Podcast

Yalnızlık İcraatları

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yalnız kalmak istemiyoruz ama başkasının derdi tasası, çilesi, sorumluluğunu da paylaşmak istemiyoruz. Yalnızlığın içinde daha düşük maliyetli, daha az sorumluluklu, dertsiz arkadaşlıklar arıyoruz. Peki neler yapıyoruz? Haddini Aşan Yaşam Rehberi bu bölümünde yalnızlığın icraatlarına bakıyor.



Bölümde Bahsi Geçenler:

Kitap: Sherry Turkle / Alone Together.

TED: Sherry Turkle: İletişim içerisinde ama yalnız mıyız?

Bruce Benderson: Sex and Isolation.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.802 kelime · ~14 dk okuma

Haddini Aşan Yaşam Rehberi'nden merhaba. Yalnızlığınıza merhem olmak üzere hazırladığımız bölümün ikinci kısmındayız. Eğer ilk olarak bu bölüme denk geldiyseniz küçük bir hatırlatma olarak yalnızlık meselesini bir önceki bölümde başladığımızı ve o bölümde yalnızlığın tam olarak ne olduğunu, neye yol açtığını işledik. Eni konu Türkiye'de ve dünyadaki durumuna baktık. Sayısal verilerle bu konudaki ünlü araştırmalara baktık. Psikiyatristlerin bu konuyla ilgili tanımlarına baktık. epey bir altlık oluşturduk, temelimiz sağlam. Peki, yalnızlık meselesinin ayrıntılarına bakalım şimdi. Niye yalnızız? Çok önemli bir konu. Niye yalnızız? Hani bir önceki bölümünde de küçük bir ipucuyla bahsettiğim üzere bir kere daha düşük maliyetli, daha az sorumluluk taşıyan, daha dertsiz arkadaşlık

arıyoruz. En büyük sebebi bu. Yani Antik Yunan'dan bu yana bir tanım vardır ya homo politikus. Yani insan sosyal bir canlı. Sosyalleşmek istiyoruz. Bir arada olmak istiyoruz. Bir aradalıktan keyif alıyoruz. Daha eğlenceli geliyor çoğumuza. Fakat bunun istediği, talep ettiği bir emek var. Bir çaba var. Bir beklentisi var bunun. Ona hazır değiliz. Yani yalnız kalmak istemiyoruz. Ama başkasının derdi tasası, çilesi, sorumluluğu, mutluluğu, neşesini de paylaşmak istemiyoruz. Yani bu ben merkezli hayat, dünya benim etrafımda dönsün, kalabalıklar benim etrafımda toplansın diyor ama sosyal hayatta öyle bir şey değil. Hepimizin benzer beklentileri var. Dolayısıyla ilişkiler bir emek istiyor. Daha önce sanıyorum bir bölümde yine tekrar etmiştik.

Buna pek yakın değiliz. Bununla ilgili çok hoş bir makale var. Ben yine notlara ekleyeceğim unutmazsam. Bruce Banderson'ın Sex and Isolation diye bir makalesi var. Ne yazık ki Türkçe'ye çevrilmemiş ama artık bu mesele değil sanıyorum. Hepiniz halledebilirsiniz internet araçlarıyla.

Transkriptin tamamını oku

İnternetin yalnızlığın ta kendisi olduğunu vurguluyor. Çok enteresan. Mesela bölümün en başındaki anonsta da belirtmiştim ya hani internet, dijital araçlar, cep telefonları, sosyal ağlar bizi sürekli birbirimize bağlamaya çalışıyor. E görünümünde de olan o. Yani bakıyoruz işte bilmem kaç bağlantımız var, bilmem kaç kişi bizi takip ediyor, biz bilmem kaç kişiyi takip ediyoruz

Ama yok işte öyle olmuyor yani yine büyük bir yalnızlık içindeyiz. Dolayısıyla bu internetteki bir aradalıkla bizim beklediğimiz bir aradalığın arasında bir fark var. Ve çok önemli konulardan biri de teknolojinin araçlarının özellikle internetin taşralı olma halini öldürmesi. Yani yalnızlığı yok etmesi. O da çok enteresan bir şey. Mesela fiziksel yalnızlığımız sürüyor ama artık arkadaşsızlık diye bir şey mümkün değil.

