Podcast

391: Sokak Köpekleri Didişmesinde Tarafları Tanıyalım

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Twitter’da filizlenen sokak köpekleri tartışması yeni yasa tasarısıyla bu haftanın Trend Topic'i oldu. Sorunu geniş kesimler kabulleniyor. Fakat tartışma çözümde yaşanıyor. Bir taraf öldürmeyelim derken diğer taraf başka çare yok diyor.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.295 kelime · ~26 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 28 Mayıs'ta alıyoruz. Genellikle tren topikler arasında bir seçim yapmam gerekiyor fakat son bir haftadır konuşulan konu o kadar belli ki. Önümüze konanı yiyeceğiz ve bu hafta sokak köpekleri sorununu masaya yatıracağız. Fakat bu mesele son bir haftadır konuşuluyor. Bu bölümde konuşulmayan ne kaldı sorusu üzerinden tarafları sizlere tanıtmak istedim. Zira Türkiye'nin alışageldiğimiz kamplaşma zemininin dışında yeni bir zemin yarattı sokak köpekleri.

Erdoğan'cılar da, anti-Erdoğan'cılar da çözüm önerileri konusunda aynı yerden itiraz edebiliyor ya da aynı çözümde birleşebiliyorlar. Öyleyse kim toplu itilafı savunuyor, kim buna karşı çıkıyor? Konumuz belli. Sokak köpekleri kamplaşmasında tarafları tanıyalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Türkiye'nin ana kutuplaşma zemininin Erdoğancılık-Anti-Erdoğancılık çizgisinde oluştuğunu söylesem sanırım bana katılırsınız. Üstelik sadece cari döneme ilişkin bir kamplaşma da değil bu. Yani taraflar seçimini geçen aylarda yapmış değiller. 2014, 2018 ve 2023 seçimlerindeki %48'e %52'lik denge bu kamplaşmanın taraflarının ne denli kararlı olduğunu da ortaya koyuyor. Böylesi bir kararlılık bizleri Erdoğancı-Anti-Erdoğancı kamplaşmasının

Transkriptin tamamını oku

arka planında yatan nedenler üzerine de düşünmeye zorluyor. Bu kamplaşmanın sosyolojik arka planı olduğu da ortada. Kimse boşuna Erdoğan'cı ya da anti-Erdoğan'cı olmuyor. Pek çok sosyal bilimci bu kamplaşmanın arka planını köyden kente göçün doğal bir sonucu olarak eski ve yeni kentlilerin didişmesi biçiminde yorumluyor. Biz bugün eski ve yeni kentliler diyoruz ama Cumhuriyet'in ilk yılları için bu köylüler ve şehirliler şeklindeydi ve o yıllarda aynı kamplaşmanın zemini vardı. Kazım Karabekir'in köy enstitülerine neden karşı çıktığını anlatan tarihçi Emrah Safa Gürkan, bugünkü kamplaşmanın arka planının köylülük-şehirlilik çekişmesinde aranabileceğini söylüyor. Ama köylüyü bilen biri.

yani askerde ergönüm… ne diyor diye baktığında şey diyor, iki ayrı kitle oluşur diyor. şehirli ve köylü, o köylü yarın öbür gün gelir karşına dikilir diyor. benim bir sezgim, çok kuvvetli söylemeyeyim, bugün de türkiye'de böyle bir problem olur. bugün türkiye'nin aslında ikiye bölünmesi bu yani. bir böyle bu cumhuriyet şeylerini çok benimsemiş bir kesim var, daha şehirlik ökenli. köydenken de göç etmişlerle bunların şeyi bir türlü tutmuyor, hep böyle yüzde elli yüzde elli bölünüyor ya, aslında o tip bir şey olur gibi bir şey söylemiş. Belki bu noktada daha meraklı dinleyicilerimizin iştahını kabartabiliriz. İngiliz sosyolog ya da sosyal antropolog Theodore Shannon, Köylüler ve Köylü Toplulukları başlıklı kitabında evrensel ölçekte köylülüğün dört ortak noktasını tespit etmeye çalışmış. Köylülüğün ortak özelliği diyebileceğimiz dört nokta hepimizin gözleyebileceği tanıdık ifadeler de barındırıyor. Ben kendimce özetledim. Şöyle ifade edebiliriz. 1. Aile emeğine dayalı bir tarımsal işletme ve bunun etrafında örgütlenmiş bir iş bölümü. Bunun sonucunda akraba ilişkilerinin kentten daha önemli hale gelmesi, bireyin arka planda kalması, akrabalığın ön plana çıkması. 2. Mevsimsel ve doğal değişikliklerin yaşam koşullarını zorlama sonucu kaderciliğin gelişmesi. Böylece dinin ve din dışı kutsalların toplumsal hayattaki öneminin kentten daha fazla olması. 3. Küçük köy topluluğuna uygun yaşam biçimini yansıtan bir kültürel yapı, mekana dair özgünlüklerle şekillenen dayanışma ağları, bir kolektif bilinç, buradan üreyen hemşericilik, kader ortaklığı bilinci. 4. Siyasi, ekonomik anlamda merkeze ve iktidara uzaklık ile kavranan mağduriyet. İşte Şanel'in bu tespitlerinden yola çıkarak Türkiye'nin köy-kent çatışmasını daha derinlikte ele almak gerekir.

Sadece Şaninde değil, karşımızda büyük bir literatür var. Bana kalırsa bu çatışma, yani eski kentliler, yeni kentliler ya da önceki ifadesiyle köylüler ve şehirliler çatışması, Türkiye'nin 2024 yılı itibariyle ana çatışma zeminini oluşturuyor. Bu çatışma zemini sınıfsal değil, kültürel olduğu için bir tür didişmeyi andırıyor. Zaten sosyologlar da çatışmayı kültür savaşları şeklinde tanımlıyorlar.

