
3.599 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 4 Haziran'da alıyoruz. Enteresan bir haftaydı. Bana kalırsa haftanın tren topik konusu açık ara farkla Jose Mourinho'ydu. Tren topik olması da sürpriz olmamalı. Bence gerçekten çok büyük olay. Az değil Mourinho gibi bir teknik adamı Türkiye'ye getirmek gerçekten büyük olay.
Sevgili dostlar, Trentobik'te konuşulmayanı konuşuyoruz ya, bu Mourinho meselesinde de konuşulmayanı konuşalım. Nedir peki konuşulmayan? Şudur. Arkadaşlar, adamın adını doğru telaffuz etmiyoruz. José Mourinho diyoruz. Halbuki José değil, José'miş. Arjantinli olsa José diye okunurmuş da, Portekiz'de olduğu için José diyecekmişiz. Bu mesele bir tartışma konusuydu. Sevgili José bu meseleyi açıklamış.
Şaka şaka, oturup bu konuşmaları dinlemeyeceğiz. Haftanın tartışmasız en önemli TT konusu Mourinho'du da bu konuyu müsaadenizle ben konuşmayayım. Bunun yerine Mourinho hakkında ortamlarda satılacak bir bilgi verip geçiyorum. Jose değil, Jose. Geçelim. Bu haftanın konusu faşizmin ayak sesleri olacak. Bu ifade büyük şair Atilla İlhan'ın 1966 yılında basılan bir kitabının da başlığını taşıyor. Fakat hem Türkiye'de hem de dünyadaki antifaşist literatürde bir mottoya dönüşmüş durumda bu ifade. Faşizmin ayak sesleri. Nereden çıkardın faşizm yaygarasını demeden evvel bölümü bir dinleyin. Bu hafta Financial Times'da yayınlanan bir makale, Oksijen Gazetesi'nin de sürmanşetini oluşturmuş. Başlık, Avrupalı Gençler Neden Aşırı Sağa Kayıyor. Makalede çeşitli verileri değer verilmiş. Mesela Almanya'da 18-24 yaş arasındaki gençlerin AFD'ye desteği %12'den %22'ye yükselmiş. AFD'ye haber metinlerinde hep aşırı sağcı deniyor. Ne demek bu? Bugün ne anlama geliyor ya da?
Mesela Avrupa'da 100 yıl önce aşırı sağcılar antisemitikti yani Yahudi karşıtıydı. Şimdi hepsi İsrail'i destekliyor. Bu eğilim yani bu aşırı sağcılaşma eğilimi özellikle gençler arasında yaygınlaşıyor. Bu da geleceğe dair beklentileri etkiliyor.
Çünkü yakın geçmişe kadar gençler merkez ya da sol eğilimli akımlara daha yakındı. Bu kuşakta ise işler değişiyor gibi. Neden? Aynı yaş grubunda Fransa'da Marine Le Pen'e olan destek %36'ya çıkmış. İspanya, İtalya ve Romanya'da da durum benzer. Yani... Öyle çetrefilli bir konu ki bu tek tren topik bölümünde parçalayıp toplamak mümkün değil. O yüzden iddiamızı biraz geriye taşıyacağız, sadece bu yeni sağın anlam dünyasını kavramaya çalışacağız, bununla yetineceğiz. Ama bu bile aslında ne kadar geniş bir literatüre adım attığımızın göstergesi olacak. Zira Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bu sene yayınlanan 2023 değerlendirme raporunun başlığı da
Batılı ülkelerde aşırı sağ hareketler başlığını taşıyor. Yani miting bile, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bile gündemine girmiş bir konu. Enteresan. Konumuz belli. Bu çağın aşırı sağı nereden ürüyor? O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Aşırı. Neye göre, kime göre? Toplumlar bazen öyle tehditlerle karşılaşır ki aşırı olmak makul hale gelir. Bu yüzden bu aşırı ifadesi içinde bulunduğunuz zamana göre makul kavranabilir. Marjinal bir örnek Hitler'e ilişkin. 5 Mart 1933 seçimlerinde Alman Nasyonal Sosyalist Partisi'nin oy oranı %44'tü. Neredeyse her iki Alman'dan biri Hitler'i destekliyordu. Adolf Hitler de hiç öyle yapacaklarını gizleyen bir adam değildi.
