Podcast

Tatil Uğruna

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Koca bir yıl o kadar hayalini kurduk. Yaz kendini belli etmeye başlarken Haddini Aşan Yaşam Rehberi'niz bu bölümde tatil hallerimize bakıyor.








Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.014 kelime · ~15 dk okuma

Hayatı değerlendirmek için kullandığım ölçülerden biri de erik. Mevsimi geldiğinde yeşil, sert, sulu ve mümkün olduğunca ekşi erikten ilk ısırığı aldığım o ilk an, senenin yarısına geldiğimin, hala hayatta olduğumun ve hala en çok sevdiğim şeye yani eriye ulaşabilir olduğumu hatırlıyorum. Şu hayata veda etmeden acaba kaç kere daha erik giyebileceğim diye düşünüyorum sürekli. Nihayetinde her sene sadece kısa bir süre için yaşayabileceğim türden bir mutluluk bu. Belki de tam da o yüzden mutluluk. Kerteniz olarak aldığım bir başka konu ise parçalanıncaya kadar giydiğim terliklerim. En sonuncusuyla sanıyorum bir sekiz sene evini geçirdim.

Çoğu arkadaşımın kaba, şekilsiz, çirkin hatta komik bulduğu yeşil terliklerim benim için ceket ve gömlekten, ayakkabı ve çoraptan, bakımlı olma zorunluluğundan kurtulup sadece bir çift terlik, iki şort ve üç tişörtle geçirebileceğim uzun bir dönemi temsil ediyor. Geçen hafta yolun bir iş toplantısı sebebiyle bir Ege sahil kasabasına düştü ve arkadaşlarımın yaşadığı yakındaki başka bir Ege kasabasında kendime iki gün kafa izni yazdım. Meşhur terliklerimi bu yıl ilk kez giydim ve hafta sonu pazarından aldığım yeşil, sert, sulu ve mümkün olduğunca ekşi erikle kendi adıma bu yazın açılışını yaptım. Yaz boyunca türlü çeşit vakayla ülke gündemindeki yerini koruyan bu küçük kasaba henüz tenhaydım.

Ancak mevcut tek tük ziyaretçileriyle bile birkaç hafta sonra yaşanacaklara, gözlemleneceklere yönelik epey ipucu veriyordu. Aklımda başka bir konu vardı ama belleğimde tazeyken, uçaktan inip doğrudan henüz stüdyoya varmışken tatil hallerimize bakalım dedim. Delikler ve terlikler hazırsa başlıyoruz. Haddini aşan yaşam rehberinin adetlerine uygun olarak önce kavramlara yani neyden bahsettiğimize bakalım. Bu izin meselesi, tatil meselesi, mola meselesi böyle bir sürü sözcükle anılıyor. Bazen birbirini de karıştırabiliyoruz ama kökenlere baktığımızda aslında hiç bahsettiğimiz şeylerle alakalı değil. Neredeyse hiçbiri.

Transkriptin tamamını oku

Mesela izin, kelime kökeni olarak bu ezan, işte mezun gibi kavramlarla aynı köke sahip. Yani izin almış, icazetli gibi. Mesela mezun, izin almış, icazetli anlamına geliyor. İzin de böyle birazcık kulak verme, bir dileğin ricanın kabulü gibi anlamlara denk geliyor.

Bir de tatil var, o da Arapça. O da aslında boşlama, ihmal, çalışmaya ara verme gibi anlamlara sahip. Mesela atalet diye bir kavram var ya sözcük, o da yani bu çalışmama, boş durma anlamındaki sözcük de köken olarak aynı noktadan besleniyor. Tabii bu tatil dediğimiz, izin dediğimiz mesele ağırlıklı olarak özellikle bugün, şu anda, bu programda da bahsettiğim anlamıyla başkası için, bir başkasının işinde çalışmaya başladıktan sonra anlam kazanmış, hatta belki de var olmuş bir kavram. Ondan önce işte çalışırken izin alma diye bir şey yok. Öncesinde mevsimsel bir mesele bu ya da keyfek eder. çiftçisiniz diyelim, mevsimsel döngüleriniz var, ekim dönemi, hasat dönemi, işte ne bileyim belleme, çapalama dönemi, sulama dönemi, her neyse mevsimsel bir döngünüz var ya da bir uzmanlığınız var da işte hafta içi, hafta sonu gibi dönemleriniz var ya da keyfinize göre kendinize benim işte iki gün öncesine kadar yaptığım gibi kafa izni yazma lüksü olanlar da keyfekeler tatil yapabiliyor, boşluk buldukça.

