Podcast

385: Başkanı Arapça Bilmez, Lüks Araçtan İnmez! Peki Diyanet Ne İşe Yarar?

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Arapça bilmediğinin ortaya çıkışı, üzerine Audi A8’e binmeye başlaması Ali Erbaş’ı 1 haftada 3 kez TT yaptı. Fakat Diyanet’e dönük eleştiriler derinlikten mahrum ve eleştirilerin ucu halkın dinine de uzanabiliyor. Bu bölümde siyasal İslam ile halkın İslamı arasındaki farkları tartışıyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.775 kelime · ~29 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 7 Mayıs'ta alıyoruz. Önceki iki bölümde Türkiye 100 yılı marif modeli hakkında konuşmuştuk. Görünen o ki, her iki bölümde de hem siz yoğun ilgi göstermişsiniz, hem de bölümler etkili olmuş. Bu beni de sevindirdi. Fakat yine de layıklık meselesinin hem muhafazakâr zihinlerde hem de seküler zihinlerde doğru kavranabildiğini zannetmiyorum.

Daha doğrusu bu bizim zaten 10 yıllardır içinden çıkamadığımız bir muamma. Seküler zihinler Müslüman ile İslamcı'yı ayırmakta zorlanıyor. Her Müslüman ritüeli bir İslamcı had aşımı, bir tür İslamcı iddia olarak kavrayabiliyor. Muhafazakâr zihinler ise kamusal alanda kapladığı yerin sınırını çizemiyor. Kapladığı alanın, kendisi dışındaki kesimlerin alanını ne kadar daralttığını ölçemiyor. Herkesin muhafazakar olmasını veya kamusal alanın sadece muhafazakarlara saygı temelinde organize olmasını bekliyor.

Bu didişmenin de sosyolojik arka planları olunca Türkiye bir kültür savaşı yaşıyormuş gibi görünüyor. Flu Tv, sosyolog Besim Delaloğlu ile kültür savaşları başlıklı bir video hazırlamış. Delaloğlu'nun dediklerinin bir kısmını fazlaca keskin ve abartılı bulsam da dediklerinde haklılık payı olan yerler var. Solculuk, İslamcılık okumasını indirgemeci buldum fakat dediğim gibi Haklılık payı olan tarafları var ve en azından bu taraflar bizim zihnimizi açtığı için de Dellaroğlu'na teşekkür borçluyuz. Gezi olduğunda bir araştırma okudum. İsimlerini hatırlamıyorum meslektaşlarım affetsin. Gezi'nin sahasında yapılmış bir araştırma. Bir sürü rakam var ama bir tanesini hiç unutmuyorum. Derslerimde de çok anlardım. Türkiye'de hem annesi hem babası üniversite mezunu olan insan sayısı %4. Gezi'de %32. aslında şehirlilik, bedeniyet, batılı kültürel formlara daha uyumlu diyelim, daha dünyaya açık, dünyayla ilişkiler açısından daha avantajlı olan aileleri için de solculuk daha yaygın oluyor otomatik olarak.

Transkriptin tamamını oku

Çünkü bunlar iki jenerasyonun üç şehirde yaşadıkları için doğal olarak daha iyi bir eğitim alıyorlar. Daha iyi liseleri kazanıyorlar. Daha iyi lise kazanmak otomatikman daha iyi üniversitelere onları atıyor. İslamcılar bu seviyeye henüz geliyorlar bence. Türkiye'de solcu veya sosyal demokrat ailelerin maddi sermayesi zayıftır, doğru. Yani toplumun en zenginlerini oluşturmaz sosyal demokrat solcu aileler.

Mülk sahiplikleri de bir ev bir arabadan öteye pek geçmez. Fakat sermayelerinin güçlü olan kısmı, beşeri veya kültürel olanlarıdır. Kitaplı bir evde büyümek, tabuları olmayan üniversite mezunu bir anne-babaya sahip olmak az şey değildir bana kalırsa. Buna karşın, geniş muhafazakar kesimlerin Delaloğlu'nun bahsettiği beşeri ve kültürel sermayeden uzak olması, Bu iki kesim arasında bir kültür savaşı oluşması neden oluyor. Türkiye'nin önüne bakması, bu İslamcı ablukayı kırması bana kalırsa bu kültür savaşlarını aşabilmesine bağlı. Bunu aşmak için de aslında söz konusu bahsettiğim solcu-sosyal demokrat taban, sosyolojik taban ile geniş muhafazakar kesimlerin bir araya geldiği bir zemine ihtiyacımız var.

Bu nedenle Müslüman ile İslamcıyı birbirinden ayırıp, İslamcıyı tecrit etmek, Müslüman halk kesimleriyle buluşmayı ben açıkçası anlamlı buluyorum. Bu bölümde bu çabaya omuz vermeye çalışacağız. Konumuz, 1-8 Mayıs haftasında 3 kez tren topik olan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş olacak. Neden sosyal medyadan hızlı ve derinlikten uzak gündemini işgal ediyor Ali Erbaş?

Bir kere özgeçmişinde çok iyi derecede Arapça bildiği yazan Ali Erbaş'ın iki hafta önce pek de Arapça bilmediğini öğrendi. Bir Türkçe olarak bir şey yapabilirseniz. Vallahi ben de Arapça bilmiyorum. O yüzden dedim. Acaba muhabirin telaffuzunda bir sorun vardı da karşı taraf o yüzden mi anlamadı? Böyle şüpheye düştüm. Fakat yok. Yani sorunun içeriğindeki Arapça bilgisi son derece sıradanmış. Bu durumu ilahiyat profesörü Mustafa Öztürk de kendi YouTube kanalında anlatmış.

Diyanet İşleri Başkanı'nın yine son yurt dışı gezisinde kendisine bir gazetecinin Arapça olarak sorduğu soru ki sorunun içeriği öyle çok yoğun, derin bir Arapça hukufu da gerektirmiyor. Yani Abdülkadir Geylani, Selahaddin Eyyubi hakkında Bu basit cümleyi dahi Arapça algılayıp aynı dilde cevap verememek Türkiye ilahiyatı açısından bence utanç verici. Böylece tren topik olan Ali Erbaş'ın bu olaydan bir hafta sonra Audi A6'sını satıp Audi A8 aldığı ortaya çıkması da tüm bu rezilliğin üzerine mum dikti. Sosyal medyada böyle çok güldüğüm iletiler de gördüm. Audi billahi mineşşeytani racim demiş mesela bir tanesi. O böyle çok reaksiyon almış. Hakikaten bizim bir de yerli ve milli arabamız var yani. Neden TOG makam arabası olamadı? Cüneyt Özdemir bu mesele üzerinden dalmış Ali Erbaş'a. Koskoca Diyanet İşleri Başkanı TOG'a mı binecek kardeşim? Binmiyor. Diyor ki Audi 8'e bineceğim. Audi 8 yok ne yapacağız? Kiralayalım o zaman.

Şimdi olaylar ve bu olaylara verilen tepkiler mutelif ve sıradan. Biz bu bölümde Diyanet İşleri Başkanı'na değil de Diyanet'i konuşalım. Biz neden yıllardır Diyanet İşleri Başkanları'yla didişiyoruz? Bu rejimde Diyanet'in işlevi, fonksiyonu nedir? Önceki rejimler de neydi, bu rejim de nedir?

