyle bir iş yapıyor olacaktı. Ve belki de kendi potansiyelini çünkü gerçekten tasarım konusunda büyük bir potansiyeli var. Bunu hiçbir zaman gerçekleştirmemiş olacaktı. Sen de ben de yazarız. Bizim de önümüzde kırmızı halılar serilmedi bununla ilgili. İkimiz de onu çok iyi biliyoruz. Halbuki biz de veteriner olsak şimdi tarım, orman ve köy işleri bakanı olmuştuk belki de. Tuna'cığım bir kere de şu konuyu saptırmadan dinleyebilecek misin? Yani bağlamdan kopmadan dinleyebilecek misin? Bağlamdan kopmak bizim işimiz. Senin işin gerçekten... Bak tekrar dönüyorum. Sinir krizi geçirmemeye çalışıyorum sevgili dinleyenler. Evet. Sinir krizinin eşiğindeki kadınlar. Bundan sonra gerçekten zanaksalıp geleceğim. Tavda alma duvardan. Sinir krizinin eşiğindeki kadın. Yeni bir film.
Biz de biliyoruz ki önümüze kırmızı halılar serilmedi. Bu iş son derece şey ister. Hem sinirlerin kuvvetli olacak, hem çok dayanıklı olacaksın. Sebat. Sebat ister. Tembel olmayacaksın. Ertelemek mesela olmazsa olmazıdır. Değil mi? Bir yazarın mesela olmazsa olmaz huyu. Ertelemektir. Sürekli başlamamak için elinden geleni yaparsın. Yeni bir roman. Direnmek de yeteneğe dahildir. Ya da ısrar etmek de, inat etmek de yeteneğe dahildir diye bir söz dönüştü. Kesinlikle dahildir. Evet, o yüzden bir şey istiyorsan illa bak yetenek de şart değil. Bu hanımefendi şunu demiyor, ben çok yetenekliyim demiyor. Ama ilüstrasyon belli ki çizebiliyor. Çocuklarım için bir kitap diyor. İlla çok yetenekli olayım da demiyor. Ama bir şey istiyorsan eğer, onda gerçekten direnmen gerekiyor. Onu ben bırakayım, daha konfor alanıma çekileyim. Konfor alanımda hiçbir şeyle uğraşmak zorunda kalmıyor. Oh ne âlâ. Kendi hayatımın dertleriyle uğraşıyorum. Çünkü her zaman bu yeni bir, şimdi kapı açacaktır değil mi? Yeni bir çekmece, yeni bir dosya açacak. Evet. Onunla uğraşmıyor. Kendi konfor anına çekiliyor ve yapıyor.
Yok öyle üç kuruşa beş köfte. Şimdi Abraham Maslow... Hay Allah'ım inşallah bu bölümü de dayaksız şeysiz bitirirsek. Abraham diyordun. Abraham Maslow çok önemli, değerli, dünyada 10 psikiyatrist arasında sayılan bir Amerikalı psikiyatrist. Abraham Maslow ve onun çok güzel bir lafı var. Diyor ki...
...ya ileriye, büyümeye doğru adım atacaksınız... ...ya da geriye, güvenliğe doğru. Abraham Maslow'un çok önemli bir özelliği var. O her zaman pozitife odaklanmayı seçer. İnsan kişiliğinde de, diyelim ki bir danışan geldi... ...bir hasta geldi ya da işte... ...onun, ona hemen tanı koyup... ...onun tanılarıyla boğuşmaktansa... ...onun iyi yanlarını öne çıkartmayı... ...onun pozitif yanlarını öne çıkartmayı... ...ve bununla çalışmayı tercih eden bir doktor. Ve aynı şekilde şeye bakışı, hayata bakışı da tabii ki haliyle öyle. İnsanların kendini geliştirmesinin, kendilerinde sahip olduklarına sahip çıkıp bunların üzerine bir şeyler koyarak kendilerini geliştirmelerinin onları iyileştireceğine her zaman inanıyor. Bu hoş girizgahtan sonra ilk kitabımıza mı geçsek? Geçelim. Bir de şöyle bir şey var. Abraham Maslow'un yine söylediği. Diyor ki, hiçbir şey her zaman zevkli veya mutluluk verici değildir diyor. O halde soru şu. Hangi mücadeleye veya fedakarlığa tahammül etmeye hazırsınız? Bence bu çok çok güzel bir soru. Şimdi bunun üzerine o zaman hemen geçelim. Okyanusunu arayan balina. Evet, Shishkaman'dan değil mi? Shishkaman'dan, Wally Lamb.
His Come Undone ne demek? Kendini gerçekleştirdi demek gibi bir şey. Zaten olmadığı için, tam Türkçe çeviremeyeceği için. Güzel ama Okyanus'un Aryan Balina'da güzel olmuş. Hatırladın mı o da? Come Undone, tamam anladım. Voli Lamb'in 1992 tarihli ilk romanı.
Evet şöyle ben biraz da bu haftanın romanlarını ne yalan söyleyeyim... ...hakkında konuşulmamış birkaç şeyden seçmek istedim ki... ...yeri gelsin birazcık uysa bile bunları kullanmak istiyorum. Bu yılın biblioterapilerini, bu sezonun biblioterapilerini tamamlamadan. Okyanusunu arayan balina da tam olarak böyle oldu. Çok orijinal bence bir romandır. Babasına duyduğu güveni kaybetmiş, zayıf kişilikli annesi ve baskıcı anneannesiyle iletişim kuramayan... Her şey için kendini suçlayan, kırılgan, duyarlı bir küçük kız ve hayatın acımasızca sırtına yüklediği haksızlıklar. İnsanlara duyduğu güvensizlik ve kendini koruma dürtüsü Dolores'i başkalarına karşı çok duyarsız yapmış. Yüreğindeki yoğun öfke ve hayal kırıklığı onu hayattan kaçarak kendini yapayalnız bir dünyaya mahkum eden dev bir şişkoya dönüştürmüş.