Tabi bu tatil dediğimiz şey iki türe sahip. Biri kurumlar tarafından belirleniyor. Bu tabi en üst kurum olan devletler tarafından belirlenebiliyor. İşte devlet diyor ki şu gün bayramdır, şu gün tatildir, şu gün bilmem nedir. çalışmama günü olarak ilan ediyorum diyor. Bu işin bir kısmı. Bir de ikinci kısmında bu izin ile talebe dayalı izinle kastettiğimizde biz başvuruyoruz. Diyoruz ki işte müdürüm, patronum, şefim ben şu ayın şu günlerinde izin almak istiyorum sizden diyorsunuz ve kabul ediliyor ya da edilmiyor. Dolayısıyla bunun iki farklı yansıması var. Ve bu tatile çıkılacak günleri belirleme

iş dünyasında özellikle beyaz yaka dünyasında bir sanata dönüşmüş durumda. Hatta aynı sebepten dolayı bir savaşa dönüşmüş durumda. Öyle stratejik izin isteme günleri var ki mesela senenin başında, senenin ortasına yönelik o günleri izin olarak istediğinizde olaydan habersiz müdür bir gaflet ve daralet içerisinde, tabii olur nasıl olsa çok uzun süre var dediğinde mesela işte bu programı 2024'te çekiyoruz, Türkiye'de resmi olarak izinli olduğumuz 15 günümüz var. Bu stratejik şekilde belirleyeceğiniz 6 gün ile 45 güne kadar çıkarabiliyorsunuz bunu. Çünkü onu onun ucuna bağlıyorsunuz, onu bunun ucuna bağlıyorsunuz ve hani tahmin edeceğiniz gibi şirketler, çalışanlar, kurumun bütçeleri, yıllık stratejilerini bir kenara bırakıp öncelikli olarak bunların peşine düşüyor. Gayet de haklı olarak tabii yani hiçbirine de laf ettiğim zannedilmesin.

Bir kere de altını çizmiş olalım tabii ki bu vesileyle. Tatil başka, izin başka. Aslında dediğim gibi ikisinin de anlamı bambaşka ama hani şöyle bir kabul var gibi sanki. Tatili bizim üstümüzdeki göklerden gelen kararlar belirliyor.

İzni biz belirliyoruz. Böyle düşünelim. Mesela böyle bahsedelim. Resmi tatiller nedir? Belirlenen günlerde çalışanların izinli olarak kabul edilmesi. İzin dediğimiz mesele de bu resmi tatil dışında çeşitli sebeplerle, çeşitli vesilelerle bizim talep ettiğimiz şey.

Bir de tabii fiili kurgularken epey bir varyasyonu var. Mesela tatil yapma var, tatile çıkma var. İşte izin alma, izne çıkma. Böyle bir kendi içerisinde karmaşalar. Bir de tabii kendi içindeki tartışmaları var. Hani dediğim gibi bu programı kaydettiğimiz 2024 yılı içerisinde 15 günlük resmi tatil var. Ama bazı meslek gruplarının farklı tatil aralıkları var. Bu konuda hani özellikle