Bu sosyologlardan biri olan Profesör Besim Delaloğlu'nun ana odok kanusu da bu. Delaloğlu, Türkiye'nin kentleşme oranın %90'larda olmasıyla birlikte, kentleşmenin niteliğinin batıdan çok daha farklı geliştiğini tespit ediyor. Şehirlilik derken, ikameti İstanbul'da, Ankara'da olanı kastetmiyorum ben. Bahit, sen bilirsin sosyal bilim okulundan. 15-20 tane kriter belirleyelim şehirliliği. Evrensel anda İsveç, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan, Türkiye uygulayalım. Birçok

kriterde bizim şehirliğimiz daha düşük çıkar veriler açısından. O manada söylüyorum. Yoksa birisi bana şey diyebilir. Hocam sen şehirlik değiştiriyorsun ama Türkiye'de zaten şehir nüfus oranı yüzde 90'ı geçti. Yani sayılara bakınca... Öyle bakınca öyle ama gerçek bir şehirde yine küçümsemek, aşağılamak için demeyeceğim, örnek vereceğim. Divriği, iş adamları lokali, Elbistan tüccarları derdeyi diye böyle devasa tabelalar olmaz. Yani kentlerimizle modern olmayı başaramıyor. 21. yüzyıla geldiğimizde ise geleneksel ya da pre-modern ile postmodernin çatışmasına sahne oluyor Türkiye'deki her türlü tartışma. Fakat bu ana çatışma zemini uzun yıllardır süregeldiği için bu zeminden gündelik hayatımıza yansıyanlar işte laik-dindar çekişmesi, geleneksel-modern çekişmesi ya da erdoğancılık-anti-erdoğancılık çekişmesi biçiminde yaşanıyor.

Fakat tüm bu çatışma zeminini dağıtan ya da bu çatışma zeminiyle okuyamadığımız yeni bir didişme yaşanıyor son yıllarda. Ana odak konumuz, sokak köpekleri. Ben sokak köpekleri diyorum, bunun nedeni politik olarak doğrunun bu olduğunu savunmamla ilgili değil. Yani sokakta köpek mi olur keşke olmasa. Yani böyle savunduğum bir şey değil sokakta köpeklerin olması.

Fakat Türkçe'de böyle söylüyoruz sokak köpeği. Fakat son yıllarda sokak köpekleri değil de başıboş köpekler olarak anmaya başladık. Yani dilimize bu şekilde entegre edildi bu köpek meselesi. TRT Haberi'nin, yani devletin haberinin 22 Mayıs'taki anonsuna gidelim. Sokakları misken tutuyorlar. Kimi zaman bir çocuğa, kimi zaman da bir yetişkine saldırıyorlar.

Sayıları katlanarak artan başıboş köpekler sokaklarda adeta terör estiriyor. Ortada bir sorun olduğu açık. Sanırım geniş kesimler bu sorunun varlığını reddetmiyorlar. Sahipsiz köpekler bir biçimiyle halkın gündeminde. Böylece siyasetin de gündemine girmeyi başardı ve AKP Grup Başkan Vekili Bağdır Yenişehirlioğlu'nun, Rolexli, oradan hatırlarsınız, başını çektiği bir grup milletvekili bir kanun taslağı hazırladı. Biz taslağı doğrudan göremedik ama taslağın ayrıntılarını A Haber'e vermişler, biz de A Haber'den neyin yapılmaya çalışıldığını öğrenmeye başladık.

Taslıhan teferruatlarını bir kenara bırakarak temel tartışma maddesine odaklanalım. A Haber muhabiri Murat Sekba'nın anlatımıyla o tartışmalı maddeyi bir dinleyelim. Toplatılan, toplanılan sahipsiz hayvanlar bakım evlerinde bir ay içerisinde sahiplendirilmezse ötenazi uygulanması gündemde. Ötenazi kelimesine dikkat çekiyorum, uyutulma değil, ötenazi olarak. İfadenin de yer alması bekleniyor yeni kanunda. Ama altını bir kez daha çizerek ifade etmek istiyorum. Burada bahsedilenler tamamen bir taslak metin. Kesin bir metin değil. Bunun üzerine çalışmalar yapılacak. Sivil toplum kuruluşlarıyla görüş alışverişinde bulunulacak. Akademisyenlerle görüşülecek. Son hali öyle netleşecek. Elbette diğer siyasi partilerin de bu noktada görüşleri de oldukça önemli. Hayvanlar toplanıp barınaklara alınacak, bir ay beklenecek ve sonunda öldürülecek. Ben verilerle devam edeyim. 2004 yılında çıkarılan 5199 sayılı kanuna göre nüfusu 25 binin üzerinde olan belediyelerin hayvan rehabilitasyon ve bakım eve açma zorunluluğu bulunuyor.

Nüfusu 25 binin üzerinde olan toplam 512 belediyemiz var. Toplam belediye sayısı ise, yani 25 binin altındakilerle beraber toplam belediye sayısı ise 1393. Buna karşın belediyelere ait hayvan barınağı sayısı 293. Fakat bu 293 barınak, 293 belediyede barınak olduğu anlamına gelmemeli.

Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait Kemerburgaz, Kısırkaya ve Tepeören bakım evleri olmak üzere 3 barınağı var İBB'nin. Hakeza, Ankara'da, İzmir'de, Bursa'da tek barınak yok. Yani 293 belediyenin barınağı var demek doğru değil. 9 Aralık 2022'de Cumhuriyet Gazetesi'ne konuşan Hayvanların Yaşamakları Konfederasyonu'ndan Tülay Danacıoğlu'na göre hayvan bakım evi olan belediye sayısı sadece 189.

189 belediyede toplam 293 adet hayvan barınağı var. Peki kaç sokak köpeği var? Bu konuda çok çeşitli rakamlar var. Ama Tarım Bakanı İbrahim Yumaklı 27 Mayıs'ta sosyal medya hesabından sayıya ilişkin tahmini duyurdu. MTV'den Özden Erkuş'un sesinden dinleyelim.

Yumaklı sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, başıboş sokak köpekleri sorununun temelinde bu hayvanların sorumluluklarını yasal olarak üstlenen sahip bir kişi veya kurumun olmaması yatmaktadır ifadesini kullandı. Ardından da bazı verileri paylaştı. O verilerden biri tahmin edilen sayı, yani şu an itibariyle sokakta kaç köpeğin olduğu, kaç başıboş köpeğin olduğuna ilişkin veri. Yumaklı başıboş köpek sayısının 4 milyona yakın olduğu tahmin edilmektedir ifadesini kullandı. İbrahim Yumaklı'nın verileri tahminlerden oluşuyor tabii. Zaten sorunlarımızdan biri de bu. Düşünsenize nüfusumuzu, yani daha doğrusu insan nüfusumuzu bile bilmiyoruz. Hayvan nüfusumuzu araki bulasınız.