Ancak içindeki sahile vurmuş balina, okyanusa kavuşmak için çırpınıyor. Önündeki çözüm yolları hiç kolay değilse de Dolores, bazı sıradışı dostlarının da desteğiyle, sırtında kambur gibi taşıdığı ailesinin enkazından silkinip ayağa kalkacak ve yeniden doğmayı ne yapacak, başaracak. Evet, bu tam olarak şu an zaten hani romanın bütün özetini çok güzel yazmışlar bence. Şeyde, kitap arkası galiba bu. Ben bu romanı yaklaşık 17-18 yıl önce okuduğum gibi hatırlıyorum. Romanın içeriğini için doğrusu hatırlamıyordum. Yani sen de yanımdaydın kitabı bulduğunda, kitaplıkta. Şöyle buldum kitabı. Bunun için de aramıyordum doğrusu. Ya bu o kadar güzel bir romandı ki. Şimdi bunu hatırlıyorum, bu hissi hatırlıyorum. Okuduğum zaman romandan ayrılamadığımı, çok uzun yıllar çok severek hatırladığımı hatırlıyorum. Neyden bahsediyordu tam hatırlamıyordum. Sonra tekrar bakınca her şey birleşti kafamda. Dolores şöyle... Çok aslında depresif, insana depresif gelecek şeyle sorunla mücadele etmiş 13 yaşında bir genç kız. Çok tatlı, çok komik bir dili var. Kendi içine kapanmış, tamamen televizyon seyrediyor ve cips yiyor ve işte pis pis şeyler yiyor ve sürekli kilo almaya devam ediyor. 13 yaşında 130 kilo falan yani öyle söyleyeyim. Bu arada İngilizcesi umarım güzeldir. Aman Türkçesi umarım güzel çevrilmiştir. Bilmiyorum, görmedim. Ama İngilizcesi çok çok eğlenceliydi. Çok güzel bir dil, çok komik bir dil. Hani bu coming of age dediğimiz işte büyüme hikayesi… Coming of age hikayesi, evet. Bu kızın büyüme hikayesi çok güzel anlatıyor. Bütün yaşadığı olumsuz sorunları ki çok büyük olaylar var yani bunun içinde tecavüz de var, itilip kakılma da var, aldatılma da var, kandırılma daha doğrusu aldatılma derken kandırılma da var. Bütün bunları ama çok komik bir dille anlattıktan sonra bir gün annesi de öldükten sonra şeye gitmeye karar veriyor. Üniversiteye gitmeye karar verdiği zaman üniversiteye gidiyor orada da biraz zorbalığa falan uğradıktan sonra diyor ki
Yeter, ben hayatımı kendim tasarlayacağım. Hayatımın hikayesini diyor, ben yeni baştan yazacağım. Ve hayatını yeni baştan kurguluyor ve yazıyor ve başarıya ulaşıyor. Ben bu bakımdan çok önemsedim. Yani romanın çok tatlı bir roman olması, çok güzel yazılmış olmasının dışında bunu çok önemsedim. Bir insan kendi hayatını, ben hep bunu söylerim ya, yani kendi hayatının kahramanısın. İpleri eline alıyor yani. Kendi senaryonu kendin oluşturuyorsun. Bazımız bunu erken yaşta yapıp, yani bir şekilde ona uyanmış oluyoruz. Yahut belki de tesadüfen. Bazımız bunu erken yaşta yapıp, ileride istediğimiz hayatları yaşıyoruz. Bazımız, bazılarımızın kurbanı oluyoruz. Anne babamızın kurbanı oluyoruz, bunu yapamıyoruz. Ama bu demek değil ki değiştiremeyiz. Kurban rolünden sıyrılmak mümkün.
Evet. Yani bunu biraz değiştirebiliriz. Oturup ne yapmamız gerekiyor? Ben İtalyanca kendi ilüstrasyonu çizeyim. Bir kitap mı yazmak istiyorum, Türk kitabı mı yazmak istiyorum? Bunun için sizin önünüzde duran hiçbir şey yok. Sizsiniz. Bu iki olay arasında duran tek şey sizsiniz yani. Ne yapacaksınız? Yarın sabah kalkacaksınız ve diyeceksiniz ki... ...ben bir konu bulacağım ve yazacağım. Oturun bunu düşünün. İşte o kadar. Bu kadar yani gerçekten. O kadar abi. Bu bu ipleri eline almak bu.
Bu. Beklemek, bir şey, Godo'yu bekler gibi bir şeyin gelip seni buna itilmesini beklemek ki bu da olabilir hayatta bunlar da oluyor çok enteresan. Ama Godo gelmez. Ama gelmez, evet.
Geldiği görülmemiştir. Evet. Ve yazmaya başlamanın tek yolu nedir? İlk cümleyi yazmak. Ben hep öyle derim. Yazmaya başlamak. Evet, yazmaya başlamak. İlk cümleyi yazmak çok önemlidir. Bu romanı sen sormadan söyleyeyim. Önerme sebebim bu. Kendi hayatını yeniden yazmaya çok çok güzel bir örnek. Evet. Devam edelim mi? Edelim tabii. İkinci kitapla. Ettik gitti. Ettik gitti. Mahkemelerde. Mahkemelerde evet senin ısrarla bu bölüme koymak istediğin Sabahattin Ali kitabı mahkemelerde. Evet. Anlat bakalım niye bu kadar çok istedin bu kitabı koymayı? Ben anlatayım mı yoksa sen önce biraz Sabahattin Ali'den bahsetmek ister misin? Sabahattin Ali çok kişilili.
Bir hayat yaşamış. Türkiye'de yazar olmanın, aydın olmanın, sosyalist olmanın bedelini defalarca ödemiş. Sinop cezaevinde yatarken aldırma gönül aldırma şeklinde beslenen ünlü şiiri yazmış. Ve ondan sonra da vurularak sınırda karanlık güçler tarafından öldürülmüş olan...
Ve öldükten yıllar sonra... Kıymete binmiş. Kürt mantolu Madonna adlı kitabıyla ülkemizin en çok okunan ve satan romancılarından biri haline gelen... ...ama bunun hiçbir hayrını göremeyen, ölmüş olduğu için o sırada trajik bir yazarımızdır. Evet. Ya şöyle, bana göre delinin önünde gideni.