Diyanetin zamandan zamana değişen işlevleri var mıdır? Varsa nedir bunlar? Eğer bu sorulara esaslı cevaplar geliştirebilirsek, Cumhuriyet, laiklik, Müslümanlık, İslamcılık gibi derinlik gerektiren konular üzerine daha sarih bir kafayla düşünmüş oluruz bence. O halde konumuz belli. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Seküler kesimlerin bir kısmı, uzun süredir siyasal İslamcı bir iktidar tarafından yönetilmenin getirdiği bir şey olsa gerek, halk İslamı ile siyasal İslam arasındaki farklılığı doğru değerlendirmekle zorlanıyor. Diyanete dönük eleştirilerde de bu zorlanmayı görüyorum. Her Müslümana siyasal İslamcı diyen bir anlayış gelişmeye başladı. Diyanet, başlı başına eleştiriye ihtiyaç duyan bir kurum fakat, bizde diyanete getirilen eleştiriler ne kadar doğru, ne kadar derin bir yerden yapılıyor, burası tartışmalı.

Bu bölümde bu meseleyi biraz açalım istedim. Malum, Ali Erbaş, hayır Allah'ın günü trend topik. Diyanet İşleri Başkanlığı neden var? Bu soruyu sorduktan sonra, diyanetin kapatılması gerektiğini düşünen, yani neden var kardeşim, gereksiz, hatta bir yüktür diyen siyasal akımların da mevcut olduğunu ekleyelim.

Mesela Türkiye İşçi Partisi Sözcüsü Serhat Kadıgil bundan bir buçuk yıl kadar önceki açıklamalarında o dönem diyanetin kapatılması gerektiğini söylemişti ve gündem olmuştu. Diyanet meselesi Türkiye'nin temel sorunlarından biri. Ne düşünüyorsun o konuda? Kapatılsın derhal yani o konularda biz o kadar rahatız ki ve bunları bu kadar rahatlıkla söylemek beni çok mutlu ediyor. Diyanet nedir ya? Yani diyanet diye bir şey olabilir mi abi? Biz de hepimiz

İnsanız, inançlı var, inançsız var, Alevi var, Sünni var, işte Hristiyanı var, Musevisi var. Biz bunların hepsinden vergi topluyoruz. Orada Diyanet diye bir kurum var. Yalnızca bir mezhebin üstelik doğru düzgün bile değil. Yani bunu da rahatsız ediyorum. Benim hani bebe annemler falan hacı, böyle böyle bir şey yok. Bir mezhebin kara propagandasını yapmak için kullanılan bir kuruma biz milyarlar ödüyoruz.

Şimdi diyanet kapatılsın talebini böyle yabana atmak pek mümkün değil. Çünkü büyük bir talep ve öte yandan arka planında esaslı dayanakları olan bir talep. Yani öyle hafife alacak cinsten bir talep değil. Fakat bu talebin arkasında yatan nedenleri doğru değerlendirmek gerekiyor. Mesela... Çok para harcıyor, o yüzden mi kapatalım? Laik bir devletin diyanet işleri olur mu sorusu üzerinden mi hareket edelim? Mesele oldukça çetrefilli. Ben rahatlıkla kapatılmalıdır diyemeyenlerdenim. Diyanetin taa 1924'ten bu yana çelişkilerle dolu bir kurum olduğunu farkındayım da, kapatıldıktan sonra yapacağımıza ilişkin esaslı cevaplarım yok. Bu cevapları vermeden de kapatalım gitsin demeyi ben sorumsuzca buluyorum.

Yani diyanetin kapatılması üzerine oluşacak sistemik boşluğu nasıl doldurabiliriz? Orada tıkanıyorum. Bu nedenle ilk sorumuzla başlayalım. Diyanetin işlevleri nelerdir? Ne işe yarar diyanet? Diyanetin ilk işlevi idaridir. 3 Mart 1924'te yani devrimler sürecinin neredeyse başında kurulan diyanetin idari işlevi 429 sayılı kanunda şöyle söyleniyor. İslam dininin itikad ve ibadet alanıyla ilgili işler yürütmek ve dini kurumları idare etmek.

Şimdi mesele ührevi, yani İslam dinine ilişkin. Fakat aynı zamanda idari. 429 sayılı kanunla söz konusu bu kurum hayatımıza giriyor. 2023 tarihi itibariyle Türkiye şapında 89.817 cami var. Bu camilerdeki din görevlileri, diyanet işleri personeli.

Bu personelin özlük haklarından, disiplin süreçlerine, ücretlendirmelerine dek pek çok sorumluluk Diyanet İşleri Başkanlığı'nın üzerinde. Bu idari fonksiyonu yerine getirebilmesi için Diyanet'e 2024 yılında ayrılan ödenek toplamı ise tamı tamına 91 milyar 829 milyon TL. Döviz cinsinden söylemek gerekirse yılda yaklaşık 3 milyar dolar harcıyor Diyanet. Bu tutar, merkezi idarenin tüm harcamalarının da binde 8'ine denk geliyor. Bu arada tarihsel olarak yaklaşık olarak o %1'in altındadır. Yani binde 7, binde 8 gibidir. Bu son 20 yılda da ciddi bir artış yok. Bu haliyle pek çok bakanlıktan daha fazla para harcıyor Diyanet. Bunu kabul etmek gerekir.

Fakat, diyanetin bu devasa bütçesinin nedeni nedir? Bizdeki din görevlilerinin devlet memuru olmasıdır bunun nedeni arkadaşlar. Bu devasa bütçenin arkasında yatan neden, bu nedenle personel giderleridir. Diyanetin 91 milyarlık ödeneğinin 79 milyarı yani %84'ünü personel giderleri oluşturuyor. Şu soru haklıdır. Ben ateistim, deistim, agnostiyim ya da sünni değilim. Hatta daha azsı, sünni ve dindar bir Müslümanım da bu Halil Konakçı gibi imamlara benim vergilerimden para verilmesine gıcığım. Bak sokaklar ne hale geldi. Kasap dükkanı gibi. Et görmekten dişimiz dışımıza çıkıyor artık. Yüz yıl önce dedelerimizin yatak odasında göremediği kıyafetleri biz çarşıda, pazarda, plajda görüyoruz. Bu kadınların başında yok mu adamları, babaları, abileri, kocaları? O halde neden benim vergilerim bu gibi adamlara harcanıyor? E haklısınız. Yani bu noktada vicdanın adalet terazisi devreye giriyor. Diyanetin bütçesi gündem oldukça, biz bu parayı neden veriyoruz sorusu da siyasette karşılık buluyor.

Bütçe görüşmelerinde benim en delirdiğim şey bu. Eğitimden kesiyoruz, sağlıktan kesiyoruz, götürüyoruz İmam Hatip'e veriyoruz. Niye? Onun başındaki dayılar milyarlık milyarlık Mercedeslere binebilsinler diye. Biz bunu kabul etmiyoruz. Elbette bir düzenleyici kurum konuşulabilir ama bu düzenleyici kurumun muhakkak ve muhakkak bütün inançlara eşit mesafede olması ve asla herhangi bir inancı devletin yönetimine enjekte etmeye çalışmaması gerekir.