Sorunu görünür kılmak adına sayıyı afaki biçimde belirleyip, 10 milyon var, 20 milyon var diyenler de var. Ben Tarım Bakanlığı'nın tahmini üzerinden gideyim, 4 milyon sokak köpeğimiz var. Peki, Türkiye'deki 293 hayvan barınağının toplam kapasitesi ne kadar? Sıkı durun, 120 bin. Evet, yanlış duymadınız. 4 milyon köpek var ama, sadece 120 binlik barınak kapasitesi var. Kanun taslağı kamuoyunda öyle yüzeysel tartışıldı, öyle korku ve nefret iklimi içine hapsoldu ki bu tartışma, sanki kanun meclisten geçse, ertesi gün sokaklardaki tüm hayvanlar toplatılacakmış gibi bir beklenti yaratıldı. Halbuki kanun taslağında bu kapasitenin 3 yıl içinde arttırılması da var. A Haber'e geri dönelim.

Belediyeler bu süreçte nerede? Belediyelerin görevi ne olacak? Belediyeler öncelikle eğer bu yasa teklifi düzenleme resmileşirse, kanunlaşırsa 3 yıl içerisinde bakım evleri kurmaları istenecek. Onlara bu görev verilecek. Ama bu bakım evleri sadece sahipsiz hayvanlar sahiplendirilinceye kadar hayvanlara bakacak. Az önce de söylemiştim bir aylık bir süre olacak. Sahiplendirilene kadar bu bakım evlerinde kalacaklar.

Yani a habere sızdırılıp tartışmamız istenen yasaya göre 4 milyon köpek bir seferberlik biçiminde toplanmayacak. Zaten toplasanız dahi bu hayvanları koyabileceğiniz bir barınak yok. Yani belediyeler ve devlet 20 yıldır yasal zorunluluklarını yerine getirmemişler ve şu anda sorun akut hale gelmiş şimdi de ne yapacağız diye düşünüyoruz. Taslığa göre önce mevcut barınaklardaki hayvanlar içinde sahiplendirilmeyenler öldürülecek. Ardından boşalanların yerine yenisi getirilecek. Bu süreç içinde 3 yıl boyunca belediyeler son 20 yıldır yapmadıklarını yaparak yeni barınaklar kuracaklar. Ama sonuç olarak milyonlarca sağlıklı köpeğin öldürülmesi söz konusu olacak. İşte kamuoyunun üzerine didiştiği mesele de burası. Öldürelim mi yoksa öldürmeyelim mi?

Bu mesele üzerinden iki taraf varmış gibi görünse de, yani öldürelim diyenler ve öldürmeyelim diyenler gibi iki taraf varmış gibi görünse de, ben sosyal medyadaki tartışmalardan aslında dört taraf olduğunu gözlemledim. Her bir taraf için bir örnek tweet yarattım. Önce iki marjinal üçteki tarafları inceleyelim. Bu taraflar ve bu tarafların savunduğu fikirler şu şekilde. Birinci grubu şu tweetle sembolize edelim.

Bu köpeklerin hepsini gebertin, hepsini. İt pereslerde kudursun. Eğer bu kanunun geçmesine izin verilmezse, bu it taparları da uyutalım. Bu grubun marginalliğinin tam karşısında, benzer düzeyde bir marginallikle yaklaşan hayvansever bir yaklaşım da söz konusu. Bu ikisini eşitlemeyeceğim. Yani nefreti savunanla nefretin karşısına konumlananları eşitlememek gerekir. Sadece benzer marginallikle dedim. Onları temsil eden tweet de şu şekilde.

Hayvanların canı nerede isterse orada yaşamaları haktır. Ortada başıboş köpek sorunu yok. Sorun olan insanlardır. Köpek eğer saldırıyorsa, sorun köpekte değil, insandadır.

Şimdi bu iki kesim özellikle Twitter'da, bakın Instagram değil, TikTok değil veya Facebook değil, özellikle Twitter'da yaklaşık 4-5 yıldır keskin bir mücadele içinde. Birbirleriyle hasım olmuş durumdalar. Telegram'da gruplar kurmuşlar, birbirlerine cephe almışlar. Tümüyle aktivist davranıyor, tek gündemi bu olacak şekilde her iki tarafta bir kampanya örgütlüyor.

Böylece, sorun olarak tarif edilen sokak köpeklerinden daha büyük bir sorun olarak bu kamplaşma karşımıza çıkıyor. Yani, sokak köpekleri bir sorunsa, bu nefret grupları iki sorun. 4-5 yıldır sürüyor dedim. Ben bu meselenin görünür olmasını bojiye bağlıyorum. Hatırladınız mı bojiyi?

Ekrem İmamoğlu'nun İBB'yi kazanmasının ardından sokak köpeği Boji'nin İBB'yi sahiplenmesi zaten gerçek zemini olan sorunun politik aranaya taşınmasına yardımcı olmuştu. Bocie üzerinden İBB'yi eleştiren Erdoğan'cı kesimler, sokaklarda köpeklerin işi olmadığını, Bocie üzerinden sokak köpeklerinin meşrulaştırıldığını ifade etmişti. Böylece Bocie üzerinden sokak köpeği sorunu meşrulaştı ve görünür oldu. Artık bu bir sorundur diye tespit etmeye başladı geniş halk kesimleri. Bocie'nin de sonunu biliyorsunuz.

Önceki gün, akşam itibariyle başlayarak, Bojie'nin bir metro istasyonuna... Özür diliyorum, bu kelimeleri bir haber bülteninde haber yapıyor olmaktan bile... Utanç duyuyorum ben ama başkaları adına utanıyoruz tabii ki. Bojie'nin travmaya kaka yaptığıyla ilgili görüntüler paylaşılmış ve denilmişti ki bu Bojie böyle insanları rahatsız ediyor, hijyen sorunu yaratıyor.

Sonradan İBB sözcüsü Murat Ongun'un paylaştığı görüntülerde köpek kakasının dışarıdan oraya getirildiği gösterilmişti. Haftalarca bu tuhaf görüntüleri izledik. Hayretler içinde kaldık. Boji öyle bir soruna dönüştü ki işadamı Ömer Koç Boji'yi sahiplendi. Bir kendini bilmezin komplosuna kurban gitmekten kamera kaydı sayesinde kurtulan İstanbul'un gezgin sembolü Boji'nin artık bir yuvası var. İşadamı Ömer Koç Boji'yi sahiplendi.

Aslında gerçekten bir sorun vardı. Özellikle pandemiyle beraber sokak köpeklerinin sayısında artış yaşandığı gözlemlenebilir hale gelmişti. Fakat Boji sorunun daha rahat ifade edilmesini sağlamıştı. Olacak iş miydi? Bir köpeğin yolculuk yapması normal mi sayılmalıydı vs. vs. Aslında bu tartışmada niyet İmamoğlu'na yüklenmekti. Yani esas amaç sokak köpekleri değildi ama işler İmamoğlu'nda Boji'yi de geride bırakacak kadar büyüyecekti.

