
4.614 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 14 Mayıs'ta alıyoruz. 15 Mayıs'ta da yayınlıyoruz. Tarih enteresan, bugün Nekbe günü. Daha önce İsrail nasıl kuruldu ve Filistin direniş tarihi başlıklı bölümlerde Türkçe karşılığı felaket anlamına gelen Nekbe'nin ne demek olduğunu uzun uza diye anlatmıştık. 15 Mayıs 1948 ve takip eden günlerde Siyonist paramiliter çeteler Filistin halkını mülteci kamplarına ve sürgüne yollamak için harekete geçtiler.
Bu tarihten itibaren Filistin halkı onlarca katliama maruz kaldı. 15 Mayıs 1948'den beri Filistinlilerin Arapça isimlendirdiği haliyle Nekbe, Filistinlilerin belleğinde bir mümküzleştirme ve bir katliamın ifadesiydi. Maalesef aynı gün, Siyonistler için bir bayram olarak kutlanıyor. Bugün Nekbe günü. Utangaç ve mahcubuz Filistin halkına karşı, hiç değilse kahrolsun Siyonizm, yaşasın Filistin diyebilelim.
Yaşayın! Televizyonu izlediniz mi? Avrupa müesses nizamı, İsrail'in tüm hassasiyetlerini nasıl da gözetliyor. Avrupa Yayın Birliği, çıt çıkmayacak canınızı okurum demiş belli ki. Filistin bayrakları yasaklandığı gibi, yarışmacıların Filistin'i sembolize edecek herhangi bir sembol bile Yaşayın! Yaşayın! taşımaları Yaşayın! yasaklanmış. Fakat, Avrupa deyince tek bir yapıda göremiyoruz. Avrupa nizamı, Avrupalı devletler, Avrupa egemenleri İsrail'in yanında, bu çok açık. Ama, Avrupa halkları için aynısını söylemek zor. Eurovision bu sene İsveç'teydi. İsveç'in Malmo kentinde, yarışmanın yapılacağı binanın önünde on binlerce Avrupalı, İsraili protesto etmek için toplandı. Hatta küresel çevre aktivisti Greta Thunberg de
protestoculardan biriydi. Eurovizyonda savaş nedeniyle daha önce Rusya elenmiş, son 3 yıldır da Ukrayna'ya destek üzerine bir konsept geliştirilmişti. Yani Rusya yok, Rusya'yı eledik çünkü savaş çıkartanı eliyoruz. E peki İsrail? 2021'de Ukrayna'ya saldırdığı için Rusya'nın yarışmadan süresiz men edildiği Eurovizyonda İsrail'e herhangi bir yaptırım olmayacak mıydı?
Belli ki sadece binanın önündeki kalabalık değil, Eurovizyon'un yapıldığı salonda da Filistin'le dayanışmak isteyen bir hava hakimdi. Şarkıcılar şarkıları bittiğinde barış mesajları verdiler. İsraili şarkıcı Eden Golan da şarkısını yuhalamalar eşliğinde sürdürmek zorunda kaldı. O anların görüntüleri sosyal medyada da viral oldu.
Batılı devletler ile Batılı halklar arasında konu İsrail olduğunda bir açı oluşmuş durumda. Batılı devletlerin takındığı tutum Batılı halklar tarafından onaylanmıyor. ABD'de, Kaliforniya'da başlayan öğrenci eylemleri sürüyor. Avrupa keza benzer bir eylem içinde. Sokak gösterileri devam ediyor. Eylemlerde artık Stop Genocide dövizleri göze çarpıyor.
Dünya, Filistin'de yaşanan şeyin artık bir cenosit yani soykırım olduğunu görmeye başladı. Fakat Türkiye'de Filistin meselesi dünyanın geri kalanından daha az tepki çekiyor. İslamcılar da, seküler kesimler de Filistin'de çuvalladı desek yeridir. İslamcılar çuvalladı çünkü İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret nedeniyle tek ses olamadılar, bölündüler. Sekülerler de çuvalladı çünkü bu dava İslamcının davasıdır deyip aslında insanlığın davası olduğunu yeterince göremediler. 22 yıldır İslamcıların bir biçimde İslamı da kullanarak türlü hukuksuzluklara dini meze yapmış olması, seküler kesimlerde anti-İslamik bir siyasi akım yarattı. Hakikaten, seküler kesimler İslamcı siyasetten yıldı, apaçık görünen rezilliklerin din kılıfıyla makyajlanmasına tahammülü kalmadı bunların.
Bu durum, İslamcı siyaseti destekliyor görünen Müslüman kesimlere de antipatik yaklaşılmasına neden oluyor. Benim bu gözlerimi destekleyen bir ver yansın diyelim hadi bir feryat Twitter'da milyonlarca kez görüntülenmiş. Görüntüde, boynuna Filistin kefiyesi doğarmış başörtülü bir kadın kendi durumunu anlatıyor. Dinleyelim.
Biliyorum bunu bu şekilde paylaşmamam lazım ama paylaşmak zorunda hissediyorum. Şöyle bir etkinlik yapıyoruz biliyorsunuz gazeteci çocuklar için birkaç şey yazmak ister misiniz diyoruz. Orada kocaman bir kâğıt var ve insanlar yazı yazıyorlar. Turist olduğunu düşündüğümüz kişilere İngilizce söylüyoruz. insanımıza Türkçe sesleniyoruz. Ve çok acıyan yüzleşiminin beni çok zorladığı bir şey var ki bu %80 bu şekilde gelişiyor. Turist kardeşlerimiz gözyaşları içerisinde kalemlerini ellerine alıyorlar ve çoğu bizim dinimize mevsut değil. Gazya çocuklar için şeyler yazıyorlar. Benim insana yapıp gidiyor. Çünkü artık buna dayanamıyorum. Gerçekten dayanamıyorum.