Her gün bakmaya çalışıyorum gündemi takip etme adına ekşi sözlüye yazılı değilim ama bu en çok itilip kakılan meslek grubu bu anlamda öğretmenler anladığım kadarıyla sürekli olarak öğretmenlerin işte yaz boyu yatması, üç ay yatarak maaş alan meslek grubu falan benim ailemdeki öğretmenler öğretmenlerin içerisinde ben hiç üç ay yatabilen görmedim. Yani böyle bir öğretmen sınıfı var mı? Yani böyle bir öğretmen zümresi var mı bilmiyorum. Çoğunun epey bir resmi işi meselesi oluyor. Ama tabii komşunun tavuğu, komşuya kaz görünüyor. Bir de hani yanlış hatırlamıyorsam Schopenhauer'in bir sözüydü. Diyor ki bir dilenci asla bir zengini kıskanmaz. Bir dilenci her zaman kendisinden daha çok sadaka toplayan dilenciyi kıskanır diyor. Yani burada aslında haset etmemiz gereken, içimizde uftu olması gereken bir mesele. Ya öğretmenler 3 ay tatil yapıyor, biz niye 3 ay tatil yapamıyoruz? Olmalı sanki değil mi? Yoksa ben 3 ay tatil yapamıyorum, o niye yapıyor diye bir tartışma. Ne kadar kısır, ne kadar bu çağın istediği türden, ne kadar o tuzaklara kolay düşüyoruz hiç düşünmeden. Neyse meselemiz değil. Bir de tabi bayramlar var değil mi? O hasretle beklenen bayramlar. Şimdi bu bayramların büyük bir bölümü daha doğrusu tatil adına gündemimizde en çok yer eden bölümü hangileri? Dini bayramlar. Neden? Çünkü çok uzun olabiliyorlar hatta bazen 9 gün 11 gün gibi falan. akıl almaz sürelere yayılıyorlar. Dolayısıyla onlar da artık bayram olma vasfını yitirip tatile dönüşüyorlar. Yani bugün ne diyoruz mesela? Bilmem ne bayramı tatili. Dolayısıyla bilmem ne bayramı turları var. Gazeteleri, dergeleri, internet sitelerini açtığınızda ya da böyle ekranınızda bilinen reklamların sıklığına baktığınızda

işte efendim şeker bayramında havana turu falan gibi böyle kendisi içerisinde enteresan tezatlıklarla bezeli hani kurban bayramında salsa gibi varyasyonlarla karşımıza çıkan meseleler var. Dolayısıyla hani her şey bir yanıyla tatile dönüşmeye teşnep. Tabii bu tatil dediğimiz şeyin yazla eşleşmesi de düşündürücü. Mesela biz Türkiye'de hala dört mevsim var mı bilmiyorum. Mesela bakın Mayıs ayını bitiriyoruz şu programın kaydını yaparken neredeyse. Daha hala yazdan bahsedemiyoruz. Oysaki baya havaların güzelleşmesi lazım. Sanki sadece yaz ve kış kaldı ama neyse yaz ve kış diye bir ayrımı en azından hala yaşayabiliyoruz ve tatil dediğimiz şeyin içerisinde hep yaz var. Ve tatil dediğimiz şeyin gözümüzde canlanan resminde hep deniz var, bir huzur var, güneş var, bulutlar var falan böyle uçsuz bucaksız vadiler var. Nedendir? O da düşündürücü. Çünkü istatistiklere baktığımızda aslında bu uzun tatiller veya kısa tatiller yani şöyle genelleyelim. İnsanların bir noktadan diğerine seyahat ettiği, kendi mekanlarını terk ederek başka bir program yaptığı tatillerde, bayramlarda Türkiye'deki bütün eğilimler neredeyse %90'dan fazlasının, hareket eden kitlenin memleket ziyareti yaptığı tırnak içerisinde, yani annesi ve babasını ziyaret ettiği, büyüklerini, akrabalarını ziyaret ettiğini gösteriyor.