Böylece Boji üzerinden fitile ateşlenen ama Boji tartışmasını da fersah fersah aşan bir çatışma Twitter'da zemin kazandı. Çatışan her iki kesim de son derece küçük gruplardı. Bir tarafta hepsini gebertin diyenler, diğer tarafta hiçbir sorun yok diyenler birbiriyle didişiyordu. Fakat bu iki kesimin didişmesi sırasında sokak köpekleri de görünür olmaya başlamıştı.

Böylece, daha önce varlığını pek de sorgulamadığımız veya şikayet etsek dahi uzun uzun çözüm önerileri tasarlamadığımız, onlardan nefret edecek kadar bu vaziyete odaklanmadığımız sokak köpekleri, herkesin üzerine konuştuğu ve taraf olduğu bir sorun alanı haline geldi. Çok ilginç. Öyle bir aşamaya geldi ki, Türkiye'nin en akut, en acil çözüme kavuşması gereken bir sorunu olarak algılanmaya başladı. Twitter'daki organize nefret kampanyası kendi literatüründe yaratmıştı.

İtperestler, ite taparlar. Hayvanseverlere böyle deniyordu. İtperestler ise taparlar. Bu artık alışılagelmiş bir literatür haline gelmişti. Böylece hayvanseverlik, Müslümanlığa aykırı bir dini yorum gibi kavratıldı. Müslümanlar Allah'a, hayvanseverler de ite tapıyordu. Sorun da köpek terörü.

Başlıklarıyla servis ediliyordu. Böylece köpekler de terörist hale geliyordu. Eşanlı olarak köpeklerin insanlara saldırdığı görüntülerde servis ediliyordu. Bundan 2-3 yıl kadar önce sorunu hemen hemen herkes kabul etmeye başlamıştı. Evet sokaklarda çok fazla köpek vardı ve bundan şikayet edenler de haklıydı. Peki çözüm neydi? Nefret kampanyası köpeklerin öldürülmesi gerektiğini savunuyordu. Başka türlü bir çözüm imkansızdı.

Tabii ölümü savunduğunuz zaman hayvanseverler de size eleştiriyorlar, size saldırıyorlar. Siz de hayvanseverlere bileniyorsunuz. Bir süre sonra ölümü hayvanseverler üzülsün diye savunuyorsunuz. Öyle bir hale geliyor ki ölüm dışında bir çözüm önerisi duymak dahi istemiyorsunuz. Öldüreceksiniz ve hayvanseverlerden intikamınızı alacaksınız. Bu bir tür zihnin paralizi olması haliydi. Daha makul bir çözüm arayışındaysanız nefret kampanyası siz. size köpekleri öldürmeyelim de onlar gelsin bizim çocuklarımızı mı öldürsün diyordu. Dolayısıyla siz köpekleri öldürmeyelim dediğinizde çocuk katili haline geliyordunuz. Tek çözüm vardı. İtlaf, itlaf, itlaf. Bunu savunanlar çok küçük bir azınlıktı ama yani bize ulaşmıyordu bu. İyi de milyonlarca köpeği öldürmek marjinal bir çözüm değil miydi? Yani insan bunu savunurken derin bir nefes alır. Dur ya ağzımdan ne çıkıyor diye bir düşünür. Bunun marjinal bir çözüm olduğunu söylediğimde

Şuna benzer tepkiler artmaya başladı yıllar içinde. Bak Ozan, ya bugün ya yarın ya beş ya on yıl sonra fark etmez. O itler itlaf edilecek. Hepsi geberecek. Anladın mı?

Bu işin tek çözümü vardı öldürmek. Milyonlarca hayvanın öldürülmesi 2-3 yıl önce radikal bir öneri gibi gelirken sosyal medyadaki nefret kampanyası öylesine büyümüştü ki bu radikal öneri rahat rahat savunulmaya başlamıştı. Bu didişmenin arka planında da felsefi bir tartışma iliştirilmişti. İnsan hayvanlarla eşitaklara sahip bir düşünen hayvan mıydı yoksa insan hayvandan daha üstün bir canlı mıydı?

Nefret kampanyasının varsayımı insanın üstünlüğü üzerine kuruluydu. Ve bu üstünlük ona öldürme hakkını da tanıyordu. Kendinize gelin Allah aşkına. İnsan daha kıymetlidir hayvandan. Felsefi bir tartışma. Üzerine konuşmayı çok sevdiğimiz cinsten bu tartışma, yani insan köpekten daha değerli bir canlı mıdır sorusu üzerinden Twitter filozoflarında iştahını kabartmıştı.

Fakat Twitter felsefe tartışmaları için uygun bir platform değildi. İlk argümanın hemen ardından bir karşı argüman geliştirilemiyordu. Mekanizma buna uygun değildi. Haliyle didişme giderek sertleşiyordu. Hele ki herhangi bir şey üzerine tartışma kültürü olmayan biz Türkler için bu korkunç bir şeydi. Üstelik zihnimizi de manipüle eden dini yorumlar sürekli paylaşılıyordu.

Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Allah Resulü hadis-i şeriflerinde suret bulunan ve köpek bulunan eve rahmet melekleri girmez buyurmaktadır. Yani burada özellikle evde bir köpek veya suret bulunması durumunda girmeyecek olan melekler nedir? Rahmet melekleridir. Hatta onun için Azrail aleyhisselam girer diye beyan olunmaktadır.

Böylece küçük ve radikal bir grubun nefret kampanyası olarak başlayan o ilk fitilin ateşlendiği andan sonra ilk ittifak kuruldu. Boji tartışmasında da konuya ısınan dindar kesimler köpeklerin itilafına cevaz verecek bir yaklaşım içine girmeye başladılar. Ya sorunu çözün de bir şekilde çözülsün kardeşim. Öldürüyorsanız öldürün. Zaten bu hayvanseverler denilen grupta it tapar, it perest, itist falan böyle şeyler söyleniyor. Yani bir biçimiyle ölüme duyarsız kalmaya başladı dindar kesimler. Böylece layık dindar çatışması köpek sorununda da etkilerini hissettirdi.

Dindar kesimlerin hemen hepsi değil ama bir kısmına göre köpekleri sahiplenenler, bir biçimde köpeği olanlar ya da rezidanslarından çıkmayan, halkın sorunlarından bir haber, son derece rahat bir hayat süren beyaz Türklerdi. İki buçuk yıl kadar önce sahipli bir Pitbull cinsi köpek, Gaziantep'te Asya adında küçük bir kız çocuğuna saldırarak çocuğun ağır yaralanmasına neden olmuştu. Erdoğan'ın bu olaya ilişkin yorumu enteresandı. İşte Asiye yavrumuzun başına gelen hadise. Beyaz Türkler!

