
4.302 kelime · ~22 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 11 Haziran'da alıyoruz ve bugün şahsen bir rahatlama yaşayacağım. Çünkü içimde ukde kalan bir konuydu. Bugün üzerine biraz konuşabileceğiz. Hangi konudan bahsediyorum? Futbol. Şöyle anlatayım. Eğer bana Ozan son bir yılın tren topu nedir diye sorsanız açık ara farklı Fenerbahçe derim. Fenerbahçe üst başlık tabi. Fenerbahçe ile ilgili olan şeylerden bahsediyorum.
E diyeceksiniz ki, madem Fenerbahçe tren topikti, ne diye bir yıldır hiç bu konuyu konuşmadın? Bunun efendim, temelde iki sebebi var. Bir, hem konuşacak ortam yoktu, yani lig devam ediyordu, hem de benim futbola dönük ilgim herkes kadardı, dolayısıyla herkesten farklı söyleyecek bir şeyim yoktu. Ta ki bugüne dek. Neyse sezon bitti. Fakat futbol gündemi bitmedi. Geçen hafta Mourinho geldi. Gerçekten büyük olay. Bu hafta ise Fenerbahçe seçimleri yaşandı. Mourinho'dan kaçtık da Fener seçimlerinden kaçmak ayıp olacaktı açıkçası. Hele ki cumartesi günkü Aziz Yıldırım ve Ali Koç'un canlı yayından sonra. Rating rekorları kıran ve açık ara farklatıran topiklerin hemen tümünü belirleyen bu olay, enteresan bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Köşe yazarı ve yorumcu Levent Gültekin, YouTube'daki yayınında Türk burcu vazisini masaya yatırıyordu. Zira cumartesi gecesi 11'de başlayıp 12'ye kadar süren bu yayın, Türkiye'nin en önemli iş insanlarıyla herhangi bir lümpenin arasında pek de fark olmadığını teşhir etti.
Levent Gültekin de gözü olanın görebileceği bu gerçek üzerine şunları söylemiş. O moda referen davrandıklarına baktım. Keşke dedim bu yayın en az üç saat, beş saat sürsün de bu ülkenin Burjuvaslısının ne kadar hüdük olduğunu, ne kadar kaba olduğunun, ne kadar insanlıktan zerre kadar nasibini almadığını, kendi halkına, kendi toplumuna nasıl davrandığını toplum biraz daha görsün. Levent Gültekin'in bu yorumunun nedeni yayının olağanüstü koşullarından kaynaklanıyordu. Ben vakayı hiç bilmeyenler için özetleyeyim. Biliyorsunuz bu hafta sonu Fenerbahçe'nin seçimli genel kurulu vardı. Genel kurul son derece gergin başlamış, Aziz Yıldırım genel kurulu cumartesi günü öğlen terk etmişti, seçimde pazar günü yapılacaktı. Başkan Ali Koç ise günün sonunda eski başkan Aziz Yıldırım'a zeytin dalı uzatmıştı. Geçmişi sineğe çekmeye hazırım diyordu Ali Koç.
Camianın buna ihtiyacı var arkadaşlar. Ne Aziz Yıldırım ne Ali Koç kendi yönetimleriyle 20 senedir kanser virüsü gibi yapışmış yerleşmiş anti-Fenerbahçe lobisiyle tek başına mücadele edebilirler. Camia gücü olmadan bu mümkün değildir. 26 sene buraya başkanlık yapmış iki kişi birbiriyle bu durumda olduğu zaman camiada kökünden dibinden ayrışıp aynen bugün olduğu gibi ben bunu gidermek için her şeye razı olmalıyım. Her şeyi yapmaya razıyım. Her şeyi yutmaya razıyım. Her şeyi sineğe çıkmaya razıyım. İşte bu çağrıyı gerekçe gösteren Aziz Yıldırım anlatılan o ki akşam saatlerinde Ali Koç'u aradı.
ulusal bir TV kanalında canlı yayın teklifini kabul ettiğini duyurdu. Hem de aynı gece. Gel, diyordu Aziz Yıldırım, gel de 1-2 saate canlı yayına çıkalım. Ama moderatör olmasın. Tek şartım bu. Zaten memleketteki medya düzeni reytingi aç, prensiplerini çöpe atmaya hazır, moderatörsüz bir yayın nasıl olacaktı, kendi adıma merak ettiğim buydu. Hiç değilse programı açıp kapatacak bir sunucu da mı olmayacaktı?
Uzatmayayım, günün sonunda Habertürk ekranları iki başkan adayına açıldı fakat başkan adayları herhangi bir yayın disiplinine uyacak durumda değildi. Zaten belli ki kozlarını paylaşmaya gelmişlerdi ve moderatörü falan sallayan da yoktu. İşte bu bir saatlik yayında başkan adaylarının yayın disiplinine az garip ölçülerde dahi uymayan tavırları oldukça dikkat çekiciydi. Bir restoranda garsona nasıl ki kaba davranmak aşağılık bir hareketse o moderatöre öyle davranılmaz.
adam bir soru soruyor, sen bir sus diyor. dağ başı mı burası ya? sen dağda mı büyüdün? hiç mi terbiye almadın? adamın suyunu içiyor. ya utanmazlığa bakar mısın? kibire bak. ego'nun had safhasına bak. onu geçtik. adam program bitirmeye kalkarken… moderatör elini uzatıyor, ikisi de moderatörün elini sıkmayıp dönüp kendi ellerini sıkıp gidiyorlar. kendileri kapattılar programı. programı kendileri kapatıyorlar. nesiniz siz be?