Karşılık buluyor da alternatifini de üretmek gerekiyor. Diyanet, siyasal İslamcı bir gereç misera Kadıgi'nin dediği gibi. Bu konuya geleceğiz ama şu meseleye takık haldeyim. Sevgili dostlar, yaptığımız eleştiriler eğer ki iktidar alternatifiysek, eğer ki iktidar gibi bir vizyonumuz varsa esaslı eleştiriler olmalı. Diyanet İşleri bütçesinin %84'ü personel giderlerinden kaynaklanır.

Bu giderler de özlük haklarıyla garanti altındadır. Ha siz iktidarı zorla ele geçirmeyi ve düzeni aynı zora dayanarak yıkmayı planlıyorsunuzdur, tüm bu diyanet personelini bir gecede kapıya koyabilirsiniz. Ama seçimle iş başına gelmeyi düşünüyorsanız, yani mevcut hukuk sistemi içinde diyanet personelinin giderlerini kısmanız pek kolay değildir. Personel giderlerinin düştükten sonra kalan para nereye gidiyor peki? Onu da söyleyelim. Geri kalan %16'nın, yani %84 personel giderine gidiyor ya, geri kalan %16'nın 11% puanı da SGK'ya ödeniyor. Yani aslında personel gideri, bürüt personel gideri, Diyanet Bütçesinin %95'ini oluşturuyor. Geri kalan %5'lik dilimde mal ve hizmet alımları, sermaye giderleri, cari transferler falan var.

Buradan yola çıkarak şunu dediğim düşünülmesin, ooo Ozan'a bak, diyanetin bütçesini az buluyor. Ya öyle değil, tam tersi. Bu kadar personeli varsa elbette çok olur. Yani çokça tartışma konusu olan diyanet işleri başkanlarının otomobilleri toplam bütçe ödeneği içinde marjinal bir tutardır. Lütfen yanlış anlamayın. Aman canım ne olacak koskoca Diyanet İşleri Başkanı da bini versin Audi A8'e demiyorum. Dediğim şu, bu Audi A8 meselesi eleştirilirken, diyanetin devasa bütçesinin bu şekilde çarçur edildiği zannediliyor. Halbuki biz hakikati bilelim, sonra yine eleştirelim diyorum. Mesele parayla pulla ilgili değil bana kalırsa.

Mesela, Diyanet gibi bir kurumun başındaki kişinin şatafatından vazgeçememesi. Beyefendi 2017 model Audi A6'ya biniyormuş. O Audi A6 da eskimiş. Zaten A8'le satın almamışlar. Günlük 10 bin liraya kiralamışlar. E şimdi siz böyle bir şey yaparsanız tepki çeker tabii. Sadece Ali Erbaş değil, önceki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in Mercedes S500'ü de tepki çekmişti. Ta 2014'ten bahsediyoruz, 10 yıl önce. Hadi gelin, önceki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in, Mercedes S500'üne dönemin başbakanı Erdoğan'ın verdiği tepkiyi dinleyelim. Hani sözler söylüyorlar veriyorlar ya, ekonomiyi şöyle düzelteceğiz, böyle düzelteceğiz. Kaynağın bir tanesi de ne biliyor musunuz? Diyanet İşleri Başkanımız bütün bu haberlere karşı tutmuş,

O Mercedes arabayı ben satılsın dedim diyor ve sattırıyor. Halbuki benim bilgim olsa haberim olsa ben derdim ki ya Mehmet Hocam sen ne yapıyorsun? Sen niye satıyorsun bir de o Mercedes'i? Ne alakası var? Şu senin bineceğin veya bindiğin Mercedes'in fiyatı ne ya? Sen gazetelerin attığı haberlere, başlıklara ne bakıyorsun?

Erdoğan o dönem Mehmet Görmez'e diyor ki, rahat ol hocam ya ne olacak senin arabana kim karışabilir? İstiyorsa şimdi desin, millet acından geberiyor. Ama Erdoğan haklıdır. Bu Mercedes parasının toplam bütçe içinde son derece marjinal bir tutar olduğu doğrudur. Fakat bu çaba, S500'lerden A8'lerden inmeme çabası yani, devletin para harcarken nasıl bir motivasyona sahip olduğunu da gösteriyor. Emekliye verilen para açlık sınırının neredeyse yarısı olan bir memlekette, insanlara güzel ahlaklı olmayı öğütleyen bir kurumun başındaki kişi her gün bir emekli maaşını kendi arabasına verir mi? Başka bir kurum olsa bu kadar tepki çekmez ama her cuma 25 milyon insana şatafattan uzak durulması gerektiğini öğütleyen bir kurumun başkanı da bunca yoksulluk karşısında daha özenli davranmak durumundadır. Aksi halde Baturay Özdemir gibi komedyenler çıkar, rezil olursunuz. Bindik abi, Mercedes böyle S500. Biliyor musun S500'ü? Var mı diyanette çalışan?

Diyanet bütçesinin adilane olup olmadığını tartışmak, sünni dindar olmayan kesimlerin neden böyle bir gidere katlandığını sorgulamak haktır, o ayrı şey. Ama diyanetin bütçesini çok yüksek buluyorsanız bu durumda siz iktidar olduğunuzda aksi türlü bir gelişme görmeliyiz. Yani bu bütçeyi yüksek bulan herhangi bir siyasi parti iktidar olduğunda bu bütçede yapabileceği tasarruf %5 ile sınırlıdır. personeline maaş versin ve başka hiçbir şey yapmasın derseniz, diyanet bütçesini ancak %5 kadar azaltabiliyorsunuz. 2023 yılı itibariyle, 211 bin personeli olan bir kurumdan bahsediyoruz. E zaten 89 bin küsür cami var. Herhalde pek çok bakanlıktan daha fazla olur Diyanet'in bütçesi. Farzı misal, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 19 bin personeli var. Ticaret Bakanlığı'nın 22 bin personeli var. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı'nın 5 bin personeli var. Diyanet'in bu bakanlıklardan daha fazla ödeneği olması, 211 bin personel nedeniyle normal.

CHP iktidarında da böyle olacak yani tip iktidarında da böyle olacak. Dolayısıyla bu tip partiler vaatlerde bulunurken bence dikkatli olmalı. Diyanet toplantılarını lüks otellerde değil de pansiyonlarda yapsa da böyle olacak. Diyanet işleri başkanları S500'e A8'lere değil at arabasına binse de böyle olacak. Benim anlayışıma göre muhalefetteyken ettiğiniz lafların iktidardayken ayağınıza dolanmaması gerekir.

Şimdi dedik ki, diyanetin ilk fonksiyonu idari. Diyaneti kapatırsanız, 211 bin personelin ne yapacağından tutun da camileri nasıl organize edileceğine dek türlü sorulara cevap vermeniz gerekir. Fakat tartışma konusu, diyanetin idari fonksiyonu değil. O yüzden burayı geçelim. Bu bölümde daha ziyade tartışmak istediğim, Müslüman ile siyasal İslamcı arasındaki farklılığa ilişkin olacak. Zira Serhat Kadıgil ne diyor?