Sahip çıkın hayvanlarınıza. Hayvanlarınıza sahip çıkın. Asiye'ye saldıran köpek sahipsiz değildi. Sahipli bir pitbulldu. Fakat önemi yoktu. Peki ya Beyaz Türk müydü? Siz hiç pitbull besleyen Beyaz Türk gördünüz mü? Bunun da önemi yoktu. Dindar muhafazakar kesimlerin izlediği, dinlediği basın yayın organlarında Erdoğan'ın bu çıkışının ardından köpek meselesi Beyaz Türklerle Müslüman Türkler arasında bir didişme üzerinden sunulmaya başladı.

Beyaz Türklerin sahip çıktığı köpekler, Müslüman Türk'ün çocuklarını öldürüyordu. Aman Allah'ım, korkunç bir şey bu. Zaman içinde tartışma o hale geldi ki, sorunun varlığını kabul edip ölüm dışında çözümleri savunanlar dahi, Beyaz Türk, rezidans çocuğu, pembe popolu vs. şeklinde eleştirilecekti. Peki, köpek sorununu sadece dindarlık üzerinden okumak ne kadar doğruydu? Bunu kısa bir aranın ardından konuşalım.

Aradan önce köpek sorununu gündemine alan dindarlığı konuşuyorduk. Buna karşın köpek sorununda öldürmenin en ateşli savunucuları dindarlar değildi. Hatta kendi gözlemimi aktarayım, dindar kesimlerin önemli bir kısmı öldürmek dışındaki seçenekleri aramaya, daha insani çözümlere kulak kabartmaya daha uygun bir zihne sahipti. Sokak köpekleri sorununu kendi gündemine taşıyan Yeniden Refah Partisi Başkanı Fatih Erbakan'ın 23 Mayıs'ta yaptığı açıklama hayvanseverlerin yüreğine su serpti. Biz dediğim gibi Yeniden Refah Partisi olarak hiçbir canın alınmasını onaylamıyoruz. Bu hayvanların kuyutulmasına karşıyayız. Bunların bu modern, gelişmiş merkezlerde her türlü destek sağlıklara yaşatılması son derece önemlidir.

Köpeklere karşı organize edilen nefret kampanyası için İslam dini kullanılmaya elverişliydi fakat aynı elverişlilik bir dezavantaja da dönüşebiliyordu. Evet köpek giren eve melek girmezdi bu nedenle işe yaramayan köpekten pek de haz etmezdi Müslüman. Ama başka çareler dururken, başka çareler mümkünken sağlıklı hayvanın öldürülmesi de günahtı. Sonuçta hayvan dediğiniz şey de Allah'ın dilsiz kullarıydı. Öte yandan seküler kesimler için de çok daha ateşli biçimde itilafı savunan kesimler türedi. Bu kesimler daha tırnak içinde, ideolojik bir yerden konuyu ele aldılar. Yani seküler-dindar yatay çekişmesini dikinden bölen bir tartışma oldu bu. İslamcıların bir kısmı ölümü savunurken, sekülerlerin de bir kısmı aynı hiddetle ölümü savunmaya başladı. Yani aynı cephede birleşebildiler.

Fakat bu seküler kesimlerde özellikle nefret edilen şey sokak köpeklerinden ziyade sokak köpeklerini savunan hayvanseverlerdi. Öfkeyi bir paratoner gibi üzerine çeken hayvanseverler, savundukları her şeyin 180 derece tersini savunan kesimlerin hortlamasına neden oldu. YouTube yayıncısı Cemre Demirel'in bir yıl önceki yayınında söylediklerine kulak verelim. Yani bu devirde böyle saçmalıklarla uğraşıyor olmamız tuhaf. Her şey diyordum. Kırsalda olması normaldir. Şehirlerde de çok var sokak hayvanı. Neden? Üç tane sesi çok çıkan sapık, cırlak, karı ve sanat sepet tayfa. Nerede topluma oynayan yaralak gibi insan bunlar. Bakın bunların İkberes tayfanın ve genel olarak Social Justice Warriors'larında iki

Önemli özelliği vardır. Birincisi agresiftirler ama ikincisi bir yandan da emojiler, sevimlilik dünyaları, cücüş bücüşlü bir lisan. Neden? Çünkü orospu çocuğu gibi bir kalpleri var. Bunu gizlemeleri lazım kardeşim. ABD'deki wok akımından yürüyen... SJW olarak kısaltılan Social Justice Warrior ifadesi tam karşısında yaratmaya başladı. Her iki akımda ABD'den dünya yayılırken, sokak köpekleri öldürülmesin diyen herkes bu tartışmaları ucundan kenarından yakalayan gençler için birer Social Justice Warrior haline geliyordu. Ve bunların savunduklarıyla didişmek, bunlar ne savunuyorsa tam tersini savunmak gerekirdi. Yani en azından bu forumlarda

İşte sosyal medyada gençler içinde üreyen anti-social justice warrior'cılık bunu gerektiriyordu. Bir kısım insan sokak köpekleri öldürülmesin diyordu ve bu bir kısım insan içinde social justice warrior'lar da vardı. Yani sosyal adalet savaşçıları, böyle her şeye duyar kasanlar tırnak içinde, duyarcılar diye ifade ediyorlar işte. O halde tam tersini savunmak politik olarak doğru olandı. Onlar ne diyorsa tam tersi. Öldürülmesin mi diyorsun? O zaman hepsi gebersin. Twitter'da beni de takip eden ama beni de bir social justice warrior olarak kodlayan biri, yani işte arada böyle duyarlı davranıyorum ya, her türlü duyarlılık, o zaman bu vokçuluktur gibi bir şey var, eşleşme var kafada. İşte böyle biri, arada sırada sohbet ediyoruz onunla. Ben onu anlamaya çalışıyorum. Nasıl bir zihin dünyasına sahip olduğunu anlamaya çalışıyorum.

O da benimle konuştuğu için mutlu oluyor belli ki. O yüzden sorularıma cevap veriyor. İşte böyle köpek yasası çıkınca DM'den şöyle yazmış bana. Sonunda köpekler uyutulacak. Biz kazandık. Küreselciler olarak kaybettiniz. küreselciler olarak kaybetmişiz. Köpekler öldürülecek ya, sevinçten yerinde duramıyor. Bu noktada bu kişinin savunduğu şey köpek sorununa ideolojik bir yaklaşım kazandırmak. Elbette her şey politiktir, politik duruşunuzla ilgilidir fakat ideolojiniz gerçek hayatla gerçek bir bağ kuramıyorsa çeşitli varsayımlarda bulunmanız gerekir.