Hani hadi buradan kaptıralım da Türk Bükü'nde bir işte bilmem nerede bir lahmacun yiyelim 6500 liraya. Fantazisi çok küçük bir azınlığı. Bunun sağlamasını nereden yapabilirsiniz? Mesela bu bayram dönemlerinde trafik kazalarıyla ilgili birçok haber kulağınıza çalınır, haberlerde, gündemde kendine yer bulur. Bu kazaların

kayda geçtiği noktalara bakın hiçbiri o popüler tatil destinasyonlarının yolları, güzergahı üzerinde değildir. Dolayısıyla bu tatil mekanlarına yönelik haberler de çok algımızı bozuyor. Yani kimse ne bileyim işte Malatya'nın Yeşilyurt kasabasında halasının kızını ziyarete giden işte Serdar Emmi'ye haber yapmıyor ama hani biraz önce bahsettiğim gibi Türk Bükü'ndeki lahmacun fiyatını ben de merak ediyorum sizler gibi ve bunun için gün sayıyorum yani maksimum iki hafta sonra bununla ilgili bir sürü haber okuyacağız, bir sürü programlar yapılacak, FM sosyal medyada bununla ilgili böyle lak lak edeceğiz falan filan. Bu yüzden de algımız bozuyor. Yani zannediyoruz ki, ya işte Malatya'ya halasının kızını görmeye giden bir tek biziz. Bütün Türkiye Türk Bükü'nde rahmacun yemekte. Oysa ki öyle de değil. Dolayısıyla bu tatil algımız da birazcık bozulmuş durumda gündemdeki haberlerle. Demek ki tatil dediğimiz şey bazen bizim talebimiz dışında oluşuyor. Bazen bizim talebimiz de oluşuyor. Ama istiyoruz ki kalben en azından bizim şekillendirebildiğimiz bir şey olsun. Yani bir mola verelim hayata, koşturmacaya, strese, dertlerimize ve tatil yapalım. Kafa dinleyelim, ortam değiştirelim, sakinlikle, sükûnetle buluşalım. Bunun için tatil yapıyoruz. Bir sürü fantezi kuruyoruz. Peki sonrasında ne oluyor? Ne kadar başarabiliyoruz? Buna da kısa bir aradan sonra bakalım.

Tatil dediğimiz şeyin iki yüzü, iki sürümü, iki versiyonu var. Birisi dinlenme odaklı tatil, diğeri etkinlik odaklı tatil. Bu insanların belki de çalıştığı işlere, iş kollarına, sektörlere belki de bireyin karakterine göre değişiyordur. Bu konuda kesin bir hükmüm yok. Yani her ne kadar haddini aşma ehliyetiyle bu programı yapıyor olsak da o kadar da amartmayalım ama

Birçok farklı değişken var. Mesela şahsen ben en iyi bildiğim insandan bahsedeyim size Serdar Kuzuloğlu. Ben dinlenme adamıyım ya. Benim için tatil demek, mola demek, izin demek patates çuvalı gibi, asker bavulu gibi böyle yayılıp hani cabba vardı ya Star Wars'ta aynen öyle içine su doldurulmuş bir naylon poşetçesine yayıldığım yerin şeklini alarak hiç kımıldamadan bir kedi gibi büyük bir miskinlikle durmak.

Benim için tatil bu ama bir de insanlar var. Ooo konsere gidelim, şu dağa çıkalım, şu bayırdan kayalım, şu plaja gidelim, şurada story çekelim, aman şurası açılmış onu yiyelim falanca şey çok meşhurmuş onun bir kaşık bilmem nesinden tadalım. öyle bir tatil planıyla gidiyor ki muhtemelen tatil öncesindeki hayatından daha yoğun, daha koşturmacalı bir vesaiye içerisinde tatile gidiyor. Dolayısıyla bu çok belirleyici. Yani kimileri dinlenmek için tatil yapıyor, kimileri bir etkinlik, bir macera, bir yaşanmışlık, bir tecrübe için, deneyim için tatil yapıyor. Bunun doğrusu yanlış yok tabii. Aynen kişilik gibi, kişinin kendine has bir şey. Ama belirleyici bir tercih tabii ki tatilin muhtevası, süreçleri adına.