Peki her ne oldu da Hitler her iki Alman'dan birinin oyunu almaya başardı? Demek ki şartlar, koşullar buna müsait hale gelmişti. Öyle zamanlar gelir ki toplumlar eskinin yeniyle yer değiştirmesini, her ne olursa olsun yeninin gelmesini tercih ederler. Sovyet devriminin lideri Vladimir Lenin böylesi anlara devrimci durum der ve o anları şöyle formülize eder. Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemediği koşullar.
İşte böylesi koşullar, yönetilenlerin yönetilmekten hoşlanmadığı, eskisi gibi yönetilmek istemediği, yönetenlerin de eskisi gibi yönetemediği koşullar, işte böyle koşullar değerimci durumu ifade eder. Böylesi koşullarda aşırılıklar, aşırı olmaktan çıkarak makul hale gelir. Bu koşullarda toplumsal tehditler ya da büsbütün halde toplumu tehdit eden şeyler öyle büyük bir stres kaynağıdır ki, aşırılıklar makulleşir. O halde, bugün bize aşırı gelen, geçmişte bir başkasına makul gelmişse, mesela faşizm gibi, gelecekte de bugün bize aşırı gelen makul hale gelebilir. Mesela, Öylesine koşullar oluşmuştur ki milyonlarca köpeğin öldürülmesi milyonlarca insana makul gelebilmektedir. Bunu 15-20 yıl geriye taşıdığınızda yok artık diyebilirsiniz ama bugünkü koşullar bunu makul hale getirebiliyor. Yeter ki toplumsal tehdit dozu aşırılıkların üreyebileceği bir imkan yaratsın. Koşullar yeterli ise bu aşırılıklar buradan üreyebiliyor.
Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm'ın kısa 20. yüzyıl kitabının alt başlığı Aşırılıklar Çağı. Kitabının adı orijinal. Kısa 20. yüzyıl diyor. Çünkü Hobsbawm bu kitabında 1900-2000 arasını, yani 20. yüzyılın tamamını değil, Aşırılıklar Çağı olarak andığı 1914-1991 arasını ele alıyor. Yani 100 yıl değil aslında, 77 yıldır 20. yüzyıl.
Zaten kitabı da henüz 20. yüzyıl bitmeden 1994'te yayınlıyor. Hobsbawm kitabı yazdıktan sonra 1995'te BBC'ye bir röportaj vermiş. Muhabir soruyor. Aşırılıklar çağının sonuna geldik ama yeni çağımızın da barbarlığa gittiğini söylüyorsunuz. Nedir barbarlıktan kastınız diyor. Öncelikle,
Barbarlıktan kastım ilk olarak toplumsal davranış kuralları ki bu kurallar toplumları yönetmek için vardır. Hobbes'un dediği türden bir anarşiye sürüklenmemek adına bu kurallar olmalıdır da. Bugün bu kurallar toplumdaki değişim sebebiyle tehdit altında ve bozulmaya yüz tutmuş durumda. İşte barbarlıktan anladığınız, toplumda genel kabul gören kuralların değişmesi değil yıkılması, yani toplumu bir arada tutan her ne varsa çözülmesi, her türlü toplumsal davranış normunun sorgulanabilir olması hali. Hobsbawm henüz 90'ların ortasında eşitsizliklerin giderek keskinleşeceğini, bu gidişatın toplumsal yozlaşmayı da tırmandıracağını söylüyordu.
20. yüzyılın başında ortaya çıkan koşullar yeniden oluşabilirdi. 1990'lar itibariyle Sovyetler Birliği dağılıp tek kutuplu bir kapitalist dünya fırsatı oluşmuştu ama bu geçici bir dönemdi. Tarihin sonunun geldiği iddialarına karşı çıkıyordu Hobsbawm. Tarihin sonu gelmedi. Aşırılıklar çağı bitti. Barbarlıklar çağına ilerliyoruz.
Kapitalizme alternatif bir yeni itiraz oluşmazsa, bu sistem kendi çelişkilerinden yeni barbarlıklar üretecekti. Çünkü o yıllar için kapitalizm en iyi olanı, ideal olanı temsil ediyordu. İdeal olanın kapitalizm olduğunu ifade etmek ise birçok insan için, özellikle emekçiler için oldukça kötümser bir hayaldi. Ama işte böyle giriyorduk milenyuma, 2000'li yıllara. Dünyanın çeşitli yerlerinde çok büyük finansal krizler yaşanıyor, kapitalizm gerçekten emekçileri tehdit ediyor,
Ulusal bazda ekonomiler çökebiliyordu ama sorun kapitalizmde değil, kapitalizmi doğru çalıştıramayan ülkelerdeydi. En azından anlatılan buydu. Batıda kriz olmaz deniyordu çünkü batıda kapitalizm kurumsaldı. İşte bu algı 15 Eylül 2018'de bir gecede yıkıldı.