Biraz önceki örnekten yola çıkarak, varsayımımız neydi? Benim gibi öldürmek dışında çözümleri tartışanlar küreselcidir. Varsayımımız bu. Neden? Çünkü demek ki dünyada böyle bir duyarcılık var, social justice warriorcılık var. Öldürmeyelim diyorsanız o zaman siz muhtemelen pembe popolusunuz, bu social justice warriorcılardansınız.

Fakat bu kişi Atatürkçüdür, ulusalcıdır. Yani böyle İslamcı gibi düşünmeyin. Ben de muhtemelen fondaş falanım. Yani AB ile ilişkiler halinde olan, böyle oradan gelen parayla burada böyle duyar kasan bir tipim. E ben öldürmek dışındaki seçenekleri savunuyorsam ben de bir küreselciyim. Onun da Atatürkçü, ulusalcı biri olarak ölümü savunması gerekir. Çünkü devlet dediğin şey böyle bir şeydir. Gerektiğinde öldürür.

gerektiğinde öldürebilen devlete hayranız. En azından benim gözlemim bu çevrelerin kafalarında kodladıkları kesimlere göre tavır takındıkları yönünde. Bu noktada Atatürkçülerin tamamı böyle öldürelim diyor demiyorum elbette. Sadece Atatürk'ü kullanan bir kısım insan ve özellikle genç insanlar böyle bir yeni akım başlatmış durumdalar. Atatürk'ü 1930'lardaki haliyle

Bırakıyorlar, dünyayı 1930'lara taşıyorlar. Onu da hiç yorumlamadan, aynen böyle yaptıklarını sünnet gibi kavrayan bir bakış açısı üretiyorlar. Fakat ölümü savunan nefret grupları için de bu tavrın meşrulaşması için Atatürk'ü kullananlar da var. Hatta son zamanlarda bu gruplara Kanzi diye lakab takılmış durumda. Kanzi. Hiç duydunuz mu? Marşını bile yapmış gençler. Kanzi Marşı.

Devletimin yanındayım, Tanzil'im! Polisimin yanındayım, Tanzil'im! Terörüm! Adana'yı hasin, Hazreti Oğuz'un kudreti!

Tabii bu kanzi marşı kanzilerle dalga geçiyor. Yani kanziler tarafından yapılmamış. Ama kanzi diye özetleyebileceğimiz, Türkiye'yi gözlemlemeye 2010'lu yılların ikinci yarısında başlayan, yani anormal olanı normal olarak kavramaya başlayan, 2000'lerin başında doğan bir genç erkek nesli, öfke dolu zihinleriyle Twitter'ın troll kapasitesinin önemli bir kısmını oluşturmaya başladı. Bu kesimlerin de sokak köpekleri meselesinde tavrı belli. Hepsini öldürün, hepsini.

Bu haliyle ölümü savunan kesimlerin çekirdeğini tespit etmiş olduk. İlki bir takım İslamcılar, evet. Hepsi değil, dikkat edin. Hatta Müslümanların önemli bir kısmı duyarlı bu konuda. İkincisi, seküler kesimler içinde kendisine liberperyan deyip, devletin tek işlevinin güvenlik olduğunu savunan, geri kalan ekonomik ve sosyal hayatta hiçbir işlevi olmadığını savunan bir bakış açısı.

Biraz önce dinlediğiniz Cemre Demirel biraz bu bakış açısından savunuyor ölümü. Tabii ki Cemre, yani uyutulacaklar iğneyle. Olabildiğince acısız bir şekilde yapmak lazım herhalde. Devletin yegane fonksiyonu var, güvenlik. Ama güvenlik hariç her işle uğraşıyorlar. Lokanta açmak dahil. Bu libertaryenlik de yeni çıktı. Liberal denilmiyor, libertaryen deniyor. Onun arasında fark çünkü, bilmiyorum işte, derinleşirsiniz o konuda. Ama liberal ifadesi çok fazla negatif duygu yüklü olduğu için bu gençler kendilerine libertaryen diyorlar. Biraz daha devletçiler, biraz daha güvenlikçiler. Ama tamamıyla serbest piyasayı savunuyorlar. Yani asgari ücret bile kaldırılsın falan diyorlar. İslamcılar ve Libertaryenler dışında bir de Kanziler var, devletinin yanında Türkçü, Tuğrancı, acımasız bir devlet hayalini kuran, zaten yaşadığımız sorunların tümünde devletin vicdani tutum takılmasını sorumlu tutan, küreselcilerle dövüşen, milli devlet savuncusu, işte artık nasıl kategorize ederseniz öyle bir kesim.

Fakat bu kesimlerin dışında da ölümü savunan ya da 3-5 yıldır yürüyen tartışmanın sonunda ölümü savunacak hale gelen kesimlerle türedi. Bu kesimlerin başında köpek fobisi olan insanlar geliyor. Yani bu gruplarda artık ideolojik bir bakış açısından ziyade psikopatolojik bir sonuç var. Köpek fobisi var. Bu insanların son derece insani biçimde köpeklerden korktuğunu görüyoruz. Ve yıllardır süren nefret kampanyasının sonucunda köpek korkuları her geçen gün daha da tetikleniyor. Düşünsenize, tahminanınıza sürekli saldırgan köpekler, canavarlaşmış köpekler, insanlara saldıran, onları parçalayan köpekler düşüyor. Her gün böyle vaka olmuyor. Böyle vakalar oluyor ama köpekler ellerine kaleşnikofları almış insanları taramıyorlar. Yani biraz da abartılmış sosyal medya dezenformasyonda olan bir hadise söz konusu.

Korku ise nefreti tetikliyor. Korku ile nefret ilişkisi bu Star Wars serisinde ne güzel anlatılırdı bilir misiniz? Kahramanımız genç Anakin Skywalker bir Jedi eğitiminden geçmek üzere Jedi konseyinin karşısına çıkar ama o henüz çocuktur ve annesini kaybetmekten korkuyordur. Fakat bir Jedi içinde korku taşımaz çünkü korku ile nefret, nefret ile acı kardeştir.

Görebiliyoruz içini. Ne hissettiğini düşün. Duyguların annene yönelik. Onu özlüyorum. Onu kaybetmek mi korkun? Başka şeylerle ne ilgisi var bunun? Pek çok var. Korku karanlık tarafın yolu. Korku öfke olur. Öfkede nefret. Nefret acıyı getirir.