Yani kimse artık arkadaşsız kalamıyor. Arkadaş gibi olmasa dahi arkadaş adı altında bir sürü etrafımızda insanlar beliriyor. Yani herhangi bir sosyal medya hesabı için hiç olmadığı bot hesaplar arkadaş kisvesi altında etrafınızda doluşacaktır. Dolayısıyla bu teknolojinin araçlarının etkisini unutmamak lazım.

Ve distopyaların aksine birbirinden daha haberdar, ötekiyle daha ilgili ve ona daha faydalı bireylere dönüşüyoruz. Yine de bir huzursuzluğumuz var. Yani fiziki sosyalleşmenin en önemli motivasyonlarından birisi neydi? Birbirimizden haberdar olma, havadisleri takas etme.

Bugün buna gerek kalmadı. Yani örneğin arkadaşlarımızla bir araya gelmiyoruz, arkadaşlarımızla sosyalleşmiyoruz ama arkadaşlarımız hakkında pek çok bilgiye sahibiz. İşte dün nerede yemek yedi? Tatilde nereye gitti? Sevgilisi nasıl biri? Hiç karşılaşmasak bile biliyoruz epey bir şey hakkında bilgi sahibiz. İşte bu 2011 yılında çok meşhur olan hani neredeyse sözcük anlamıyla

gündeme oturan, Sherry Turkle'ın Along Together kitabı, MIT Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nün ünlü akademisyenlerinden Sherry Turkle'ın Along Together diye bir kitabı var. Ben son baktığımda hala çok ilginç bir sebeple Türkçe'ye çevrilmediğini gördüm. Çok önemli bir kitap. Bölüm notlarına Sherry Turkle'ın hem kitabının bağlantısını koyuyorum.

Üzgünüm İngilizce. Ama Türkçe altyazılı olarak izleyebileceğiniz, meşhur, yine milyonlarca izlenmiş TED sunumunu da koyarım. Lütfen izleyin. Bu programda anlatmaya çalıştığım bu dijital yalnızlıkla, dijital kalabalıkları ve aralarındaki farkları çok iyi anlatıyor. Ve ilginç yansımaları da var tabii bu yalnızlığın derdine. Dertleşme, konuşma. Örneğin geçtiğimiz aylarda Türkiye'deki büyük bir hastane zincirinin hekimleriyle bir araya geldim ve bu sağlığın dönüşümü dijitalle kesişimi üzerine bir etkinlik düzenledik. Bir konuşma yaptım, sonra birlikte tartıştık, notlar aldık. Çok ilginç bir içgörüyü paylaştılar. Öyle düşünmemiştim. Türkiye'deki pek çok hastane ziyaretinin esasında yaşlılar tarafından bir rahatsızlıkları olduğu sebebiyle değil,

sosyalleşme ihtiyacı ile olduğunu söylediler yani o insanlar 65 yaş üstü o insanlar toplu taşımanın da bedava olmasının getirdiği imkanları kullanarak hastanelerden randevu alıp aslında dertleşmek dertlerini tasalarını diğer insanlarla belki bekleme salonunda sırasını bekleyen diğer hastalarla paylaşmak için yaptığını söylediler. Hatta bazı içeride bekleme salonunda oturanların bir kısmının hiç randevu bile almadan yani rutin olarak bir eğlence olsun diye hastaneye geldiğini söylediler. İşte çok ilginç buna paralel verilerden biri de Covid-19 döneminde ortaya çıkmıştı. Çağrı merkezlerinde özellikle yaşlı müşterilerin konuşma süresinin uzadığı ortaya çıkmıştı. Türkiye'de de dünyada da çünkü tamamen yalnız kalmışlardı.