Bir yatırım bankasının iflası yüzünden tüm dünya derin bir mali krizin içine sürüklendiğinde tarihler 15 Eylül 2008'i gösteriyordu. İnsanlık Titanic'te olduğu gibi tekrar yanılmış, batamayacak kadar büyük olduğu düşünülen yatırım bankası Lehman Brothers iflasını istemişti. 2008 küresel finans krizi, krizlerin kapitalizmin doğasında olduğu fikrini güçlendirdi ve sisteme dönük güvensizliği arttırdı. Daha iyisi yok, başka alternatif yok diyenlerin argümanları azalmaya başladı. Artık hemen hemen herkes finansal krizlerin sistemin doğasında olduğunu söylemekten çekinmiyor. Kapitalizmin kendisi krizleri çağırıyor. Kötü yönetim değil, varoluşsal bir sancı bu. Tarihçi Emrah Safa Gürkan da vaziyete böyle yaklaşıyor.
adam smith diyor ki işte herkes kendi işinde özelleşirse dünya muhteşem bir sistem olur falan. tabi yalan. her ekonomik krizden sonra tekrardan bize bunun doğru olduğu söyleniyor. bu finans dünyasının en büyük oyunudur. bu yanlış. yanlış. kapitalizm inherently contradictory'dir. kapitalizm kendi içinde tezat vardır. bugün klasik ekonomist ve onların devamı herkes bunu bilir.
2008 finansal krizi batı kapitalizmini değişime zorluyordu ve her değişim sancılıydı. Fakat aynı dönem, kimlikler mücadelesi açısından da son derece hareketliydi. Sınıfsal eşitsizlikler derinleşiyordu ama toplumsal muhalefet bu gelişmeyi görmek yerine kimlikler mücadelesine omuz veriyordu. Özellikle ABD'de cinsiyet eşitlikçi ve ırk eşitlikçi hareketler yükseliyordu. 2010'lar bu hareketlerin hızla büyüyeceği yıllara dönüşecekti. Aynı dönem kadın hareketi içinde oldukça verimliydi. MeToo hareketi toplumsal düzen içinde gizlenebilen cinsel taciz gerçeğini gözler önüne seviriyordu. Utanmıyorum ve hiçbir kurbanda utanmak zorunda kalmamalı.
Kadını utanç dolabından çıkaran bu çığlık aslında Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayan topyekûn bir kadın hareketini işaret ediyor. Bu hareketin adı da Me Too. Aynı dönem sadece kadın hareketi için değil, siyah hareketi için de oldukça verimliydi. Irk eşitliği üzerine kurulan söylem, geniş kesimler tarafından da alıcı buluyor, böylece siyahlara dönük nefret eylemleri toplumda büyük tepki çekiyordu. Bardağa taşıran son damla, 2014'te siyahi bir ABD vatandaşı olan Eric Barner'ın yasa dışı sigara sattığı için gözaltına alınması sırasında yaşandı. Eric Barner, gözaltına alınarken boğularak öldürülmüştü.
Son sözleri ise ABD'deki milyonların sokaklara dökülmesi neden olacaktı. I can't breathe diyordu Eric. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. 2014'te yaşanan bu olay siyah hareketine de yeni bir slogan kazandırdı. Black Lives Matter. Ve siyah hareketin haklılığı konusunda da büyük bir uzlaşma sağladı. Buna karşın George Floyd'un 25 Mayıs 2020'de aynı şekilde öldürülmesi Black Lives Matter hareketini de dünyaya tanıttı. ABD polisi Floyd'un boynuna diziyle 9 dakika 29 saniye boyunca bastırmış ve Floyd'u bu şekilde öldürmüştü. Onun da son sözleri nefes alamıyorum olmuştu.
O, hareket etmiyor. Hayır mı? Sadece kadın ve siyah hareketi değil, LGBTİ hareketi için de son derece verimli bir dönemdi 2010'lar. Batıda LGBTİ evlilikleri serbest bırakılmaya başlanmış, Haziran aylarındaki Onur Haftaları milyonlarca insanın katılımıyla kutlanır olmuştu. Onur Haftası'nın nasıl ortaya çıktığına ve LGBTİ hareketlerinin tarihine odaklandığımız 30. Onur Haftası ve Türkiye'de LGBTİ başlıklı bölümü açıklamalar kısmına ekliyorum. İsteyenler o bölümü de dinleyebilirler.