Hanımefendi vaziyeti kabrıyamamış. Halbuki tabloğu oldukça net. Erdoğancılık haline gelen politik fanatizmin dini bir görüntü altında servis ediliyor olması, halk kesimlerini sadece Erdoğan'a değil, İslam'a da mesafeli hale getirdi. İslami görüntüdeki bir aktivist, bir turiste egzotik gelebilir. Fakat bizde, İslami görüntüdeki aktivistlerimiz genelde halk için inmediler sokağa.
Dolayısıyla bir turiste egzotik gelebilir ama Müslüman bir aktivist, anti-Erdoğan'cı zihinlerde haklı olarak, altını çiziyorum, haklı olarak şüphe uyandırıcı oluyor. Bu durumu Müslümanların da bir kendilerine sorması gerekir. Bu bölümde Müslüman seküler didişmesinin arka planına ama ekonomik arka planına odaklanacağız. Bu arka plana odaklanırken ana odak konumuz, Mehmet Şimşek'in son dönemde kamuda tasarruf çıkışıyla beraber popüler olan Ortodoks politikaları olacak.
Söz konusu bu ortodoks politikalar aslında ne anlama geliyor? Bu hikayenin arka planında sermaye fraksiyonları arasındaki bir didişmenin nasıl bir sonucunu yaşıyoruz? Öte yandan dindar seküler kesimlerin didişmesi olarak resmedilen şeyin bir ekonomik altyapısı var mı? O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Tüfek, Mikrop ve Çelik'in de yazarı, Pulitzer Ödüllü düşünür, Jared Diamond'ın 2019'da yayınlanan son kitabın adı Yükseliş. Kitabın bir de alt başlığı var, alt başlığı da krizdeki uluslararası için dönüm noktaları. Bu alt başlık benim çok ilgimi çekti. Ben de kitabı aldım, incelemeye başladım. Son derece enteresan tavsiye ederim. Ünlü Düşünür kitabında kişisel krizler ile ulusal krizler arasındaki ilişkiyi ve benzerlikleri incelemiş. İlişki problemleri gibi, mesela sevilen kişinin bir hastalığı ya da ölümü gibi, kişinin sağlığı gibi ya da finansal durumundaki bozulmalar gibi kişisel krizler ile
ulusal ölçekli krizler arasındaki benzerlikleri konu edinmiş. Haliyle krizi de tanımlayarak işe girişmiş Diamond. Ben de bu söz konusu bu hikayede Diamond'ın kriz tanımı üzerinden hareket edeceğim ve bu tanım üzerinden bir okuma yapmaya çalışacağım. Gerçekten nedir kriz? Biz Türkiye'de kriz kelimesini genelde ekonomik çerçeveden ele alıyoruz da kelimenin ham anlamıyla kriz nedir?
Kelime aslında yılan kökenli. Krino kökünden yürüyen crisis sözcüğü kelimenin orijini. İngilizce de crisis deniyor, Türkçe de kriz diyoruz. Krino bir fiil olarak ayırmak, ayrım yapmak. Crisis ise ayrım noktası. veya Türkçe'ye çevirirken dönüm noktası gibi bir anlam kazanıyor. Dolayısıyla kriz bir andır ve bu andan önce ile bu andan sonra arasında belirgin farklılıklar vardır. Bir dönüm noktasıdır yani. Fakat elbette her dönüm noktası bir kriz değildir. İnsanın başına kriz diyemeyeceği dönüm noktaları da gelebilir. Ne bileyim evlenir mesela ne güzel oldu da şimdi evli değil kriz denmez. Ama her kriz bir dönüm noktasıdır. Diamond kitabında meseleyi şöyle ele almış.
Dönüm noktası bir zorluğu ifade eder. Zorluğu aşmak için eski başa çıkma metotları işe yaramadığında yeni başa çıkma metotları oluşturma baskısı yaratır. Bir birey ya da ulus, yeni ve daha iyi başa çıkma metotları oluşturursa krizin başarıyla çözüldüğünü söyleyebiliriz. Eğer krizi çözemezseniz, kriz yerinde durmaz ve derinleşir. Bu durum, kişisel hayatınızda yaşanabildiği gibi hemen hemen benzer süreçlerden geçerek ulusal ölçekte de yaşanır. Dolayısıyla, krizler, daha öncekinden daha büyük bir değişimi ifade eder bu nedenle bir dönüm noktasıdır.
işler içinden çıkılamazmış gibi gelmeye başladığı anda, en büyük sorun sorunun tam olarak ne olduğunu anlayamamaktır. Genel bir mutsuzluk hali gelir ve hayatınızın orta yerine oturuverir. Belki de deneyimlemişsinizdir benzer şeyleri. Böyle kişisel krizlerin yanı sıra, ulusal krizler de benzer karakterlidir. Alışageldiğimiz gibi ille de ekonomik olmak zorunda değil. Mesela, Sadece Türkiye için düşünelim. Kriz denilen şey, 2001'deki gibi ekonomik olabilir, 1980'deki gibi siyasi olabilir ya da 1919'daki gibi askeri olabilir. Fakat bu krizlerin nedenlerinin hiçbiri sadece ekonomik, sadece siyasi ya da sadece askeri değildir. Nedenleri değil, sadece semptomları ekonomik. ya da siyasi ya da askeri boyuttadır. Semptomlar. Çünkü ulusal ölçekli krizler bizlere semptomlar olarak görünür. Biz nedenleri gündelik hayat içinde kavrayamayız. Biz kriz çıktıktan sonra semptomları algılarız. 2001 krizinin nedenleri belki siyasi olabilir ama semptomları ekonomiktir. 1980'nin semptomları siyasete ilişkindir ama ekonomik arka planda olabilir. Aslında kendi içinde pek çok sorun bir araya gelmiş ve işler içinden çıkılmaz bir duruma bürünmüştür. İşte bu anlarda ya savaş çıkar ya darbe olur ya ekonomik iflaslar yaşanır. Gündelik hayat içinde halk kesimleri krizlerin semptomlarına maruz kalır ama krizi tanımlamakta zorlanır. Krizin halk için anlamı krizin semptomlarıdır yani. Misal, sağlıkta kriz var.