Diyanet bu haliyle bir dini kurum falan değil, bir siyasal İslamcı gereçtir ve kapatılmalıdır. Sera Hanım'ın sözleri bir temsile kavuştuğu için buraya alıyorum. Yoksa bu sözlerin üzerinden iki yıl geçti, güncel değil yani. Fakat bana kalırsa, Diyanet kapatılmalıdır demek, her ne kadar haksa, Diyanet kapatıldıktan sonra Diyanet'in üstlendiği işlevleri ne yapacağı sorusunu da düşünmek gerekir. Zira halkımız Müslümandır. Diyanet sadece siyasal İslamcı bir gereç midir?

Halkın İslamıyla siyasal İslam arasında nasıl farklılıklar vardır? Halkınız Müslümansa, kamusal alandan İslam'ın tümüyle tasfiyesi ne kadar mümkündür? Bu sorular burada yer veremeyeceğimiz kadar uzun ve bura kadar derin düşünmeyi hak eden büyük sorular. Ama maalesef halk kesimleri birbirine o kadar uzak ki oturup bu soruları tartışılacak bir toplumsal bilincimiz de yok. Siz bu soruları, mesela halkınız Müslümansa kamusal alanı İslam'dan nasıl tasfiye edeceksiniz sorusunu mesela düşüne duran, biz kısa bir aranın ardından devam edelim. Döndüğümüzde diyanetin tarihine dalacağız.

Diyanet 3 Mart 1924'te kuruluyor. Cumhuriyet devrimlerinin hemen başında. Kurcusu da bizzat Mustafa Kemal, biliyorsunuz. Buradan hareketle 1924'teki Diyanet'e de siyasal İslamcı bir gereçtir diyebilir miyiz? Herhalde diyemeyiz.

Zira laikliği bu topluma kazandıran kişiyle siyasal islamcı bir gereci bu topluma kazandıran kişi aynı kişi olamaz. O halde şunu mu söylemekteyiz? 1924'te kurulan diyanet ile bugünkü diyanet arasında dağlar kadar fark var. 1924'teki diyanet laikliğe aykırı değildi ama bugünkünün aykırı yönleri var. Bunu söylüyorsak da doğru bir laf etmemiş oluruz.

Çünkü 1924'teki Diyanet de mezhepçiydi. Daha en başından dışlayıcı bir din anlayışına sahipti Diyanet. O halde gelin, Diyanet'in idari değil de siyasi fonksiyonuna biraz odaklanalım. Geniş kesimlerin bu topraklardaki modernleşme sürecinin kavrama düzeyinde milat 1923'tür. Yani ne demeye çalışıyorum? Şunu demeye çalışıyorum. 1923 öncesinde modernleşme yoktur, modernleşme süreci 1923 ile başlamıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet kurumlarının Osmanlı'da iz düşümleri bulunmaz. Şimdi, buraya kadar anlattığım bu bakış açısı doğru değil. Evet, 1923 son derece önemli bir kopuşu temsil eder fakat 1923'ten önce modernleşme akımları yoktu, 1923'ten sonra modernleştik demek de zordur.

Cumhuriyeti doğru kavramak için Cumhuriyet'in 19. yüzyıl Osmanlı-Türk modernleşmesinin üzerine bina edildiğini bilmek durumundayız. Şimdi böyle söyleyince sanki Cumhuriyet'i önemsizleştiriyormuş gibi bir algı oluşuyor ve bunu söyleyen hainlikle damgalanıyor. Halbuki hakikattir bu. 19. yüzyıl Osmanlı-Türk modernleşmesinin üzerine bina edilmiş bir devrimdir Cumhuriyet. Tarih Obası adlı YouTube kanalının sahibi Ceren Sungur'a kulak verelim. Ülkemizde modernleşme hareketleri resmi olarak 2.Mahmud devrinde başlamıştır. Resmi olarak diyorum zira resmi olmayan şekilde sıradan halktan kişilerin yahut bürokrasiden olan devlet yönetiminden olan kişilerin modern fikirleri vardır 2.Mahmud'dan önce de vardır. Ama tabii hayata geçirememişlerdir çünkü malum sultanlık padişahlık yönetimi.

İkinci Mahmud'dan çok daha önce Genç Osman ve Üçüncü Selim gibi padişahlar kendi dönemlerinde modernleştirici atılımlar yapmak istemiştir ama başarılı olamamıştır. Ve Cumhuriyet kurucu kadrolarını Osmanlı'da resmi olarak İkinci Mahmud'la başlayan ve süregelen ve böylece yenilikçi bir geleneğin bir akımın da oluşmasını sağlayan modernleşme hareketlerine de borçludur. O halde 1923'ten önce de Diyanet'e giden bir yol olması gerekir. Cumhuriyette, diyanetin işlevlerini yerine getiren kurum, Osmanlı'da Şeyhülislamlıktı. Biliyorsunuz. Fakat, Şeyhülislam ile Padişah-Halife'nin kurduğu ilişki, Bizans İmparatoru ile Ortodoks Kilise Başpsikoposunun ilişkisine benzer. Yani ne demeye çalışıyorum? Önde gelen kişi, din adamı değil, padişah ya da imparatordur.

Bizdeki Bizans-Osmanlı devlet geleneğinde din görevlisi kıta Avrupa'sındaki gibi ekümenik yani bağımsız değil, bizzat devlet idaresinin bir parçası olarak devrededir. Dolayısıyla din denilen şey de büyük oranda devlet tarafından hem himaye edilir hem de kontrol altında tutulur. Yani hem korursunuz hem de büyümesini engellersiniz. Şeyhülislamı ulema seçmez, padişah atar.

Bu kurumlar her ne kadar uhrevi olduklarını iddia etseler de, devlet organizasyonunun bir parçası oldukları için siyasi işlevi çok yüksek olan kurumlardır. Bu haliyle Şeyhülislamlık, hem Osmanlı'da dini altyapıyı oluşturan tarikat ve cemaatler üzerinde bir denetim sağlıyor, hem de medreselerdeki eğitimi organize ediyordu. Aynı zamanda şerri mahkemelerin kadıları da Şeyhülislam'la ilişkiliydi. Dahası Osmanlı'ki vakıflar da Şeyhülislam'ın denetimindeydi. Yani hem diyanet işlerine bakıyor, hem eğitim bakanı gibi çalışıyor, hem de Adalet Bakanı yetkilerini taşıyor. Yetmiyor bir de vakıflar üzerinden çok ciddi bir mülk sahibi kurumdan bahsediyoruz. Zira düzen teokratik bir düzen. 23 Nisan 1920'de Ankara'da ayrı bir hükümet kurulunca bir sorun da ortaya çıkıyor.

Yeni Şeyhülislam mı atanmalı? Şimdi bu kadar işlevi var sonuçta. Vakıflara bakıyor, eğitime bakıyor, adalete bakıyor vs. vs. E peki bu işlevleri nasıl yerine getireceğiz? Şeyhülislam atayacaksak bunu ancak padişah atayabilir. E yeni Şeyhülislam atanamayacaksa Ankara hükümetinin egemenliğindeki bölgelerdeki diyen işleri, medeselerdeki eğitim işleri ve kadılar nasıl organize olacak? İşte bunun için bir bakanlık ihdas edildi.