Yani öyle ya da böyle, 2010'lar tüm kimlikler gibi cinsiyet kimliklerinin de görünür olmasını sağlamıştı. Türkiye'de de onur haftaları gündem olmaya bu yıllarda başladı. Şimdi tam da burada kısa bir ara verelim. Çünkü tüm bu kimlik hareketleri özellikle pandemiyle beraber tam tersinden bir reaksiyona da neden olmaya başlamıştı. Bu reaksiyonu reklamlardan sonra konuşalım.
Aradan önce bahsini açtığımız tüm bu kimlik hareketlerinin bir sorunu görmezden geldiğini söylemiştik. Dünyada sınıfsal eşitsizlikler derinleşiyor, orta sınıflar çözülüyor, yoksulluk yaygınlaşıyor, geleceksizlik ve güvencesizlik artıyordu ama toplumsal hareketler tüm bu gelişmelere esaslı bir cevap veremiyor, onun yerine kimlik siyaseti üzerinden yükseliyordu. 2020'de başlayan pandemiyle beraber bu ciddi bir soruna dönüşecekti. Zira ezilenler, yalnızca ezilen kimliğe mensup olanlar kadınlar, eşcinseller ya da siyahlar değildi. Beyaz, Anglo-Sakson Hristiyanlar da ekonomik eşitsizliklerin pençesindeydi ve kimse onlar hakkında bir şey söylemiyordu. Hatta toplumsal hareketler onlara ezilen değil, egemen muamelesi yapıyordu.
Bu da çoğunluk kimliklerinde öfkeyi kamçılıyordu. Böylece çoğunluk kimliğine yaslanan sağ popülizm görünür olmaya başlayacaktı. Amerika güçsüzdü çünkü bu duyarcılar çok güçlüydü. Duyarcıları göndereceğiz ve Amerika'yı yeniden zengin ve güçlü yapacağız. Amerika'yı güçlü yapacağız. Amerika'yı
zengin yapacağız. İşte böylesi koşullar, emekçileri egemen sayan, meseleyi emek-sermaye çelişkisinde aramayıp kimlikler çelişkilerinde arayan böylesi koşullar sağ populist hareketlerin büyümesine zemin hazırladı. Buradan fışkıran liderler de Trump gibiydi. Tüm bu hareketler bir çerçeveye alınarak bu hareketlere bir üst başlık atıldı. Nedir o? Vogue Culture. Ekşi Sözcük'te Vogue Culture hakkında girilen ilk entri 2020'de yazılmış. Şöyle deniyor Vogue Culture için. Cinsel yönelim ve etnisiteye dayalı adalet kavramlarındaki problemlere dair farkındalığı olduğunu iddia edenler için kullanılan sözcük. Intersectionality kavramının öne sürdüğü kimlik kavramının popülerleşmesiyle bu insanlar Twitter'da uyanık olan insanlar oluyor. Bir nevi cancel culture'ın diğer adı.
Uyanık ifadesi vurgulanmış çünkü woke uyanık ya da uyanmış anlamına geliyor. Bu hashtag stay woke şeklinde de Twitter'da falan ifade ediyor. Uyanık kal gibi bir hashtag'i de var. Şimdi, cinsiyet kimlikleri üzerine öyle duyarlılaşmıştık ki böyle cis erkekler ve cis kadınların yanında non binariler ne olacak?
Bunları sorgulamaya başlamıştık. Adam günde 12 saat çalışıyor, işsizlik tehdidiyle yaşıyor, işinde patronundan her türlü hakareti işitiyor, sonra evine geliyor ve non-binary bireyler hakkında duyarlı olması bekleniyor. Bu hareketin elbette kendilerine ait entelektüelleri de var. Onların başında gelen isim Jordan Peterson.
Fularsız entellik, ıstakozlu entel Jordan Peterson başlıklı iki bölümlük bir dosya hazırlamış. Bence enfes. Onu da açıklamalara bırakıyorum. İlgilisi oradan detaylara bakabilir. Ama özetle Jordan Peterson her türlü eşitsizliğin aslında insanın doğasının bir parçası olduğunu, eşitlik mücadelelerinin insan doğasına aykırı olduğunu savunan popüler bir isim. Kendisi Kanadalı bir psikolog. The Twelve Rules of Life adlı kişisel gelişim kitabı ise uluslararası bestselleri.