Halkın gördüğü semptomlar, randevularda yaşanan aksaklık. Hele ki göz ve dişte. Randevu bulmak neredeyse imkansız. O halde böyle bir sorunun evvela nedeni anlaşılmalı değil mi?
Çünkü biraz böyle bir entelektüel okuma yaptığımızda ya da biraz meseleyi didiklediğimizde sağlıkta yaşanan şeyin semptomunun randevu krizi olarak göründüğünü görüyoruz. Yani aslında sağlıkta performans sistemi adında ciddi bir kriz var ya da doktorların ciddi sıkıntıları var, sağlık çalışanlarının ciddi sıkıntıları var. Şiddet gibi semptomlar da görüyoruz. Sağlıkta özelleştirme, piyasalaştırma almış başına gitmiş, orada bir didişme var ama biz Semptomu randevu olarak görüyoruz. O halde krizi randevuyla sınırlandırmak bu iyi bir okuma değil, arka planına odaklanmak gerekiyor. Bu bölümde de bu arka plan okumasını yapmaya çalışacağız. Halk semptomlara odaklıdır da, krizler birer dönüm noktasıdır.
Dolayısıyla kriz öncesiyle sonrası arasında belirgin farklılıklar bulunur. Kriz sürecinin sonunda halkın hissettiği semptomlar azalır ama biraz önce de belirttiğimiz gibi bu durum tam anlamıyla iyileşme anlamına gelmeyebilir. Semptomlar azaldı diye risk atlatılmış değildir. Aynı şeyi bir daha bir daha yaşayabilirsiniz. Türkiye uzunca bir süredir, hemen hemen 2018'den bu yana geniş kesimlerin adına ekonomik kriz dediği bir süreçten geçiyor.
Madem kriz üzerine konuşuyoruz, o halde bu meselede biraz daha uzmanlaşalım. 2018'den bu yana pek çok kriz yaşıyoruz da, işte eğitimden, sağlığa, ne bileyim işte güvenlikten, yargıya vs. Pek çok kriz yaşıyoruz da ekonomik boyutuyla ele alalım. Yaşadığımız şeye teknik anlamda ekonomik kriz demek mümkün müdür? Krizin ne demek olduğunu tanımladık. O halde gelin bir de ekonomik kriz ne demek ona bakalım.
Akademik Link adlı YouTube kanalı, Profesör Ceyhun Elgin ile bu konuları konuşmuş ve sormuş. Ekonomik kriz nedir? Kriz tabii şöyle. Dünya Bankası IMF'ye tanımlarına baktığınız zaman krizi şöyle tanımlayabiliyorlar. Ekonominin büyümesi eksi olacak. Veya ne kadar eksi olacak? Eksi şu kadar olacak gibi. Mesela eksi 10, depresyon demek. Çok büyük bir kriz.
Sıfırın altındaysa bir krizi var diyebilirsiniz belki. Türkiye'de Türkiye ekonomisi uzunca bir süredir artı büyüyor. Aslında kriz yok gibi gözükelim. Gayri sahip yurdu çağrıslarına büyümesi pozitif. Hatta 2020 yılında hocam, pandemi döneminde dünyadaki pek çok ülke eksi büyüdükten Türkiye pozitif büyüdü. TÜİK rakamları doğru mudur, yanlış mudur o kısma girmek istemiyorum. Yani sorgulanabilir. Çünkü enflasyonu yanlış ölçüyorsa belki büyümeyi de yanlış ölçüyor ne malum diyebilirsiniz. Ona bir şey diyemiyorum tabii ki. Ama diyelim ki rakamlar doğru. Kriz o zaman en azından o rakamlara göre var gibi gözükmüyor.
Ceyhun Hoca'nın tanımı IMF'nin kriz tanımı. Daha teknik bir anlatımla kriz IMF'ye göre şu. Bir ekonominin en az üç çeyrek dönem boyunca küçülmesi ya da Ceyhun Hoca'nın ifadesiyle eksi büyümesi. Daha basit bir anlamıyla bir ülkenin toplam gelirinin önceki dönemden daha az olması.
Bu tanımdan hareketle Türkiye'de bir ekonomik krizden bahsedemiyoruz. Zira Türkiye ekonomisi büyüyor. İyi de büyüyor ama biz mutlu değiliz. Yani tamam IMF'nin tanımıyla kriz yok da biz mutlu değiliz. O neden? Çünkü IMF'nin ekonomik kriz tanımı üretim üzerine kurulu.
Üretim devam ediyorsa, çarklar dönüyorsa, kriz yoktur ifadesi krizi son derece dar anlamıyla kavruyor. Halbuki iktisat bilimi sadece üretimi değil, üretimle beraber tüketimi ve bölüşümü de inceliyor. Ve üretim-tüketim ve bölüşüm ilişkilerinin birbirleriyle de ilişkisi var. Evet bir üretim krizi yok fakat ne var? Bölüşüm krizi var. Daha basit ifadeyle Türkiye'nin ürettiği pasta büyüyor büyümesine ama bölüşülen dilimlerin büyüklüğü değişiyor.