Ankara hükümetinin bu işler için oluşturduğu bakanlığının adı da Şeriye ve Efkaf Vekaleti'ydi. Yani 1920-1923 arasında İstanbul'da bir Şeyhülislam vardı, Ankara'da da meclisin egemenliğindeki topraklardaki diyanet işleri Şeriye ve Efkaf Vekaleti'nden sorulurdu. O, bu işlere bakan bir bakan gibiydi. 19 Mayıs Üniversitesi'nden siyaset bilimci Mehmet Talha Paşaoğlu'nun akademik çalışması da tam da Diyanet'in tarihi üzerine. Artı bir TV'de bir yayına katılmış, oradan takip edelim hocayı. Öncelikle 1923'ten önce kurulmakta olan Ankara Hükümeti, bunu Şerie ve Efkâf Vekâleti'ne Şehir-i İslamlık'tan devraldığı bürokratik görevleri vererek başladı ve yine o zamanda baş vekâlete

Yardımcı olan, başvekaletin hemen ardından gelen, ona başvekilin yokluğunda o görevi üstlenebilecek şeriye ve efkaf bakanları atandılar. Şeriye ve efkaf vekaleti, bir hükümetin içindeki bir bakanlık gibidir. Yani bakanlar kurulunun bir parçasıdır bu kişi. Haliyle bu bakanlık, Ankara hükümetinin icraatlarının şeriata uygun olup olmadığı hakkında da sorumluluk sahibi olur. Nitekim bu durum türlü sorunlara da neden olacaktır.

Çünkü sonuç itibariyle bakanlar kurul dediğiniz hadise her hafta sayısız şekilde karar alıyor. Her kararın şeriata uygun olup olmadığını tartmak bir bakanın görevi midir? O sıkıntı yaratıyor. İşte 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı şeriye ve efkaf vekaletinin ilgasına dair kanun, Sirt mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının imzasını taşıyan bir önergenin mecliste görüşülüp kabul edilmesi sonucu çıkarılıyor. Temel sorun, diyanet işlerinin, vakıf işlerinin ve eğitim işlerinin ve adliye işlerinin tümünü birden bir bakanlık bütçesinde organize edilmesindeki zorluklardı. Önergede anlatılanlar aslında diyanetin ne tip bir gereklilik üzerine kurulduğuna ilişkin de fikir veriyor. Yani Şeyhülislamlık Kurumu'nun yetkileri budanmalıdır. Temel anlayış bu. Ve din işi siyasetten biraz daha uzaklaşmalıdır. Kanunun gerekçesinde şöyle deniyor.

Din ve ordunun siyaset cereyanlarıyla alakadar olmasının mahzurları ortadadır. Bu hakikat bütün medeni milletler ve hükümetler tarafından esas düstur olarak kabul edilmiştir. Bu noktadan yeni bir hayat varlığı temin etmek vazifesini üzerinde taşıyan Türkiye Cumhuriyeti Siyasi Teşkilatı'nda zaten yeni kurulan şeriye ve efgaf vekaletinin mevcut olması muvaffık olamaz. Bakın bu esnada yani 1924 itibariyle Türkiye Cumhuriyeti'nin dini, dini İslam'dır maddesi anayasada mevcut. Yani henüz evet laikleşme çabaları var. O zaten 1908'den itibaren de var. Modernleşme çabaları zaten 3. Selim'den bu yana da var. Hala ama Cumhuriyet'in dini, dini İslam'dır maddesi mevcut. Fakat buna rağmen din işleriyle uğraşan bir bakanlığının olmasının mahzurlu olduğu da anlaşılmış.

Şeriye ve efkaf vekaletinin ilgası hakkındaki kanunun numarası 429. Diyeceksiniz ki bize ne numaradan? 430'u duyunca 429'un anlamlı olduğunu anlayacaksınız. 430 sayılı kanunun adı meşhur Tevhid-i Tedrisat yani Eğitim Birliği Kanunu. Yani şeriye vekaletinin kaldırılması, Diyanet İşleri Reisliğinin kurulması Tevhid-i Tedrisat kanunuyla aynı gün yaşanıyor. Çünkü bu bir zorunluluk. Böylece, Şeyhülislamlık yetkileri tırpanlanarak, vakıflar üzerindeki yetkisi ve ülkedeki eğitim alanındaki yetkiler alınıyor, geriye sadece Diyanet İşleri kalıyor ki, o da adı üzerinde Diyanet İşleri Reisliğine veriliyor. Bu nedenle denebilir ki, bizdeki Diyanet, birçok yetkisi tırpanlanmış bir Şeyhülislamlık gibidir.

Fakat bir farkı vardır. Din görevlileri Şeyhülislam'a bağlıdır da paralarını Şeyhülislam'dan almazlar. Bizdeki din görevlileri doğrudan bir ulus devletin memuru halindedir. Buradan ne çıkar? Demek ki Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı-Türk modernleşme sürecinde Şeyhülislamlık kurumunun geçirdiği evrimin bir sonucudur.

Şeyhülislamlık Kurumu'nun elindeki eğitim yetkisi ve vakıfların yönetimi işleri tırpanlanmış ama Osmanlı'nın dini bürokrasisi Diyanet'e miras kalmış. E haliyle, Diyanet'in din yorumuyla, Osmanlı Şeyhülislamlarının din yorumu arasında ciddi benzerlikler oluşmuş. Bu benzerliklerin kaynağı da İslam dinindeki mezheplerden kaynaklanıyor. Osmanlı bir teokratik devletti ve hanedan sadece Müslüman değildi, aynı zamanda Sünniydi. Bu gelenek,

Diyanete de aynı mezhepsel bakış açısını miras bıraktı. Profesör Paşoğlu'na yeniden dönelim. Aslında Osmanlı-Safevi rekabetinde, pek çok tarihçinin de isabetle buyurduğu gibi, Osmanlı Devleti'nin daha çok Sünniliğin bekçiliğini yaptığı, Safevi-Şii politikasına karşı tavır aldığı ve öteden beri Sünniliğin kurumsallaşmasının zaten devletle ilişki olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Osmanlı'nın da bu tarih yazımına katıldığını söyleyebiliriz. Tabii bunu çok genel hatlarıyla söylüyoruz. Elbette bunu ayrı ayrı inceleyen pek çok yazar var.

Ama en azından cumhuriyete miras kalınan ve burada sorun görünmeden kurumsallaşmasına katkıda bulunulan harçın sünnilik olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum eleştirilir, yanlış bulunur, diyanet dini meselelere mezhepsel bakmamalıdır denir. Fakat gündelik dini işleyiş içinde bu bir zorunluluk olarak karşımıza çıkar. Çünkü mezhepler dediğiniz şey gündelik dini işleyişin tam ortasında bir hakikattir.