Sabahattin Ali gerçekten. Türkiye'de yazar olmaya karar verdiğine göre zaten bir çatlaklık olsa gerek. Evet yani şimdi şey bunu biraz oflu olmasına da bağlıyorum. Oflu Sabahattin Ali. Sizin oradan. Ya bizim. Bu da takmış sizi. Peki bizim orası olsun. Ben seviyorum. Ofli. Ofli. Ha bu uşak bizim oradan. Oflidir. Biraz acelidir. Biraz böyle kafası yattı mı ona buna girişebilir. Atarlanır. Ya atarlanıyor evet gerçekten elimde tuttuğum şu kitap mahkemelerde kitabı bana göre gerçekten çok eğlenceli. Hocam bu iş mahkemede biter denilen birçok olaya karışıyor yani. Evet karışıyor ya kendisi de karışıyor dilini tutamıyor canı nasıl isterse öyle konuşuyor biraz serseri ruhlu bir adam şimdi yaşarken olanakları yok değil hatta fazla fazla olanağı var çünkü iyi bir aileden geliyor yani babası önemli bir asker işte devlet erkanından çok tanıdıkları
Atatürk'e bizzat ulaşabilen insanlar bunlar mesela. Sen dersin hep zaten. Türkiye'de solculuk zengin işidir. Evet. Yani şey, gerçekten bunlar böyle herkese ulaşabilen insanlar. Dayısı çok varlıklı bir adam. Mesela dayısı işte bir hastanenin baş hekim yardımcısı Ankara'da. Sonra Yozgat'a gidiyor. Yozgat'ta doktor oluyor. Bunun yanında götürüyor. Bu Yozgat'ta da biraz ortalığı karıştırıyor. Ha ama neden karıştırmasın? Yozgat'ta da ortalık karışır zaten. İki tane, üç tane açık fikirle laf etsen... Yozgat'ta zaten ortalık çarşı pazar karışır. Hele biz ettik miydi iyice karışır. Bir Erzurum değil ama Yozgat'ta başa güreşir bu konuda yani. Konya'da da aynı şey başına geliyor ondan sonra. Konya'da da olmayacak laflar ediyor. Başına aynı şey geliyor. Yani mesela sonra dayısı Ankara'da özel hastane açabiliyor. Yani varlığı da var. Hani ve bunu da hep yanında taşıyor. Yeğenine hep arka çıkıyor. Dolayısıyla devlet tarafından Almanya'ya değil, Kurs'una gönderiliyor Sabahattin Ali.
Ama bu arada işte Zehir Zemberek yazdığı bir şey var. Bir şiir mi diyeyim? Bir yerde okumuş. Nihat Atlı mıydı? Bunun çok... Atsız. Atsız Atlı. Atlı, atsız. Nihal Atsız. Evet. Nihal Atsız bunun... Türkiye'de ırkçılığın öncülerinden. Evet, bunun çok yakın arkadaşı şikayet ediyor bir yerde. Böyle böyle şiir okudu. İsmet hala hapse girmedi mi falan gibi de bir mısra var o şeyde. Sabahattin Ali ile Nihal Atsız mı yakın arkadaşlar? Çok yakın arkadaşlar. Normalde Nihal Atsız bunu satıyor. Öyle değil. O zamanlar Türkçülerle solcular arasında böyle ilginç yakınlıklar olabiliyormuş. Ama mesela Nihalatsız şey diye anlatıyor. Hep diyor Türk ocaklarına giderdi diyor falan. Yani böyle kafalar çok karışık Sabahattin Ali ile ilgili. Çünkü anladığım kadarıyla Sabahattin Ali çok genç ya o dönemde. Kafa karışık. Almanya'ya gidiyor bambaşka bir şey oluyor orada. Bir arayış içinde mi hocam? Bir arayış içinde. Almanya'da işte sürekli birilerine aşık oluyor ama sürekli bir reddediliyor. O aşklarına kavuşamıyor. Almanya'ya gidiyor. Bu sefer bir rivayete göre Almanya'da Türklere laf eden birine saldırıyor. Zaten o yüzden Almanya'dan dönüyor.
Bir yandan da hani şeyci, milliyetçi. Yav tam how is it what's under diyorum ya. E ne oluyor sonra mahkemeler? Değirme rularındandır. Sonra böyle böyle sürekli o yüzden mahkemelerde. Sürekli bunlarla uğraşıyor. Bir de işte Aziz Nesin'e çıkarttıkları Marco Paşa var. Marco Paşa'da çok güzel mizahi yazıları var. Oradan da başı sürekli belaya giriyor.
Ve bunlarla uğraşmaktan ben yazabilmiş olmasına şaşırıyorum. Kitabın adını hatırlatır mısın bu arada? Mesela galiba Kürk Mantolu Madonna'yı mı şeyde yazıyor? Sinop Cezaevi'ne. Nasıl oturdu? İçimizdeki şeytan, pardon. İçimizdeki şeytan oturuyor, Sinop Cezaevi'ne yazıyor. Yani sürekli de bu arada bir şeyler yazmaya fırsat buluyor. Çünkü gerçekten ilk dürtüsü yazmak.
Kitabın adını hatırlatır mısın? Kitabın adı Mahkemelerde. Ben bu kitabı neden aldığımı biraz önce hatırladım. Şimdi benim evimde bu kitap neden var değil mi? Biraz önce hatırladım. Şu sebepten var, ben bir ara ya bu yazar olmak ne menemiş yani ne kadar zor iş. Millet sana sağdan saldırıyor, soldan saldırıyor, her türlü ama buna rağmen... Nasıl bunlarla başa çıkıyorsun? Bunlara nasıl cevap verilir diye ben bunu almıştım. Çünkü bu mahkemelerde adlı kitapta kendi savunmaları var. Sabahattin Ali'nin. Tamam o yüzden de. Tutanaklar yani. Aynen mahkeme tutanakları, içinde el yazıyla fotoğrafları da var. Bir kitap dolduracak kadar mahkeme tutanağı var. İşte Karadeniz'de olmak böyle bir şey. Mesela belge 13. Şöyle başlıyor, kendi yazdı. Türkiye hapishaneleri. Türkiye hapishanelerini başlayınca üç kısmı ayırabiliriz. Bir, büyükşehir hapishaneleri. İki, vilayet hapishaneleri. Kaza hapishaneleri. Şimdi ondan sonra detaylı bilgi veriyor hangi hapishane nasıldır, nerededir falan diye. Adam artık bunun şeyine kitabını işte hakikaten hapishanenin de kitabını yazmış. Bana göre direnişin bir numaralı örneklerinden biridir Sabahattin Ali.