Nesiniz? Neyinizle bu egonuz? Nasıl bir... Yani size dışarıdan bakan insan olmamış bunlar der. Gerçekten bence de utanılası bir yayındı. Her iki başkan adayı da Türkiye'de patronluğun ne seviyede bir görgüye sahip olduğuna ilişkinde fikir veriyordu. Ben de bu konuya girerek risk aldığımın farkındayım. Konuyla hiç ilgisi yok ama Beşiktaşlı olduğumu da söylemeliyim. Bunu Galatasaraylı olmadığımı vurgulamak için söylüyorum. Ya ben Galatasaraylı değilim, ben Beşiktaşlıyım arkadaşlar.
Çünkü belli çevreler için her iki kulüp yani Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarlığı rekabetten öte bir düşmanlık anlamına gelmeye başladı bu sene. Ben bu tuhaf kutuplaşmanın parçası değilim. Yani Galatasaraylı ya da Fenerbahçeli olsam da parçası olmazdım da hani rahatlayın diye söylüyorum Beşiktaşcıyım. Fenerbahçe ile de hiçbir alıp veremediğim yok. Memleketin yüzü de bir kulübüdür. Zaten fanatik bir futbol taraftarı da değilim. Beşiktaş'ın 3 oyuncusunu say deseniz sayamam. Konuyu bir düşmanlık ya da sempati çerçevesinden değil, objektif bir çerçeveden ele almaya çalışacağım. Zaten konumuz futbola ilişkin de değildir, buna emin olabilirsiniz. Amacım Fenerbahçelileri incitmek değil, bir hakikati kendi çerçevemden masaya yatırmaktır. Umarım tahammül gösterebilirsiniz. Yani gösteremezseniz de canınız sağ olsun, yaptığımız için cilvesi bu. Bu bölümde Aziz Yıldırım ve Ali Koç yayınını parçalayıp tekrar toplayacağız. Fakat bunu yaparken amacımız Türkiye'deki Burjuvazi'yi masaya yatırmak olacak. Umarım beğenirsiniz. O halde ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Çiki Türkiye'de burjuva yok abi. Burjuva değil bunlar patron. Burjuva olmak belli bir düzey gerektirir gibi bir anlatıya siz de denk gelmişsinizdir. Yani Türkiye'de burjuva yok bunlar sadece sermayedar. Bunlar patron gibi bir anlatı bu. Burjuva dediğiniz kişi sanattan anlar, bu kişinin rafine zevkleri vardır, bu kişi beyefendidir, iyi eğitimlidir ve topluma çiki pozitif çiki anlamda fayda sağlayan bir kişidir. En azından bizlere anlatılan ya da burjuva deyince algıladığımız şey 3 aşağı 5 yukarı bu şekildedir.
Ha şu da var. Halkımızın büyük çoğunluğu için pek yabancı bir kelimedir burjuva. Burjuva nedir? Burcuva. Burcu. Burcu bir şey. Vasını bırak da. Koku.
yani bir spray gibi bir koku burcu burcu kokar derler ya. burcuba? burcuba bir çiçek ismi bence. burcuba ifadesi hakkında geniş kesimlerin pek fikri olduğunu zannetmiyorum ama fikri olanlar için de karmaşık duygularla yüklüdür burcuba ifadesi. burcuba çocuğu deniyor genelde. büyük şehirlerde yaşayan kişiler kendilerine burcuba çocuğuyum diye genelde mesela istanbulluyum, burcuba çocuğuyum.
Onu biliyorum, başka bilmiyorum. Kelimenin kökenine ilişkin ilk ipuçları burjuvanın kentlerde yaşayan ve zenginlerden oluşan bir kesim olduğudur. Fakat kentte yaşayan her zengin burjuva mıdır? Ya da zenginlik kime göre veya neye göredir? Mesela bu kaydı dinleyen sizler birçok insandan daha zengin olabilirsiniz. Ama bu sizin burjuva olduğunuz anlamına mı gelir?
Eğer Marxist bir bakış açınız yoksa veya bu bakış açısı size hiç uğramamışsa, hiç değmemişse, Burjuva ifadesi Türkçe'de aslında pozitif duygularla yüklüdür. Sanat sevicisidir Burjuva. Toplumun en rafine zevkleri olan elit bir parçasıdır. Katma değer üreten bir sınıftır. Çok fazla vergi verdiği için de minnettar olunması gereken kişilerdir Burjuvalar. Buna karşılık Burjuva ifadesinin Marxist literatürdeki karşılığı da bir o kadar negatiftir.
Ozan Rençper'in türküsünde dediği gibi mevkii düşkünü bir kişidir Burcuva. Burcuva mevkii düşkünü, Marksiz mekkin güdüşünü. Burcuva mevkii düşkünü, Marksiz mekkin güdüşünü. Korka korka ürküşünü, Korka korka ürküşünü mağzettin yoldaşından.