Köpek korkusunun nefret kampanyası tarafından tetiklenmesi kampanyaya köpeklerden korkan kesimlerin de destek vermesi neden oluyor. Amerikalı yazar Frank Herbert'ın dediği gibi, korku aklın katilidir. Star Wars'taki Usta Yoda'nın dediği gibi, korku ve nefret kardeştir. Bölümün başında bu tartışma üzerinden dört taraf oluştuğunu söylemiştim. Bunların ikisi iki ucu temsil ediyordu. Bir tarafta nefret grupları var ki onlardan bahsettik. Bunların tam karşısında halkın sorununu da görmeme eğiliminde olan bir takım hayvanseverler var. Hepsini demiyorum, bir takım hayvanseverler. Onlar da bu nefret grupları ile didişerek bu nefret gruplarının kılıcını keskinleşmesine neden oluyorlar. Bu iki tarafın didişmesinin arasında kalan iki grup daha var ama. Marjinal iki kutbun dışında daha makul olan başkaca iki kutup.

Bu iki kutuptan ilki ölümü savunuyor, diğeri ölüme karşı çıkıyor. Zaten söz konusu zemin ancak bunu gerektirir. Bu gruplar içinde ölümü savunanların argümanı başka çare olmadığı yönünde. Yani çok iştahlı biçimde ölümü savunmuyorlar. Ya keşke bir çözüm sunun bize, ya bir çözüm önümüze koyun, biz onu tercih edelim ama başka da bir çözüm yok görünüyor.

Çok fazla köpek var, sanırım öldürmek zorundayız gibi bir bakış açısı bu. Yani onlar da istemiyor köpeklerin öldürülmesini ama eğer bugün 4-5 milyon köpek öldürülmezse, yarın 10 milyon köpek öldürülecek, başka çaresi de kalmadı bu işin diyorlar. Bir biçimde harekete geçip, yüreğimize taş basmak gerekir diyorlar. YouTube'da yayın yapan, benim de takip ettiğim 49W ekibinden Mehmet Yaşar Altundağ'ın bakış açısı bu yaklaşıma örnek oluşturuyor.

Uzun vadeli çözüm düşünmüyoruz. Sürekli insanlar kendi vicdanını tatmin etmek için belki iyi niyetli köpekleri besliyor, köpeklerin böyle toplanmasını engellemeye çalışıyor. Ama aslında bu sürekli kendini cehenneme götüren taşları iyi niyete döşemek gibi geliyor bana. Yani uzun vadeli kamu sorumluluğu alan bir politika talebi... Sen bununla şey gibi ol ama. Köpekleri beslemeyip köpekleri öldürmek daha sorumlu bir davranıştır. Yok, o olmak zorunda değil ama... Bence şu talep daha gerçekçi. Diyelim ki gerçekten vicdanın el vermediği için hayvanları besliyorsun ama bir yandan da bunu sürdürülemez olduğunu kabul edip, belki kendi belediyelerinden, belki de şu anki hükümet politikalarında bu sokak hayvanlarına yönelik bir çözüm arayışında olman lazım. Çünkü sürekli her gün kilolarca eti sokakta hayvanlara dağıtarak hem çevreye hem mevcut insanlara hem de köpeklere daha kötü bir çevre sunmanın bir mantığı yok. Ama ben bunu görüyorum sürekli. İnsanlar sürekli alıyor kilolarca kıymayı, sokaklara döküyor falan.

Makul bir eleştiri, katılmıyorum ama makul. Bu arada nefret gruplarının eleştirilerini hiç ciddiye almadığım için buralara düşürmedim. Efendim sen dana yemiyor musun? Dana yiyorsan o zaman köpekleri de yiyebiliriz. Bunlar saçma sapan şeyler. Ama burada Mehmet Yaşar'ın söylediği daha makul bir yerde duruyor. Hayvanseverlerin önemli bir kısmının önerdiği çözümler sürdürülebilir değil. İyi de ne yapmalı?

Bana kalırsa cevap biraz ilkesel olmalı. İlkemizde şu olmalı. Milyonlarca sağlıklı hayvanı öldürmemeliyiz. Bakın çok makul bir şey söylüyorum. Milyonlarca sağlıklı hayvanı öldürerek bir çözüme kavuşamayız. Diyelim ki bunu yaptınız, bunun toplumsal hafızamızda yarattığı

Travmayı da hesaba katmanız lazım. Bu maliyetsiz bir şey değil. En son hayırsız ada 1910'da yaşandı. 1912 depreminin hayvanlar yüzünden yaşandığını düşündü İstanbullu. Biz bugün milyonlarca hayvan öldürsek, yarın yaşanacak İstanbul depremini buna yaracaktır Türk toplumu. Şimdi ilkeyi belirledik mi? Belirledik.

Şimdi bu ilkeyle çelişmeyecek çözümler bulmalıyız. İşte bu çözümler sunulurken nefret kampanyası can evimizden vuruyor vizi ve sorun ekonomi politik bir boyut kazanıyor. Türkiye'nin ekonomik bunalımı, köpekleri asmayalım da besleyelim mi gibi bir bakış açısı oluşmasına neden oluyor. Nefret kampanyasının öznelerinden biri Twitter'da şöyle yazmış.

Memlekette ciddi aç insan varken köpeklere et ve mama dağıtıyorlar kafayı yersin. Konut sorunu var adam hala barınakta on binlerce hayvana bakalım diyor. Ciddi ciddi diyor onu. Çocuk parçalıyor hayvanlar hala uyutmak çözüm değilmiş de tek tek kısırlaştırmak lazımmış falan filan. Bu bakış açısının da alıcısı çok, maalesef. Köpeklere bakacak paramız yok, o halde öldürelim. Burada artık tabii ne olmaya başladı? İnsanlar, halkımız kendisini öyle ezik hissediyor ki sanki köpeklere mama verilmese oradan arta kalan para eti ucuzlatacakmış gibi ya da köpeklere barınak yapılmasa kiralar düşecekmiş gibi bir algısı var. Vatandaş ne yapsın, çaresiz işte buralarda arıyor. Zorbalaştırıyor ekonomik kriz insanları.

Bu bakış açısını ilkesel bir tutuklu takıldığımız için en baştan reddetmek gerekir. Paramız yok diye milyonlarca hayvanı öldüremeyiz. Fakat, burada da öldürmenin sanki bedava olduğuna ilişkin yanlış bir kanı var. Hayvan ötenazesinde kullanılan ilaçları araştırdım. Bizim köpeği götürdüğümüz veterinere sordum. Bir hayvanı uyutmak için kullanılan ilaçların fiyatı nedir diye sordum. 30 ile 150 dolar arasına değişiyor arkadaşlar bu ilaçlar.