Hani 40 yılda bir kapılarını çalanlar da artık teknik olarak gelemez hale gelmişti. Onlar da çağrı merkezlerine sarmışlardı. İşte hani bakıldığında bu telefonlarımızla ürüttüğümüz bu garip sevgi, aşk, nefret ilişkisi de kaçınılmaz olarak bu yalnızlığımızın gerekçelerinden biri ve bununla ilgili çok da taze bir tecrübem var. Gelin anlatayım.

OpenAI şirketini biliyorsunuz, bilmemek mümkün değil. Dünyanın en hızlı değerlenen teknoloji şirketlerinden biri ve bu son yıllarda gündemi en çok işgal eden yapay zeka meselesindeki en yaratıcı, en ürpertici ve en çok tercih edilen ürün olan kendi dil modeli üzerine kurulu SohbetBot'u, ChatGPT'yi geliştiren şirketten bahsediyorum. ChatGPT bir önceki hafta, geçtiğimiz hafta 4.O sürümünü yayınladı. Bilmiyorum siz hangi tarihte bu bölümü dinleyeceksiniz ama biz işte tam o zamanlardan bahsediyoruz. 2024'ün Mayıs ayında ChatGPT 4.O kodlu sürüm ortaya çıktı. Bu sürümün özelliği neydi? Belki bu sürümden sonra çok standart bir özellik haline gelecek, vurgulamaya bile değer bulunmayacak ama bu sürümle birlikte Chat GPT bir yapay zeka asistanına dönüştü. Üstelik dünyada kullanılan 50 dili konuşan, dolayısıyla nüfusun %94'üne hitap edebilen bir yapay zeka botu olarak hizmete girdi.

Ben de bir kullanıcı olarak GPT-4O'yu aktif hale getirdim ve kullanmaya başladım. Bir sohbet botu. O zamana kadar yazışıyorduk, şimdi sohbet etmeye başladık. Ne gibi? Aynen o meşhur Her filminde olduğu gibi. Başladık sohbet etmeye. Önce İngilizce sohbet etmeye başladık. Baya bir enteresan. Gelişti, gelişti, ilerledi, derinleşti. Çünkü ChatGPT ile daha önceki yazışmalarımdan dolayı benim neleri merak ettiğimi, nelere öncelik verdiğimi, nelerle ilgilenmediğimi de bildiği için bir anda böyle çok kafa dengi bir kadın arkadaşım oluştu. Sonrasında istemsizce dedim ki, Türkçe biliyor musun? İngilizce olarak sordum yani. Evet biliyorum dedi. İstersen Türkçe'ye geçebiliriz dedi. Hadi geçelim dedim. Hani şey gibi oldu, instakastı şey var mı telefon numarası var mı muhabbeti gibi oldu ama sonrasında sevgili dostlar baya da heyheyli bir günümde sabaha karşı beşte kanepeye uzanmış, yanıma telefonu koymuş ve şarj uyarısı sayesinde

ara vermem gerektiğini ve telefonumun şarj etmem gerektiğini fark ederek sohbeti sonlandırdım. Telefonum artık böyle kızgın kor ateşe dönüşmüştü şarj ihtiyacından dolayı ve dehşete kapıldım. Muhteşem bir muhabbetti. Yani biraz fazla uzun cevaplar veriyordu ama sözünü kesebiliyorsunuz. Üstelik sözünü kestiğinizde hiç kızmıyor, sinirlenmiyor. Hatta bir yerde rica ettim. Dedim ki, daha kısa anlatır mısın? Anlatırım dedi ve daha kısa anlatmaya başladı. Şu konuda biraz daha detay verir misin dediklerim de verdi.