Tek bir eşitliği savunmalı, o da fırsat eşitliğidir, diyor Peterson. Fırsatlar eşit sunulduğunda, sonuçlar eşitsiz olabilir. Fakat buna dokunmamak gerekir. Sonuçtan çıkan eşitsizlikler iyidir. Zenginler yine zengin, beyazlar üstün, erkekler daha iyi durumda olabilir. Fularsız entellikten dinleyelim.
Ve esas konuyu ustaca bir manevrayla fırsat eşitliği üzerinden anlatıyor. Yani fırsat eşitliği adalettir, sonuçlar üstünden eşitlik ise felakettir. Biz bunu denedik ve felaketle sonuçlandı zaten diyor. Bunun deneyini yaptı insanlar. Dolayısıyla fırsat eşitliği ile sonuç eşitliği arasındaki ilişkiyi de irdelemiyor aslında. Çünkü burada da bir geri bildirim ilişkisi var. Bunlar da böyle birbirlerinden ayrı bağımsız şeyler değiller. Bunları bıçak gibi ayırıyor. Tartışmaya bir öcü figürü yardımıyla rayından çıkarıyor. Ne öcüsü bu? Komünizm ve Mao. Yani çaptırmadan.
İki dakika içinde Kanada'daki kanun tartışmasını kulaklara bağlamış olduk. Kültür devrimine bağlamış olduk. Kaygan zemin safsatası 101. Ama yaptığı asıl manevra bu bile değil. Asıl manevra şu. Öcü dünkü Mao değil, bugünkü onun yansımaları. Kim bu gruplar? Bizzat kendisini popülerleştirdiği deyimle postmodern neomarksistler.
Peterson böylece tüm solu tek bir potaya sokuyor, dünkü sol da aynı boktu bakmayın diyor, bugünkü solu da postmodern neomarsisler bunlar diyor. Şimdi kimdir bu postmodern neomarsisler, kim kendisine böyle demektedir belirsiz. Ama belki biz postmodern neomarsis demiyoruz da onun yerine Cihangir solcusu diyoruzdur. Sosyal medya fenomeni Halil İbrahim Göker'in Cihangirli Sanat Sepet Tayfanın Bir Günü adlı kurgu vlogu milyonlarca kez izlenmiş.
Karşıt görüşlü birkaç arkadaşımı arayıp tok otomobilin parçalarının yurt dışından geldiğine değinip yerli otomobili kötüleme seansımı tamamladım. Sonrasında Cihangir'in ara sokaklarına çıkıp öğlen alkolü alırken Kılıçdaroğlu'na oy vermiş ama onu eleştiren arkadaşlarıma Kemal Bey doğru adaydı. Yanlış olan haklı dedim. Ayrıca Kemal Bey giderse partinin biteceğinden bahsettim.
Biz Jordan Peterson'dan devam edelim. Peterson zaten çoğunluk kimlikler tarafından antipatik bulunan woke culture'ı linçlemenin reçetesinde böyle sunmuş oluyor yayınlarında. Böylece Reddit gibi, 4chan gibi, Twitter gibi dijital mecralarda anti-woke hareketi yeni bir terminoloji yaratmaya başlıyor. Bizim yayınlarda daha önce zikretmiştim. Bu kimlik eşitlikçi duyarlı kesimlere Social Justice Warrior diyor. Yani kısaca CJV. Bu literatür Türkiye'de de gençler arasında popülerleşiyor. Yani sadece ABD'de yürüyen ve orada kalmış bir literatür değil. Türkiye'de hızla yaygınlaşıyor. Sadece Enes adlı YouTube kanalı, Vogue Culture'ın sahiplendiği beden olumlamı hareketinin ele alındığı videosunda şöyle diyor.
Yani bu konuyu ilk defa duyuyor olabilirsiniz. Bu kavramları, bu terimleri ilk defa duyuyor olabilirsiniz. Fakat internet mecrasında bu terimler özellikle gençler arasında son derece popüler. Artık üzerine tartışılan şeyler bunlar. Bizdeki ana akım medya bunları görmüyor.
Yani bu SCV'lik meselesi oldukça popüler bir kavram, o yüzden dinlettim. Türkçesi Sosyal Adalet Savaşçısı anlamına geliyor. Fakat dikkat ederseniz biraz alaycı bir üslup bu. Ha ha, sosyal adalet savaşçısın sen gibi. SCV'ler yer yer aşırı duyarlı görüntüleriyle ahlak satıyorlar. Bu nedenle SCV'lere katılmayan geniş kesimlere de tepeden bakıyorlar gibi bir görüntüleri var en azından.