Tabii bir de eğlenme ve eğlence açmazı var. Yani eğlence dediğimiz şeyler var. Bunların hepsinin bizi eğlendirmesini bekliyoruz. Ama çoğu eğlence bizde aslında eğlendirici bir etki bırakmıyor. Hani bilmem anlatabildim mi? Hani ne bileyim çok klişe bir örnek düşüneyim. Luna Park. Var ya tematik parklar, Luna Parklar bilmem neler. Şimdi bütün bunlara eğlenmeye gideriz ama hiç eğlenmeme ihtimali de vardır. Çok sıkıcı bir şeye de dönüşür. Mesela ne bileyim özünde insanları eğlendirmesi, güldürmesi için şekle şemale bölünmüş palyaçolar aslında korku filmlerinin de ortak temasıdır ya bakıldığında ve o gözle baktığınızda gerçekten çok korkunç şeylerdir. Dolayısıyla bu eğlenme ve eğlence de kendi içerisindeki bir açmaz ve tatil içerisindeki mevzular kural ya da kader değil. Tercihlerimiz, yani bazen zannediyoruz ki tatile çıktık, o zaman bunu yapmalıyız, o zaman şunu yapmalıyız, o zaman buraya gitmeliyiz, o zaman bunu giymeliyiz, bununla takılmalıyız, böyle davranmalıyız. Hayır, böyle bir şey yok. Tatil belki de gerçekten kendi tercihlerimizle oluşturabileceğimiz hayatımızın yegane anlarından biri ama belki de tam aksine ilginç bir tezatta hayatımızda en çok başkalarına benzemeye çalıştığımız dönemde bu molalar oluyor. Bir diğer ayrıntı da ne tabii? Beklentiler zirveye ulaşıyor. Niye? Çünkü sene boyunca o anı beklemişsiniz. İşte şefin, müdürün, patronun, onun, bunun ağzının kokusunu çekmişsiniz. Bir sürü işte boğuşmuşsunuz falan olmuş filan olmuş ve şimdi artık... tatil zamanındasınız ve o zaman dilimin içerisinde her şeyi yaşamak istiyorsunuz. İçinizde hayalini kurduğunuz ne varsa, yaşamak istediğiniz ne varsa, hissetmek istediğiniz ne varsa, tanışmak istediğiniz kim varsa hepsiyle bu zaman dilimin içerisinde karşılaşmak istiyorsunuz. Bu da tabii beklentileri zirveye ulaştırıyor. Beklentilerin artması neye yol açıyor? Hassasiyetlerin artmasına yol açıyor. Bu yüzden genellikle en mutsuz olduğumuz zaman tatil zamanlarıdır.

Normalde hiç kafaya takmayacağımız şeyler tatil ortamında birden gözümüzde büyür. Ay aman efendim işte ne bileyim çayın tabağına çay dökülmüş o da üstüme damladı. Vay efendim vay dertler değil mi? Aman ne mesele büyüye büyüye geldi önümüze. Dolayısıyla hani hiç normalde kafaya takmayacağımız şeylerin bir anda büyük meselelere dönüştüğü zamandır. O yüzden kavgalar, ilişkilerin bitmesi ya da böyle bütün tatilin zehr olması olayı çok büyük ihtimaller dahilindedir. Neden? Çünkü dopamin duygusunun da zirvesinden bahsediyoruz ve bunun bir altın vuruşu da yok. Hiç doz aşımı denen bir şeyden bahsedemiyoruz. Hep daha fazlası, hep daha fazlası ve hani nihayetinde bu planlı bir dinlenme. Yani adı tatil olan bir dinlenme vesilesi planlı hale gelince ne oluyor? Yılın belki de en yorucu, en enerji tüketici ve en çok para harcatıcı dönemine dönüşüyor. Hani biz ne yapacaktık? Her şeyden elimizi elimizi temiz çekip dinlenecektik ama ne oldu? Aksine çok yorulduk, çok enerji tükettik, bir sürü para harcadık ve dönüşte tatil, yorgunluğu diye bir şey var. Oysaki biz tatile niye çıkmıştık? İş yorgunluğunu, bilmem sorumluluk yorgunluğunu atmak, ondan kurtulmak için ne oldu? Bambaşka bir şey oldu. İşte bunun sebebi de ne biliyor musunuz? Kimse gerçekten tatilde değil. Yaşamın başka bir safhasındayız. Adı tatil sadece süs, püsk, efendim kasıntı, oydu buydu bir sürü terane. Mesela işte dediğim gibi şimdi o