Mesela Osmanlı'da Türkçe hutbe yasaktır. Sadece Osmanlı değil, Sünni Hanefi fıkhında 7. yüzyıldan 20. yüzyıla dek hutbe Arapça okunuyor. Yani başka bir dilde İngilizce hutbe diye bir şey yok. Şöyle düşünün. Demek ki yüzlerce yıl Anadolu insanı cumalarda Arapça hutbe dinlemiş. Peki ilk Türkçe hutbe ne zaman okunmuş?

Bu hadise ittihat ve terakki dönemi sırasında 1910'larda gerçekleşiyor. Kur'an'ın Türk cemali de yoktur bakın Osmanlı'da. Yani 1400, 1500, 1600, 1700 yıllarda böyle bir Türk cemali yok. Türk cemal çalışmaları da Cumhuriyet'ten sonra başlıyor. Biliyorsunuz ilk Türk cemal de Elmalı Hamdi Yazıroca'ya ait. Yani Türk modernleşmesi İslam'ı da Türkleştirmeye çabalıyor.

Fakat bu meal çalışması türlü sorunları da beraberinde getiriyor. Şimdi, Kur'an Türkçe'ye çevrilecektir de, bu çevirinin dayanağı hangi fıkıh, hangi itikad olacaktır? Yoksa şöyle mi, biz fıkıh, itikad dinlemeyiz, fıkhımızı ve itikadımızı yeni baştan yazarız mı diyeceğiz? Osmanlı fıkhından sert bir kopuş olacaksa bu durumda Osmanlı uleması bu meale ne tepki verecektir?

Diyelim ki ulemanın bir kısmı meali doğru bulmadı. Bu durumda camilerde bu meal nasıl tanıtılacaktır? İşte bu türlü sorunlar, ilk Türkçe mealin, sünni mezhebin, fıkıhta hanefi, itikatta matur edi bir yorumla kaleme alınmasıyla çözülür. Hadi bir de Cübbeli Ahmet'e kulak verelim.

E şimdi Elmalı'l-Hamdî yazına tefsir yazdırıyor. Elmalı'l-Hamdî yazar. Gidin bakın, Hak dini Kur'an dilinin başında yazıyor. Bu tefsir maturidî, hanefî mezhebenin, hakîtenin, işte fıkhının, itikatta maturidî, fıkıhta hanefînin görüşleri üzere yazılmıştır. Bundan dolayı benden şart aldılar diyor. Sözleşmen böyle diyor. Bak!

Aksinin mümkün olmadığı bir hadisedir bu. 1500 yıllık bir dinin 20. yüzyılda modern bir yorumu geliştirilmeye çabalansa da bu çabanın nafile olduğu kısa zamanda anlaşılmıştır. Çünkü İslam varolsu olarak Hristiyanlıktan daha farklı bir dindir. E yeni bir modern yorum geliştiremeyeceğinize göre geleneğe yaslanmak zorundasınız geçmiş olsun. Bizde de diyanetin yaslandığı gelenek Hanefi Maturidi gelenektir ki emin olun akılcı bir gelenektir yani Selefi falan da olabilirdi maazallah.

Fakat Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki devrimci yükselişin temel hedefi, bu gelenekten bağımsız, bu İslami gelenekten bağımsız ayrı bir Türk dini yaratmaktı. Hutbelerin Türkçeleştirilmesi, Kur'an'ın Türkçeleştirilmesi aslında Osmanlı-Türk modelleşmesinin kabul ettiği ve doğru bulduğu gelişmelerdi. Aynı Türkçeleştirme çabası Ezan'da çamura saplandı. Halkın İslam'ı Türkçe hutbeyi ve Türkçe Kuran'ı sevdi de, benimsedi de, Türkçe Ezan halkımıza bir tuhaf geldi.

Bakın aynı diyanettir bu. 1932'de ezanın Türkçe okutulmasına onay veren de, 1950'de geri Arapçaya dönüştürülmesine onay veren de aynı diyanettir. Bu tip tırnak içinde aşırılıklar ya da aşırılık demeyelim, cüretkârlıklar her devrimden sonra yaşanır. Devrimlerin özelliğidir bu. Kendi hududunu belli etmek ister. Kendi hududunu anlamak ister ve dolayısıyla sürekli ileri gider. Bir süre sonra geri çekilme başlar.

Ardından toplum tarafından kabullenip kabullenilmediğine göre bu cüretten vazgeçilir veya tam tersi daha da ileri gidilir. Ama hakikat, devrimlerin şiddetine, cüretine bir süre sonra halk karar verir. Bir kanunla devrim yaparsınız, o mesele değil. O devrimin halkta karşılığının ne olacağı önemlidir ki bu karşılık yıllar içinde anlaşılır.

Bugün çok açık ki, Türk devriminin, cumhuriyetin pek çok kazanımında maya tutmuştur. Yani halkımız devrimlere sahiplenmiştir. Mesela bugün hutbeler geri Arapça olsun, Türkçe hutbe mi olur deseden sizin biri, buna ilk dindarlar karşı çıkar. Halbuki Osmanlı-Türk modernleşmesinin bir reformudur Türkçe hutbe. Yani 200 yıl önce böyle bir şey yoktu. Ya da Kur'an'ın Türkçe meali mi olur, Türkçe mealleri toplatalım, bu dinsizliktir diye ileri bir İslamcı cüret ortaya çıksa, yine ilk Türkiye'nin dindar kesimleri buna karşı çıkar. Ya insanlar anladıkları, okudukları dilden kendi kutsal kitaplarını da okusunlardır insanlar. Fakat Türkçe ezan öyle değil. Hadi ezanı gelip Türkçe okutmaya çalışın bakalım ne oluyor.

O halde halkla didişmenin bir anlamı var mı? Bunlar geride kalmış, olmuş, bitmiş hadiselerdir bana kalırsa. Peki şöyle mi diyeceğiz? Ezanın Arapça okutulması siyasal İslamcı bir başarıdır mı diyeceğiz? Ya da halk İslamıyla siyasal İslamcılığı nerede ayırıyoruz?

O halde, Diyanet uhrevi değil, siyasi bir kurumdur. Ne demek o? Ne fark var ikisi arasında? Yani, kilise gibi değildir Diyanet. 600 yıldır aynı şeyi söylemek zorunda hissediyor kilise kendisini. Ama Diyanet öyle değil. 100 yıl önceki kararlarıyla, 80 yıl önceki, 90 yıl önceki ya da 10 yıl önceki kararları değişebilir. Uhrevi olsa Katolik kilisesi gibi olurdu. Yüzyıllar boyunca değişmeyen bir gelenek yaratmak isterdi. Ama Diyanet öyle değildir. Zira Diyanet, Cumhuriyet'in başından bu yana siyasi bir kurumdur. Düşünün, 1989'dan 2017'ye dek, kutlu doğum haftasını miladi takvime göre kutlamış bir Diyanet'ten bahsediyoruz. Önceki Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, kutlu doğum etkinliklerini de kendi döneminde daha da büyütmüştü. Kutlu doğumunu idrak ettiğimiz Serveri Asfiya, Hatemul Enbiya,

Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemi saygı ve tazim ile yâd ediyorum. Şimdi 1924'den 1989'a kadar kaç sene geçmiş? 65 sene Diyanet Bünyesi'nde Kutlu Doğum Haftası diye bir etkinlik yoktu. 1989'da ilk kez kutlanıyor bu hafta, 2017'ye kadar da devam ediyor. 2017'den sonra yine bitiyor. Alın size dibine kadar siyasallaşmış bir İslami yorum. Halkın İslamı olamıyor ama. 28 yıl kutlamışsınız kutlu doğum haftasını, 28 yılın ardından halkımız, vay benim peygamberimin doğum gününü kutlayamayacak mıyım ben demiyor. Kutlanmadığı zaman iyi oldu o FETÖ işiydi zaten diyor. E o halde halkın İslamı ile siyasal olan İslam arasındaki uyumu ve çatışmayı ortaya net koymalıyız.