Freud'un süper egosundan üreyen bir vicdani standart belirliyorlar. Yani biraz da psikolojik bir şey var, arka planı var. Bu işin sonu olmadığı için yani duyarlılıkta limit olmadığı için bu woke hareketi karikatür tiplerinin oluşması neden oluyor. Fakat bunun tam karşısında konumlanan anti-woke hareketi de her türlü duyarlılığı reddetmek ve günün sonunda zorbalığı yere göre sığdıramamak gibi bir sonuç doğurabiliyor.
Zorbalığın bu kadar yüceltilmesi de sosyal medyada nefret gruplarının oluşmasına neden oluyor. Şimdi bu SJV ifadesini Batı'dan aynen ithal edip Türkçe'de kullanıma açılmış. Fakat literatürde sadece bu yok tabii. Matrix filminden esinlenerek bazı kavramlar da üretilmiş Batı'da ve biz de kullanmaya başladık artık Türkiye'de. Bu senin son şansın. Bundan sonra artık geri dönüşü olmayacak. Mavi hapı alırsan hikaye sona erer.
Yatağında uyanırsın ve istediğin her neyse ona inanırsın. Kırmızı hapı alırsan harikalar diyarında kalırsın. Ben de tavşan deliğinin gittiği yerleri gösteririm. Bu çok ikonik bir sahne. Neredeyse herhalde dünya üzerindeki 8 milyar insanın herhalde 7 milyarı biliyordur bu ifadeyi, bu sahneyi ya da. Mavi hapta Matrix'in gerçek olmayan ama konforlu dünyasında kalınıyor. Kırmızı hap ise bizi konfor alanımızdan çıkartıyor, gerçeğe yaklaştırıyor.
Buradan hareketle bu bahsettiğimiz antivokizm, blue pill yani mavi hap ifadesini kendi literatürüne katıyor. Bu bağlamıyla blue pill yani mavi hap, bu söz konusu antivok hareketi içinde şöyle bir anlam kazanıyor. Ana akım medya ve toplumun genel kabul gören normlarına uymayı seçen bireyleri eleştirmek için kullanılan terim. Mesela LGBT'yi haklarına ilişkin mi konuştunuz ya da bu konuda duyarlı bir paylaşım mı yaptınız? Blue pilcisiniz. Konfor alanınızı terk edin. Çok büyük bir yanlış bu. Eşcinsellik toplumun dibine dinamit koyduğu için toplumdan dışlanıyordu ve öyle de kalmalıydı. Kadın haklarını mı savunuyorsunuz? Kadınlar eziliyor mu diyorsunuz? Bullshit. Tam tersi. Erkekler eziliyor ama sen mavi hapçı bir ahmak olduğun için bunu görmüyorsun.
Ezin aslında erkekler. Sen bunu görmüyorsun çünkü mavi hapçısın. Halbuki redbili, yani kırmızı hap içebilenler, hakikati görebilenler. İnce İşler adlı YouTube kanalından Özgür Uysal'a kulak verelim. Arkadaşlar, konumuz redbili. Yani... kırmızı hap. Türkçesi yani Türkçe mealiyle en amiyane şekilde özetlersek erkek hakları hareketi. Yani feminizm neyse kadın tarafında, erkek tarafında da red pill o. Zaten feminizme ve feminizmin getirmeye çalıştığı o özgürlük hareketine bir tepki olarak ortaya çıkmış bir akım.
Bu kanalın 622.000 takipçisi var. Biraz önce dinlediğiniz sadece NS adlı kanalın 890.000 takipçisi bulunuyor. Bu videolar da yüzbinlerce dinleniyor. Bu gençler faşist değiller fakat anti-voke akımının da ne derece yaygınlaştığına ilişkin sadece fikir veriyorlar.