Yani siz diyelim ki 4 milyon hayvanı uyutacaksınız, sadece ilaçlar için 120 milyon dolar ile 600 milyon dolar arasında bir para harcamak zorundasınız. Söğücü TV'ye konuşan eski İstanbul Borosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Deniz Tavşancıl-Kalafatoğlu bu konuya da değinmiş. 30 kilo bir hayvanın uyutulması, öldürülmesi için 3000 ila 4000 lira bir ilaçtan bahsediyoruz. Bugün gün hayvanın kısırlaştırma maliyeti ne kadar Serap Hanım? 500 TL. 500 TL'yi maliyetli diye yapmadığını, şimdi 3000 ila 4000 lira para ödeyip hayvanları mı öldürecekler? Nefret grupları bu işlemin bu kadar pahalı olduğunu kavrasa, öyleyse boğarak öldürelim diyecek kadar ileri gitmiş durumdalar bu arada. Öyleyse çözüm ne?

Bu soruya verilecek cevap, çözümden ne anladığınızla ilgilidir. Bu kaydı 29 Mayıs Çarşamba günü yayınlıyoruz. Bu sorunun 30 Mayıs'ta çözülmesini istiyor. 31 Mayıs itibariyle sokaklarda sıfır sahipsiz hayvan olsun diyorsanız, yani çözümden kastınız en hızlı ve en keskin bir sonuçsa bunun tek bir çözümü var. Hepsini öldüreceksiniz. Geçmiş olsun. Bundan başka bir çözüm yok. Tek bir günde çözmek istiyorsanız eğer. Fakat başka çözüm yok mu?

Bunu söyleyenler devleti imkanlarından bir haber olabilir. Mesele vizyon meselesidir. Bu noktada sizlere vizyoner bir belediye başkanını tanıtarak bitirmek isterim. Fikri sönmez. Namı diğer Terzi Fikri. 79-80 FATSA belediye başkanı. Terzi Fikri, FATSA'ya belediye başkanı olduğunda, FATSA'nın en büyük sorunu çamurdu. Dönemin belediye çalışanlarından biri, FATSA gerçeği adlı belgeselde, sorunun boyutunu şöyle anlatmış. İnsanlar çok zor durumda kalıyorlardı ve bir an evvel de bu çamurun, çamur deryasından kurtulmanın yolunu bekliyorlardı. Bununla ilgili bir araştırma yaptırdık. Fen işlerindeki arkadaşlar 4 ya da 5 yıl içerisinde ancak bu dediğiniz işlere gerçekleşebilirler.

Yani köpek sorununa benzer biçimde sanki başka çaresi yokmuş gibi dayatılan bir sorunla karşı karşıyaydı FATSA 1979 yılında. Belediyenin elinde iş makinaları yoktu. FATSA'nın altyapısı neredeyse bulunmuyordu. Çok köklü bir imar planı gerekiyordu ama etrafta çamur doluydu. İş makinesi alacak parası da yoktu belediyenin. Sorun da yıllardır bu imkansızlıklar bahane edilerek çözümsüz kalıyordu. FATSA'lılar da ya da FATSA belediyesi de o zamana kadar

Merkezi hükümete yalvarıyordu, gelin buradaki sorunu çözün diye. Hadenilse çamurun bitmesi 4-5 yıl alırdı. Terzi Fikri'nin çözümü ise oldukça vizyonerdi. Tüm Fatsa halkı kendi sorunu karşısında seferber olmalıydı. Kazmalarla, küreklerle Fatsalılar yollara döküldüler. Belediyenin araçları kullanıldı. Çevre elçilerden bir takım araçlar da geldi. Ama daha çok halk kazmasıyla, küreğiyle geldi, orada çalıştı. Çalışanlar içerisinde mühendis vardı, doktor vardı, vatandaş vardı, köylü vardı, çiftçi vardı, esnaf vardı. İstisnasız. Kimi gün 300 kişi çalışıyor, kimi gün 1000 kişi çalışıyor, kimi gün 500 kişi çalışıyor. Böylece halkın seferber edilmesiyle 4-5 yılda çözülür denen çamur sorunu bir hafta gibi kısa bir süre içinde çözülmüştü. Aradan geçen yıllar içerisinde piyasalaştı, kapitalistleşme çok hızlı şekilde arttı ve vatandaşlık bilincimiz körelirken müşterilik bilincimiz oluşmaya başladı.

Devlete bir şirket gibi bakıyoruz ve biz sanki onun müşterisiymiş gibi ondan hizmet talep ediyoruz. Devletle kurduğumuz ilişki bir vatanbaş-devlet ilişkisi değil, müşteri-şirket ilişkisine dönüşmeye başladı. Sokaklarda köpek mi var o zaman gidin öldürün kardeşim bunları diyen bir müşteri gibiyiz. Vatandaşlık bilincimiz köreldi. Halbuki bütün köpekleri öldürdüğümüz takdirde büyük bir toplumsal travma yaşayabiliriz. Bunu düşünmüyoruz. 4-5 milyon köpeğe barınacak yer bulamayız, paramız yetmez, besleyemeyiz o halde hepsini öldürelim gibi çözümler vizyoner değil. Biz eğer yığınlardan oluşan, organize olma kabiliyeti olmayan bir topluluk isek, devlet bütün hayvanları öldürsün. Ama biz değerleri olan, organize olma kabiliyetine haiz bir ulus isek, böyle bir katliama izin vermemeliyiz.

Ha şunu da söylemem gerekir, mevcut rejimde devletin sorun çözebilme kabiliyeti kalmamıştır. Bir tür devletsizlik kriziyle karşı karşıyayız. Bahsettiğim vizyon mevcut devlette yok, olması da mümkün değil. Ha bu devletin hazırladığı yasa taslağı uygulanabilir mi, biraz öyle dinlediniz. Biraz önce anlattım, o da mümkün değil. Bu haliyle, yeni didişme zebinimiz hayırlı olsun. köpekler üzerinden kamplaşacağız gibi görünüyor. Belki bu esnada aşırı uçları bir kenara atar, bu konuyu kamusal anlamda gerçekten tartışabiliriz. Ez cümle, sorun yüzeysel değil, derinlikle el alınması gerekir. Ve mutlaka soğukkanlı olmalıyız. Tren topi pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme de köpekleri yaşatmaya çalışan çözümlere kafa yorun. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)