Diyanet siyasal bir kurumdur da, siyasal islamcı bir gereç midir? Ya da ne kadarı siyasal islamcılıkla ilgilidir, ne kadarı islamla ilgilidir? Siyasal olması onu siyasal islamcı yapar mı? İslam zaten siyasal bir din değil midir? Derseniz ki, diyaneti kaldıralım.

Bu durumda halk İslam'ına nasıl çerçeve çizeceksiniz? Çünkü işlevi, siyasal işlevi şu, halkın İslam'ını bir kontrol altında tutuyor, iki himaye ediyor. Boşverin çizmeyiz böyle bir çerçeve diyorsanız, bu durumda halk İslam'ına nüfuz edecek İslami akımları nasıl bertaraf edeceksiniz? Mesela halkın içinde selefi akınlar ortaya çıksın. Bu durumda bu vaziyete nasıl müdahil olacaksınız? Ne yapacaksınız? Halkın yüzyıllar boyu edindiği geleneksel rütbelleri, mesela diyanet olmasa, yasaklamayı falan mı düşünüyorsunuz? Ez cümle, halkımızın büyük bir kısmının Müslüman olduğu gerçeği üzerine siyaset yapılmak zorundadır.

Siyasal İslamcı saldırılara omuz verirken, Siyasal İslamcı saldırılara direniş gösterirken de yanı başımızda Müslüman halk kesimleri bulunmalı. Müslüman halkımızı Siyasal İslamcıların önüne atmamamız gerekir. Başlı Siyasal İslamcılık olan bir kitabın yazarı olarak şunu söylemek isterim. Seküler mahallede her şeye Siyasal İslamcılık demek ciddi bir konfor yaratıyor ve yanlış. Siyasal İslamcı dendikçe de böyle bir mahalle kendine geliyor. Oh diyor ne güzel konuşuyor.

Halbuki Müslüman ile Siyasal İslamcıyı birbirinden sert şekilde ayırmalıyız. Halk İslam'ını da doğru kavrayıp onunla barışmak gerektiğini de düşünüyorum. Her dini ritüele Siyasal İslamcılık diyerek bir arpa boyu yol alamadığımız gibi halkımızı da karşımıza almış oluruz. Bu olacak iş midir? Örnek bir olay 5 Mayıs'ta İzmir'de yaşanıyor. Bir nikah töreninde henüz gelin ve damat salona gelmemiş.

Bilirsiniz, nikah törenlerinden önce izleyiciler 10-15 dakika kadar bekletilir. İşte bu bekleme sırasında, nikah şahitlerinin oturduğu sandalyede bir kişi, evlenecek olan çiftler için dua etmeye başlıyor. Nikah töreni başlamadan evvel, krebsin filan olabileceği kısa bir duvara kurulacak. Buyurun.

Bilenler bilir, bilmeyenler de şimdi öğrenecektir. Bu dua etme işi bizde Türkçedir. Yani Türkçe bazı temenniler dile getirilir. Bu temennilerin de kuralı kaidesi yoktur, istediğinizi söylersiniz. Dinleyenler de bu söz konusu temennilere amin diyerek eşlik ederler.

Diyelim ki Atatürk ve silah arkadaşlarını cennete âliyene kabul et yarabbi diyeceksiniz. Bu gibi Türkçe temennilerden önce de bir euzubillah çekmelisiniz. Bu nikah törenlerinde dua etmeye kalkışan kişi de aynı seremoniyle başlıyor. Başlamasına da nikah memuru sauna giriyor, içinde bulunan binanın resmi daire olduğunu gerekçe göstererek dua eden kişinin önündeki mikrofonu alıveriyor.

Euzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Şimdi tam duaya başladık. Gelin ve damadı bekliyoruz. 10-15 dakikada süremiz var. Mikrofon önünden alınan kişi mikrofonsuz başlıyor temennilerine. Adem ile Havva'yı, Muhammed Mustafa ile Hatice annemizi nasıl uslaştırdıysan bu kardeşlerimizi de uzlaştır yarabbi diyor. Seyirciler de amin diyorlar. Sonra ise duanın sesi duyulmasın diye salona gürültülü bir müzik veriliyor.

Allah'ım, Adem ve Havva'nın Hadis-i Türkü'nün adı Muhammed Mustafa'nın arasını nasıl uzaklaştırdıysa, bu kardeşlerimizin arasını da aynı şekilde uzaklaştır. Ben bu görüntüleri görünce insani olarak reaksiyon gösterdim. Lütfen bu kaydedilmekten sonra eğer görmediyseniz siz de bir izleyin. Benim nazarımda halkın İslamı ile siyasal İslamcılık arasında mesafe var. Ben her Müslümana İslamcı dememek gerektiğini düşünüyorum. Sadece düşünmüyor, biliyorum yani bu konuda iddialıyım. Her başı kapalıya, her dininde, ibadetinde olan insana bir tür ulusal güvenlik riski olarak yaklaşılamaz. Bu yaklaşım hem nafiledir hem de yanlıştır.

Fakat maalesef Türkiye'deki seküler kesimlerin bir kısmı halk İslam'la öylesine uzaklar ki bu basit dua seramanisinden resmi bir nikahı, dini bir nikahı çevirme gayreti olarak yorumlayanlar olmuş. Ben görüntüleri izleyince şöyle yazdım. Belli ki dindar insanlar ve nikâhtan önceki bir ritüeli gerçekleştirmek istemişler. Nikâh programında bir sıkışıklık olsa, sırada bekleyen gerekçe gösterilse anlarım. Nikâh memurunun tavrını ve dua edilirken sauna müzik verilmesine yadırgadım ve kaba buldum. Bu tip şeyler gündelik hayatın işleyişi için de makul karşılanmalıdır.

Böyle yazmışım. Buradan hareketle benim bu ifadelerimi de tenkit eden oldu. Olabilir. Orada sorun yok. Fakat tenkit edilirken temel argüman böyle böyle izin vere vere bu günlere geldik şeklindeydi. Bu yapılan dua ritüeli radırganabilir. Hoş, ayıplanabilir. Ama mikrofonu alıp sauna müzik vererek duayı bastırmak olacak iş değildi bana göre.