Tatil meşhur tatil mekanındaki iki günlük kafa iznimde sokak kenarında bir kafeye oturup kahvemi söyledim ve saatlerce girip geçen insanları seyrettim. Erkekler tabii böyle hani erkek yani erkekten ne olur malum kadınlara böyle haliyle odaklandım da topuklu ayakkabılarla gelmişler ve Arnavut kaldırımı dediğimiz küçük kilit parke taşlarıyla döşeli yollar var ve dolayısıyla o topukların sivri topuklu ayakkabılar, dolgu topukta değil O taşların arasına giriyor ve o kadar söylendiler ki, belediyeye saydırdılar, o mekanın, o beldenin bir kadın yeni belediye başkanı olmuştu, ona saydırdılar. İşte buralar ne bu, ne bu rezillik falan filan. Ben de içimden dedim ki acaba... topuklu ayakkabı, sivri topuklu ayakkabı yanlış bir tercih olabilir mi bu yazlık mekanı için dedim. Ama mesela hani o yazın sıcağında şort giyenler azdı, baya böyle abiye kıyafetlerle, fönlü saçlarla, ne kadarlık emeklerle sokağa çıkmış nice erkek ve kadın gördüm ve kendi yeşil ayakkabılarıma, pesbaye halime bakarak

Kahvemi yudumladım büyük bir keyif içinde hiç de bir eziklik duymadım. Ben hepsinden daha çok eğlendim sevgili dostlar. Yani bu tatil dediğimiz olayın bir önemli kısmı da işte bu içine girdiğimiz enteresan ruh hale ama özünde hani tatil dediğimizde o meşhur şarkının sözünde olduğu gibi bir yanımız her duruma müsait ne kadar uyarsa o kadar ister. Her şeyi tüketmek istiyoruz tatil dediğimiz dönemde ve işin ilginci herkesin içinden bir canavar çıkıyor. Hani herkes bir anda olmadığı bir şey olabilir haline geliyor. Hani ben mesela hatırlıyorum bizim epey bir süredir nedense ihmal ettiğimiz, gitmediğimiz yazlığımızın yakınında bir

Aile çay bahçesi denilen bir ortam vardı ve tam kelime anlamıyla aile çay bahçesiydi. Ve her sene bir tanesi sabit olmak üzere üç travesti şarkıcı çıkardı. Ve bütün o yazlıktaki teyzeler, amcalar, nineler, dedeler hepsi büyük bir coşkuyla onları izlemeye giderdi. Normal hayatta çünkü belki de ürktükleri, korktukları, bilmedikleri bir sürü yaftaladıkları o insanların Aslında bayağı bayağı kendileri gibi çok bir sürü hani aynı hayatı paylaştıkları, bir arada eğlendikleri, üstelik hiç olmadığı kadar eğlenebilecekleri insanlar olduğunu tecrübe ediyorlardı ama bunu sadece yazdıklarında yapabiliyorlardı. Mesela bir dönem Büyükada'da kalmıştım, orada şey fark etmiştim, turistler gelirdi Büyükada'ya ve hemen Papatya'dan taçlar alırlardı iskelede.

Ya şimdi büyük adayla papatya, taçın ne alakası var? Nedir yani bunun ilgisi? Hiç böyle bir şey de yok. Hani böyle bir gelenek görenek de yok. Ama iskelede bir bakıyor herkesin kafasında papatya'dan taç, o da alıyor. Hani hiçbir mantığı yok ama oraya gittiğinde oluyor. İşte vardır ya kınadan dövme yaptırılır, geçici dövme. Yalandan piercingler yaptırılır. Bir sürü abuk sabuk, normalde hiç yapmayacağın şey tatilde mübahtır. Ve bütün bunlar işte işletmeler içinde. Hani yine böyle ekşi sözlük gibi mecralarda beyaz yakalıları silkeleme metotları, kerizleri silkeleme metotları gibi gündem başlıklarında göreceğiniz şeylerden ama hani ekşi sözlüğün de büyük kısmı benim en azından gündemde gördüğüm kadarıyla fakir fukaradan oluştuğundan hani en fazla BİM katalogundaki Stanley Termos'a çemkirebiliyorlar. Oysa ki hani gidilip görülse bu sosyetik mekanlarda işte ne gibi sıradanlıkların ne gibi