Türkçe'de bourgeois ifadesinin bu ikili duygusu, bu ifadenin farklı anlamlarla kullanılmasına da yol açıyor. Sol sosyalist bakış açısında bourgeois dediğiniz kişi işverendir, patrondur. Bir patronun bourgeois olması için ilave bir şey yapması gerekmez. Nitekim kapitalist toplumsal düzende iki tane sınıf vardır. Birinden değilseniz diğerindensinizdir. Dünyayı Sarsan On Gün filminde bir Rus askeri tartıştığı bir anarşiste şöyle sesleniyor. Bildiğim tek şey var.
Gerçekten de öyledir. Kapitalist toplumsal düzende iki sınıf vardır. Biri çalışanlar, diğeri çalıştıranlar. Çalışanlara proletarya, çalıştıranlara burjuvazi deniyor. Burjuvazi de kendi içinde küçük veya büyük olarak ayrılabiliyor.
Bu haliyle bunlar patron olmuş da burjuva olamamış ifadesi, sol terminolojide bir oksimoronu ifade eder. Zaten patron dediğiniz kişi burjuvadır çünkü. Yani zengin olmanız yetmez, bir de işveren olmanızsınız. Örnek verecek olursak, bence güzel örnek, Messi'yi ele alalım, Messi. Messi'nin bir şirketi var mıdır, böyle oradan, şirketinden kaynaklanan bir geliri var mıdır bilmiyorum ama, Messi zengin olmakla beraber burjuva değildir. Çünkü işveren değildir. İşverenseniz burjuvasınız.
Yani kelimenin anlamı budur. Bana göre ya da size göre değişmez bu. Oxford sözlüğü Burjuvazi'yi şöyle tanımlamış. Köylü, işçi ya da soylu sınafına dahil olmayıp sosyal statüsünü ve gücünü eğitimden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kişidir. Yani Burjuva deyince böyle yüksek zevklere sahip olmanız şart değildir. Gücünüz zenginliğinizden veya işveren konumunuzdan gelmelidir. Fakat bu kelimenin Türkçe çevirisi oldukça kafa karıştırıcı. Türk Dil Kurumu, Burjuva'nın karşılığı olarak kent soylu ifadesini öneriyor.
ki bence bu öneri hakikate değse de bu terimin karşılığını bizlere vermiyor. Neyse bunları geçerim. Derdimi anlatabildim sanıyorum. Yani burjuva ifadesinin biri olumlu, biri olumsuz, iki duygusu var. O yüzden burjuva dediğimiz zaman aklımızda canlanan şeyler farklı olabilir. Bu nedenle böyle bir girizgah yaptım. Bizler cumartesi akşamki yayında olumsuz manada burjuvanın ne demek olduğunu izledik bana kalırsa. Yayınım moderatörü Ahmet Selim Kul yayını açtı ve meydanı iki başkan adayına bıraktı.
Habertürk TV ekranlarına hoş geldiniz. Tarihi bir yayınla karşınızdayız. Fenerbahçe Spor Kulübü yarın tam 46.410 üyenin oy kullanabileceği tarihi bir seçime gidecek. Ve bu seçim öncesinde aday olan iki isim. Mevcut başkan Sayın Ali Koç ve daha önce Fenerbahçe'de 20 yıllık başkanlık yapmış Sayın Aziz Yıldırım. Burada davetimizi kabul ettiler. Daha önceden beri bu konu konuşuluyordu. Aynı ekrana çıkma konusu konuşuluyordu.
İki isim de burada hoş geldiniz öncelikle. Bizi de tercih ettiğiniz için ikinize de teşekkür ederim. Yayın boyunca Ahmet Selim Kul, Fenerbahçe başkanlarını bizler gibi seyredebildi ancak. Başkanların talep ettiği şartlara göre yayın moderatörsüz olmalıydı. İyi de moderatörsüz bir yayın nasıl olacaktı? Programı kim açıp kim kapatacaktı? Yayında olası bir sorun çıkması halinde yayına nasıl müdahale edilecekti? Reji ile stüdyo arasındaki iletişimi kim sağlayacaktı?
Herhangi bir son dakika gelişmesi yaşansa bu durumda ne yapılacaktı? Moderatörsüz yayın talebi televizyonculuktan hiç mi hiç anlamayan biri tarafından istenebilirdi ancak. Ama herhangi bir canlı yayında stüdyonun sorumluluğunu üstlenecek bir moderatör şarttı. Bunu her televizyoncu bilir. Biraz düşünseniz siz de nedenlerini kavrarsınız. Fakat ilginç olan bir televizyonun bunu neredeyse kabul edecek kadar ileri gitmesiydi. Belli ki rating rekoru garantili bu yayın için
Habertürk her iki başkana da maksimum kredi vermişti. Zaten Ahmet Selim Kul da daha yayının başından bu durumu hem izleyicilere hem de başkanlara bildirmişti. Burada tabii ki ben çok fazla konuşmayacağım. Direkt olarak sözü size vereceğim. İlk olarak da sorum şu olacak. Neden aday oldunuz? Siz neden devam ettiniz? Siz neden yeniden aday oldunuz?