Ha, bu anlamda şifa öneriyoruz yani. Bu yüzden evet, yani her türlü susturulmaya çalışmış. Şimdi önce bu işte hakaret ettiği öne sürülüyor Atatürk'e ve İsmet Paşa'ya. Gerçekten ediyor bu arada. Askeri isyanı teşvik diye bir dava vardır meşhur. Pek çok şeyin katıldığı, içine alındığı yazar çizer tayfasının vaktiyle. Yani sanıyorum Sabahattin Ali de ondan yargılanmış yazarlardan biri. Olabilir, evet vardır herhalde. Şimdi tam hatırlamıyorum buradaki belgesini. Öyle bir şey var mıydı? Hatırlamıyorum.
Tutanaklara ben bir bakayım hocam. Yaz kızım. Şimdi o hakaret ediyor ya sonra işte işinden kovuluyor. Öğretmen, Almanca öğretmeni olarak atanmış. İşinden kovuluyor böyle olunca. Ondan sonra işinden kovuluyor. Ne yapsın, ne yapsın diyorlar ki Atatürk'le ilgili bir kaside yaz. Oturuyor mesela onu da yapıyor bak. Hiç gocunmuyor. Atatürk'le ilgili çünkü işine devam edebilmek için. Evet. Ve yazabilmeye de devam edebilmek için. Yani hayatı devam edebilmek için oturuyor bir de kaside yazıyor Atatürk'e.
Ondan sonra gerçekten de bir müddet bekletiyorlar bunu. Hemen de öyle hop gel demiyorlar. Sonra gerçekten işini geri veriyorlar. Ondan sonra yani adamın hayatı sürekli böyle. Zaten Bulgaristan'da yine şeyden kaçıyor. Yine bir tutuklanacak mı? Öyle bir şey. Yine bir mahkemesi var. Bulgaristan'a kaçmaya çalışıyor. Bu yüzden kaçmaya çalışıyor. O arada da işte öldürülüyor. Bulgaristan sınırı civarında bulunuyor. Evet. Onu da kim öldürüyor? Belli değil. O beraber onu kaçıran adam mı öldürüyor?
Yani bir rivayete göre benim en sevdiğim, tövbe estağfurullah ama öldürülme şekli... ...kitap okurken kafasına vurularak birkaç kez öldürülmüş deniliyor. Senin en sevdiğin derken? Yani hani birkaç öldürülme senaryosu var, benim en sevdiğim bu. Kitap okurken kafasına vurularak öldürülmüş olması. Sevmek derken? Beğendiğim diyeyim yani. Gerçekçi bulduğun anlamında mı söylüyorsun? Hayır, yani hoşuma gidiyor. Ben olsam böyle öldürülmek isterdim. Kitap okurken kafama... Kitap okurken kafana vuruluyor. Evet. Böyle anılmayı beğenirdim yani, onu demek istiyorum. Ha böyle şey, yakışır diyorsun. Yakışır yani. Bir yazara öldürülme şekli olarak bu yakışır. Hani efendim ben sahnelerde ölmek isterim gibi bir şey yani bu. Efendim sahneye çıkmadığım için ben zaten ölmüş sayılırım. Peki Zeki. İşte bu yüzden Zeki Müren demek istedim yani Zeki derken. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasını inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor.
Şimdi senin çok ısrarla seçtiğin bir yazara özellikle gelelim mi? İşte biz biraz sevgili dinleyenler şey yapmak istedik. Kendi istediğimiz kitapları bakalım nasıl kullanabiliyor muyuz burada diye baktık ama sonra da cuk oturdular. Polo Oster'a anmak istedik. Yeni kaybettik ve şunu anladık ki Polo Oster'ın meğerse çoğu yazar üzerinde çok büyük etkisi varmış. Bizim neslin yazarları üzerinde özellikle. Evet gerçekten öyle. Yani Paul Oster'ın dünyaca tanıdığı dönem 80'ler sonları ve 90'lar başları olduğu için... ...biz de o zamanlarda tam genç olduğumuz, anamız deli kaynadığı yıllar olduğu için... ...yani etrafımıza baktığımızda kim var, kim yok diye gördüğümüz yazarlardan biri... ...Amerikan Edebiyatı'nda Paul Oster'dı. New York Üçlemesi kitabının Metis'i yayınlamıştı zannediyorum o zamanlar. Çoğumuzu okuyarak başladık. Ve onun o postmodern, aynı zamanda suç edebiyatından da beslenen... ...bir anlamda büyüme romanları da yazan tarzı... Çok ilginç ve yenilikçi gelmişti Polo Ustur'un, kendisini benimsedik. Şimdi bu da bir büyüme romanı aslında. Bir şey söyleyebilir miyim? Ben mesela New York Üçlümesi ile başlamadım. Ben Polo Ustur'u okumaya tam olarak bugün bahsedeceğimiz kitapla başladım ve hiç bilmeden başladım. Yani neden Polo Ustur? Neden Mr. Vertigo? Ve neden İngilizcesi elimde vardı? 23 yaşındaydım.
İşte Amerikan Edebiyatı okudun diye İngilizcesini almışsın. Belki de yani nereden buldum aldım. 23 yaşındaydım radikalde çalışıyordum. Servisle gidiyordum geliyordum ve serviste okuduğumu ve çok büyülendiğimi ve hayatımın değiştiğini hatırlıyorum. İşte bir genç kadının entelektüel olarak portresi. Gerçekten sonra başka bir şey de anlatacağım. Onu da bu sabah fark ettim ve şoke oldum. Önce kitaptan bahsedelim sonra onu anlatmak isterim.
1994 tarihli Paul Auster romanı. Böyle 1920'lerin Amerikası'nda geçiyor. Bu da bir büyüme romanı aslında. Yani gerçeküstü olsa da. Dilencilik yaparak geçinen Walter diye bir çocuk var. Zaten roman şöyle başlıyor. Ya benimle gelip uçmayı öğrenirsin ya da bu köşede kalıp ölüp gidersin diyor. Yehudi usta diye takım elbiseli garip bir adam gelip bu çocuğu buluyor. Onun himayesine giriyor. Yehudi usta Walt'a gerçekten de uçmayı ve suyun üstünde yürümeyi öğretiyor. Beraber şehirden uzak bir çiftlik evine gidip çalışıyorlar. Walt pek çok güçlük çektikten sonra uçmayı öğreniyor hakikaten de. Ve Harika Çocuk Walt adıyla Yehudi usta ki o da bir çingeni aslında. Onu sahneye çıkarıp para kazanmaya başlıyor uçan çocuk mucizesi üzerinde.