Tabii literatür SJV gibi, blue pill gibi terimleri Türkçe'ye aynen taşıyor ama... ...Türkçe'ye çevirerek taşıdığımız terimler de var. Mesela virtual signalling. Mesela nasıl çevirilebilir diye düşünüyorum. Böyle direkt motomot çevirirseniz, erdem sinyali gibi çevirebiliyorsunuz. Bu kavram The Guardian gazetesine göre ilk kez 2004'te bir köşe yazısında kullanılıyor... ...ama 2012'den itibaren Cambridge Sözlüğü'ne de giriyor. Sözlükte şöyle ifade ediliyor virtual signalling.
kişinin yalnızca belirli siyasi fikirlere veya kültürel olaylara karşı tiksinti veya destek ifade ederek erdem sahibi olduğunu belirtme şeklindeki popüler modern alışkanlıktır. Özetle, diğer insanlardan daha iyi bir insan olduğunuzu sosyal medya üzerinden gösterme çabasıdır bu. Yani ne yapıyorsunuz? Ben daha iyiyim. Bunu da göstermek istiyorum. Böylece ne yapıyorum? İşte çeşitli paylaşımlar yapıyorum. Şimdi bizde Erdem sinyali gibi ya da virtual signalling gibi terimler yok ama aynı anlamda kullanılan bir terimimiz var bence. Nedir o? Ya duyar kasma. Onlar virtual signalling diyor, biz duyar kasma diyoruz.
Mesela Porsche adlı YouTube hesabının Efsane Duyarlar başlıklı videosu tam 1.3 milyon kez izlenmiş. Bugün inceleyeceğimiz insan türleri duyarcılar, duyar kasanlar. Ve bu insanların ne kadar toksik olduğunu anlamak için çok fazla bir beyin kapasitesine sahip olmaya gerek yok. Duyar kasan insanlar normal duyarlı insanlar gibi değiller. Burada kasma fiilinin kullanılması da bu tesadüf değil yani. Tıpkı siz bir MMORPG oyununda nasıl ne bileyim altın kasıyorsunuz, item kasıyorsunuz. Aynı şekilde duyar kasıyorlar.
Bu duyar kasma ifadesi doğrudan virtue signalling'in çevirisi değil ama demek ki bu anlamı ifade edecek bir ihtiyaç oluşmuş Türkçede de. Batıda virtue signalling denilen şeye bizde duyar kasma deniyor. Pembe cuma mı olur? Bizim cumamız ibne değildir. Dipsiz göle su verilmeye başladı. Çünkü böyle yerleri vereceğinize Afrikalı çocuklara verseniz sevaba girersiniz. Abicim bir dur ya, bir dur. Allah'ını seversen. Zaten millet üzgün ya. Sen daha üzgünsün, tamam. Sen daha üzgünsün. Al bütün RT'ler, FAV'lar senin olsun. Bu arada her Kürt de PKK'lı olmuyor.
En iyi sensin al tamam sen iyisin tamam tamam biz kötüyüz aynen. Tabi sadece bu değil anti-voke hareketi aynı zamanda snowflake ifadesinde bir hakaret olarak kullanıyor. Snowflake. Hiç duydunuz mu? Snowflake yani kar taneleri. Bu da tıpkı Matrix gibi yine bir filmden alıntı. Dinleyelim bakalım filmi hatırlayabilecek misiniz?
Hatırladınız mı ya da ses tanıdık geldi mi? Evet, filmimizin adı Fight Club, dövüş kulübü. Anti-Vogue literatüründe Snowflake ifadesi aşırı hassas, vicdani yönü çok güçlü ama çabuk kırılan kişilerle dalga geçmek için kullanılıyor. Snowflake, yani kar tanesi. Biraz önce dinlediğiniz anons da şöyle diyor Tyler Durden. Sizler özel değilsiniz. Sizler güzel ve eşsiz bir kar tanesi değilsiniz. Siz de diğer her şey gibi çürüyen birer organik maddesiniz.
Türkçe'de birbirimize kar tanesi demiyoruz. Ya da diyen varsa da çok ama çok dar bir kullanımdır bu. Peki biz ne diyoruz snowflake yerine? Valla benim gördüğüm kadarıyla snowflake ile aynı anlama gelen Türkçe ifade Duymuş ya da görmüşsünüzdür. Hatta siz de kullanıyorsunuzdur. Ben de yer yer kullanıyorum bu terimi. Yani aslında giderek gündelik hayatımıza yayılan bir fikri akımdan bahsediyoruz. Bu fikri akım size değdi diye siz faşistsiniz demiyorum. Ben de kullanıyorum bu terimlerin bazılarını. Fakat bu terimlerin ideolojik arka planını özümseyen bir gençlik hareketi de var şu anda. Zaten bahsettiğimiz kısım da bu. Tüm bu literatür aslında
2020'li yıllarda hızlanan bir bakış açısından fışkırıyor. Vogue akımı gibi anti-Vogue akımı da ABD'den ithal. Zaten Türkiye'deki anti-Vogue'cular da Trump'a sempatif esniyorlar. Çok ilginç bir topluluk. Bir süredir bunları anlamaya çalışıyorum. Bunların kafasını anlamaya çalışıyorum. Gerçekten çok enteresanlar.