Ekonomi Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni Hakan Güldağ, Bloomberg HD'de büyüme oranlarını yorumlarken bu gelişmeye de dikkat çekiyor. Bu emeğin milli gelirden aldığı pay bakımından orada da bir düşüş var. Yani böyle bir seçime gidilirken bunların da bir önemi olduğunu da düşünmekte fayda var. Geçen sene, bir önceki sene daha doğrusu 30.1 iken şimdi 26.5'a kadar gerilemiş oldu emeğin milli gelirden aldığı pay. Zaten düşük. Şimdi yıllık değil de çok yıllık yaklaşsak tablo daha trajik bir boyut kazanıyor. Hakan Güldağ'ın biraz önce dinlediğiniz verilerinde 2021 ve 2022 kıyaslanıyor. Ben size çiğik verilerini biraz daha uzun vadeli sunayım. Tablo daha çarpıcı boyut kazanıyor çünkü o zaman. Türkiye ekonomisinin makas değiştirdiği 2016'da emek kesimi Türkiye'de üretilen her 100 liranın 36,5 lirasını alıyordu. %36,5'luk bir paya sahipti. 6 yıl geçti, 2022'de bu tutar 26,5 liraya kadar düştü. Yani 6 yılda emek sahipleri cebinden 10 puanlık bir alım gücünü sermaye sahiplerine hediye etti. Dolayısıyla Türkiye'de bir ekonomik büyümeden bahsetmek
Teknik olarak mümkün fakat büyüyen Türkiye'nin tamamı değil. Peki ya ne büyüyor? Son zamanlarda çokça duyduğum ifade. Zengin daha zengin oldu, fakir daha fakir oldu. Ya bu nasıl oluyor böyle? O yüzden biraz daha meseleye boyut kazandıralım. Verileri baz alırsak, zengin gelirleri değil de sermaye gelirleri büyüyor ve sermayedarların da pek çoğu zengin olduğu için aslında sermaye gelirlerine odaklanmak daha akılcı oluyor. İş gücü ödemelerinin 10 puan azaldığı 2016'dan 2022'ye dek sermayenin payı %47,5'tan %54,5'a yükseliyor. Bu noktada Türkiye'nin büyümesinden ziyade sermaye gelirlerinin şişirilmesinden bahsetmek daha mümkündür.
Peki bu nasıl yapılabilir? Yani nasıl sermayedar daha zengin, ücretli, daha yoksul kılınabilir? Yani siz ne yaparsanız sermaye gelirlerini, emek gelirlerini oranla daha hızlı büyütürsünüz. İşte bu sorunun cevabı, son 5 yıl için cevabı en azından, genişlemeci para politikasında. Teknik ifade etmeyelim, faizlerin düşürülmesinde diyelim.
İzleyen bir yılda enflasyonun %50'nin üzerine çıkacağı bir ortamda kamu bankaları öncü kılınarak Yüzde 11-12 oranında faizle kredi dağıttığınızda ne olur? Bu kredilere ulaşabilen kesimler real olarak zenginleşir. Bu kredilere mesela siz de tüketici kredisi olarak ulaşmış olabilirsiniz. Mesela aramızda 2020'deki konut kredisi kampanyasıyla ev alan var mı?
varsa onlar muhtemelen bu kararları nedeniyle çok mutlu olmalılar zira aldıkları evi yılda %7,5 faizle edindiler fakat aynı ev 2020'nin haziranından 2024'ün nisan ayına dek sıkı durun %771 oranında değer kazandı. Merkez Bankası'nın konut fiyat endeksi verilerine göre 2020 yılında 500 bin TL'ye aldığınız bir evi 2024 yılında 4 milyon 355 bin TL'ye alabiliyorsunuz. Dolayısıyla sadece 4 yıl içinde faizlerin bu şekilde düşük tutulmasının varlık fiyatlarında neye yol açtığı ortada. Türkiye son 5 yılda uygulanan para politikası sayesinde varlık fiyatlarını şişirdi. Menkul ve gayrimenkul zenginleri yarattı. Şimdi siz 2020'de iyi ki ev almışım, şimdi olsa alamazdım deyip kendi küçük dünyanızda mutlu olabilirsiniz. Buna hiçbir diyeceğim yok. Fakat bir de AKP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Turgut Altun'u düşünün lütfen.
Biriniz var mı daha doğrusu 600 konut Antalya'da? Babadan kalan, daha önceki mal varlığımızı söylüyorum. Babadan kalan. Şimdi Turgut Altınoğlu'nun 600 evini düşünün, 2020'de kendi aldığınız evini düşünün, bir de hiç evi olmayan, hala kiracı olan benim gibileri düşünün. Şimdi ev alma hayali de kalmıyor. Ben sadece konut fiyatları üzerinden sermaye gelirlerindeki artışı ele aldım. Borsayı hayal edin, halka arzlarla ne vurgunlar yapıldı. Bizim gariban kesimler halka arzlarla 1500 lirasını 2500 liraya çıkarıp 1000 lira cebine koydu diye yerlerinde duramıyordu ama aynı süreçte serbest fonlarda toplanan paralar milyon dolarlar kazandırıyordu.
Siz de serbest fonların ne kadar kazandığını görebilirsiniz. Bunun için tefas.gov.tr'yi biraz kurcalamanız gerekir. Bakın, Mayıs 2022 ile Mayıs 2023 arasında yani genel seçimlerden önceki bir yılda %25.000 getiri elde eden serbest fonlar var. Tekrar ediyorum, %25.000 getiri. Yani 100 lira koymuşum, bir sene sonra o 100 liram 25.000 lira olmuş.
1 milyon lira koymuşum. Bir sene sonra 250 milyon liram olmuş. Bu fonlar serbest şemsiye fonlarıdır. Siz muhtemelen giremiyorsunuz bunlara. Bunlar kapalı fonlar. Bunlara girebilmeniz için nitelikli yatırımcı olmanız lazım. Öte yandan nitelikli yatırımcı olsanız dahi bu fonlar kapalı fonlarsa eğer siz giremiyorsunuz. Onun için de 1 milyon TL nakit paranız olmalı falan. Neyse. Ez cümle son 5 yılda sermaye sahipleri hamuduyla para kazandı arkadaşlar. Bunu da ekonomik büyüme diye bize anlattılar.