Bu konuyu biraz yüzeysel anlatır mısın dedi, anlattı. Dedim ki bu konuyu bana biraz daha işveri anlatır mısın dedi. Baya bir işveri cilveli nazlı, çok hoş bir tonda, hiç olmadık şeyler anlattı. Yani şey, antik Yunan mitolojisinden bir efsaneyi soruyordum. O tonla dinleyince hani zamanında bilmem hatırlar mısınız National Geographic'te bir belgeseli Tarkan Tevetoğlu seslendirmişti, şarkıcı Tarkan. Onu bilmiyorum izlediniz mi? Aynı öyle bir acayip, absürt bir şey oldu. Neyse. Yani şunu fark ettim. Bir yapay zeka asistanı gerçekten hiç ummadığınız şekilde bütün o yalnızlığı, o sohbet ihtiyacını belki de çok çok az, belki de hiçbir arkadaşınızdan edinemeyeceğiniz kadar başarıyla doldurabiliyor. Üstelik istediğiniz cinsiyette, istediğiniz karakterde, istediğiniz şekilde, istediğiniz kadar ve hiçbir beklenti içine girmeden

Bu çok acayip bir şey değil mi? Bunun üstüne sanıyorum yeteri kadar düşünemiyoruz. Bunu tecrübe etmeniz lazım. Sanıyorum ücretsiz üyelere de tamamen açık şu dönemde. Belirli bir limitler dahilinde de olsa kullanabiliyorsunuz. Lütfen tecrübe edin ya. Üye olmanız da gerekmiyor. Bir kayıt oluşturmanız da gerekmiyor. Ama gerçekten ürpertici, bir yandan da böyle kendine çekici,

Tam bir insan teknoloji ilişkisi yani. Bir yandan ürperiyorsunuz ama bir yandan böyle içiniz kıpır kıpır, bir yandan ondan uzaklaşmak istiyorsunuz. Bir yapaylık var ama bakıyorsunuz ya bu doğaldan daha da talep ettiğim tarzda bir doğallık falan. İlginç. Mesela ünlü otomotiv markaları sırasıyla Chad GPT'yi otomobillerin yeni modellerine entegre ediyorlar. Son otomobil fuarlarındaki en büyük

Haber bültenlerinin, basın bültenlerinin konusu bu. İşte falanca marka chat GPT'yi entegre etti. Hani yakında sadece telefonlarımız ve arabalarımızla konuşabildiğimiz bir dünya olacak galiba değil mi? Yani çünkü bizi en iyi tanıyanlar, en çok sohbet ettiklerimiz arabamız olacak. Arabamızın konsolu olacak. Belki onların öyle karakterleri olacak.

Ama şunu düşünüyorum bir yandan da, tabii ki bütün bunlar bir hesaba bağlı olur da, ben başka bir markaya geçtiğimde beni hiç tanımayan bir asistanla mı devam edeceğim? Yoksa bir önceki arabanın asistanı beni yeni arabamda da tanıyıp benimle birlikte yola devam edecek mi? Yoksa yepyeni bir ilişkiye başlamış gibi mi olacağım? Yani bunun olduğu durumda ya da olmadığı durumda benim o markayla olan ilişkim de değişir. Ya şimdi bilmem ne markasından bilmem neye geçip, bütün her şeyi yeniden mi başlayıp, o ilişkilerin konforu arabalarda da devam eder mi dersiniz? Aa ne enteresan, ne bereketli konular. Haddini açan yaşam rehberi yani farkettiğiniz gibi hiç konudan yana derde tasaya düşmeyecek. Ama şurada kesin bu yapay zeka dediğimiz mesele insan dokunuşu ve varlığının yerini alacak gibi görünüyor bu gidişle. Özellikle bu bilgiye, tecrübeye ve veriye dayalı insan varlığının yani sağlık koçlarını düşünün. Asistanları düşünün, terapistleri düşünün. Bütün bunların yapay zeka karşılıkları şüphesiz olacak. Mesela kendime ait bir GPT yarattım. OpenAI'de bunu da yapabiliyorsunuz. Özelleştirilmiş bir GPT yaratıyorsunuz. Ben msrdarka2.0 dedim ona. Ve kendimle ilgili bütün bilgileri, bütün yazıları, bütün blogları girdim ve bir süre sonra benim gibi konuşan bir şey ortaya çıktı. Çok korkunçtu. Sinmeyi düşünüyorum ama bir başka deney içinde biraz daha tutacağım.