Bu Walt ergenlik çağına girene kadar böyle devam ediyor. Fakat ergenliğe girdiği zaman çok mecazi bir anlatım aslında. Uçma yeteneğini kaybetmeye başlıyor. Çok güzel bence de çok mecazi hakikaten. Uçma yeteneği giderek zayıflıyor. Artık gösteriye çıkamaz oluyor. O da ayrılıp Yahudi ustanın yanından hayatını başka şekillerde sürdürmeye başlıyor. Amerika'nın kâh orasında, kâh burasında. İniş çıkışlarla dolu hayatında memleketini geziyor. Bir Amerika panoraması sunuluyor. Çeşitli işlere çalışıp değişik kişilerle tanışıyor. Bu anlamda da zaten çok sıra dışı da geleneksel kurgu yapısına hiç uymayan da bir şey var. Anlatımı var kitabın yani baştan sona.
Şöyle de bir alıntı yapayım. Yaşamaya devam etmek için bir nedenin olmadığını düşünürsen, başına neler geleceğini umursaman da pek güçtür. Ölmek istediğini düşünürsün, sonra da her şeyin hazır olduğunu keşfediverirsin. Hatta yabancının biriyle gecenin içine karışıp gitmek gibi çılgınca bir şeye bile. Evet, bunu bir düşünmem gerekecek. Çok güzel. Zaten Poloster'ın, bence bu Vertigo'su... Mr. Vertigo. Yükseklik Korkusu, Türkçe adı. Evet, diye çevrilmiş. Mr. Vertigo'su, büyülü gerçekliğin bence çok çok güzel bir örneği.
Ama aynı zamanda metaforlarıyla gayet gerçekçi de buluyorum. İşte biraz önce dediğin gibi ergenliğe girmesiyle çocuğun gerçekten uçmayı öğreniyor ama onunla beraber bu yeteneğini kaybetmişsin. Çünkü her çocuk uçma yeteneğini ergenliğe girmesiyle kaybeder. Evet ve yani dili bana göre muazzam bir dil. Ben onu yine çok iyi hatırlıyorum. Şairdir zaten Paul Österbaş gibi bir anlamda. Evet. Evet, yani bu romanı çok sevenler de vardır, hiç sevmeyenler de vardır. Kimmiş onlar ya? Kimmiş onlar? İlk bahsettiğimiz okyanusunu arayan balina gibi, onu da çok sevenler vardır, hiç sevmeyenler vardır. Söyleyeyim. Pö! Pö diyorum onlara, pö! Mr. Vertigo'yu da öyle. Yani o yüzden hani söyleyeyim en baştan, o büyülü gerçeklik herkese çok kolay okunabilir gelmiyor. Herkese çok rahat gelmiyor işin doğrusu. Böyle bir şey var. Bir de çok fazla karakter var ya romanda. Bir sürü bir karakter çıkıyor. Onlara belki onlara alışmak zor gelebilir. Büyülü gerçekçilik Latin Amerika'da ortaya çıkmış. Isabella, Allende, Gabriel Garcia, Marquez değil mi? İlk akla gelen isimler zaten. Borges de büyülü gerçekçilik sayılabilir. Cortazar İspanyoludur ama da büyülü gerçekçiliğe aslında girer. Postmodern edebiyat. Poloster'ın yaptığı bence bu Latin Amerika'dan gelen şeyi Amerikan edebiyatıyla birleştirmek. Evet, doğru. Özellikle de Amerikan kara roman geleneğiyle. Raymond Chandler'ın falan üslubuyla birleştirip... Çok güzel, doğru. Çok güzel yorum, doğru. Evet, bak sadece babalamak için yokum programda.
Böyle çıkar samanlarda da bulunuyorum. Bravo. Gerçekten çok güzel yorum. Çünkü her zaman romanlarında ben sonra Mr. Vertigo'dan sonra onun şeyi oldum tabii ki bir poloster hayranı olup her şeyini okudum. Ve evet her zaman bir crime, bir suç unsuru. Vardır. Bir dedektiflik hikayesi kara roman gibi bir hali de vardır. Ama aynı zamanda da bu Latin Amerika büyülü gerçekçiliği ile onu birleştirmiştir. Evet ya bu arada tabii şimdi çok bence önemli bir noktaya değinmek isteriz. Uçmayı unutuyoruz ve kendimizi bloke mi ediyoruz hocam? Evet evet güzel o da doğru. Yani bloke ettiğimiz için unutuyoruzdur muhtemelen. Ya uçmayı unuttuğumuz için bloke ediyoruz ya bloke ettiğimiz için kendimizi uçmayı unutuyoruz. Yeniden uçmayı öğrenmemiz mi lazım?
Neden olmasın? Bence her gün tekrarlanabilir bu. Bu yaşadığımız yükseklik korkusunu yenmemiz lazım. Tekrar tekrar bunu yapmamız gerekiyor hayatta. Bir sefer yapmak maalesef yetmiyor. Yani bir sefer yaptım hayatım da istediğim gibi gidiyor. Kendimi de kurtardım. Her şey çok yolunda. Tamam bir daha çaba göstermeme gerek yok diye bir şey yok. Konfor alanına çekilirsen yükseklik korkusunu yaşarsın. Muhtemelen 70 yaşında da insanın karşısına ben hani kendi çevremdeki o yaş grubundan biliyorum. O yaşta bile kendine yine bir hedef koyman gerekiyor hayat bir hayli uzun olduğu için. Öyle ben geldim bittim şu köşeciğimde oturayım örgümü öreyim gazetemi okuyayım gibi bir hayat yok. tekrar tekrar yeni bir şeyi keşfetmen gerekiyor ki. Kaldı ki bilim insanları, tıpçılar Alzheimer için bile bunun böyle olması gerektiğini söylüyorsa demek ki doğru olan o. O zaman şöyle diyebilir miyiz hocam hem dinleyicimize hem de kendimize? Aslında uçmayı öğrenmemiz değil, uçmayı hatırlamamız gerekiyor. Hatırlamamız çok güzel. Çünkü biz eskiden uçan insanlardık. Fakat bir şekilde hayat, eğitim sistemi, yaşam gailesi ya da toplumsal baskılar kırdı kolumuzu, kanadımızı. Hocam, uçmayı unutturdular bize. Burada da Angaralı çıktı. Bir ofli, bir Angaralı, bir İzmirli ne yapar? Hem dinleyicimiz hem de biz uçmayı hatırlamalıyız. Bay Vertig, Yükseklik Korkusu romanı bize bunu hatırlatıyor. Şimdi bir şey söylemek istiyorum. Bunu düşündüm, unutmadan söyleyeyim. Yükseklik Korkusu'da, bu romanda, Okyanusunu Arayan Balina'da göreceli eski romanlar. Özellikle Yükseklik Korkusu'nda 1920'lerin Amerika'sı anlatılıyor ve Amerika çok zor bir yer.