Ahmet Selim Kul'a kızmak anlamsız. O da kanalın verdiği görevi yerine getirdi. Yayının formatı iki başkanın birbiriyle konuşmalarına pek karışmamak üzerine kuruluydu. Yani denmiş ki belli ki, Ahmet yayını aç, onlar konuşsun ve zamanı geldiğinde de yayını kapat. Allah'tan yayın Aziz Yıldırım'ın ortamı biraz yumuşatmasıyla başladı. Aksi halde gergin bir yayında Ahmet Selim Kul muhtemelen Arda Tost olacaktı.
Başkan gel bir öpüşelim de herkes iyi olsun. Öpüşürüz başkan, bir sohbete öpüşürüz. Sen hep bugün diyorsun ki yeni bir sayfa açalım, gel açalım bakalım. Sayfa ne olacak? Gel bakalım. Şöyle kenara çekilin. Bu tarih anı da Habertürk değil, ekran değil yani. Şahitlik ediyorsunuz.
Yayın bu sıcak mesajlarla başladı ama aynı şekilde devam etmedi. Aziz Yıldırım ve Ali Koç öpüşerek yayına başladılar ama Ali Koç daha gergin olan taraftı. Tartışmak, yüzleşmek istiyordu. Gergin olduğu da belliydi. Taraflar birbirlerine iğneleyici göndermelerle başladılar yayına. Gerçi size göre bir kulüpsesiniz. Ya ben değilim. Ben Fenerbahçe'yim. Fenerbahçe'nin ta kendisiyim. En büyük Fenerbahçeli benim. Alicim bak sana bir şey tavsiye edeyim. Buyurun. Allacı Mansur Oku.
Allah'ım anasını okursan benim ne dediğimi anlarsın. Fenerbahçe'nin ta kendisi olan Aziz Yıldırım ifadesini Ali Koç yayın boyunca defalarca kez kullandı. Ben de merak ettim. Aziz Yıldırım iki sene önce şöyle bir ifade kullanıyor. Her gecenin bir sabahı olmaz bilin. Beni fazla kızdırmayın. Ayıp denen bir şey var. Susup da üstümüze geliyorsunuz. Ben Fenerbahçe'nin kendisiyim. Otuz yılımı bu kulübe verdim ben.
Beni soyundurmayın yeniden. Ben Fenerbahçe'nin kendisiyim ifadesine dönük eleştiriye... ...Hallacı Mansur'u oku diyerek cevap veriyor Aziz Yıldırım. Hallacı Mansur da Enel Hak. Yani ben Hakk'ın kendisiyim diyor ya. Tanımıyorsanız şöyle bir google'layabilirsiniz. Çok enteresan bir tasavvufçu. Aziz Yıldırım da ben Fenerbahçe'nin kendisiyim diyor. Fenerbahçe'yle bir olmuşuz. Fenerbahçe'yle vahdeti vücut gibi olmuşuz gibi bir anlamı var ifadesinin yani.
Ortada bir moderatör falan olmadığı için tarafların birbirlerine ilişkin dediklerini kimse anlamıyor. Fakat laf arasında sarf edilen kelimeler Türkiye'nin düzenine ilişkinde fikir veriyor. Açıkçası beni bu yayını yapmaya kışkırtan da söz konusu bu laf arasında sarf edilen kelimeler oldu. Belli ki başkanlar adamlarıyla gelmiş doluşmuşlar stüdyoya. En azından biz görmüyoruz ama yayına yansıyanlardan yayından önce kavga çıktığını anlıyoruz. Dışarısı kurtlar sofrası gibiymiş meğer. Arkadaşlar ayrılamamış, yayına başlanamamış. Ben şunu sormak istiyorum bir kere. Öncelikle ne oldu da son dakika bugün bir buluşalım dediniz. Şimdi böyle buluşma herkesin beklediği, planlı, programlı oluyor. Dışarısı Kurtlar Vadisi gibi. Bilmem abi. İşte gelmişler herkes burada. Arkadaşlar. Ya bir şey olmaz, onları boş ver sen. Hallederiz o zaman. Program 10 dakika geç başladık. Arkadaşları ayıramadık.
Ya çıktılar dışarı, problem değil de. Yayının satır aralarından sadece Türkiye'nin düzenine ilişkin değil, spor basınının durumuna ilişkinde fikir edindik. Fenerbahçe Muhabirliğinden gelen Ahmet Selim Kul, konuklar arasında bir konunun tam olarak hatırlanmaması üzerine araya girmek ve durumu anlatmak istiyor. Üstelik moderatör sıfatıyla orada oturan kişi bu kişi. Yani yayının sorumluluğu da Ahmet Selim Kul'a emanet edilmiş. Diyor ki, ben hatırlıyorum, siz hatırlamıyorsunuz da ben gazeteci olarak hatırlıyorum.
Aziz Yıldırım'dan cevap gecikmiyor. Adalete, Feneryak'a katılanlara bir teşekkür yayınlamış. Siz de niye hala bilmiyorum, çok kızmışsınız buna. Kızdım, çok ağır küfürler, hakaretler. Hatta bana da getirmesini söylemişsiniz. Ben gazeteci olarak hatırlıyorum.