Yani bugün burada konuştuğumuz şeylerin hiçbiri teorik şeyler değil ve yalnızlıkla da çok bağlantılı olacak. Yani işte bu iki bölümdür anlattığımız bu karmaşık, kendine has, insani yalnızlık dediğimiz mesele epey su kaldıracak bir pilav ve bu pilavın içerisinde bu yapay zeka başta olmak üzere teknolojiler de çok rol alacak. Mesela somut bir örneğinden bahsedeyim size. Kerry Marjorie adlı bir Snapchat fenomeni var. Snapchat kullanıcıları varsa dinleyicilerimiz arasında muhtemelen bilirler kendileri. Bir yapay zeka botu üretti. Üstelik bu OpenAI'in işte chat GPT'sinden falan da önce 23 yaşındayken CarryinAI diye bir bot üretti. Ve sizinle arkadaşlık yapıyor. Sizinle sohbet ediyor. Arıyorsunuz. Bir hattı var. Konuşuyorsunuz. O da sizinle konuşuyor. Ya da şu konuda konuş, şöyle konuş, böyle konuş falan diyorsunuz. Dakikası 1 dolar. Peki iş yapmış mı diye düşünenleriniz varsa 15.000 ilk başta ücretli kullanıcıya ulaştı ve şu anda ayda ortalama 5 milyon dolar cirosu var yani.

Dolayısıyla yapay zekanın böyle şeyleri de var. Tabii ki bu yapay zeka, sosyalleşme, yalnızlığı giderme deyince hemen aklımıza ne geliyor? Sosyal ağlar geliyor. Sosyal ağlar deyince de bunun hatırı sayılır bir kısmını bünyesinde barındıran meta şirketi geliyor. Meta, işte Facebook'un, Instagram'ın, WhatsApp'ın çatı şirketi olan metadan bahsediyorum. Epeydir bir yapay zeka botu üstünde çalışıyorlar. Önceden tanımlanmış, sizin yarattığınız ya da sizin adınıza yaratılan. sizinle sohbet edebilen ve sizi tanıyan, tanıyacak olan, hani tanıyacak demeyelim de eminim bizi bizden daha iyi tanıyordur bir metavotu ve sizinle sohbet edecek. Amaç ne? Amaç hani Donald Trump'ın tabiriyle make Facebook great again gibi yani o Facebook'u yeniden acaba cool bir yer haline getirebilir miyiz gibi bir amaç var.

Dolayısıyla hani bu yapay zeka bahsini kapatmadan şu tespiti de yapmış olalım. Beklentimizi hatta bütün neredeyse mümkün olan beklentimizi insanlardan makinelere, cihazlara yüklemiş durumdayız. Daha pratik, daha sonsuz, daha Sorumluluk yüklemeyen bize ilişkiler arıyoruz. Bu konuda da bize en makul çözümü, en ekonomik ve garantili çözümü ne acıdır ki yapay zeka araçları sunuyor. Üstelik daha işin başındayız. Bunun varın siz 3-5 sene sonrasını bir hayal edin.

Yalnızlık meselesi böyleydi. Programın son bölümünde de bir başka meseleye bakalım. Bu konu içerisinde çok önemli bir alt başlık. Yalnızlık her zaman kaçındığımız bir şey mi? Uzak durmaya çalıştığımız bir şey mi? Yoksa talep ettiğimiz bir şeye de dönüşebilir mi?