Hırçın bir yer, kaba bir yer. Genelde kara romanların geçtiği dönem, 20'ler, 30'lar. Şey var, klüks klan var. Mafya, gangsterler dönemi. Her türlü dolandırıcı ortada geziyor. Hatırlayalım, filmlerden de hatırlarsınız bir adam çıkar ve bu ilaç mucize ilaç diye dolaşır. Evet. Çok da renkli bir dönem aynı zamanda. Çok renkli bir dönem gerçekten. O dönemde geçtiği için şimdi mesela bazı şeyler, o dönemde geçen romanlar günümüze uygun, neden bulunuyor biliyor musun? Politically correct neydi? Yani şey, söylemesi doğru. Siyaseten doğruculuk. Siyaseten doğruculuk. O gözetilmemiş, mesela Paul Auster bunu hiç gözetmemiş. Vahut Wally Lamb romanında bunu hiç gözetmeden kızdan şişman, obez diye bahsediyor.
Mesela o romanla ilgili bir sürü eleştiride, okur eleştirisinde şunu görebilirsiniz. Kıza obez dedi falan. Yani denir yani. Ne desin? Mahmut mu desin? Şimdi biz çok tuhaf bir dönemde yaşadığımız için... Mahmut mu desin lafı bile political olarak incorrect yani. O da her şey şu an incorrect. Mahmut çok kusura bakma yani espri öyle geldi. O yüzden şu an alınganlık yaparak maalesef insanların çoğu metinleri okuyor. Çünkü dünyada wok akımı var ya... Vok diye bir akım var. Duyar kasma akımı internette. Bu tamamen böyle alınganlıklar üzerine kurulu ya da alınganmış gibi davranarak etkileşim almaya çalışmak üzerine kurulu yeni bir baskı yöntemi.
Aslında. Tam olarak bu işte yani. Yani şey gibi o orada şişman demiş biz o kitabı iptal ettik abi okumuyoruz artık onu. İptal ettik. Cancel kültürü. Aynen. Cancel kültürüne giriyor. Vogue akımı şu anda dünyadaki en tehlikeye doğru evrilen şey aslında.
Kesinlikle katılıyorum. Yani romanları saçma bir siyaseten doğruculuk üzerine kurulur. Hem içine geçtikleri dönem içerisinde değerlendirmek lazım hem de yazıldığı, yazarın onun yazdığı yıllar neydi bir ona da bakmak lazım. Bu kadar alınganlıkla her kelimeden alınarak maalesef... Olmaz. Kurgu okunmaz. Böyle kurgu okuyamayız. Bu çok zor olur. O yüzden bunu da bir hatırlatmak istiyorum. Hatırlatalım ve geçelim dördüncü kala. Bir dakika bir şey daha söyleyeceğim. Bu sabah fark edip şok olduğum şey. Bak bilinçaltında ne tuhaf bir şey. Mr. Vertigo'yu okuduğumu, çok etkilendiğimi yine hatırlıyorum. Yani yine günlerce romandan kopamadığımı çok net hatırlıyorum. Türkçe adı yükseklik korkusu. Bunu hatırlatalım. Fakat bir şeyi, bir bağlantıyı unutmuşum. Burada keselim. Sonra ben yıllardır bir rüya görürüm. Tekrar eden bir rüyam vardır benim. Sürekli ama. Yani bunu ben iki ayda bir bu rüyayı görürüm. Uçarım. Uçmak çok yaygın bir rüyadır zaten. Ama şey uçarım, havada uçmam hiçbir zaman. Tıpkı buradaki vault gibi yerden yükselirim şöyle vup diye böyle sanki pırpır varmış beni yukarı helikopter gibi kaldırmış ve böyle biraz bedenimi öne eğer böyle öne doğru vuşşşş diye kayar gibi ve bir suyun üstünden genelde de denizin üstünden uçarım. Ya bu romandan bana kalmış bu. Bu benim bilinçaltıma işlemiş zaten. Ha neden işlemiş? Neden bunu çekip çıkartmışım? Bu da şimdi benim işim oldu. Bugün dedim ki eyvah başımıza iş aldık. Otur şimdi bir de bunu düşün. Neden bilinçaltıma bu geldi? Peki uçmaya başladığında nihayet rüyam gerçekleşti. Bu sefer gerçekliyor musun rüyada?
Hayır, hep uçuyorum ben zaten. O kadar ki benim hayalim bile değilmiş o. Hatta uyandığımda şey diyorum, tabii ki ben zaten uçuyorum. Zaten uçuyormuşsun. Evet, zaten uçuyorum ben. Ama bu romandan kalma olduğunu gerçek uçma şeklinden dolayı anladım. Ya da bu roman insanoğlundaki en eski...
Belki de o da olabilir evet. Rüyalardan biri uçmak istemektir ya zaten. Evet. Onun üzerine kuruldu olabilir yani. Ama uçuş şekli enteresan. Bunun vurgulanması da enteresan. Tarzım var diyorsun yani öyle. Yani romanda Volt'un bir tarzı var. Bir de son bir alıntı. Ha uçma tarzın Volt'unkine benziyor. Evet evet. Evet tam olarak ondan bahsediyorum. Tamam. O yüzden. Uçma tarzını Volt'tan almışsın yani. Çünkü insanlar hep uçar rüyalarında. Ama hani havada uçar. Yani benimkisi tam Volt gibi uçuyor. Yani herhalde o aklımda kalmış diyorum. Tamam şimdi anladım.
Bir de alıntı okuyayım ondan sonra geçelim. Volt'tan bir alıntı. Daha sonraki hayatın ilerleyen zamanlarında söylediği bir söz. Çok güzel ve çok uygun. Yeterince çok çalışma ve konsantrasyonla her insan benim harika çocuk Volt olarak başardıklarımı yapabilir. Kendiniz olmayı bırakmayı öğrenmelisiniz. Kendinizin buharlaşmasına izin vermelisiniz. Ve sonra gözlerinizi kapatmalısınız. Bu iş böyle yapılır. İşte böyle.