O zaman gazeteci miydin? Evet, muhabirdim. Sonra dedi ki başkanımız... Sebebini söyleyeyim mi? Çok kızma sebebi. Bir dakika, devam et. Sen girme oraya, dur. Yok yok, sadece şunu ekleyeyim. Teşekkürlerde siz yoktunuz. Yani basit bir araya girmeye bile izin verilmiyor. Spor basını, angaca haberciliğin kurumsallaştığı bir yer oldu maalesef.
Fenerbahçeli muhabirler, Galatasaraylı muhabirler, Beşiktaşlı muhabirler. Halbuki bu muhabirler aynı zamanda gazeteciler. Yani mesleğin belli bir etik standardı var. Fakat bu standart maalesef spor basınında tümüyle yerle yeksan durumda. Tabii bu muhabirlerin başkanlarla da arası sıkı fıkı oluyor.
Bu haliyle muhabirler başkanları patronları gibi, işverenleri gibi görüyor. İşte tuhaflık da burada başlıyor. Dolayısıyla böyle bir mekanizma içinde kulüpleri denetlemesi gereken spor basını da kulüplerin personeli gibi çalışıyor. Gazetecilik denetim fonksiyonunu yerine getiremiyor. E şimdi gazeteciyle başkan arasındaki ilişki işçi-patron ilişkisine dönüşünce haliyle Aziz Yıldırım da sen karışma sus, araya girme diyebiliyor. Normal şartlarda olacak iş midir bu?
Yayının kontrolü böylece tümüyle elden çıkıyor ve başkanlara geçiyor. Tümüyle kontrolden çıkmış bir yayın. Reca adına gergin dakikalar. Ehaliyle yayın boyunca sen onu demiştin, yok dememiştin, demiştin demiştin, hayır hayır dememiştin gibi polemiklerle yayın akışının doğasında olmayan şekilde sürüyor ve gidiyor.
Mourinho transferinde 10 mu dedin 15 mi dedin yok sen 10 dedin yok ben 15 dedim tartışması öylesine uzuyor ki Ali Koç Aziz Yıldırım'ın geçmiş konuşmalarının yayınlanmasını istiyor. Kim diyor ben demedim ya koç nerde ya koç ben 15'e diyorum. Ben 15'ten... Mahmut bahsetmiş. Ben değil. Mahmut Bey demiş ki... Koyar mısın lütfen? Benim ağzımdan söyle bakayım. Görüntü... Yani hazırda öyle bir görüntü yok. Çıkarmamız gerekiyor. Benim ağzımdan çıkan görüntüyü getirin. Yolladık size görüntüyü. Ben 12 milyon mu demişim? Koyar mısınız lütfen? Siz on buçuğu aldık diye açıklama yaptınız. Ben on beş... Fatih Bey mümkün mü değil mi? Fatih Bey mümkün mü değil mi dendikten sonra da yaklaşık on saniye kamera arkasından yanıp bekleniyor. Yani böyle susuyoruz bekliyoruz on saniye. Arada oluşan sessizliklerde de Ahmet Selim Kul da araya giremiyor. Ali Koç'la Aziz Yıldırım da görüntünün gelmesini bekliyor.
Ali Koç getirin görüntüyü isterim diyor. 10.30 muydu? 15.00 miydi? Getirin görüntüyü, koyun VTR'yi. Bu esnada moderatör de araya giremediği için Ali Koç ipleri eline alıyor. Peki madem diyor, biz görüntüyü beklerken şuna da cevap verin. Nedir bu baronlar meselesi? Bir o gelene kadar baronlar anlatır mısınız baronlar? Baronlar, FETÖ'cü. Kim baronlar? FETÖ'cü. Ne FETÖ'cüsü?
Londra'da. Ben FETÖ'cüyüm. Sen değil kardeşim ya. Sen de hep lafı başka yaptın. Hayır anlamadım. Baronlar... Ne hissediyorsunuz? Londra'daki baronlar. FETÖ'cü baronlar. FETÖ'cü baronlar. Yani FETÖ'cüye baronlardan FETÖ'cü yaptılar. Evet, evet. Ölürsün yakında, merak etme. Bu podcast serisinde sık sık zikrettim ya, didişme ifadesini. Tam bir didişme. Yani taraflar birbirlerine cevap dahi vermiyor. Tam bir abarba söz konusu. Yaygara kopuyor iki tarafta. Biri baronlar meselesi nedir diyor. İzleyici olarak bizler de ne acaba o diyoruz, o nedir baronlar meselesi?
Maalesef soruyu değerli toplu soracak bir moderatör de yok. Soruyu soran Ali Koç'un da vaziyeti halka izah etme gibi bir sorumluluğu yok. FETÖ'cü baronlar diye bir laf. Öylece geçip gidiyor. Neymiş açıklama diye baktım. 4 Haziran'da, yani yaklaşık 6-7 gün önce, Aziz Yıldırım, Ersin Düzen'in Sport Dijital adlı YouTube kanalına katılıyor, orada şu ifadeleri kullanıyor. Kanal bahçeyi maalesef baronlar idare ediyor. Bak bu kadar net söylüyorum, baronlar.