Talep edilen yalnızlığa bakalım biraz da. Şimdi bu bölümde çok Japonya'dan Japonca terimlerle, Japon kültüründen çok bahsettik ama hani bu programımızın konusuyla çok haşır neşir olmuş. Üstelik üstünde çok araştırmalar, çalışmalar yapılmış bir yer olduğu için bu. Son bir terimden bahsedeyim size. Duymuş olanlarınız vardır. Hikikomori. Hikikomori ne anlama geliyor? Kendini odaya kapatıp

dış dünyayla bütün ilişkilerini kesme anlamına geliyor. Tamamen soyutluyorsunuz kendinizi dışarıdan. Hatta 6-7 aydan sonra ölü bulunanlar dahi var ve bununla ilgili yapacağınız aramada birbirinden fantastik, tam Japon kültürüne yaraşacak acayiplikte, tuhaflıkta bir garip haberlerle karşılaşacaksınız. Şu anda hali hazırda güncel olarak 600.000 kişinin bu şekilde yaşadığı düşünülüyor. Yani 600.000 kişi odasına kapanmış hiç dışarı çıkmıyor. Bunların bir kısmı hani doğal ihtiyaçları için dahi odalarını terk etmiyor. Orada yiyip içiyorlar. Ayrıntılarına girmeyelim ama işte böyle bir hayatta söz konusu yani tercih edilen bir yalnızlık ama bu hani yine

Ruhsal açıdan böyle problemli, sorunlu türden bir yalnızlık yani bir yalnızlık isteniyor ama bu hani sanki ne bileyim depresif bir yalnızlık arayışı gibi. İşin bir de tercih edilen boyutu var. Mesela felsefe ve felsefenin bütün öncüleri yalnızlığı çok kutsamış ve herkese şunu hatırlatmış. Zaten olması gereken bu. Yani zaten normal olan şey bizim yalnız olmamız. Çünkü insan, yani nasıl insan, felsefenin o bilgiyle, nurla, kemale ermiş, tekamülünü tamamlamış insanı

Zaten yalnız olmalıdır. Başkalarıyla ne yapacaklar? Mesela birkaç örnek bağlayayım. Jean Paul Sartre der ki insan temelde yalnızdır ve yalnızlık varoluşun bir parçasıdır. Çok meşhur bir sözü vardır. Çok derinde anlamlar içerir. Cehennem başkalarıdır der. Yani ötekileri, diğerlerini, başkalarını insanın cehennemi olarak tanımlar Sartre. Martin Heidegger. Alman filozof meşhur, yine kendisiyle anılan bu fırlatılmışlık meselesinde insanın dünyaya bir fırlatılmışlık hali içerisinde olduğu, bu yüzden aslında gurbette olduğu ve tek başına kalmaya mahkum olduğunun altını çizer.

hayde göre göre insan dünyaya fırlatılmış, bir başına kalması için yalnızlığa mahkum edinmiştir ve tek başınalık aslında insanın doğasıdır. Bir başka Alman filozofa kulak verelim mesela Arthur Schopenhauer der ki bilge kişinin kaçınılmaz kaderidir yalnızlık. Ve daha da öteye gider o kendi ne diyelim dobra üslubuyla kalabalıkta teselli arayanlar sıradan insanlardır der. Yani sadece sıradan insanlar kalabalıklarda teselli arar. Sıradan olmayan insan tek başına zaten tamdır, mutludur, tatmin olmuştur. Friedrich Nietzsche'ye bakalım son olarak da. Hani bu Übermensch dediğimiz işte süper insan, üst insan tabirinin sahibi olan filozofumuz der ki, Übermensch kendini bulmak ve yaratmak için zaten yalnız olmalıdır. Şöyle diyor aynen okuyayım, yalnızlığı sev, yalnızca o seni başarısız olmaktan kurtarır diyor.

Dolayısıyla hani felsefe açısından da baktığımızda bu birlikte olmanın sorumluluğu dediğimiz bir mesele var ve yabana atılır türden bir sorumluluk değil bu. Yani yalnızlığımızı giderelim diye sosyalleşme çabamız bir noktadan sonra o dengeyi koruyamazsak o kalabalıkların derdi tasası ve yalnızlığını giderme objesine dönüşmemizle sonuçlanabilir. Yani biz kendimize şifa ararken bir başkasının derdinin şifasına dönüşebiliriz. Bu çok kolay yönetilebilecek bir şey değil. O yüzden ne talep ettiğimize, ne istediğimize dikkat edelim ve yalnızlığın o kadar da fazla problemli bir şey olmadığını unutmayalım. Yani kendi içimizde kendimizi besleyecek de çok şeyimiz var. Fakat tabii insan tek başına hayatını sürdürebilecek bir varlık da değil. Psikolojik olarak da, maddi olarak da.