Sanki çok normal bir şeymiş gibi anlatıyor ya. Bir de onu çok seviyorum ben polosların. Kendiniz olmayı bırakmayı öğrenmelisiniz. Çok güzel. Evet. Bu da bayağı düşündürdü beni. O da çok mecazi. Evet. Dördüncü kitaba geçelim. Yine Tuna Kiremici seçkisi. Ben de çok heyecanlandım doğrusu. Bir biyografi. Evet. Ve çok uygun. Yani durumumuza çok uygun bir gene biyografi. Ben Zlatan İbrahimovic.
Evet, David Logan Kranz'la beraber Zlatan İbrahimovic'in yazdıkları 21. yüzyılın en büyük futbolculardan birinin 2011 yılında çıkmış olan biyografisi. David Logan Kranz kim? Stieg Larsson'un millennium üşümesini Larsson öldükten sonra devam ettiren yazar aynı zamanda.
Öyle mi? Ben bunu bilmiyordum. Ejderha Dömeri kız üçlemesini. Sen seversin zaten onu çok. Evet. Stieg Larsen'dan sonraki Örümcek Anı'ndaki kız ve diğer devam edenleri yazmış olan kişi. Zlatan İbrahimovic zaten benim en sevdiğim futbolcudur her zaman. Tunay Kireviç'i gerçek bir futbol meraklısı sevgili dinleyenler. Size şimdi bu kişiyle ilgili hiç bilmediğiniz bir şey söyleyeceğim. Üçüncülük maçlarını bile seyreder. Onları not alır. Çok seviyor. O yüzden yani onun en sevdiği futbolcu demek bayağı bir şey demek. Evet oyunu seviyorum ben. Şimdi Zlatan kimdir diye baktığın zaman o daha küçük bir çocukken boşanan Balkanlardan göçen bir ailenin çocuğu. Babası Müslüman bir boşnak, annesi Hırvat. Katolik bir hırvat. Katolik bir hırvat hem de. Bunlar Yugoslavia'dan göçmüşler, henüz Yugoslavia varken. Ve biraz da oturum izni alabilmek için evlenmişler. Sonra da boşanmışlar Zlat'ın iki yaşındayken. O sırada Yugoslavia savaşı çıkmış. Çok kanlı bir şekilde ülke parçalanmış. Bunun üzüntüsüyle babası kendini içkiye vermiş. Alkolik olup çıkmış. Annesi de çok sert bir insan, hırşın bir insan. Ablasıyla beraber yaşıyor. Zlat'ın annesiyle babasının arasında kalmış bir çocuk. Ve çıkış yolu olarak da kendisine futbolu bulmuş.
Ve Malmö'nün, yani İsveç'in Malmö şehrinin... Yine senin çok sevdiğin bir yer. Malmö'nün varoşlarında yaşıyor kendisi. Yokluklar, zorluklar ve imkansızlıklar içinde olsa bile bu durumdan kurtulan, sürekli savaşıp mücadele eden bir adamın hikayesi. Diğer insanlardan farklı, farklı bir tip yani. Bir taraftan da mesela sürekli bisiklet çalıyor. Bisiklet çalmak gibi bir şey var, bağımlılığı var. Yani kendi teknik direktörünün bile bisikletini çalarak antrenmana gidiyor, geliyor mesela. Kavgacı, bir de ili kıyım da bir de kava dayı. Yani mahallede böyle kanunsuz işlere de bulaşmaya çok şey. Zaten futbolcu olmasaydım bir kriminal olurdum büyük ihtimalle, suçlu olurdum diyor. Bu yüzden de toplumdan dışlanan birisinin çok çalışması sayesinde ve yılmaması sayesinde çok güzel devam eden başarı hikayesi. Ta oralardan Barcelona'lara, Inter'lere, hatta Amerika'ya gitti ki genelde kariyerinin sonunda emeklilikten bir önceki hamledir Amerika'ya gitmek futbolcular için. Oradan Milan'a geri döndü mesela tekrar şampiyonluk yaşadı falan. 39 yaşına kadar dile kolay süren bir hikaye. Diyor ki zaten ben kendi gezegenimden geldim. Bir de kendisinden üçüncü teki şahıs olarak bahseder. Zlatan diye bahseder kendinden. Ben kendi gezegenimden geldim. Kimse daha önce böylesini görmedi. Beni farklı görüyorlar. Hoş karşılamıyorlar. Bana karşı herkese davrandıkları gibi davranmıyorlar. Ama ben farklı bir şeyle geldim ve herkes bunu takip etmeye başladı. Ben kendi gezegenim denim. Zlatan Gezegeni. Yani son derece kendine güvenli bir adam. Biraz bana şeyi de düşündürdü doğrusu. Şimdi çok dirençli olmak, biraz böyle kendine güvenlik, hatta belki küslah olmayı, biraz kavgacı olmayı da gerektiriyor. Savaşçı yani, gerçek bir savaşçı. Gerçek bir savaşçı yani. Zaten tipe baktığın zaman da iki metre boyunda falan böyle kaslı vücutlu, aynı zamanda da çok...
Zarif böyle balerin gibi de bir vücudu var adamın. Yani boğa gibi bir şey zaten. Yani savunma oyuncuları tarafından kontrol edilmesi çok zor bir adam. Ama işte bu şey yani herhalde biraz kavgacılık... Ya bu şey diye düşünmeyelim. Futbol bir kavgadır demiş zaten. Gidip birileriyle dövüşmek olarak düşünmeyelim ama hayatla galiba biraz kavga etmen gerekiyor çünkü...
Böyle çok da sevmiyor hayat senin önüne her şeyi altın tabakta sunmayı çok sevmiyor. Gerçekten. Hele ki böyle altın tabak ağzında gümüş kaşıkta doğmamış insanların kendi imkanlarıyla yükselmeleri hiç hoşa gitmiyor bazı zamanlarda. Gümüş kaşıkla doğmuş taraf insanları tarafından pek hoş karşılanmıyor. Hoş karşılanmıyor ancak bir mağduriyet orada devşirirsen kendine yani bir soykırımdan çıkmış olursan o zaman olabiliyor falan o zaman seni alıp koruma içgüdüsüyle çünkü bu sefer de abilik ablalık yapıyorlar. Yazık.