Yani neymiş bu baronlar dediğimiz açıklama bu. Oradan FETÖ'cü baronlara geçiyoruz. Elimizde delil de yok. Baron ne demek onu da bilmiyoruz. Yani barondan kastımız ne o da bilmiyoruz yani.
Fakat bu baronlar diyaloğu, Koç soyadının ne tip bir anlamı olduğuna ilişkinde fikir verecek bir yere evriliyor. Aziz Yıldırım, daha fazla konuşturma beni dedikten sonra Ali Koç araya giriyor. Niye anlatamıyorsun? Şimdi anlatayım. Anlatırsan altında kalırsın. Kalmam. Sen değil ben kalırım. Ya ben kalırım sen değil ya. Sen kurtarırsın kendini de biz kurtaramayız. Koç spor. Yok koç spor değil. Koç İdman Yurdu. Nerede kabul ediyorsan. Hadi koyun şu videoyu da seyredelim.
Bu arada yayındaki anarşiyi fark ediyorsunuzdur. Ali Koç araya girip, hadi koyun şunu da izleyelim dediği görüntüyü hatırlatıyor. Ahmet Selim Kul da garibim, eli sürekli kulağında, muhtemelen rejiden Selim Kul'un kulağına sürekli bir şeyler söyleniyor, o da onu dinliyor. Sen koçsun, sen kendini kurtarırsın, altta ben kalırım diyen kişiyse yani öyle alelade bir adam değil, deve dişi gibi bir adam. O da Hadis Yıldırım yani.
Buradan hareketle aslında hepimizin bildiği sır kendini yeniden tekrar ediyor. Bu ülkede hepimiz eşitiz de demek ki bazılarımız daha eşit. Şimdi burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde yayını deşifre etmeye devam edeceğiz. Yayın baştan sona bir kaosu andırıyordu ama yayının satır aralarından dökülenler oldukça enteresandı. Sen koçsun, sana bir şey olmaz, ben altında kalırım ifadesi gibi Cumhurbaşkanlığı hukuk işlerinden sorumlu baş danışmanı Mehmet Uçum hakkında söylenenler de enteresandı. Konuyu oraya getiren kişi de Ali Koç'tu. 22. haftada şampiyonun en büyük adayı bizdik. Ondan sonraki 7 hafta boyunca 21 puanın sadece 3'ünü alabildik. Doğradı hakemler bizi. Biz herhalde o zaman maçlar seyretmiyorduk. Seyretseydiniz bir kafa gösterirdiniz. Ama o kadim dostunuz Mehmet Uçum topa girdi. Aziz Yıldırım'ın kadim dostu olduğu iddia edilen Mehmet Uçum o sene devreye girmişti de ne demiş, ne yazmış, nasıl söylemişti? Ali Koç'un topa girdi dediği Mehmet Uçum'un 8 Şubat 2020'de yani 4 yıl kadar önce attığı tweet şöyle. İlk sözüm gönlüme. Trabzon ve Alanya maçlarında 5'er puan kaybedersek kusur bizdedir.
Ancak hakemlik bu kadar mı Fenerbahçe aleyhine olur? Bütün kurallar Fenerbahçe aleyhine olunca uygulanır da Fenerbahçe aleyhine olunca uygulanmaz mı? Kim bu operasyonu yapıyorsa haddini bilsin. Fenerbahçe sahipsiz değildir.
Cumhurbaşkanı hukuk işlerinden sorumlu bir başdanışmanın 4 yıl önce attığı tweet demek ki etkili bir veryansın olmuş olacak ki Fenerbahçe başkanı bu tweeti 4 yıl sonra hala hatırlayabiliyor. Fakat işin daha enteresan kısmı Mehmet Uçum'la dost olmak ya da irtibatlı olmak anlaşılan o ki pek de gurur duyulacak bir şey değil. Yani neden bu kişiyle görüşmek utanılası bir şey? Bu konu üzerine düşünmeye değer. Ali Koç biraz da laf sokarak kadim dostunuz Mehmet Uçum diyor.
Devamı da enteresan. Hayır dostum, senin de dostun. Yok benim hiç dostum değil. Ya sen gidip konuşmadın mı adamla? Bir kere. Hayatımda bir kere. Antalya maçından sonra Beylerbeyi'nde buluşup konuşmadın mı? Bir kere. Ya bir de, peki telefonda hiç konuşmadın mı? Erol Bey telefonda konuşmuyor mu? Ya yapma Allah aşkına, böyle bakın. Bakın ben anlatayım. İnsanları bu masada getirmedik. Sizin terminolojiniz... Yok öyle şey, bir dakika. Anlaşılan o ki Aziz Yıldırım ile Mehmet Uçum sık sık görüşüyorlar. Bu görüşmeleri de Aziz Yıldırım saklamıyor. Fakat hukuk işlerinden sorumlu bir baş danışmanın gücü nereden geliyor? İş adamları neden bu kişiyle görüşme ihtiyacı duyabiliyor? Bu kişi hukuk işlerinin ötesinde bir güce mi sahip? Yoksa hukuk işleri denilen şeyler içinde mahkeme kararlarına müdahale falan da mı var? Eğer öyleyse koskoca iş adamları bu kişiyle görüşürken herhangi bir menfaat talep ediyorlar mı?