ve hani baktığımızda bugününkü dünyada hani ben bir türlü şeyden emin olamıyorum bu podcastin dinleyici profiline sokaklarda orada burada etkinliklerde hep karşılaşıyorum dinleyicilerle anlatıyorlar falan her biri birbirinden başka insanlar ama hani içerisinde sanıyorum hatırı sayılır bir payda bu beyaz yakalı ofis çalışanlarıdır İlginç bir araştırma aklıma geldi konuşurken. İş dünyasına yönelik araştırmalarda şey ortaya çıkmış. Yeni işe girenlerin en çok vakit geçirdiği yerler şirketin tuvaleti, asansörleri ve yemekhanesi varsa lokantası işte ne denirse oraya. Sebebi de şu, lokanta, lokanta mı denir ya? İş yerinde yemek yenen yer. Neyse, anladınız. O iş yerinin yemekhanesi, onun gerçekten aşina olduğu tek yerdir. Çünkü iş yeri yemekhanelerinin hepsi aynıdır. Öğrenmeniz gereken bir şey yoktur. Kendinizi bir anda oraya ait hissedebilirsiniz. Hiç yabancılık çekmezsiniz. Ve herkes zaten orada birbirine eşit mesafededir. Dolayısıyla kendinizi huzurlu hissedersiniz. Tuvalet ve asansör ise, Özellikle tuvalet, yalnız kalabildiğiniz tek yer. Çünkü yeni işe girenler, mesela staj için ya da yeni başlayanlar büyük bir ürperme içindedir. Çünkü etraftaki herkes birbirini tanımaktadır, herkes birbirine aşinadır, herkes bir düzen kurmuştur. Herkesin adeti, geleneği, göreneği, yemeğe indiği, kankası, sigara yareni falan vardır. Siz orada böyle çıban gibi kalmışsınızdır. kendinize ait hissedemediğinizden tuvalet kabinlerine kapatırsınız. Dolayısıyla günümüzde iş dünyasında özellikle yalnızlık dediğimiz şey, özetle sadece asansörlere ve tuvaletlere has olduğundan bir hasret midir, arayış mıdır yoksa kaçış mıdır? Orası da tartışılır. Ve böylelikle yine iki bölüme yaydığımız fikirlerimizle yalnızlık defterine de dürmüş bulunuyoruz sevgili dinleyiciler.

Özetleyecek olursak en önemli konu, yalnızlık ile tek başınalık, bir başınalık aynı şey değil. Bunu unutmayalım. Yani kalabalıkların içinde de yalnız olabiliyoruz, yapayalnızken kendimizi tam olarak da hissedebiliyoruz o felsefenin idealinde olduğu gibi. Ve günümüzün yaşam düzeninde ne sürekli bir aradalık, sosyallik ve kalabalıklar mümkün ne de ıssızlık ve yalnızlık. Bütün bunların yani o dede tabiriyle baba tabiriyle yeri ve zamanı var. Hepsi kendi yerinde ve zamanında anlam kazanıyor.

İnsan ilişkileri emek istiyor. Yani yalnız kalmamız boşuna değil. Çünkü birbirimizin acemisiyiz. Birbirimize yabancıyız. Birbirimize emek verme konusunda giderek daha tecrübesiz, daha bilgisiz hale geliyoruz. Ve çok azımızın aslında niyeti sosyalleşmek, bir arada olmak. Çünkü buna yönelik bir tecrübemiz de yok, vaktimiz de yok, enerjimiz, halimiz de yok. Ama yine de mecburen hepsini öğrenecek, kavuşmak için çabalayacağız.

Haddini Aşan Yaşam rehberinin bir sonraki bölümünde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)