akıl almaz bedellerle bir meseleymişçesine karşımıza çıktığını, ne fiyatlarla çıktığını ve insanların benzerlerinden ayrılmak adına ne gibi acayipliklerin içine düştüğünü ki bunu isterim bir başka yaz bölümünde ayrıca işleyelim. Kim bilir gündem ne kadar da coşkulu olur. Dolayısıyla hani burada ne var? Tatilin içerisinde bir sahtelik var, bir sunilik var ve bunu karşılıklı olarak kabul ediyoruz. Mesela gittiğim güne bu iki günümü geçirdiğim mekanda bir sürü böyle cicili bicili, sempatik, rengarenk ortamlar vardı. Arada bir işletmecileri beliriyordu. Ooo işletmeciler direkt Kurtlar Vadisi setinden çıkmışçasına yani böyle Kuzey Irak'ta hani ne bileyim bir karanlık bir operasyonda kontrgerilla

çabalarının içerisinde göreceğiniz tarzda işletmecilere denk geldim ama hani mekana bakıyorsun, sunulanlara bakıyorsun, içeride eğlenenlere bakıyorsun. Yani müşterinin de işletmecinin de herkesin de bir başkalaştığı bir şeyden bahsediyoruz tatil dediğimizde ve tam olarak amacı nedir, kime yaramaktadır bilmiyorum. Nihayetinde sevgili dostlar, hani bu programı niye yaptım? İki sebepten dolayı yaptım. Yoksa hani itiraf ediyorum kafamda başka bir şey vardı ama uçakta gelirken buna çevirdim. Bu tatil hallerimiz niye? Gün sayıyoruz, iyi kötü. Yani herkesin nasibince, gücü elverdeyince veya gönlü istediğince bir şekilde bir tatil yapacağız.

Bu tatili yaparken istedim ki hani birazcık böyle kulağınıza küp olabilecek birkaç şey olsun. O kadar kendimizi kasmayalım, savaş olalım, süprüntü olalım, rahat olalım. Hiçbir şey yapma derdine düşmeyelim. Canımız ne isterse onu yapalım. Canımızın istemediği hiçbir şey yapmayalım. Hani o ünlü Türk düşünürün de zamanında söylediği gibi sokak röportajında herkesin hayatına hiç kimse karışamaz sevgili dostlar. Böyle bir zaman ve zeminde, böylesi iş düzeni ve çalışma şartlarında tatilden yana her tür beklentimiz mübah, bunu hiç sorgulamıyorum. Elbette eğlenmeyi isteyeceğiz. Elbette yaşamadığımız güzellikleri yaşamak, onun sonuna kadar böyle suyunu sıkmak isteyeceğiz. Ama madem bu kadar hasretini çektik, uğruna hayaller kurduk,

En azından keyfini çıkaralım ya. Keyiften anladığımızda her ne ise artık onu da belirlemiyorum, tanımlamıyorum. Ama madem bu kadar hasretini çektik, uğruna hayaller kurduk, en azından keyfini çıkaralım değil mi? En azından böylesi bir beklentimiz olsun. Keyfini çıkaralım tatillerin ama ne şartla? O günlerin hasretini çeken, uğruna hayaller kuran diğerlerinin keyfini kaçırmamak şartıyla. Yani bizim keyfimiz ne kadar kutsal, kıymetli, anlaşılabilir ise başkalarınınki de öyle. Bizim keyfimiz başkalarının keyfini bölmemeli. Hepinize kütür kütür, ekşi, sulu, yeşil erikler, rahat terlikler ve mutlu tatiller dilerim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)