Herhalde kişisel dostluk üzerine kurulu bir görüşmeler değil bunlar. Bir iş insanıyla, bir milyarderle, bir bürokratın görüşmelerinden bahsediyoruz. Üstelik bürokrat, hukuk işleriyle ilgileniyor. Şimdi gündelik hayatını bu denli büyük güçlere sahip olarak geçirdiğinizde, sizin için milyonların önünde olmakla olmamak arasında bir fark kalmıyor. Morinho 15 milyon euroya değil de 12 milyon euroya gelişi üzerine Morinho'nun aptal olup olmadığı da tartışılıyor. Gelin
böylece akıp gidiyor arkadaşlar. Arada arkada biri düşüyor falan. kendi kongrelerine sunabilir misin? kongre zaten geldiğinde eğer siz de sen demeseydin ne oluyor? düştüler.
Bu esnada Ahmet Selim Kul'un da kulağına muhtemelen reklama gitmemiz lazım falan deniyor. E öyledir. 45 dakikada bir reklama gidilir. Fakat başkanlar buna izin vermiyor. Reklama bile gidilemiyor. Hatta araya Ahmet Selim Kul girince Ali Koç biraz da alaycı bir tavırla sen burada mıydın ya diyor. Yapma bak. Söyledin. Söylesene. Sayın başkanlarım bir ufak bir ara verelim mi? Sen burada mısın? Ben buradayım. Ama bu muhabbeti kolay kolay dövmek... Kaç dakika oldu?
45 dakikayı geçtik şu anda. Ben bir soru sorayım sana. 6 yıldır neden şampiyon olamıyoruz? Aziz Yıldırım ise oralı bile olmuyor. Yahu asgari nezakettir bu. Misafir sayılırsınız. Orada da bir ev sahibi kişi var. Ama bu beyefendiler herhangi bir yerde misafir olur mu hiç? Araya gitmemiz lazım uyarısı duymazdan geliniyor. Aziz Yıldırım elini sallıyor. Geç geç diyor. Ali koç sen burada mıydın ya diyor.
Yayın maalesef birinci saatte bitiyor. Keşke iki üç saat sürseydi. Nasıl bitiyor derseniz Aziz Yıldırım artık bitsin yeter diyor. Neyse çok teşekkür ediyoruz ikinize de. Biz de bu şekilde yayınımızı noktalayalım. Neyse artık yayın usulüne geldik. Dosya bir yayın oldu. Teşekkür ediyoruz diyelim. Biz de bu şekilde yayına son vermiş olalım. Habertürk ekranlarında iki...
Aziz Yıldırım bir anda kalkıyor, yayında bitiyor. Ali Koç da oralı olmuyor. O da kalkıyor, gidiyor. Dönüp Ahmet Selim Kul'un elini bile sıkmıyorlar.
Habertürk de orada olmuyor ve yayını bitiriyor. Türkiye'nin en güçlü ailesinin veliahtıyla, Türkiye'nin en önde gelen iş adamlarından birinin nobranlığın sınırını zorladıkları bir saatin ardından yayının sonuna geliyoruz. Ve kulübün borçları konuşulurken yine ilginç bir ana tanıklık ediyoruz. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe'nin mal varlığının 600 milyon dolar olduğunu anlatıyor, Ali Koç da 300 milyon dolara Aziz Yıldırım'a satalım diyor. Yıldırım almazsam şerefsizim diye devam edince, Ali Koç sanki bir anda satmaya karar vermiş gibi ayağı fırlayıveriyor. Ne kadar mal var? Benim bıraktığım mal varlığı ne kadar? Ne kadar? Söyleyin. Siz söyleyin. 600 milyon dolardan fazla. 300 verin size verelim. Ha? 300 verin size verelim. Getirin almazsam şerefsizim. Tamam mı? Tamam mı? Hepsini. Salonda dahil.
bütün mal varlığı burada, gel al boku. tabii mikrofon falan uçuyor dağılıyor. ahmet selim kulu da yardımcı olmaya çalışıyor. ali koç ise pek oralı değil. belli ki artık tümüyle dağıldık. selim kulu araya mı gitsek falan deyince aziz yıldırım da gidelim artık, yeter ya diyor. al bak sana atıyorum, geçen sene bu fiyatlara biçtim. evo bey iyi biliyor, istedim. al getir, aynısını alacağım.
bir ufak ara verelim mi başkanım? Bu rahatlık Aziz Yıldırım ve Ali Koç'un kişisel özelliklerinden ziyade mensubu oldukları toplumsal sınıfın gücünden kaynaklanıyor. Yani siz de Ali Koç gibi bir toplumsal sınıfa mensup olsanız siz de bu kadar rahat oluyorsunuz. Zaten hepimiz gibi olana biteni izlemekten öte bir şey yapamayan moderatör Ahmet Selim Kul da bu durumu ertesi gün yayınlanan Legend Football isimli YouTube kanalında şöyle ifade etmiş. Kafandan ne geçiyordu o ara mesela Ali Koç ayağa kalktığında?