Ekonomik büyümeden kesinlikle taviz vermeyeceğiz. Yüksek katma değerli yatırımların önünü açarak ve finansmanını kolaylaştırarak sağlıklı ve kaliteli bir büyüme sağlayacağız. Öyleyse şunu söylemek mümkün mü? Genişlemeci para politikası ile varlık fiyatlarını şişirip mülk sahiplerini ihya ettiler. O halde, Mayıs 2023'ten itibaren bu politikalarından vazgeçtiklerine göre artık biraz da mülksüzlerin yüzü gülecek. Maalesef. Bunu söylemek yine zor. Yine bir sermaye programıyla karşı karşıyayız çünkü. Ne biçim iş bu diyebilirsiniz. Ekonomi politikası 180 derece değişti de önceki de sermaye programıydı diyorsun şimdiki de. Bunun için Türkiye'de sermaye kesimini fraksiyonlara ayırmak, vaziyeti anlamak için işimizi kolaylaştırabilir. Yani sermaye programıdır da hangi sermayenin programıdır sorusunu sormamız gerekiyor. Fakat bu sorunun cevabını kısa bir aranın ardından verelim.
Aradan önce hangi sermayenin programıdır bu programlar diye sormuştuk. Türkiye'nin laik-anti-laik didişmesinde sermayeyi de laik sermaye ve yeşil sermaye olarak ikiye bölen bir anlayış üredi. Buna hakimsiniz diye düşünüyorum. Buradan hareketle ücretli halk kesimleri didişmenin tarafına göre sermayeye de sempati beslemeye başladı. Mesela bence sembolik bir örnek, popülerde bir isim olduğu için Ali Koç. Cumhuriyetçi, Atatürkçü bir sermayedardı. Bizim çizgimiz, her şeyimiz bellidir. Bizim. Değişmez.
Anayasanın maddeleri var ya, değişmez maddesi gibi. Bizim vazgeçilmez, değişmez ilkemiz, silinmez Atatürk çizgimizdir. Tüylerimiz tiken tiken oldu değil mi? Ne Atatürkçü adam? İşte Ali Koç gibi Atatürkçü sermayedarlar, TÜSİAD grubunu oluştursun. Bu gruba İstanbul sermayesinde denebilir. Bu grubun arkadaşlar, layıklık kırmızı çizgisidir.
desem de inanmayın. Bu grubun genel özelliği büyük ölçekli faaliyetlerin içinde olmalarıdır. Yani siyasi pozisyonlarını aslında bu ölçekleri belirler. Sadece büyük ölçekleri olmaları bu grubu tanımlamak için yeterli değil ama. Zira banka sermayeleri de bu gruptadır. Yani işte özel sermaye, özel bankalara baktığınız zaman her birinin sahibi aslında TÜSİAD'ın önde gelen isimleridir. Dolayısıyla parayı dağıtan mekanizma da büyük ölçüde TÜSİAD grubunun kontrolündedir.
Bankacılık faaliyetleri üzerinden grup özellikle 2000'li yıllardan itibaren çok uluslu hale gelmiştir. Nitekim 2001 krizinden sonra bizde bankacılık kesimi yabancılara açıldı. Aslında açılan şey TÜSİAD grubunun yabancı ortaklarıydı. Dolayısıyla dış kaynağa erişimleri de TÜSİAD grubundan bahsediyorum. diğer sermayedelere göre daha kolaydır. Çünkü hem bankaları var hem de yabancı ortakları var. TÜSİAD'ın toplam üye sayısı sadece 580. Fakat bu 580 kişi Türkiye'nin özel sektör istihdamının %50'sini üstleniyor. Bu grup düşük faiz talep etmez. Zira böyle bir talebe ihtiyacı yoktur. Asgari ücret tartışmalarında da çok agresif değillerdir. Çünkü zaten toplam bilançolarının küçük
bir parçasıdır asgari ücret veya personel giderleri. Bu grup düşük faiz talep etmez ama finansman için dış kaynağa ulaşabildiği için düşük faiz talep etmez. Dolayısıyla düşük faizle büyümenin orta vadede yaratacağı sorunları daha fazla önemser tüsiyat yani soruna daha çok odaklanır. Öte yandan yüksek faizin veya en azından tırnak içinde rasyonel ekonomi politikalarının kendi rakiplerine kendisinden daha küçük Küçük rakiplerine vereceği zarar da bildikleri için elini rahatlatır rasyonel politikalar TÜSİAD'ın. TÜSİAD'ın son 5 yıldır dile getirdiği talep, kabul görmüş iktisat kuralları biçimindedir. Kabul görmüş iktisat kuralları. Daha önceki açıklamalarından bir parçayı beraber dinleyelim.
Yeni iktisadi tercihler kapsamında atılan adımların ardından güvensizlik ve istikarsızlık ortamı oluşmuştur. Özellikle yurt içinde dövize olan talebin şiddetli ölçüde yükseldiğini, bunun da var olan tüm ekonomik dengeleri bozduğunu görmekteyiz. Kabul görmüş iktisat bilimi kurallarına dönülmeli. Bu haliyle kabul görmüş iktisat kuralları yerine, Nurettin Nevati'nin ifadesiyle heterodoks yaklaşımın son 5 yılda öne çıkması ne anlama geliyordu? Önce bir açıklamayı dinleyelim. Ne o klasik ekonomi düşüncesinden?
epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım günümüze giderek ön plana çıkan davranışsal ekonomi ve nöroekonomi gibi alanların da etkisiyle daha fazla önem kazanmaktadır. Nureddin Ebati genel olarak saçmalıyordu. Genel olarak saçmalıyordu. Zaten yaptığı da heterolog yaklaşımı falan değildi. Tam olarak Yüksek İstişare Kurulu üyesi olduğu MÜSİAD grubunun ekonomik çıkarları çerçevesinde bir ekonomik program yaratmıştı. Faizlerin düşürülmesi ve bankacılık kesiminin düşük faizle piyasaya kredi pompalamaya zorlanması, MÜSİAD'ın değil ama
Dış finansman kaynağı bulamayan içerideki sermayedarlar için cennet gibiydi. Düşünsenize %70 enflasyon var, %15'te ticari kredi çekiyorsunuz. Zenginleşmeye bakın. TÜSİAD dış finansmana ulaşabildiği, zaten bankacılık sermayesini oluşturduğu için kabul görmüş iktisat kuralları derken, MÜSİAD ucuz krediye aç, büyüme iştahı son derece yüksek bir sermaye grubu olarak iktidarın heterodox yaklaşımını öve öve bitiremiyordu. Biraz önce TÜSİAD'ın yaklaşımını dinledik. Şimdi bir de MÜSİAD'ın her fırsatta yaptığı açıklamalara bakalım. Düşük faiz politikasını nasıl desteklediğini bir dinleyelim beraber.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın önderliğinde uygulamaya konulan üretim, yatırım, ihracat ve istihdam odaklı kazanımlarımızı katbekat arttıracağına inandığımız düşük faiz odaklı politikamızın destekçisi olduğumuzu yeniden ifade ediyoruz. Müsiat son 5 yılın düşük faiz politikasına Atatürkçü olmadığı için, AKP'ye daha yakın olduğu için mi destekliyordu? Yani aslında son 5 yılda Müsiat da kaybediyordu da sırf siyasi gerekçelerle mi Erdoğan'ın arkasındaydı? Hayır.
TÜMÜ ile kendi çıkarlarına uygun bir ekonomi programı olduğu için MÜSİAD ekonomi politikasının destekçisiydi. Bankaları da bünyesinde bulunduran TÜSİAD ise düşük faizle piyasayı fonlamak istemiyor, ayak diretiyordu. Buna karşın ekonomi politikası, kamu bankaları eliyle milyarlarca dolarlık paketler açıklıyor, Kamu bankaları zarar ediyor, bu zararlar hazineden karşılanıyor ama piyasaya kredi pompalanmasının da önünü açıyordu. Müsliyat Başkanı Mahmut Asmalı her konuşmasında özel bankaları şikayet ediyor, destek paketlerini ise öve öve bitiremiyordu. 2 yıl önceye, 2022'nin başlığına gidelim. Mahmut Asmalı'ya kulak verelim. Bazı bankalar özellikle bazı mevduat faizlerindeki artışı bahane edip bu noktada ciddi faiz oranları talep ediyorlardı. Ek teminatlar talep ediyorlardı. Dolayısıyla inşallah bu 60 milyar TL'lik paket ki bitince tekrar yenileneceğine ve bu paketin arttırılabileceği müjdesini verdi. Dolayısıyla bu pakete erişimin piyasayı bu noktada rahatlatacağını düşünüyoruz. Şu yeşil sermayeye bakın hele. Hiç Atatürkçü değiller. Şeriatçı olsa gerek bunlar. Aslında arkadaşlar, ne TÜSİYAHÇILAR Atatürkçüdür, ne MÜSİYAHÇILAR şeriatçıdır. Bunların istedikleri paradır, puldur. Açılımıyla söyleyelim. Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği.
Ama kamuoyunda Müslüman sanayiciler diyebilinmekten de pek rahatsız değiller. TÜSİAD'ın 580 üyesine karşın MÜSİAD'ın 13.000 üyesi bulunuyor. Ama buradan hareketle MÜSİAD daha güçlüdür zannedilmesin. Çünkü TÜSİAD üyelerinden daha küçük ölçekli faaliyetlerin içindedirler MÜSİAD üyeleri. Yani MÜSİAD ile TÜSİAD arasındaki en belirgin fark, TÜSİAD'ın daha büyük ölçekli faaliyetleri, MÜSİAD'ın ise daha orta ölçekli faaliyetleridir. 580 üyeli TÜSİAD'ın iş hacmi 13.000 üyeli MÜSİAD'dan hala daha büyüktür. TÜSİAD 1960'lardaki ekonomik büyüme döneminin ardından palazlandı ve 2 Nisan 1971'de kuruldu. 12 Mart 1971 müdahalesinden 3 hafta kadar sonra.
MÜSİAD ise 70'lerde TÜSİAD'ın gölgesinde doğdu, ailesiyle didişti, 80'lerde Özal döneminde palazlandı ve 1990'da kuruldu. Aslında Türkiye'nin iki sermaye fraksiyonunu temsil eder bunlar. Aslında ikisinin de merkez üstü İstanbul'dur fakat üretim ölçeği büyük ölçüde Anadolu'dur. Türkiye'deki laik-anti-laik çekişmesi için de TÜSİAD ya da MÜSİAD'ın tarafını tutuyor olabilirsiniz. Ya keşke TÜSİAD'çıların dedikleri yapılsa diyor olabilirsiniz. Zira başta da belirttiğim gibi bizler halk kesimleri olarak krizlerin nedenlerini değil, gündelik hayatta semptomlarını ancak gözleyebiliriz. Dolayısıyla nedeni doğru kavrayamadığımızda TÜSİAD'ın halkın refahını arttıracak ekonomi politikaları savunduğunu zannedebiliriz.