Fakat maalesef, halk İslam'ının gündelik pratiğine hiç tanık olmamış, bu mesafe yüzünden de halk İslam'ına hasmane bir tutum takılmış seküler çevreler, laikliği halk İslam'ını baskılayarak koruyacağını düşünüyor. Denebilir ki, ya nekahlardan önce böyle dua mı okunuyordu? Hayır kardeşim, her yerde dua okunur. Yani orada da okumaya başlamışlar işte. Ben bu kesimlerden biraz farklı düşünüyorum.

Bu nedenle özgün bir konumdayım, bunu farkındayım. Fakat bu özgün konum pek hazmedilemiyor sol mahallede. Sol mahallenin inzibat erleri tarafından arkadaşlar, haberiniz olsun, sizin de mahallemden kovuldum. Haberiniz olsun. Artık solcu değilim. Liberal olabilirim, İslamcı olabilirim, faşist olabilirim, paralı bir kalem olabilirim. Hiç değilse gericiyim, onu biliyorum. Hiçbiri değilsem sanırım biraz saf ve aptalım. Zaten İran'da da böyle olmadı mı? Benim gibi saflar yüzünden şeriat geldi ya.

Laf bana geldiyse bir anımı anlatarak bitireyim. Yıl 2011, ben de Devrimci Öğrenci Hareketi'nin içinde bir kişiyim. 31 Mayıs'ta Artvin Hobba'da öğretmen Metin Lokumcu'nun biber gazıyla öldürülmesinin ardından Ankara'daki yürüyüşte gözaltına alındım ve tutuklandım. Buraları hızlı geçiyorum. Tutuklanma gerekçem gösteri yürüyüş kanunu muhalefet olduğu için, daha önce bu suçtan da kimse tutuklanmadığı için cezaevi müdürün kafası karıştı. Şimdi seni dedi, adli mahkumların arasına mı koyacağız, siyasi mahkumların arasına mı koyacağız? E dedim ki benim suçum bu haliyle siyasi değil, bak gösteri yürüyüş kanunu. E doğru söylüyorsun o zaman sen git cinayet koğuşuna. Böylece ben yaralama cinayet koğuşuna girdim. Cezaevinde ilk günüm, mahkumlardan birinin teyzesi hastalanmış, kadın hastanede yatıyormuş. Öğlen saatlerinde meydanda bağırdı bu kişi. Beyler, akşam yatsın okutacağım teyzem için. Baklavaları da aldım, herkesi beklerim. Ben de koğuşun yabancısıyım. Dediğim gibi ilk günüm. 20 tane benden başka adam var. Hepsi de benden en az 10 yaş büyük. Ben daha 22-23 yaşındayım. Beklemeye koyuldum. Etkinlik saatinden önce baktım herkes abdest alıyor. Ya ben daha önce namaz abdesti almamışım ki hiç. Yani boy abdesti olsa girersin duşa aldım deyip çıkarsın. Ama namaz abdesti öyle değil. Tek bir labo var. 21 tane iz bandut gibi adam.

Sıraya giriyor, sırayla abdest alınıyor. Ben de nasıl alınır bu abdest bilmiyorum yani. Sorsam da tuhaf kaçacak. Şöyle çaktırmadan baktım işin sırasına. Baktım önce ağza su veriyorlar. Mantıklı. Önce ayağını yıkayıp sonra ellerle o ağza su götürmemelisin. Neyse, gözlenmedim. Gittim abdest aldım. Oturdum masanın aşına. Eee şimdi ne yapıyoruz? Yasin okunacak. Başladı mahkumlardan biri Yasin'e. Bismillahirrahmanirrahim.

Ben beynamaz dini inancı zayıf biriyim. Mahkumlardan biri başladı Yasin okumaya. Ya öyle komiğime gidiyor ki içinde bulunduğum durum. Ulan önceki gün eylemdeydik, aradan üç gün geçti. Biraz dayak, şimdi burada Yasin dinliyorum. Fakat bir yandan da mevcut ritüeli ilişkin cahilliğim yüzünden de kendime kızıyorum. Ne yapacağımı da bilemiyorum. Yani bir pot kırarım diye de son derece tedirginim. Yani yanlış bir şey de yapmak istemiyorum. Neyse. Yapılacak şey basit belli ki. Oturacağız, Yasin dinleyeceğiz. Fakat yer yer hep bir ağızdan salavat getiriliyor. Hayda!

Ben de tüm mahkumlarla birlikte salavat getiriyorum da bunlar ne zaman başlıyor, ne zaman bitiriyorlar orayı da kestiremiyorum. Yani olacak iş değil. Fakat adamın teyzesi hastaymış ne yapsın hapiste elinden bu geliyor. İşte bu yaşadığım halkın İslam algısına ilişkin bunca bilgisizliğim kendime çok kızmama neden oldu.

Bu geleneklere, göreneklere ilişkin bilgisizliğim yüzünden İslamcılığı ve laikliği de doğru yorumlayamıyordum. İslam meselesi üzerine düşünmeye, halkın İslam'ını gözleyerek başladım. Siyasal olanı sonrasında anlayabiliyorsunuz ancak. Halkın İslam'ını bilmeyince, siyasal İslam'ı daha doğru kavrayamıyorsunuz.

Bu bölümde de Osmanlı-Türk modernleşmesini ele alarak diyanetin tarihine ilişkin örnekler verdim. Şimdi tüm bu anlattıklarım ışığında soruyorum. Doğru bir laik düzen nedir? Doğru bir laik düzende ezanı yeniden Türkçe mi okutmalıyız, hayırsa neden, evetse nasıl? Doğru bir laik düzende örneğin Erdoğan'dan sonra kamusal alanda başörtüsüne yasak mı koymalıyız? Hayırsa neden, evetse nasıl? Daha derin bir soru. Doğru bir laik düzeni nasıl tarif edersiniz?

Bu sorulara esaslı cevaplar vermeden Türkiye'deki din ve devlet ilişkisini de doğru yorumlayamıyoruz. Haliyle halk düşmanı, içinde bulunduğumuz gerçekliği doğru kavrayamayan tuhaf bir layıklık hasreti yaşıyoruz. Bu hasret iyi bir hasret değil arkadaşlar. Bu hasretle bu memlekete mutluluk da getirilmez. Bu nedenle muhafazakar gündelik hayatın alışkanlıklarını seküler kesimler iyi bilmeli.

Mutlaka muhafazakar mahallede seküler kesimlerin alışkanlıklarını bilmeli, birbirimizi tanımalıyız. Aksi halde insanların evlenmeden evvel ettiği duayı laik düzene bir başkaldırı olarak yorumlayabiliyoruz. Bak bak haksizlere, bak bak resmi bir kurumda dini bir ritüel yapıyorlar diyebiliyoruz. Haliyle bu yorum Müslüman halk kesimlerine, siyasal İslamcıların kucağına itiyor. Biz bu siyasal İslamcılarla bir mevzi savaşı içindeyiz, yanımızdaki halkımızın büyük çoğunluğunu aman o tarafa geçin diyoruz biz. Ya bu yaptığımız hem yanlış hem de akılcı değildir. Diyerek bölümün sonuna gelelim. Kafanızı ütülediysem affedin. Trend Topik'i Podb Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar halkımıza kızmayın. Halka kızılmaz. Halkımızı anlamaya çalışmak gerekir. Hoşçakalın.

Çak!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)