Yani ne atacağımı bilemedim. Çünkü bu isimler böyle yani. İkisi de hani öyle modere edebileceğiniz, çok sizi dinleyecek şeyler değil. Sinirlenirse kalkıp gider yani.
sinirlenirse kalkar gider ya koskoca Aziz Yıldırım, koskoca Ali Koç. Ya bu kişileri koskoca yapan şey nedir Allah aşkına? Bir de kolay sinirlenirler. Haddine midir kimsenin böyle büyük adamlara itiraz etmek? Vay vay vay vay vay. Burjuva nedir diye başlamıştık. Uzun uzun tanıtmaya gerek kalmadan Burjuva'nın tavrını, çevresindekilerle ilişkisini, bu sınıfın dünyaya nasıl tepeden baktığını bu bir saatlik yayında anlamış olduk. Aziz Bey dedik ki ulusal kanala çıkalım.
Moderatörsüz yapalım. Birkaç kişiyi aradık. Dediler ki moderatörsüz olmaz. O zaman bizim arkadaşlar, sizin arkadaşlar. Sonuçta burada karar kılındı. Ben mümkün olduğu kadar sadece şeyi sağlamak istedim. Geç çıkmamızın sebebi de benden kaynaklanıyor. Çünkü bir nikah şahitliğim vardı. Bir de yurt dışından...
Fenerbahçe İldenlik'te ve 405. Tekne seyahati yapıyorduk. Onlarla beraberdik. Ekşisözlük'teki bir başlılık ve Levent Gültekin'in yorumları bu bölüme ilham oldu. İlham kaynağı olan Ekşisözlük başlığımız, Türkiye'de burjuvazi var mıdır sorunsalı başlığını taşıyordu. Başlık boyunca girilen entrilerde, Türkiye'de bir burjuva sınıfının olmadığına ilişkin veryansın ediliyordu. Halbuki budur işte burjuva.
Türkiye'deki burjuva da böyledir daha ne olsun. Devletin himayesinde büyümüş, onun himayesinde serpilmiş, batıdaki gibi devlet kurmamış, devletin ittirmesiyle paraya kavuşmuş. Böylece tüfeğliği hale gelmiş imtiyazlı bir sınıftır Türkiye'de burjuvası. Sadece beşli çete değil, her devrin beşli çeteleri olmayı başarabilenlerdir Türkiye'deki burjuvazi. Herkes eşittir de burjuvalar daha eşittir. Ve hiç de öyle yüksek bir dünya görüşüne sahip, rafine zevk sahibi, sanat sevicisi bir çevrede değildir. Happy topu budur işte. Cumartesi günkü yayında gördüğümüzdür, artık ne gördüyseniz. E futbol da bu sınıfın elindedir. Futbol finansallaştıkça, endüstriyelleştikçe burjuvazinin oyuncağına dönüşüyor.
Aslında bu oyunda hepimiz birer Ahmet Selim Kul gibi değil miyiz? Baksanıza, zenginlerin oyuncağı kulüpler, biz de öylece izliyoruz Ahmet Selim Kul gibi. Sanki bir yetkimiz varmış gibi dolanıyoruz da neye müdahale edebiliyoruz ki? Öylece izliyoruz oynanan oyunları. Kimimiz Ahmet Selim Kul'a kızıyor ama ne farkımız var ki tüm bu koskoca adamların oyununda? Sadece futbolu değil, enflasyonu, savaşları ve daha birçok şeyi öylece izliyoruz.
O halde ünlü solaçık Metin Kurt'u anarak devam edelim bölüme. Madem Metin Kurt yalnızlığı içindeyiz, bu alternatif sporcuya selam gönderelim. Normal liberal politikalar, yani finans kapital, bugün sanat, kültür, spor, müzik, bütün bu alanları metalaştırmıştır. Ve bu alanda aslında toplumsal mesaj vermek yerine popüler kültürün hizmetine sunmuştur. Bu alanda çalışanlar da popüler kültürün bir parçası haline gelmiştir. Futbol bu haliyle Metinkurt'un arzu ettiği şekilde toplumsal bir fayda üretmekte midir? Daha açık soralım. Futbolu bu memlekete hangi fayda yüretmektedir? Bizi bir araya getirebilen, bizi bir şekilde dayanışma duygusuyla coşturabilen, bir şekilde statlarda aynı yürekte, aynı coşkuda paylaşabildiğimiz bir spor mudur futbol? Yoksa bir takım sermayedarların tatmin aracına mı dönüşmüştür?
futbol arsada güzel, borsada değil diyen metin kurt'un ömrü bunu anlatmakla geçti. bizler de metin kurt yalnızlığı içindeyiz, görünen o. tabanı oyun olmayan spor, emeği yutan bir batakhanedir. şimdi ama bugün artık öyle bir duruma geldi ki iş Türbünler de metal açtı. Yani sporda, şimdi girmiş sporunda artık barış masaldır, savaş esasıdır. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek, öylece izlemekle eğitilmediğiniz, oyuna girebilme fırsatı yakaladığınız bir haftanız olsun. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.