Bizler çünkü krizin semptomlarına maruz kalır, bu semptomlara tepki geliştiririz. Türkiye'de siyaset zemini laik-anti-laik çekişmesine sahne oluyor olabilir. Halbuki bu çekişmenin arka planında ekonomi-politik bir saflaşma yatar. Laik-dindar çekişmesi suni bir didişmedir. Asıl çelişkiler emek ile sermaye arasında yaşanıyor. Nitekim,
MÜSİAD grubunun çıkarlarıyla yeteri kadar yol yürünemeyeceği, Mayıs 2023'ten itibaren anlaşılmış ve TÜSİAD'ın arzu ettiği genel kabul görmüş ekonomi kurallarına geri dönülmüştür. Mehmet Şimşek de görevi teslim aldığı 4 Haziran 2023'teki konuşmasında burayı vurgulamıştı. Türkiye'nin rasyonel bir zemine dönme dışında bir seçeneği kalmamıştır. Kurala dayalı Öngörülebilir bir Türkiye ekonomisi, özlenen refaha ulaşmamızda anahtar olacaktır.
Mehmet Şimşek'in rasyonel zeminden kastığı ortodoks politikalardır ki, bu TÜSİAD'ın son 5 yıldır yer yerdeyle getirdiği programdır. Bu esnada yanında oturan eski Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati'nin de MÜSİAD'ın Yüksek İstişare Konseyi üyesi olması da tarihin bir tuhaf cilvesi olabilir. Bu haliyle önceki Ekonomi Bakanı Nurettin Nebati'nin MÜSİAD'ın, şimdiki Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in de TÜSİAD'ın temsilcisi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Önceki dönemde dışarıdan finansman bulmakta zorlanan, Küçük ve orta ölçekli sermaye kesimleri palazlanırken, bu dönemde dış finansman erişime olduğu gibi yabancı sermaye ortaklıkları da kurabilen büyük ölçekli bir sermaye programı uygulanıyor. Neden? Çünkü müsiyahçılar içeride hazır olanı yediler, bitirdiler arkadaşlar, şimdi bizim dış finansmana ihtiyacımız var. Dış finansmanı da kim sağlayabilir? TÜSİAD grubu sağlayabilir.
Her ikisi de emek düşmanı politikalardır. Nebati'nin programı istihdamı ve büyümeyi korumaya öncelik vermiş, bilinçli biçimde enflasyon yaratarak alım gücünün emek kesiminden kredi kullanabilen sermaye kesimlerine transfer edilmesini sağlamıştı. Bu sayede emeğin toplam gelirden aldığı pay 36 puandan 26 puana düşürülmüştü. Şimşek programı ise enflasyonu durdurmaya öncelik verirken istihdam ve büyümeyi yavaşlatmayı, ortaya çıkacak refah kaybını da halk kesimlerinin sırtına yıkmaya başlıyor. Bir yanda müsiat, diğer yanda tüsiat. Her ikisi de sermaye cephesinin birbiriyle ara sıra didişen iki kardeşi. Ama iki kardeş bunlar. Didişmelerinin nedeni pastanın bölüşümüne ilişkindir.
Nitekim, ta biraz geriye gidelim. Milli Görüş'ün kurcusu Mecbettin Erbakan da 1969'daki 3 aylık top başkanlığı sürecinde bu didişmenin ayak seslerini işitir. Erbakan, İstanbul sermayesine karşı Anadolu sermayesinin desteğiyle top başkanı olabilmiş, top kaynaklarını Anadolu sermayesi için kullanmaya kalkınca İstanbul sermayesi tarafından önü kesilmişti. Şimdi bunu Anadolu sermayesi diyorum da bu Anadolu sermayesi de büyük ölçüde İstanbul'da ikamet eder. Yani yanlış anlaşılmasın. Böyle NİDE'deki bakkaldan bahsetmiyorum yani. 70'li yıllar boyunca yükselen sola karşı bu iki grup ittifak halindedir. Nitekim siyasi yansımaları da öyledir. Erbakan da geniş millici cephenin bir parçasıdır. Nitekim zaten MÜSİAD'ın kurucuları da 15 yıl kadar önce TÜSİAD'ı kurmuştur. Enteresandır yani bu. Fakat 1980'den itibaren sol tehdit bertaraf edilince
Anadolu sermayesinin bağımsızlığını ilan etme süreci başlar. Nitekim 1990'da MÜSİAD kurulur. 28 Şubat süreci de MÜSİAD'a darbedir diyebiliriz. MÜSİAD'a 28 Şubat sürecinde kapatma davası açılmış, bu süreçte derneğin üye sayısı yarı yarıya azalmıştı.
MÜSİAD'ın kurucu genel başkanı Erol Yarar'a göre bu süreçte askerler TÜSİAD'çılar tarafından kışkırtılmıştı. 1990'lar sermaye fraksiyonları arasındaki kavganın izdüşümlerini gözlediğimiz yıllardı. MÜSİAD'a niye dava açarlar? Ben 28 Şubat sürecinden belki 1-1,5 sene sonra yani Erbakan Hoca iktidardan ayrıldıktan sonra askeriye kanadından birisiyle görüştüğümde şöyle söyledi.
İstanbul merkezli iş adamları bizi kışkırttı. Asker söyledi. Yani bu darbenin arkasında esasa dedi ki bu darbenin ana sebebi hüsniyatın gelişmesidir. Siyasi ve iktisadi gelişme birlikte olursa bu tahammül edilemez.
TÜSİAD'la MÜSİAD çelişkisi 1970'lerde yoktur bakın. Nitekim biraz önce dinlediğiniz Erol YARAR'ın babası Özdemir YARAR, TÜSİAD'ın kurcusuydu. Oğlan MÜSİAD'ı kuruyor. Yani MÜSİAD ile TÜSİAD sermayedarları 70'li yıllarda yükselen sola karşı bir aradaydı. Hepsi sağcıydı. Yani bunları bu zamanlarda Atatürkçü'yle iktidaya ayırmaya başladık. 70'li yıllarda böyle bir ayrım söz konusu değildi. Bunlar arasındaki didişmenin arka planı ekonomiktir ve bu arka plan dolayısıyla politik semptomlar yaratır.