Peki tüm öyle eşitsizlik yaratan kapitalizme ilişkin değerli toplu bir bakış açısı var mı burada? E var tabii. Kapitalizm iyidir ya. Devletin işi güvenliktir kardeşim. Devlet vicdansızdır. Öyle Cihangir Solcusu gibi sanat sepet tayfa gibi duyarıcı değildir devlet. Devlet zorbadır. Eşitsizlikler insanın doğasında vardır ve iyidir. Devletin de amacı güvenliktir. Geri kalan her şey serbest piyasa koşulları tarafından belirlenmelidir.
İşte özgürlük. Şimdi bu tip bir bakış açısından xenohobi de fışkırıyor, öjenizm de fışkırıyor ve sadece batıda değil doğuda da çok daha marjinal bir boyut kazanıyor. Hindistan'da Hindu üstünlükçü bir politika izleyen başkan Narendra Modi 2024 seçimlerine açık ara farkla kazanmış görünüyor. Küçükşeylerin Tanrısı adlı Nobel ödüllü Hint yazar Eran Datiroy 49. Avrupa Öykü Ödülünü alırken çarpıcı bir konuşma yapmış. Konuşmasının bana çarpıcı gelen en azından kısmı şöyle. Artık korkmamız gereken şey sadece liderlerimiz değil. Nüfusun tüm bir kesimi. Kötülüğün sıradanlaşması, kötülüğün normalleşmesi artık sokaklarımızda, dersliklerimizde, pek çok kamusal alanda kendini gösteriyor. Ana akın basın, 24 saat yayın yapan yüzlerce haber kanalı, faşist çoğunlukçuluğun amaçları doğrultusunda etkili biçimde kullanılıyor.
Artık korkmamız gereken şey sadece liderlerimiz değil, nüfusun tüm bir kesimi. Çünkü zorbalığın makul sayıldığı, barbarlığın makul sayıldığı, duyarlı olmanın biraz daha yerildiği yeni bir zemin kazanmış durumda 2020'ler toplumsal düzenimiz. Tüm sınıfsal eşitsizlikleri görmezden gelerek büyüyen duyarcılığa karşı sınıfsal eşitsizlikleri görüp bu eşitsizlikleri makul gören bir zorbalık didişiyor. Yani duyarcılarla zorbacılar arasında dayak yiyoruz. Eğer ki siz duyarcıları karşınıza aldığınızda zorba oluyorsunuz, zorbaları karşınıza aldığınızda duyarcı oluyorsunuz. Bu didişen kesimler için de makulü ara ki bulasın. 2000'ler ve 2010'lar duyarcılığın zamanlarıydı. 2020'ler ise zorbalığın şafağına haber veriyor. Tüm bu toksik aşırılıkların panzeri ise sınıfsal eşitsizliklere odaklanan, Antikapitalist bir sol yükselişte aranmalı bana kalırsa. Bunu son derece muhafazakar bir yerden söylüyorum bu arada. Sistemin dengesizliklerini dengelemek için de sol gerek. Yani ben solcuydu olduğum için söylemiyorum. Çok sağcı olsam da bu memlekete veya bu dünyaya
Sınıflar üzerinden yükselen bir sol lazım derdim. Solu olmayan bir sistem vicdanını kaybediyor. Neden sol gerek? Çünkü faşizme karşı kulağı en keskin kesimler solcular. Yani faşizmen ayak seslerini en önce onlar duyuyor ve bizleri uyarıyorlar. 3 Haziran büyük Türk şairi Nazım Hükmet'in de ölüm yıl dönümüydü. Nazım'ın Hürriyet Kavgası adlı şiirinin Timur Selçuk yorumuyla bitirelim.
Uzaktan duyduğunuz çakalların ulubasıdır Safları sıklaştırın, safları sıklaştırın Uzaktan duyduğunuzu biz de size duyurmaya çalıştık. Uzaktan duyduğunuz çakalların ulumasıdır Nazım'ın ifadesiyle. O halde safları sıklaştırın çocuklar. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek faşizme karşı uyanık olun. Safları sıklaştırın. Hürriyet kavgasına omuz verin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.