Koruma içgüdüsüyle davranıyorlar ama hiçbir şeyden geliyorsan böyle çok büyük bir hikayen de yoksa o zaman çok çok zor. İbrahim Hazık'ın hikayesi var. Ligos'ta bir iç savaşı hikayesi var. Anne babana karşı ama bu kartı hiç oynamamış. Bir de yani o dönem çok oynanacak bir kart orada değil. Yani çünkü Bosnalı Müslüman baba yani başka bir şey olsaydı o kart oynayabilirdi.
Bostalı Müslümanlar en mağdur olanlar zaten. Mağdur da Avrupa'nın çok önemsediği, Hıristiyan Avrupa'nın çok önemsediği bir mağduriyet değil. Katolikler, Katolik Hırvatlar da mağdur baktığın zaman o en çok. Onlar da yani Sırplar dışında herkes mağdur görülüyor savaşta zaten. İşte görülüyor ama önemsenen bir şey değil. Onu demek istiyorum. Yani onların çok önemsediği bir kart değil. Yoksa şu an Filistin'de Hıristiyanlar da öldürülüyor. Yok, istese oynardı. O kart oynardı. Çünkü Yugoslavia Savaşı da benim özel olarak ilgi alanlarımdan biridir. Belki İbrahim Işit'i de o yüzden severim zaten. Yugoslavia Savaşı Avrupa'nın en büyük vicdan azaplarından biridir. Yani Avrupa'nın ortasında bir savaş oldu. Katolikler, Ortodokslar, Müslümanlar birbirlerine girdiler. Bir sürü insan öldü. Özellikle şeylerin yani tabii bu batılık emperyalistlerin de sayesinde çıkan bir savaş ama vicdan sahibi Avrupalıların çok utandıkları ve vicdan azabı çektikleri bir konudur. Ben mesela onu hiç yani ben tabii batılılardan ümidimi kestim diye herhalde böyle konuşuyorum biraz ama herhangi bir konuda vicdan yaptıklarını şimdi
Batılı da olsa insan insandır. Yani var onların içinde de vicdan sahibi insanlar. Ama o kartı yani ama İbrahimovic o kadar mağrur bir adam ki zaten. O kadar kendisini... Bunu da kullanmıyor. Bu kartı da kullanmaya ihtiyaç hissetmiyor yani. Bir tane bize bir bölümle ilgili sen şey yapabilir misin? Gollerini detayıyla anlattığı bir bölüm var. Bence çok komik. Gollerini tek tek şeyle anlatıyor. Bu golü şöyle attım, böyle attım.
Orta sahadan İngiltere'ye attığı bir gol vardır Röveşatay'la. Orta sahadan gerçekten özel maçta yani dünya tarihini gördüğü en büyük gollerden biri. Röveşatay'lı orta sahadan gol atıyor İngiliz takımına karşı. Şimdi adam bunu anlatıyor. Bunun çok ben bence önemi şu aslında diyeceksiniz ki ne alaka konuyla şu adam teknikle yani
Büyük bir teknikle aynı anda duyguyu nasıl birleştirdiğini anlatıyor. Zaten bu bakımdan çok iyi bir ne diyeyim topçu olduğu düşünülüyor ve golcü olduğu düşünülüyor. İki şeyi birleştiriyor. Müthiş bir teknik.
Ama duygu da var. Dolayısıyla hani şeyi hiç elden bırakmamak gerekiyor. Tutku, duygu, his bunlara hiç hiç elden bırakmadan... ...büyük bir titizlikle, çalışkanlıkla ancak bir şeyler yapılabiliyor. Bunun için aslında söylemek istedim. Tabii. Yani bir tutku insanı yani gerçekten ve aynı zamanda motivasyonu da o. Şöyle demiş mesela Pep Guardiola, Barcelona'nın ünlü koçu. Onunla arası hiç iyi değil.
Bunu da açıklamak için demiş ki beni transfer edince Ferrari almış olursunuz. Evet. Siz beni fiyat gibi kullanıyorsunuz. Adam beni diyor fiyat gibi. Ferrari alırsan da depoya özel bir yakıt koyar, yola çıkar ve gaza basarsın. Pep Guardiola ise benim depoma dizel yakıt koydu ve köy yolunda bir tur atıp geldi. Böyle yapmak istiyorsan fiyat satın almalıydın. Evet, evet mükemmel.
Yani Mourinho'yu çok seviyor mesela. İnter'de hocası olan. O da ona karşı hep dürüst. Dürüst davranıyor. Bir de kafaları da çok uygun onların. Mourinho da çok isyankar bir tip olduğu için Portekizli. Ama Pep ile arası hiçbir zaman düzelmemiş. Sebebinin de bu olduğunu söylüyor. Ben kendi gezegenimden geldim.
Demek ki kendine güveneceksin. Kendine yani onu biraz o blokede blokajlarının noktası galiba. Başkası ne der beğenmezler mi? Ben yapabilir miyim? Genellikle ben yapabilir miyim? Denemekten zarar gelmez. Biraz küstahlıktan da zarar gelmez. Hiç kimseye zarar gelmez. Denenebilir. O zaman ben künyeyi okuyayım. Oku. Bir de bir sözü daha var. Bir çocuğu varoşlardan çıkarabilirsin ama varoşları çocuğun içinden çıkaramazsın der. Çok güzel laf bu. Bunu biliyordum, onun söylediğini bilmiyordum. Evet, bu da bir Zlatan özdeğişidir, özlü sözü. 2021 yılında Ayan Zlatan adıyla İsveç'te filme çekildi ayrıca. Onu da bulmak mümkün, evet. Güzel, çok güzel. O zaman Okyanusunu Arayan Balina, Wally Lamb, Epsilon Yayın Evi, Nihal Gökçek Çeviren 544 sayfa, Mahkemelerde Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları 153 sayfa, Yükseklik Korkusu, Vertigo, Polo Oster, Can Yayınları, Çeviren İgnor Özdemir, 245 sayfa. Ben Zlatan İbrahimovic, David Lagercrantz, Pegasus Yayınları, Çeviren Boğaç Erkan, 432 sayfa. Lütfen sorularınızı bize gönderin. Biblioterapi.edpod.media.com adresine. Hepsini okuyoruz gördüğünüz gibi. Tek tek yakalamaya çalışıyoruz.
Biraz bizi överseniz de başlarında böyle mektupların. Çok hoşumuza gidiyor. Tabii de paylaşın lütfen. Ama asıl övgülerinizi dostlarınıza, şikayetlerinizi müessesemize bildirin lütfen. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar... ...ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için... ...biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.