TÜSİAD daha kurumsal bir kapitalizmi savunur zira ilk birikiminin sonuna gelmiş, aile ölçeğinin dışına çıkabilmiştir. Artık TÜSİAD'çılara kurumsal bir kapitalizm gerekir fakat daha küçük ölçekli faaliyetlerin parçası olan MÜSİAD grubunun büyüme iştahı çok daha fazladır çünkü onlar daha büyüyecekler. Bu aşamada kurumsallık bu iştahı bastırır, süreci yavaşlatır, tümüyle kuralsız, tümüyle kurumsuz devlet himayesinde büyümeyi tercih eder bu grup. Şimdi hangisi daha halk dostudur, hangisi daha halk düşmandır dersek aslında bana kalırsa an itibariyle müstehadın iştahını görünce ben bir vatandaş olarak, bir ücretli vatandaş olarak tedirgin oluyorum. Bu iştah karşısında ücretlilerin biraz tedirgin olması gerekir. Ha böyle dedim diye TÜSİAD grubu halk dostudur da dememek gerekir. TÜSİAD daha kurumsal, daha uzun madeli düşünebilen kapitalizmi düşünür ki o da zaten günün sonunda yine bir halk düşmanı sonuç doğuracaktır. Aslında her ikisi de emek cephesinin karşısında konumlanırlar ve konjonktür izin verdiğinde bir araya gelip işbirliği yaparlar. 2024 yılının Nisan ayı itibariyle bu işbirliğinin politikadaki semptomlarını gözlüyoruz arkadaşlar.
Geldik konumuza yani. CHP lideri Özgür Özel'in, AKP lideri Tayyip Erdoğan'ı ziyaretinden sonra Erdoğan'ın yumuşama açıklaması da bu perspektifler okunmalı bana kalırsa. Bu adımın atılmasıyla siyasetin ülkemizde çok daha yumuşama dönemine girdiğini görüyoruz. Ben de Özgür Bey'e İlk fırsatta böyle bir ziyaretin karşılığını yapacağımı söyledim. Ki Türkiye'nin buna ihtiyacı var. Türk siyasetinin buna ihtiyacı var. Ve ilk fırsatta da bu ziyareti gerçekleştirerek Türkiye'de...
siyasetin yumuşama sürecini başlatalım. Aslında yaşananın ekonomik arka planında bir sermaye fraksiyonu olarak top ve müsiyadın agresif büyüme talebinin ekonomide yarattığı hasar ve devamında aynı grubun tüsiyat ile işbirliği bulunuyor. Erdoğan'ın geri çekilmesi, yumuşama talep etmesi de bu iki sermaye fraksiyonunun barıştırılmasına bağlı. Zira eğer yabancı sermaye ihtiyaç duyulduğu söyleniyorsa, bu yabancı sermaye, TÜSİAD eliyle Türkiye'ye getirilecek. Altın çiziyorum. Yabancı sermaye, TÜSİAD'ın kefaletiyle Türkiye'ye gelecek. O halde, yumuşama denilen şey, TÜSİAD ile MÜSİAD arasındaki yumuşamadır bana kalırsa.
Dolayısıyla Erdoğan öyle ya da böyle Tüsiad'a yaklaşmak zorunda. Birazdan dinleyeceğiniz tondaki açıklamalar mazide kaldı diyebiliriz. 4 yıl önce Erdoğan, son 17 yılda Tüsiad'ın ne önce büyüdüğünü anlatmış, bunları teşhir etmekle tehdit etmişti Tüsiad'ı. O günden bugüne. Sadece firman ne kadar büyüdü... ...arkadaşların ne kadar güçlendi... ...onu hiç masaya yatırmıyor. Ben sizin 17 yıl önceki durumunuzu da biliyorum... ...bugünkü durumunuzu da biliyorum. Yeri gelirse bunları da teşhir ederim. Ama şunu bilin ki Türkiye'yi... ...dışarıdan vuranlar vurmaya çalışıyor. Ama içeriden vuranlara bunun hesabını sormasını da bilirim.
Servaha cephesinde yaşanan tüm bu gelişmelerin ardından siyasette yumuşama sürecinden bahsediliyor. Bu yumuşamanın ekonomi politik okumasında MÜSİAD ile TÜSİAD'ın işbirliği yatıyor. Belli ki böyle bir işbirliğine CHP de razı görünüyor, TÜSİAD da. Bu işbirliğinin belirtilerini gündelik hayatın her alanında görmek mümkün. Cumhuriyet gazetesinin 100. yıl balosunda, TÜSİAD'ın önde gelen patronlarının katılmasından tutun da, siyasetli yumuşama, yeni anayasa çalışmalarına dek her şey bu çerçeveyi işaret ediyor.
İster yumuşama densin, ister normalleşme. Bu yeni süreç, sermaye fraksiyonlarının ateşkesidir. Yeni düzende, TÜSİAD yabancı sermayeyle kurduğu temaslar sayesinde ülkeye sermaye çekilmesi için kefil olacak, bu kefalet sayesinde siyaseten ağırlığını arttıracak, MÜSİAD ise son 5 yılda mideye indirdiği ziyafeti hazmederek geçirecek. Bu ateşkes kalıcı bir barış anlaşmasına dönüşür mü? Yoksa 2-3 yıl sonra yeniden savaş mı başlar bilinmez. Fakat hakikat, tüm bu sürece halk kesimleri adına müdahale edebilecek çapta bir emek siyasetinden mahrum olduğumuzdur. Boynumuzu uzattık hangimiz keser acaba diye bakıyoruz. Kaderimize boyun büktük. Faizler bir iniyor bir çıkıyor. Biz de sonumuz ne olur diye öylece bakıyoruz. Sürece müdahil olamıyor, sadece endişeyle gözlüyoruz. Bu da halk kesimlerindeki öfkenin giderek derinleşmesine, mutsuzluğun giderek yaygınlaşmasına neden oluyor. Tren topiği Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kredi kartınızın faizini daha fazla artmasın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.